(navigation image)
Home American Libraries | Canadian Libraries | Universal Library | Community Texts | Project Gutenberg | Children's Library | Biodiversity Heritage Library | Additional Collections
Search: Advanced Search
Anonymous User (login or join us)
Upload
See other formats

Full text of "SIR-E-KITAP-FUSUSUL HIKEM 1.CILT"

FUSÛSU'L-HlKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

I 

Ahmed Avni Konuk 



M.Ü. İLAHİYAT FAKÜLTESİ VAKFI YAYINLARI Nu.37 

ISBN 975-548-036-6 (Takım) 
ISBN 975-548-037-4 (1. Cilt) 



Baskı-Cilt 
Ulus Matbaası 

4. Basım 
Aralık 2005 İSTANBUL 



M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları 

Mahir İz Cad. Nu.2 Bağlarbaşı 

34662 ÜSKÜDAR / İSTANBUL 

Tel. : 0216 651 15 06 - 651 15 05 

Fax : 0216 651 00 61 - 651 14 72 



M.Ü. İLAHİYAT FAKÜLTESİ VAKFI YAYINLARI Nu. 37 



FUSUSU'L-HIKEM 
TERCÜME VE ŞERHİ 

I 

Ahmed Avni Konuk 



Hazırlayanlar 
Prof.Dr. Mustafa TAHRALI Yrd.Doç.Dr. Selçuk ERAYDIN 




İSTANBUL 2005 




Merhum A. Avni Konuk 



TAKDİM 

Neşrini takdim ettiğimiz Fusûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 1334-1346 hicrî 
ve 1915-1928 milâdî yılları arasında kaleme alınmıştır. Müellifi merhum Ahmed Avni 
Konuk Bey'in el yazısıyla olan nüsha Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphanesinde 3853- 
3880 numaralarda kayıtlı bulunmaktadır. Tamâmı 28 defter olan bu müellif 
nüshasından, 4 cilt hâlinde neşre hazırladığımız bu eserin ilk cildini tamamlamış 
bulunuyoruz. 

İslâm tasavvuf ve tefekkür târihinin en mühim eserlerinden biri olan FusûsuT- 
Hikem'in, M. E. Bakanlığı tarafından basılmış bir tercümesi vardır. Geçmiş asırlarda 
yazılmış ve bir tanesi basılmış türkçe şerhleri bulunduğu halde son altmış senede 
bunların hiçbiri basılamamıştır. Cumhuriyet devrinin ilk yıllarında te'lîf edilmiş, fakat 
yayınlanmamış olan bu şerhin, Kütüphâne'de müellif nüshası olmasına rağmen, 
umûmun istifâdesinden uzak kalması, tasavvuf ve tefekkür târihimiz bakımından büyük 
bir kayıptı. Bu kaybı telâfi etmeyi, müellifin bastıramadığı bu eseri kültürümüze 
kazandırmayı bir vazife ve borç telakki ederek neşre hazırlamaya teşebbüs ettik. Gerekli 
izinleri alarak bu eserin kopyesini te'mîn edip, bizi böyle bir çalışma yapmaya teşvîk 
eden ve yardımlarını esirgemeyen Muhterem Ahmet Dağkurs ve Özkaya Duman Beylere 
teşekkür etmeyi bir borç bildiğimizi burada hemen ifâde etmek isteriz. 

Osmanlı devri ile Cumhuriyet devri arasında ilim, düşünce ve san'at sahasında bir 
kopukluğun çeşitli sebepler dolayısıyla ortaya çıktığı, bu kopukluğun bir kültür 
boşluğuna, hattâ buhranına sebep olduğu söylenmekte ve yazılmaktadır. Sanıyoruz ki, 
ilim, tefekkür ve san'at sahasında bu kültür kopukluğunun ve boşluğunun 
doldurulmasında yapılacak ilk işlerden biri, Osmanlı devrine âit türkçe eserleri dilini 
değiştirmeden bugünkü alfabe ile aynen, Türk müelliflerin yazdığı arapça ve farsça 
eserlerin ise hem aslını, hem de tercümesini neşr etmektir. Son yıllarda edebiyat ve târih 
sahasında bu neviden eserlerin neşredilmesi sevindiricidir. Fakat din ilimleri ve tefekkürü 
sahasında, tercüme bir kaç eser müstesna aynen basılmış türkçe eser yok denecek kadar 
azdır. Bu türkçe eserlerin aynen bugünkü alfabe ile basılmasının devirler arası Türk 
dilinin devamlılığını sağlamak hususunda pek çok faydası olacağı şüphesizdir. Kültür 
kopukluğunun en müşahhas örneği Türk dilinin son 30-40 sene öncesine nisbetle 
fevkalâde değişmiş olmasıdır. Cumhuriyet devrini başlatanların türkçesini bile yeni 
nesiller anlamamaktadır. Bunun çâresi anlaşılmayanların sadeleştirilmesi değil, gerek 
yakın yılların, gerekse daha uzak devirlerin türkçe eserlerini dilini değiştirmeksizin 
aynen vermek, böylece önce dil bağı ve devamlılığını sağlamak, sonra bu vâsıta ile 
kültür köprüsünü kurmaktır. Dilin zamanla değişmesi gayet tabîî bir hâdisedir. 
Elimizdeki Ftısûs Şerhi bunun canlı bir örneğidir. Ahmed Avni Bey'in kullandığı 
türkçe, kendisinden 300 sene kadar önce Abdullah Bosnevî'nin (ö. 1054/1644) Fusûs 
Şerhi'nde kullandığı türkçenin aynı değildir. Fakat bu iki eser arasında uzun bir zaman 
geçmesine rağmen bir dil kopukluğu yoktur. A. Avni Bey'in eserinin türkçesiyle 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

günümüz türkçesi arasında altmış senelik bir zaman farkı olduğu halde, değişiklik çok 
büyüktür. Geçmiş devirlerin, hattâ yakın zamanların eserlerini, pek de muvaffak 
olamayan sadeleştirmelerle vermek, bu dil farkının gittikçe artmasına mâni olmadığı 
gibi, kültür kopukluğunu kapatmakta da pek yararlı görünmemektedir. Kanâatimizce bu 
bakımdan daha verimli olabilecek şey, günümüz ilim, fikir ve san'at adamlarına, az 
sayıda bile olsalar, geçmiş devirlerin türkçe eserlerini, bugünkü alfabe ile aynen 
okuyabilmek imkânını vermektir. Edebiyat fakültelerinde "transkripsiyon" işaretleriyle 
neşre hazırlanan eserler sâdece "türkolog"lar, tarihçiler, yâni mütehassıslar tarafından 
okunması lâzım gelen eserler değil, Türk ilim, tefekkür ve san'atına alâka duyan bütün 
Türk aydınlan tarafından okunacak eserlerdir. Meselâ XVI. asra âit Fuzûlî'nin Divânı 
türkologları, yâni sahanın mütehassıslarını ilgilendirdiği gibi, lisede öğrenim göre şiire 
meraklı gençleri veya şâir bir elektrik mühendisini de alâkadar eder. Şu halde, bu 
misâlden hareketle diyebiliriz ki, Türk kültürüyle alâkalı eserler, yalnız mütehassısları 
değil, bütün Türk aydınlarım alâkadar ettiği için, onların istifâde edebileceği şekilde 
neşredilmelidir. 

İşte bu eserler bir yandan Türk dilinin geçmişiyle irtibatını sağlayacak, diğer 
taraftan da ilim ve tefekkür bağının daha geniş bir çevrede kurulmasında çok faydalı bir 
rol oynayacaktır. Din ilimleri ve tefekkürü bakımından buna ilâve edilecek bir başka 
husus daha vardır. Milletimizin on asır boyunca yaşadığı İslâm medeniyet ve kültürü 
içinde elde etmiş olduğu üslûb, netice ve terkipler bilinmezse, müslüman diğer 
milletlerin tercihlerine yönelmesi kaçınılmaz bir davranış olarak karşımıza çıkmaktadır. 
Günümüzün din ilim ve kültürü, târihimizin geçmiş devirleriyle irtibatını tam 
kuramadığı için, maalesef söz konusu kültür kopukluğundan hissesine düşeni bir çok 
bakımdan ağır bir buhran hâlinde yaşamaktadır. Dînî düşünce ve san'at dallarında te'lif 
eserlerin tercümelere nisbetle çok az olması bu durumun gözle görünür örneklerinden 
biridir. Dînî düşüncenin ana kollarından biri olan tasavvuf sahasında Osmanlı asırlarında 
pek çok türkçe eser mevcut olmasına rağmen, son yarım asırda yüksek seviyede te'lif 
eserlerin yok denecek kadar az olması da, kültür kopukluğunun üzücü bir netîcesidir. 

Gerek tasavvufî eserler, gerekse bütün diğer ilmî, fikrî ve edebî eserlerin, sahalarına 
göre bir kaç araştırmacının inhisarında olduğu düşünülemez. Vaktiyle bu milletin ilim 
ve fikir adamlarına, münevverlerine hizmet etmek ve onlara hitap etmek için yazılmış 
olan eserler, bugünün aydınlarının doğrudan istifâde edebileceği şekilde takdîm 
edilmelidir. Acemî ve yetersiz bir türkçe ile bunları sadeleştirmek, müelliflerin görüş ve 
düşüncelerini az-çok bozmak veya anlaşılmaz hâle getirmek demektir. 

Dilin değişmesinin ortaya büyük bir güçlük çıkardığı, okuyucu sayısını ise 
oldukça azaltacağı muhakkaktır. Fakat bir yabancı batı dilini öğrenmek için büyük 
zahmet ve külfetlere katlanan Türk aydını ve ilim adamının, kendi ana diline âit üç-beş 
kaide ve üç-beş bin kelimeyi öğrenemiyeceğini düşünmek, onlara güvensizlikten başka 
bir şey ifâde etmez. Her şeyiyle bir yabancı dili öğrenmeye gayret eden bir kimsenin 
kendi öz kültürünün mahsûlleri karşısında acz ve çaresizlik göstermesi hâlinde, bu 
yabancılaşmanın kendisine ve milletine ne kazandırdığı veya kendi öz benliğinden neler 
götürdüğü iyi bilinmelidir. 

Matbaalarda ortaya çıkan güçlük ise teknik bir mes'eledir. Buna elbette daha 
kolayca çâre bulunabilir. Esas mühim olan mes'ele, dilci ve edebiyatçılarımızın, 
"transkripsiyon" işaretleri yerine, çok sâde ve karışıklıkları önleyici bir kaç işaret ihtiva 

-6- 



TAKDİM 



eden imlâ kaideleri ile bu nevî neşirleri kolaylaştırmak ve bu neşirİer arasında imlâ 
birliğini sağlamak için bir usûl tesbit etmeleri ve üzerinde anlaşmalarıdır. 

Fusûsui-Hikem ve şerhlerinin İslâm ilim ve düşüncesindeki yeri ne olabilir? 
suâline cevap vermek, bir bakıma daha umûmî bir planda, tasavvufun İslâm ilimleri ve 
düşüncesindeki yeri nedir? suâlinin cevâbı olarak ele alınabilir.? Zîrâ Gazzâlînin İhyâu 
Ulûmi'd-Dîn'inden itibaren denilebilir ki, bütün düşünce akımları tasavvuf içinde ve 
büyük mutasavvıfların şahsiyetinde "terkîb"e ulaşmış, bilhassa Osmanlı münevveri bu 
terkîbi Fusûsui-Hikem ve Mesnevî'de bulmuş ve şerhlerinde ifâde etmiştir. Bu 
terkibi XIV-XVII. asırlar arasında kültür ve medeniyetinin her sahasında en yüksek 
seviyede yaşatmıştır. Sonraki asırlarda da bu anlayışın akislerinin bütün gerileme ve 
yıkılış alâmet ve şartlarına rağmen, müslüman Türk ilim, fikir ve san'atında devam 
ettiğini görürüz. Neşrini takdîm ettiğimiz bu Fusûs Şerhi, neşredilen ve henüz 
neşredilmemiş Mesnevi Şerhleri de, bu "sentez"in Osmanlı'yı Cumhuriyet 
Türkiye'sine birleştiren köprüler olarak kabul edilebilir. Yeni bir devrin başlangıcında 
dînî düşünce ve ilimlerin ihyasında, geçmişte olduğu gibi yine tasavvufun merkezî bir 
rol oynayacağını, tasavvufî büyük eserlerin de bu yeni "terkîb" de klasik metinleriyle 
temel taşlan olacağını kavrayabilmek, muhakkak ki gelecekte yapılacak olan şeylerde 
isabetli adımlar atmak imkânını verecektir. 

A. Avni Bey Fusûsui-Hikem Şerhi'nde şöyle bir usûl takip etmiştin Her 
"fass"m başlığı altında, o "fass"ta ele alınıp incelenen "hikmet"i açıklamış sonra 
Fusûs'tan bir iki cümleyi aynen yazıp tercümesini vermiş daha sonra da şerhini 
yapmıştır. Bâzan faşların sonuna ilgili gördüğü Mesnevi beyitlerinin şerhini ilâve 
etmiştir. 

Bu takdîm ettiğimiz neşirde, Fusûs'un arapça cümlelerini sarihin yaptığı şekilde, 
şerhin içinde vermek teknik sebepler dolayısıyla mümkün olmamış, cildin sonunda 
topluca verilmiştir. Bunun için Fusûs metninin tercümeleri siyah puntolarla ve 
sahîfenin biraz içerisinden dizilmiş ve sonuna tekabül ettiği arapça metni göstermek için 
numara konulmuştur. Cildin sonunda topluca verdiğimiz arapça metin üzerinde bu 
numaralar (/) çizgisi üzerinde gösterilmiştir. Fusûs metnini Ebu'1-Alâ el-Afîfî'nin 
hazırladığı nüsha üzerinden vermeyi uygun bulduk. Zîrâ şârih Ahmet Avni Bey'in 
kullandığı metin ya bir nüshanın aynı veya muhtelif nüshalardan hareketle sarihin 
meydana getirdiği tercihli bir metin idi. Afîfî'nin üç nüshayı esas alarak hazırlamış 
olduğu tahkîkli Fusûs metni ile pek az da olsa farklılıklar gösteriyordu. Hem Afîfî 
neşrini ve hem de sarihimizin metnini vermek Fusûs üzerinde çalışmak isteyenlere bir 
kolaylık sağlayabilirdi. Onun için Afîfî'nin neşrettiği metin üzerinde, sarihimizin 
kullandığı nüsha ile farklarını belirtmek suretiyle, tahkîkli neşrin okuyucuya 
kazandırılması yolunu tercih ettik. Bu bizi ayrıca arapça metni dizdirmek ve türkçe şerh 
içine yerleştirmek hususundaki bâzı teknik güçlüklerden kurtarmış oldu. Afîfî'nin 
hazırladığı metin üzerinde sarihimizin kullandığı metni şu şekilde gösterdik: 

a) Afîfî'nin nüsha farklarını belirttiği yerlerde, sarihimizin metni ile mutabakat 
olduğu takdirde, dipnottaki kelime veya cümlenin altını çizerek, 

b) Tamamen farklı ise,* farklı olan yere (*) işareti koyup dipnotta el yazısı rik'a ile 
yazarak bu farkları belirttik. Bu dip notlarını yazan ve arapça metindeki numaraları 
işaretleyen Hattat Dr. Muhiddin Serin Bey'e burada teşekkürlerimizi ifâde etmek isteriz. 
Görülecektir ki, Afîfî neşriyle sarihimizin kullandığı Fusûsui-Hikem metni arasında 

- 7 - 



FUSÛSU'I^HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

bir kaç kelime hâriç pek mühim bir fark yoktur. Bu farkların bilinmesinin araştırma 
yapanlar için faydalı olacağını sanıyoruz. 

Neşrimizde müellif nüshasının sahîfe başlarını satırlar arasında (/) işaretiyle 
gösterip, beşer sahîfe ara ile numaraladık. Müellifin nüshasında bâzan mükerrer 
numaralar ve atlamalar olmasına rağmen, bunlar iki üç sahîfeyi geçmediği için yeniden 
numaralama yoluna gitmedik. Arapça metinler kısmına rastlayan sahîfe başlarını ise, bu 
metinleri cildin sonunda verdiğimiz için işaretlememiz mümkün olmamıştır. Böyle 
yerlerde sahîfe değişikliğini türkçe metinlerin başına veya sonuna koyduğumuz (/) 
işaretiyle îtibârî olarak gösterdik. 

Şerh metni içindeki âyet, hadîs ve diğer arapça, farsça ibareleri aynen verdik. Sâdece 
âyetlerin sonunda geçtiği sûre adını ve sûre numarasını ve âyet numaralarını parantez 
içinde ilâve ettik. Cildin sonunda verdiğimiz âyetler fihristi sûre ad ve âyet numaralarına 
göre hazırlanmıştır. 

Hadîs ve hadîs-i kudsî metinleri indeksi, ilk kelimesinin harflerine göre alfabetik 
bir sıralama ile yapılmıştır. Fusûs'ta ve şerhinde geçen hadîslerin tahkîkine teşebbüs 
etmedik. Zîrâ ayrı bir ilim dalı olan hadîs ilmine göre bu hadislerin değerlendirilmesi 
yapılmak gerekir ki, bu da hadis sahasında çalışanların yapabileceği bir çalışmadır. 
Mesnevî'de geçen hadîsler hakkında Dr. Ali Yardım böyle bir doktora çalışması 

hazırlamıştır 1 Kanâatimizce diğer mühim tasavvuf kitaplarındaki hadisler de aynı 
şekilde hadis sahasında çalışan meslekdaşlarımız tarafından araştırılmalı ve 
incelenmelidir. Yalnız burada şunu ifâde etmek isteriz ki, Mesnevi ve el-Fütûhât el- 
Mekkiyye gibi âlim mutasavvıflar tarafından te'Iîf edilen tasavvuf eserlerinde 
kullanılan hadislerin büyük bir ekseriyeti muteber hadis kitaplarında yer almakta ve 
hadîs âlimleri tarafından kabul edilmiş bulunmaktadır. Bir kısmı ise "Küntü kenzen 
mahfiyyen..." hadîs-i kudsîsi gibi, bâzı hadîsçilerin tenkitlerine rağmen tasavvuf ehlince 
"keşfen" sahih kanaatiyle asırlardır kullanılmakta devam etmiştir. İşte bu nevî hadîs 
veya hadîs-i kudsîleri "mevzu" (uydurma v.s. gibi) tâbirlerle reddetmek yerine, bâzı 
hadisçilerin yaptığı gibi, hadîs ilminde kullanılabilecek daha nüanslı değerlendirme 
yoluna gitmek, böylece bunların İslâm ilim ve kültüründeki yerini vukuf ve isabetle 
tesbît edip "mânâ"larını anlamak ve muhafaza etmek yolunu tercîh etmek, İslâm ilim ve 
düşüncesinin yeniden incelenmeye başladığı devrimizde, İslâmî ilimler arasında olması 
gereken "bütünlük" bakımından daha verimli netîceler verecektir. 
Şerhin bugünkü alfabe ile neşredilmesinde bâzı güçlüklerin ortaya çıkacağını bu nevî 
çalışma yapanlar bilirler. Bu güçlüğe, ayrıca türkçenin şu son 20-30 senede geçirdiği 
büyük değişiklik ilâve olunca, okunabilir sâde bir imlâ tercîh etmek ve bir de lügatçe 
ilâve etmek zarurî göründü. Türkçede tek sesle telaffuz edilen "hemze" ve "ayn"; "se", 
"sîn" ve "sâd"; "te" ve "ti" v.s. gibi harfleri tek harfle göstermek bâzan mânânın 
anlaşamamasına ve karışmasına sebep olmaktadır. Bunları çok mühim yerlerde 
belirtmeye çalıştık. "Sakin ayn" ve "hemze" harflerini kitapta apostrof (') işaretiyle aynı 
şekilde göstermekle beraber, lügatçede "sakin ayn" ters apostrof (') ile, "sakin hemze"yi 
ise metinde kullandığımız apostrof ile gösterdik. Bâzan "harekeli ayn"ı belirtmek için 
yine apostrof kullandık. "Kaf" (kalın k sesi) harfinden sonra gelen uzun "â" ve "ü" 
seslerinin üzerine yatık çizgi ( " ) işareti koyduk. ( A ) işaretini ise dâima uzun seslileri 



i Dr. AH Yardım; Mesnevi Hadisleri (Doktora tezi, Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak. 
1984 İzmir). 

-8- 



TAKDİM 

göstermek için uzatma işareti olarak kullandık. "Mahsûs" (hissedilmiş) kelimesindeki 
uzun "û" sesini, "mahsûs" (tahsis edilmiş, husûsî) kelimesiyle karışmaması için "ü" 
harfiyle yazdık. Bu iki kelimenin "müennes"ini ise "mahsûse" ve "mahsûsa" şeklinde 
yazarak tefrik etmeye çalıştık. Böyle kalın veya ince sesli harflerle tefrîk edilmesi 
nisbeten mümkün olan kelimelerde kalın "a, ı, u" ve ince "e, i, ü" harfleriyle 
kelimelerin esas harflerini ve farklılıklarını hissettirmeye çalıştık. 

Şerhin dilinin, yazıldığı yılların türkçesine göre, meselâ Elmalılı Hamdi Yazır'ın 
Tefsîr'inde, Ahmed Naîm ve Prof. Kâmil Mîrâs'ın Tecrîd-i Sarîh Şerhi'nde 
kullandığı türkçeye nisbetle daha sâde olduğu görülecektir. Hazırladığımız lügatçede 
kelimelerin ve ıstılahların tam karşılığını değil, sâdece lügat mânâsını okuyucuya 
yardımcı olabilmek için verdik. Zâten ıstılahların karşılığını vermek umumiyetle 
mümkün olmamaktadır. Tasavvuf, felsefe, mantık v.s. gibi ilimlere âit ıstılahların 
bâzısını tarif etmekle beraber, çoğunun lügat mânâsını vermekle yetindik. Zîrâ şârih 
bunların bir kısmını şerh esnasında yeri geldikçe tarif etmiştir. Şerhte kullanılan 
ıstılahların tam bir lügatini hazırlamak, ancak uzun bir çalışma neticesinde ortaya 
çıkarılabilir. Böyle bir tasavvuf ıstılahları lügati Fusûs ve şerhlerinin anlaşılmasında 
şüphesiz çok faydalı olacaktır. 

Hazırladığımız kelime ve ıstılahlar indeksinin geniş tutulmasının faydalı olacağını 
düşündük. Diğer türkçe, arapça ve farsça şerhler üzerinde çalışmak isteyenlere yardımcı 
olacağını sanıyoruz. Ayrıca kelimeleri hem tek tek ve hem de terkipleriyle beraber 
vermek zarureti indeksin genişlemesine sebep oldu ise de, kullanılmasını 
kolaylaştıracağı ve istifâdeyi artıracağı için, bu uzun çalışmayı göze aldık. İndeksin 
hazırlanmasında yardım eden bütün arkadaşlarımıza burada bilhassa teşekkür ederiz. 

Fusûsul-Hikem yazıldığı 627/1229 târihinden günümüze kadar pek çok defa 
arapça, farsça, türkçe şerhedilmiştir. Osman Yahia'nın Histoire et Classification 
de TOeuvre d'İbn Arabî (Institut Français de Damas, Damas 1964) adlı iki ciltlik, 
İbn Arabi'ye âit veya ona izafe edilen, dünyâ kütüphânelerindeki 846 eseri tanıtan 
tenkitli araştırmasında, Fusûsu'l-Hikem'e ayırdığı 150. numara altında, şerhlerini 241- 
256. sayfalar arasında 120 eser olarak göstermektedir. Bunların arasında merhum A. 
Avni Konuk Bey'in şerhi zikredilmemiştir. Denilebilir ki, İslâm düşünce târihinde hiç 
bir eser bu kadar şerh edilmemiş veya şerh edilmek ihtiyâcı duyulmamıştır. XX. asrın 
başlarında Batı ilim dünyâsında İslâm tasavvufuna gösterilmeye başlayan alâka 
neticesinde fransızca ve ingilizceye tercüme edilmiştir. Önümüzdeki yıllarda bu dillerde 
de şerhlerinin yapılacağını, İbn Arabî ve eserlerine gösterilen büyük ilgiden dolayı 
kuvvetle tahmin edebiliriz. 

A. Avni Bey, neşrini takdîm ettiğimiz bu şerhini, daha önce yapılmış şerhlerden 
istifâde ederek hazırlamıştır. Eserinin muhtelif yerlerinde isimlerini zikr ettiği bu 
şerhler, sarihlerinin vefat târihi sırasına göre şunlardır: 

1. Sadreddîn Konevî (673/1274): EI-Fükûk fî Müstenedâti Hikemi'l-Fusûs. 
Konevî bu eserinde Fusûs'u şerh etmekten daha çok, "fass"larda ele alman "hikmetleri 
incelemekte ve bâzı müşkil cümleleri açıklamaktadır. Eser arapça olup hiç 
basılmamıştır. Kütüphanelerimizde el yazmaları mevcuttur: Süleymâniye Ktp. Bağdatlı 
Vehbi 730 numaralı nüshası 76 yapraktır. 

2. Müeyyedüddîn b. Mahmûd el-Cendî (691/1292): Şerhu'l-Fusûs. Şârih 
Sadreddîn Konevî'nin talebesidir. İlk şerh olarak kabul etmek mümkündür. Arapçadır. 

- 9- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

Süleymâniye Ktp. Nafiz Paşa 538 numaradaki nüsha 449 yaprak olup ilk 10 yaprak 
mukaddimedir. 

3. Muhammed Hasan el-Hindî (718/1318) (?): et-Te'vîlü'1-Muhkem fî 
Müteşâbihi Fusûsi'I-Hikem. Bu şerh farsçadır. 1310 târihinde Hindistan'da 
taşbasması olarak basılmıştır. Süleymâniye Ktp. Zühdü Bey 422 numarada bir nüshası 
vardır. Büyük boy 542 sayfa olup 68 sayfası mukaddimedir. A. Avni Bey Isâ Fassı'nda, 
bu şerhin diğer şerhlerde bulunmayan bilgiler ihtiva ettiğini söyler. 

4. Abdürrezzâk el-Kâşânî (730/1330): Şerhu'l-Fusûs. Fusûs şerhleri arasında en 
beğenilen arapça şerhtir. Kâhire'de 1321 senesinde basılmıştır. 3 sayfalık kısa bir 
mukaddimesi olan bu şerh orta boy 284 sayfa olup, sayfa altında, adetâ dip notu gibi, 
Bâlî Efendi'nin şerhinden parçalar konmuştur. 

5. Dâvud b. Mahmûd el-Kayserı (751/1350): Matla' u Husûsi' I-Kilem fî 
Maânî Fusûsii-Hikem. Arapça olan bu şerh 1299 târihinde İran'da ve 1300 târihinde 
Hindistan'da (Bombay) taş basması olarak basılmıştır. İran nüshasında sayfalar iki sütun 
hâlinde olup 494 sayfadır. Bombay baskısı 40 sayfa mukaddime 316 sayfa metin olmak 
üzere 356 sayfadır. 

6. Molla Câmî (Abdurrahmân b. Ahmed) (898/1492): a) Şerhu'l-Fusûs. Aşağıda 
ismini vereceğimiz Nâblusî'nin şerhi kenarında basılmıştır. Ayrıca 1907 târihinde 
Hindistan'da müstakil bir baskısı yapılmıştır. Molla Câmî arapça olan bu şerhini 
vefatından iki sene önce 896 senesinde tamamlamıştır. 

b) Nakdü'n-Nusûs fî Şerhi Nakşi'l-Fusûs. Molla Câmî bu ikinci şerhini 
arapça-farsça karışık yazmıştır. İsminden anlaşılacağı üzere bu şerh, İbnü'l-Arabî'nin 
Nakşu'l-Fusûs adlı Ftısûsu'l-Hikem'in hulâsası olan kitabın şerhidir. 

William C. Chittikk bu eserin tahkîkli neşrini hazırlamış ve 1977 senesinde 
Tahran'da güzel bir baskısı yapılmıştır. Eserin bu baskısında 13 sayfa Nakşu'l-Fusûs 
metni ve 81 sayfalık Molla Câmî'nin arapça-farsça karışık uzun bir mukaddimesi 
mevcuttur. Şerh 200 sayfadır. Kitabın V-XLI sayfaları ingilizce olup 520 sayfadır. 
Ayrıca farsça takdîm ve takriz yazılarını ihtiva etmektedir. Diğer Fusûs şerhleri de 
böylesine emekli çalışmalar beklemektedir. Bu tahkîkli nüshayı incelememiz için bize 
veren İsmail Kara'ya burada teşekkür etmek isteriz. 

7. Bâlî Efendi, Sofyevî (960/1553): Şerhu Fusûsı'l-Hikem. Arapça olan bu şerh 
1309 senesinde İstanbul'da basılmıştır. Orta boy 441 sayfadır. 

8. Abdullah Bosnevî (1054/1644): Tecelliyâtü Arâisin-Nusûs fî Menassâti 
Hikemi'I- Fusûs. Türkçedir. 1252 târihinde Kâhire'de ve 1290 târihinde İstanbul'da 
basılmıştır. Kahire baskısı büyük boy 594 sayfadır. 24 sayfalık bir mukaddimesi vardır. 
Ulemânın umumiyetle arapça yazdığı bu devirlerde, Fusûs gibi bir eserin türkçe şerh 
edilmesi Türk âlimlerinin bu esere olan alâkasını göstermektedir diyebiliriz. Bu sarihin 
ayrıca arapça bir şerhi daha vardır. 

9. Abdülganî en-Nâblusî (1143/1730): Şerhu Cevahiri' n-Nusûs fi Halli 
Kelimâti'l-Fusûs. İstanbul'da 1304 senesinde 1. cildi, Kâhire'de 1323 senesinde II. 
cildi basılmıştır. Arapça olan bu şerhin I. cildi orta boy 200, II. cildi 347 sayfadır. 
Kitabın sayfa kenarlarında Molla Câmî'nin arapça Fusûs Şerhi vardır. 

10. Ya'kub Hân Kaşgârî (1317/1899): Tavzîhu'l-Beyân. Doğu Türkistan Devlet 
başkanlığı yapan Ya'kûb Hân Bâdevlet tarafından yazılan bu şerh 1315 senesinde, şârih 
hayatta iken Hindistan'da taş basması olarak neşredilmiştir. Büyükçe boydaki kitap 40 + 
370 sayfadır.Mükaddimesi arapça-farsça karışık, şerh ise umumiyetle arapçadır. 

- 10- 



TAKDİM 



A. Avni Konuk Bey istifâde ettiği şerhler arasında bunların isimlerini veya 
sarihlerin isimlerini zikr etmektedir. Bu şerhleri, bilhassa sarihlerin Fusûs cümlelerini 
okuyuşta farklı olmaları durumunda belirtmektedir. Fakat nadiren bîr fikri veya bilgiyi 
hangi şerhden aldığına işaret etmektedir. Bu bakımdan şerhde karşılaştığımız bilgilerin 
nereden alındığı, hangi şerhde bulunduğu anlaşılmamaktadır. Bununla beraber modern 
ilimlerle ilgili yerlerdeki bilgi ve yorumların bizzat A. Avni Bey'e âit olduğunu 
söyleyebiliriz. Atronomi, fizik, kimya, biyoloji v.s. gibi modern ilimlerden neş'et eden 
bâzı görüşlerin Fusûs şerhinde şârih tarafından kullanılması, kanâatimizce her zaman 
isabetli neticeler vermemektedir. Bu ilimlerdeki görüşlerin Fusûsu'l-Hikem'deki bâzı 
fikirlerle te'lif edilmeye çalışılması zihinlerde bâzı istifhamlar uyandırmaktadır. Zîrâ 
Şerh'in yazılışından bu yana geçen altmış senelik bir zaman içinde, modern ilimlerdeki 
bâzı hipotezler değişikliklere uğramış, yeni teori ve anlayışlar ortaya çıkmış, bilhassa 
"tecrübe" yoluyla yeni bilgiler elde edilmiştir. Meselâ aya gidilmesi, fezada dolaşılması, 
fezanın derinliklerine âletler gönderilmesi gibi durumlar, sarihin bu konularda 
söylediklerinin yeniden ele alınmasını gerektirmektedir. Öyle görünmektedir ki, modern 
ilimlere dayanarak gerek geçmişte ve gerekse bugün bu neviden yorumlara girişmek katı 
neticelere ulaşmak yerine, zamanın geçmesiyle bu görüşlerin de yenilenmesini îcap 
ettirecektir. Kur'ân-ı Kerîm ve bâzı hadıs-i şeriflerin zamanın fizik ilimlerine göre 
yapılan tefsir ve şerhlerini de, zamanın değişmesiyle aynı şekilde yeniden ele almak, 
yapılanları bir kenara bırakmak gerekmekte ve tekrar başka bir yoruma geçmek gibi bir 
durum ortaya çıkmaktadır. Onun için şerhteki bu türlü yorumların ve ileri sürülen 
fikirlerin devrinin ilimlerine göre olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. 

A. Avni Bey'in şerhinin ehemmiyeti Türkçe yazılmış birkaç şerhten biri olarak, 
okuyucuya Fusûsu'I-Hikem'in gayet "mücmel" ve kapalı cümlelerini açması, daha 
önceki Fusûs şerhlerinde söylenilenleri günümüz türkçesine çok yakın bir dille 
nakletmesi, İbnü'l -Arabi'nin tasavvuf! görüşlerini Fusûs cümlelerini şerh ederken 
vermesi ve burada kullanılan ıstılahları, serd edilen fikirleri topluca ifâde etmiş 
olmasıdır. Türk okuyucusu A. Avni Konuk Bey'in bu şerhi sayesinde Fusûs'ta ifâde 
edilen ana fikirler hakkında kolayca bilgi sahibi olabilmektedir. Ayrıca, bu şerhin diğer 
türkçe, arapça ve farsça Fusûs şerhlerinin incelenmesinde de kolaylıklar sağlıyacağını 
söyleyebiliriz. 

A. Avni Bey'i rahmetle anar ve bu şerhinin memleketimizdeki tasavvuf! düşünce 
ve araştırmaların gelişmesinde faydalı tesirler îfâ etmesini Cenâb-ı Hak'tan niyaz ederiz. 
Eserin neşri esnasında meydana gelen hatâ ve noksanlarımızın bağışlanacağını ümîd 
eder, bu kusur ve noksanlarımızın bildirilmesi hâlinde, bunları memnuniyetle telâfi 
etmeye çalışacağımızı söylemek isteriz. 

Eserin elinizdeki şekliyle yayınlanmasında emeği geçen Dergâh Yayınları Yayın 
Müdürü Sayın İsmail Kara'ya teşekkürlerimizi ifâde eder, diğer ciltlerinin de 
tamamlanmasını Cenâb-ı Hak'tan dileriz. 



2 Ocak 1987-Bağlarbaşı Yrd.Doç.Dr. Mustafa TAHRALI 

Yrd.Doç.Dr. Selçuk ERAYDIN 
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 
Tasavvuf Târihi Öğretim Üyeleri 

- 11 - 



İKİNCİ BASKIYI TAKDİM 

Merhum A. Avni Konuk Bey 'in Fusûsu'I-Hikem Tercüme ve Şerhi' nin ilk 
cildi 1987 yılında yayınlanmıştı. Eser tahmin edilenden fazla ilgi görmüş, 1992 yılında 
dört cilt hâlinde tamamlandığında birinci cildi hemen hemen kalmamıştı. 

Birinci cildin baskısından ofset usulüyle ikinci baskının yapılması hâlinde hem 
arzu edilen baskı verimliliği olmayacak, hem de mevcut yanlışlar, yanlış-doğru cedveli 
verilse bile, düzeltilmemiş olacaktı. Onun için 4. ciltte kullanılmaya başlayan 
bilgisayar ile yeni bir dizgi yapılmasının daha uygun olacağı düşünüldü. Zîrâ 
bilgisayarla dizgi, Türkçe-Arapça karışık metin ihtiva eden eserler için, gerçekten en 
elverişli bir teknik olarak görünmektedir. Fakat bir çok imkânı olan bu sistem yine de 
bâzı güçlükler ortaya çıkarmaktadır. Bunların başında uzun (â) ve (û) ile, 
kullanılmasında yarar gördüğümüz, günlük Türkçe'de de mevcut olan kalın k (kaf) 
harfinden sonra gelen uzun (â) ve (ü) seslerinin klavyede yer almamasıdır. Bunun sebebi 
de, sanıyoruz ki, Türkçe klavyeyi tesbit edenlerin böyle işaretli harfleri îmâlatçı 
müesseselere bildirmemiş olmalarıdır. Bu ise Türkçe yayın hayâtı için kanâatimizce 
büyük bir noksandır. 

Bu ilk cilt ikinci baskıya hazırlanırken, elyazması müellif nüshası ile tekrar 
mukabele edilmiş, bâzı okuma hatâları ve dizgide meydana gelen yazım yanlışları ve 
atlamalar düzeltilmiştir. Bunları ihtiva eden YANLIŞ-DOĞRU Cedveli bu baskının 
417-420 sayfalarında verilmiştir. Elinde 1. cildin ilk baskısı bulunanlar buradan 
düzeltebilirler. Kitabın ilk baskısının 1-314 sayfaları arasında, sayfa tanzim ve tertibi, 
bir kaç kelime farkıyla "indeksler"in kullanımı için muhafaza edilmiştin 

Fusûsu'I-Hikem Tercüme ve Şerhi'nin bu birinci cildin İlk baskısının baskı 
masraflarını da karşılayarak, bu eserin ilim ve irfan hayâtımıza kazandırılmasına vesile 
olan meslekdaşım Yrd. Doç. Dr. Selçuk Eraydın'a ve bu cilt ile kitabın dört cildini de 
yayınlamış olan M.Ü.İlâhiyat Fakültesi Vakfı yöneticilerine, Yayın Müdürü Sayın 
Mehmet Kıhç'a ve bilgisayarla îtinâ ile dizgiyi yapan Erşahin Ahmet Ayhün'e 
teşekkürlerimizi ifâde etmek isterim. 

Prof. Dr. Mustafa Tahralı 

11. 2. 1994 - Bağlarbaşı 
- 12 - 



İÇİNDEKİLER 

Takdîm... 5 

İkinci Baskıyı Takdim 12 

İçindekiler 13 

Ahmed Avni Konuk: Hayâtı ve Eserleri / Selçuk Eraydın 15 

Hayâtı I 5 

Tasavvufî hayâtı 16 

Mûsikî-şinaslığı 18 

Şairliği 19 

Eserleri . *- zu 

Fusûsui-hikem, şerhi ve vahdet-i vücûd ile alâkalı 

bâzı mes'eleler / Mustafa Tahralı 29 

Fusûsu'l-Hikem'de tezadlı ifâdeler 39 

Varlık Mertebeleri (Merâtib-i vücûd) 44 

Vahdet-i vücûd 47 

Misâller 53 

Çift manâlı kelimeler ve "nâ-mütenâhî" kelimesi 54 

Hulul, ittihâd ve tenasüh 56 

Vahdet-i vücûd ve Panteizm arasındaki farklar 58 

FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

MUKADDİMESİ / Ahmed Avni Konuk 

MUKADDİME 1-87 

1. fasıl: Vücûd 4 

2. fasıl: Adem.... 8 

3. fasıl: Vücûd-i izafî 8 

4. fasıl: Tecelliyât-ı vücûd 9 

5. fasıl: Mertebe-i lâ-taayyün, Mertebe-i ahadiyyet 10 

6. fasıl: Mertebe-i vahdet, Taayyün-i evvel mertebesi .11 

7. fasıl: Taayyün-i sânî mertebesi, Mertebe-İ vâhidiyyet 13 

8. fasıl: Sıfat ve esma 15 

A'yân-ı sabite mec'ûl değildir 17 

îstfdâd-ı gayr-i mec'ûl ve kâbiliyyet 18 

İlim malûma tâbi'dir 20 

Kaza ve kader 21 

9. fasıl: Mertebe-i ervah - 24 

Hakîkat-i melâike-i kiram 27 

Hakîkat-i İblîs • 30 

Hakîkat-i Âdem ve Havva 31 

10. fasıl: Mertebe-i âlem-i misâl 33 

11. fasıl: Mertebe-i şehâdet 36 

-13- 



FUSÛSU'I^HÎKEM TERCÜME VE ŞERHÎ 

Cevher ve araz , ; 37 

Teceddüd-i emsâî... 38 

İsti'dâd-ımec'ûl.... 40 

Tabiat 41 

Müessir ve müesserun-fîh 42 

îbtidâ-i hilkat.. ; 43 

Etvâr-ı hilkat , .46 

Hilkat-ı semâvât ve arz 48 

Semâvât ve arzın etvâr-ı hilkatleri 50 

Avâlim-i şehâdiyye-i saire 52 

Hilkat-i Âdem . 55 

12. fasıl: însân-ı kâmil 61 

Ayniyyet ve gayriyyet 64 

13. fasıl: Telhîs-ı merâtib-i vücûd 66 

14. fasıl: İrsâl-i rüsûl .....68 

15. fasıl: îhtilâf-ı şerâyi* 70 

16. fasıl: Dîn 72 

17. fasıl: Mevt..... 73 

18. fasıl: Berzah 75 

19. fasıl: Kıyamet 77 

20. fasıl: Cennet ve Cehennem 77 

Hatime 81 

DÎBÂCE-İ FUSÛSU'L-HİKEM ... 89 

I. KELİME-İ ÂDEMİYYEDE MÜNDEMİÇ HİKMET-İ 
İLÂHİYYENİN BEYÂNINDA OLAN FAŞTIR 107-179 

[Vücûd mertebeleri: Alü mertebe] 109 

[Cem'iyyet-i üâhiyyeyi cami' olan üç hakikat] 122 

II. [KELİME-İ ŞÎSİYYEDE MÜNDEMİÇ HİKMET-İ 
NEFSİYYENIN BEYÂNINDA OLAN FAŞTIR] .181-255 

İlim malûma tâbi'dir ; ; 197 

İlm-iHakikinevi'dir... ..201 

[Velayet ve çeşitleri] ...212 

[Hâtem-i evliya, hâtem-i velayet] 215 

Sürh-i Mesnevî-i şerîf 250 

III. [KELİME-İ NÛHİYYEDE MÜNDEMİÇ HİKMET-İ 
SUBBÛHİYYE BEYÂNINDA OLAN FAŞTIR] 257-314 

-Eserin orjinalinden fotokopiler 316 

-Lügatçe , 321 

-İndeksler 362 

-I.Cildin İlk Baskısı İçin YANLIŞ-DOĞRU CEDVELİ 417 

-Fusûsu'l-Hikem'in arapça metni : 423 



-14- 



AHMED AVNİ KONUK 
HAYÂTI VE ESERLERİ 



Yrd.Doç.Dr. Selçuk Eraydın 



Hayâtı 



Büyük mutasavvıf, şârih, şâir, bestekâr, hukukçu ve postacı Ahmed 
Avni Konuk 1285/1868 târihinde İstanbul'da dünyâya geldi. Babası 
balmumcu tüccarlarından Kadı Ali Zade İbrahim Efendi'nin oğlu Mûsâ 
Kâzım Bey, annesi Buhâra'lı Hafız Mustafa Efendi'nin kızı Fatma Zehra 
Hamm'dır. 

İbtidâî mektebini bitirdikten sonra, Galata Rüştiyesi'ne girdi. Bu 
târihlerde -henüz dokuz on yaşlarında iken- önce babasını, birkaç ay sonra 
da annesini kaybetti. 

1300/1884 târihinde Galata Rüştiyesi'nin dördüncü sınıfından 
imtihanla Dâruşşafaka'nın üçüncü sınıfına kaydedildi ve 1306A1890 
yılında buradan mezun oldu. 

1307/1891 târihinde tanzim edilen; "Dâruşşafaka işbu mektebe 
mahsûs tekmîl-i tahsil şehâdetnâmesidir" başlıklı diplomasının sonunda 
şunlar yazılıdır: 

"Ulûm ve fünûnu tahsil ettiği ve icra kılınan tekmîl-i tahsil 
imtihanında bâlâda, gösterilen derecât veçhile sınıf dokuzuncusu olarak 
şehâdetnâme ahzına isbât-ı liyâkat eylediği tasdîk ve beyân olunur." 1 

Ahmed Avni Konuk, Dâruşşafaka'dan me'zun olduktan hemen sonra 
"Cami' Dersleri "ne devam ederek icazet aldı. Bu sıralarda hıfzını da ikmâl 
etti. 

23 Temmuz 1306/1890 târihinde II. Abdülhamîd'in iradesiyle Galata 
"îttihâd Postahâne"si posta me'murluğuna 400 kuruş maaşla tâyin olundu. 

Galata Posta me'murluğu sırasında "Mekteb-i Hukük-ı Şâhâne"ye 
girip 1898 târihinde birincilikle me'zun oldu. 

96 sicil numaralı evrakın tahsili ile ilgili kısmında, Hukuk 
Fakülte'sinden me'zun olduğu, fransızca, arapça ve farsçayı iyi bildiği 
ifâde edilmiştir. 2 

Yukarıdaki vesikadan anlaşıldığına göre Ahmed Avni Konuk okulda 
fransızcayı, Cami' Derslerinde de arapça ve farsçayı öğrenmiştir. 



1. 1307/1889 târihinde tanzim edilen Dâru'ş-Şafaka şehâdetnâmesi. 

2. T.C. Posta ve Telgraf ve Telefon Umum Müdürlüğü, Sicil Numarası: 96. 



FUSÛSIT L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

Zat İşleri Müdürlüğü sicil şubesinin 10.5.1933 târih ve 96 sicil 
numarasıyla tanzim ettiği hizmet pusulasında Ahmed Avni Konuk'un 
me'mûriyeti şu tarzda sıralanmıştır: 

23 Temmuz 1306/1890 Galata posta me'mûru. 

11 Mart 1311/1895 Galata postahânesi tahrîrât kâtibi. 

11 Şubat 1317/1901 Nezâret posta mesâlihi kalemi kâtibi. 

13 Eylül 1325/1909 Umum müdürlük posta mesâlihi kalemi kâtibi. 
1 Mart 1328/1912 Nezâret posta umum müdür muavini. 

14 K.evvel 1334/1918 tâşe Nezâreti kalemi mahsus müdür muavini. 
1 Şubat 1355/1919 Nezâret posta umum müdür muavini. 

15 Mart 1336/1920 Umum müdürlük posta umuru müdür muavini. 
29 Eylül 1930-33 Hukuk müşavirliği. 

Ahmed Avni Konuk bu me'mûriyetlerinin yanı sıra ayrıca Telgraf 
Mekteb-i Âlî'si posta ve hukuk idare dersi muallimliği de yapmıştır. 

Ahmed Avni Konuk 11.5.1933 târihinde zât işlerine yazdığı bir 
dilekçe ile emekliliğini istemiş, 15.5.1933'de görevini Hasan Tahsin 
Bey'e devrederek emekliye ayrılmıştır. 3 

1.6.1933 târihinden itibaren Eminönü Malsandığı'ndan 117 lira 92 
kuruş tekâüd maaşı bağlanmış, 1980 lira emekli ikramiyesi kendisine 
verilmek üzere bu sandığa gönderilmiştir. 

Ahmed Avni Konuk'un son zamanlarında Emine Hâdiye Hanım'la 
evlendiğini, Eminönü Malmüdürlüğü 2984 numara ve 11/5/1938 tarihli 
tezkeresiyle kendisine bağlanan dul-yetim maaşından anlıyoruz., 

Ahmed Avni Konuk, emekliliğinden beş sene sonra 20 Mart 1938 
târihinde vefat etti ve Merkez Efendi Kabristanına defnedildi. 

Tasavvufî Hayâtı 

Ahmed Avni Konuk Cami* Dersleri'ne devam edip icazet aldıktan 
sonra Mevlevî Tarîkati'ne intisâb ederek, hocası Mesnevîhan Selânikli 
Es'ad Dede (öl. 1329/191 l)'den Mesnevî okudu ve icazet aldı. 

Halil Can Bey'in nakletiğine göre Ahmed Avni Konuk Es'ad Dede 
Efendi'nin derslerine devam edenler arasında temayüz etmiş olan üç 
kişiden biriydi. Diğer ikisi Tâhir Olgun ve Abdülhayy efendilerdir. 4 



3. Eminönü Malmüdürlüğü 10.453/5103 sayı ve 28/5 933 tarihli yazısı. 

4. Halil Can, "Ölümünün 30. Yıldönümü Dolayısıyla Ahmed Avni Konuk", İleri Mûsiki 

Mecmuası, İst. 1968, No: 232, s. 5. 

- 16 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

Halil Can Bey ayrıca Abdülhayy Efendi'nin, Ahmed Avni Konuk'a 
henüz talebelik zamanlarında "bıyıklı evliya 11 diye hitap ettiklerini 
söylediğini nakleder. 5 

Es'ad Dede Efendi "Çayırlı Medrese"deki hücresinde istidat erbabına 
salı günleri sabah namazından sonra, ramazan aylarında da hergün 
ikindiyi müteâkib ve cuma günleri cuma namazından sonra ders okuturdu. 
Ahmed Avni, Tâhir Olgun ve Abdülhayy efendiler her sabah namazından 
sonra bu derslere devam etmiş ve bu hal üstadlarının vefatına kadar 
sürmüştür. 

Ahmed Avni Konuk, resmî vazifesinin dışındaki bütün vakitlerini 
mensubu bulunduğu tarîkatin hizmetine vakfetmiş müstesna bir insandır. 

Tasavvuf vadisinde telif, tercüme ve şerh ettiği eserler otuzdan 
fazladır. Bunlar arasında 34 defter hâlinde 7534 sayfa tutan Mesnevi 
Şerhi de mevcuttur. 

Ahmed Avni Konuk mahviyet sahibi, mütevazî, bilinmemeyi ihtiyar 
eden bir meşrebe sahip olduğu için, hayâtında pek az kimse onu 
tanıyabilmiştir. 

Halil Can Bey'in naklettiği bir hâdise, mahviyetteki ifrâdını teyid 
babında zikre değer; olay şöyle geçmiştir: 

"1341/1925 senesinde isveçli bir müsteşrik İstanbul'a gelir. O târihte 
İstanbul Dârü'l-Fünûn'u müderrislerinden Mehmed Ali Aynî (Öl. 1945) bu 
müsteşrıkla tanışmak için kendisini Tokatlıyan'da ziyaret eder. Bu 
tanışmadan her iki taraf da çok memnun olur. Bir ara İsveçli müsteşrik M. 
Ali Aynî'ye Ahmed Avni Konuk'u sorar; tanışmak ve elini öpmek 
istediğini söyler. Mehmed Ali Ayni, böyle bir kimseyi tanımadığını ifâde 
edince, müsteşrik hayretle: "Aman nasıl tanımazsınız? Biz onun Avrupa 
mecmualarında çıkan yazılarını zevkle okuyoruz, çok kıymetli bir 
âlimdir" der. 6 

Mesut Cemil Bey de bu hususta şunlar söylüyor: 

"Rahmetli Ahmed Avni Konuk da bir anda herkese, bir tek kelime bile 
söylemeden yalnız sakin duruş ve gösterişsiz haliyle, hemen o anlaşılmaz 
saygı duygusunu aşılayan, ciddî, alçak gönüllü, kafası ve gönlü insanlara 
vergi ve yüksek şeylerle dopdolu, medenî bir üstün kişi, gerçek anlamda 
bir aydındı. İngiliz şâir ve yazar Kipling'in bir mısraında söylediği gibi - 
ömrünün değeri ölçülmeyecek derecede çok-, her dakikasının altmış 
saniyesinden bir tanesini bile boşuna geçirmemiş, zamanını doğrunun, iyi 
ve güzelin buyruğunda kullanmış bir büyük adamdı." 7 



5. a.g.e., s. 5. 

6. a.g.e., s. 6. 

7. Mesut Cemil, "Sohbet: A. Avni Konuk Hakkında, a.g.e., s. 9. 

- 17 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



Mûsıkîşinashğı 

Ahmed Avni Konuk mûsikîyi Zekâi Dede'den öğrendi ve Kirâmî 
Efendi'den meşk etti. Nota bilmemesine ve saz çalmamasına rağmen iyi 
bir hanende idi. Geçtiği eserleri bütün incelikleriyle hafızasında tutma 
özelliğine sahip olan Ahmed Avni Konuk, 1900 yılından az önce "Dil- 
Keşîde" ve "Bend-i Hisar" isimli mürekkeb makamları da icâd etmiştir. 8 

Mesud Cemil Bey onu Klâsik Türk San'at Mûsikîsi makamlar 
şampiyonu olarak vasıflandırıyor. 9 

Ahmed Avni Konuk makam hevenginden tam 119 tanesini "Kâr-ı 
Nâtık" formunda bir araya getirmiş ve bir çok makamdan kurulu mûsikî 
eseri alanında, kendisinden öncekiler ve sonrakiler arasında tek örneği 
ortaya koymuştur. 10 

Ahmed Avni Konuk ilk olarak 1306/1888 tarihinde Karcığar 
makamından çifte sof yan usûlünde "Ey dilber-i şen" güftesiyle başlayan 
şarkısını bestelemiştir. 

Hocası Zekâî Dede Efendi'nin vefatı üzerine yazdığı; 

Ey bülbül-i hoş-nevâ hamûş ol, 

Y'ey kalb-i hazîn zehr-nûş ol! 

Üstâd-ı hüner Zekâî gitti, 

Ey bang-i adem sürûd-gûş ol! 

Avnî dil-i zâre tesliyet yok, 

Ey eşk-i dü dîde pür-hurûş ol! 

Şiiri Sûz-i dil makamından Hafif usûlü ile "kâr" olarak 
bestelemiştir. 11 

"Dil-keşîde", "Bûselik-aşîran" ve "Rûy-i Irak" makamlarından 
bestelediği "Mevlevî âyînf'ni, Mevlevî mûsikîsine kazandırmıştır. 12 

1964 târihinde Konya'da yapılan "Şeb-i Arûs" ihtifalinde "Rûy-i Irak" 
âyini okunmuş ve Unesco tarafından banda alınmış; daha sonra plâk 
hâlinde çoğaltılarak dünya ilim ve san'at merkezlerine dağıtılmıştır. 13 

Elimizde en iyi güfte mecmuası olan "Hanende" adlı eseri Ahmed 
Avni Konuk, henüz 28 yaşında iken yayınlamıştır. 



8. Halil Can, a.g.e., s. 7. 

9. Mesut Cemil, a.g.e., s. 10. 

10. Halil Can, a.g.e., s. 7. 

11. a.g.e., s. 6. Bu eserin Hamparsum notasıyla yazılmış bir nüshası Neyzen Niyazi 
Sayın Bey'de mevcuttur. 

12. a.g.e., s. 7. 

13. a.g.e., s. 7. 

- 18- 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

Konuk'un bilinen mûsiki eserleri 40 parçadır. Üç âyin dışında dîni 
mûsikî eseri yoktur. 

Ey dilber-i işve nağme perdâz 

Mest etti beni o lâhn-ı şehnaz 
beytiyle başlayan Hezeç usûlündeki Murassa' kâr, Hicaz makamından 
"Şevk-i hayâl" isimli kâr, kendi buluşu olan "Dil-keşîde"den iki beste, iki 
semaî, "Râhatü'l-ervâh" makamından iki beste, iki semaî, "Dilkeş- 
hâveran" ağır semaî, Araban, Arazbar, Bestenigâr, Şehnaz-Bûselik ve 
Hüzzam makamlarından şarkıları mevcuttur. 14 

Şairliği 

Ahmed Avni Konuk bestelediği eserlerin güftelerini umumiyetle 
kendisi yazmıştır. 

Telif, tercüme ve şerhlerinde yer alan arapça ve farsça beyitlerin, 
rubailerin bir kısmını nazmen tercüme etmiştir. Fahreddin Irâkî'nin (öl. 
688/1289) "Lemeât" adlı eserini tercüme eden Ahmed Avni Konuk'un 
sonuna ilâve ettiği "Ben" adlı manzumesi şairliğini ve tasavvuf vadisindeki 
vukufunu ifâde etmektedir: 

Benliğim rûy-i latifinde siyah bir bendir. 
Rûy-i dilberdeki ben mâye-i dilberdendir. 

Rûh-i sâfî-i latife diyecek yok amma 
Onun üstünde siyah ben de kemâl-i tendir. 

Perde-i nokta-i rûyun o siyeh bendir, ben 
Öyle bir perde ki ondan da cemâl rûşendir. 

Ben benim o ruh-i mutlakda göründüm muzlim 
Rûy-i sâfındaki ben ben der ise hep sendir. 

Avniyâ perdedir endâm-ı maânîye kelâm 

Sem'-i geç-fehme bu söz nağme-i ten nen nendir 15 . 

Ahmed Avni Konuk'un ayrıca Tevfik Fikret'in (öl. 1915), Mehmed 
Âkife (öl. 1936) cevap olarak yazdığı "Târîh-i Kadîm Zeyli"ne bir 



14. a.g.e., s. 7. 

15. Fahreddin İrâkî, Lemeât, (Ter. Ahmed Avni Konuk), Konya Mevlânâ Müzesi, No: 
3852, s. 67. 

- 19- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

reddiyesi vardır. 27 Mayıs 1334/1918 târihinde bitirdiği bu reddiyede 
"ZeyF'i aynı üslûb ile İcısım kısım tenkîd etmiştir. Manzumenin bir 
bölümü şöyledir: 

"Şimdi bî-kayd-ı cinân u nîrân 



Ben beni bir kayadan fark etmem." 
-Tevfik Fikret- 



Âferin safsata-perdâz üstâd, 
Yine bir safsata ettin îcâd. 
Evvelâ hilkate Hâlık lâzım, 
Onu nefy etmiş idin üstadım. 
Hâlık olmazsa nasıl hilkat olur? 
Ona tapmak ne büyük gaflet olur! 
Saniyen âbide ma'bûd ister; 
Sen ona yok dedin üstâd-ı hüner. 
Bu ibâdet kimedir ey şaşkın? 
Ne kadar kuvvet-i vehmin taşkın! 
Her taraf sence bütün boşluktur; 
Boşluğa tapma ne serhoşluktur! 
Bâde-i vehm ile sermest oldun; 
İşte ondan ne kadar pest oldun. 
Türrehât oldu kelâmın böyle; 
Hiç düşünme hezeyanlar söyle. 
Sâlisen uymadı fikrin sözüne; 
Bu niçin çarpmadı bilmem gözüne. 
Sana, zangoç denilince lerzân; 
Hakk'a, peygambere ettin hezeyan. 
O zavallı kaya mahviyyetle, 
Ayak altında gezer zilletle. 
Sen seni bir kayadan fark ettin; 
Sana zangoç diyeni incittin. 
Bil ki dostum kaya senden efdal; 
Böyle insan da behây imden edall! 



Eserleri 



1. Mesnevî-i Şerîf Şerhi: Şerhin birinci defterinin ilk sayfasında 
şunlar yazılıdır: 

"Müellifi Posta Telgraf Umum Müdürlüğü Hukuk Müşavirliğinden 
mütekâid Ahmed Avni Konuk." 

- 20 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

"Vefatından evvel Konya'da Mevlânâ Kütüphanesine vakfedilmesi 
için vasiyet etmiştir." 

"10.05.1940 tarihinde Hâlid Ekşinoz tarafından Konya Müzesi'ne 
teslim edilmiştir." 

Eser 4740 numarada kayıtlı olup, 34 cüz (defter)den ibarettir. 

Ahmed Avni Konuk, eserin mukaddimesinde şerhe başlangıç ve bitiş 
târihlerini zikrederken şunları söylüyor: 

"Fakîr bu Mesnevî-i Şerifin şerhine 1348/1929 senesinde başladım 
ve 1356/1937 senesi ramazân-ı şerifin 24. günü bitirdim. Arada hastalık 
vesâir mevâni' zuhuru da vâki' oldu. Bu maniaların mecmuu tahminen bir 
sene kadar tutar. Şu halde yevmi dört-beş saat çalışmak suretiyle yedi 
senede bitmiş oldu." 16 

Daha sonra Mesnevi nüshaları hakkında bilgi vermiştir. Ahmed Avni 
Konuk, metin itibariyle Rüsûhî Ankaravî'nin (öl. 1041/1631) nüshasını 
esas almıştır. 

Müracaat ettiği şerhler; Ankaravî, Şerhu'l-Mesnevî, A Hind 
sarihlerinden İmdâdullah Bahru'1-Ulûm, Velî Muhammed Ekber Âbâdî, 
Mükâşefât-ı Rızavî, Abdurrahman Lokhnevî, Envâru'r-Rahmân'dır. 

Faydalandığı eserler de şunlardır: FusûsıTl-Hikem, Fütûhât-ı 
Mekkiyye, et-Tedbîrâtü'1-İIâhiyye fi Islâhı Memleketi İ-İnsâniy ye, 
Cevâhir-i Gaybî, Fîhi Mâfih, Menâkıb-ı Sipehsâlâr, Avârifu'l- 
Maârif, Arâisü'I-Beyân, Istılâhât-ı Sûfiyye-i Ni'metulah, Aziz 
Nesefî Resâili, Reşehât ve İnsânüi-Kâmil. 

Ahmed Avni Konuk'un Hz. Mevlânâ'ya isnâd edilen yedinci cild 
Mesnevi hakkındaki görüşleri menfîdir. 1035/1625 târihinde meydana 
çıkan bu yedinci cildin aslı olmadığını, zira Hz. Mevlânâ'nın altıncı cildin 
baş tarafında Çelebi Hüsameddin'e: "Ey mânevi olan Hüsameddin! Sana 
Mesnevî'nin tamâmı hususunda altıncı kısmı hediye getiriyorum" 
dediğini nakleder 17 . 

Ayrıca, Sultan Veled'in "Hatimelerinde babasına; "Şehzadelerin 
kıssası bitmedi, üçüncü oğlun incisi delinmemiş kaldı" demesi üzerine, 
Hz. Mevlânâ'nın; "... Nutkum bundan sonra deve gibi çöktü, haşre kadar 
hiçbir kimseye onun sözü yoktur," cevâbını verdiğini nakletmektedir 18 . 

Ahmed Avni Konuk'a göre yedinci cildi yazan kimse şiirdeki 
kuvvetine ve ilmine dayanarak Mesnevî'nin hakikatlerini karıştırıp ifsâd 
etmeye çalışmıştır 19 . İsmail Ankaravî'nin yedinci cildi şerh etmesi Sultan 



16. Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Konya Mevlânâ Müzesi, No: 4740, I. 
Cüz, s. 2. 

17. a.g.e., s. 16. 

18. a.g.e., s. 16. 

19. a.g.e., s. 16. 

- 21 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

IV. Murad'ın ısrarıyla olmuştur 20 . Ankaravî bu durumu Fütûhât-ı 
Gaybiyye adlı eserinde belirtmektedir 21 . 

Yedinci ciltte fikir ve kanâatler tamamen değiştirilmiştir. Hz. 
Mevlânâ'nın altı ciltlik Mesnevi' sinde ileri sürdüğü fikirler ve insanlar 
hakkındaki düşünceleri tamamen farklıdır. A. Avni Bey bu fikrini isbat ve 
te'yit maksadıyla pek çok misâller vermektedir. 

Bu misâllerden biri de Fahreddin Râzî hakkındadır: "Eğer bu bahiste 
akıl yol görücü olsaydı, Fahr-ı Râzî dînin sırrını bilici olurdu" 22 dediği 
halde, yedinci ciltte bu fikirleri nakzeden sözler söyleniyor 23 . A. Avni 
Bey'e göre yedinci cilt Mesnevi denilen kitap İran şâirlerinden birinin 
kaleme alıp Mevlânâ'ya isnâd ettiği bir eserdir. 

Ahmed Avni Konuk. Mesnevi hakkında müsteşriklerin mütâlâalarına 
yer vermiş; bilhassa Nicholson'un yayınladığı Mesnevi metninin İngilizce 
önsözünde "beyitlerdeki kelime ihtilâflarına" dâir tenkidlerini 
cevaplamıştır 24 . O, Mesnevî'yi şerhederken takip ettiği yolu şöyle 
anlatıyor: 

"Fakîr şerhimde yukarıda isimlerini zikrettiğim şerhlerden istifâde 
ettim ve birçok beyitleri de Hz. Pîr'in Fini Mâfîh'indeki beyânât-ı 
aliyyeleriyle şerh ettim. Bunlardan başka kendi zevkime tebean bu şurrâh-ı 
kiramdan ayrıldığım ebyât-ı şerife de çoktur. Husûsiyle altıncı cildin 
sonundaki 'Üç şehzade ve üç tenbel kıssaları müstakillen fakirin 
mütâlaâtıdır" 25 . 

Mesnevî-i Şerif Şerhi'nin ilim âlemine kazandırılması Türk tefekkür 
tarihine en büyük hizmet olacaktır. Bu kıymetli eserin neşri için 
çalışmalara başladığımızı söyleyebiliriz. 

2. Fusûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi: Neşrini takdîm ettiğimiz bu 
eser A. Avni Bey'in ikinci büyük eseridir. Konya Mevlânâ Müzesi 
Kütüphanesinde 3853-3880 numaralarda kayıtlıdır. Müellifin el yazısıyla 
ve 28 defter halindedir. Toplam 1676 sahîfe kadar tutmaktadır. 

Müellif Mesnevi Şerhî'ne yazdığı gibi bir mukaddime yazmadığı 
için, şerhin başlama ve bitiş târihlerini tam olarak tesbit edememekle 
beraber, defterlere koyduğu târihlerden bâzı bilgiler edinmemiz mümkün 
olmaktadır: Şârih defterlerin başına o "fass"ı şerhe başladığı târihi, 
sonuna da bittiği târihi yazmıştır. Bu târihlerden anlaşıldığına göre 



20. 


a.g.e., 


s. 16. 


21. 


a.g.e., 


s. 16. 


22. 


a.g.e., 


s. 20. 


23. 


a.g.e., 


s. 21 


24. 


a.g.e., 


s. 23. 


25. 


a.g.e., 


s. 15. 



-22 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

"fass"lan sırasıyla şerh etmemiştir. Yine bu târihlerden şerhin büyük 
kısmının 1334-1338 (1915-1919) yıllan arasında yazıldığı 
anlaşılmaktadır. Mukaddime ise 1346/1928 senesinde istinsah edilmiştir. 
"Mûsâ Fassı"nın şerhi iki defa yapılmıştır. İlki 1926 senesinde evi 
yandığı sırada yanmıştır. Bunun üzerine ikinci defa bu "fass"ı 1346/1927 
senesinde şerh etmiştir. Fakat daha sonra, ilk yaptığı şerhin bir ihvanı 
tarafından istinsah edildiğini öğrenmiş ve bu nüshadan ilk şerhini 
1348/1929 senesinde istinsah etmiştir. Böylece "Mûsâ Fass"ı iki defa şerh 
edilmiş olmaktadır. Bu târihlere göre diyebiliriz ki, A. Avni Bey 
Fusûsu'I-Hikem Şerhini dört senelik bir zaman içinde yazmıştır. Ancak 
istinsah ve temize çekme işleri sebebiyle 1334-1346 (1915-1928) târihleri 
arasında, 12-13 yılda tamamlanmıştır. 

"Mukaddime "yi ihtiva eden defterin sonunda "Sa'diyye'den Üsküdar 
Hallaç Baba Dergâhı şeyhi Fakrî Alî'nin (1347/1929) bu şerh hakkında 
yazdığı bir şiiri" ve "Trablusgarb Nâibü's-sultânı ve Halvetiyye-i 
Şa'bâniyye'den Ahmed Amiş'in (1338/1920) halîfesi ve Trablusgarb 
Nâibü's-sultânı Şemseddin Paşa'nın oğlu olup Marsilya'da ateşe iken 
vefat eden Orhan Şemseddin'in farsça" 26 bir medhiyyesi vardır. 

3. Kitâbü Tedbîrâti'l-İlâhiyye fi Islâhi Memleketi' 1-İnsâniyy e: 
Konya Mevlânâ Müzesi 4522 numarada kayıtlıdır. Muhyiddin İbnü'l- 
Arabî'nin olan bu eser Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh 
edilmiştir. 

Ahmed Avni Konuk, bu eserine 12 Teşrinsânî 1338 (Kasım 1922), 
21 Rebîu'l-evvel 1341 pazar sabahı başlamış ve 1344 Cemâdü'l-ûlânm 
otuzuncu 1341 Kânûnevvelin (Aralık 1925) onaltıncı günü sabahleyin 
bitirmiştir. 

Müellif hattıyla olan bu eser, dîbâce, temhîd-i kitap, mukaddime, 
fasıl, fihrist ve onyedi babdan meydana gelmiş olup, tamâmı 810 
sayfadır. 

Mukaddimede, insanın yaratılışı, hususiyetleri, mertebeleri, kâmil ve 
nakıs insan ile alâkalı bilgiler veriliyor. 

İbnü'l-Arabî eseri hakkında şunları söylüyor: 

"İmdi ben, hacmi latîf, cirmi azîm, fâidesi kesîr, ilm-i ledünnîden ve 
elkâb-ı adnânîden müstahrec olup, kendisine şek ve tahmin dâhil olmayan 
'İmâm-ı mübîn' de Memleket-i İnsânîyye'nin Islâhı Hakkında 
Tedbîrât-ı İlâhiyye tesmiye olunan bu kitâb-ı sagîri izhar eyledim" 27 . 

Bablardaki mevzular da şunlardır: 



26. Abdülbâki Gölpınarh, Konya Müzesi Yazmaları, Ankara 1972, C. III, s. 151. 

27. Ahmed Avni Konuk, Kitâbu Tedbîrâti'l-İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, Konya 
Mevlânâ Müzesi, No: 4522, s. 34. 

-23- 



FUSÛSU'L-HÎKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

Birinci bab: Bedenin hükümdarından ibaret olan halîfe-i vücûd ve 
sûfiyenin onun hakkında garazları ve onların ta'bîri. 

İkinci bab: Halîfe-i vücûdun mâhiyyeti ve hakikati hakkında ulemânın 
ihtilâfı. 

Üçüncü bab: Medîne-i cisimde ikâmet ve onun bu halîfeye bir mülk 
olması cihetinden tafsili. 

Dördüncü bab: Kendisinden dolayı akıl ve hevâ arasında hurûb vâki* 
olan sebebin zikri. 

Beşinci bab: İmâm-ı vahide hâs olan isim ve onun sıfatı ve ahvâli. 

Altıncı bab: Bu medînenin kadısı olan adi beyânındadır ki, onun 
ahkâmını ve tedbîrâtını âlimdir. 

Yedinci bab: Vezir ve onun sıfatı. 

Sekizinci bab: Firâset-i hikemiyye ve şer'iyye. 

Dokuzuncu bab: Kâtib ve onun sıfatı ve kütübü. 

Onuncu bab: Tahsildar (cibâyat ve haraç ashabı) olan âmiller ve 
müseddidler. 

Onbirinci bab: Cibâyâtın hazret-i ilâhiyyeye ref i ve imâm-ı kudsînin 
onlara vukufu ve onlan melik-i Hak Sübhânehu hazretlerine ref i. 

Onikinci bab: Müfsidlere müteveccih olan sefirler ve resuller. 

Onüçüncü bab: Siyâset-i kuvvâd ve ecnâd ve onların merâtibi. 

Ondördüncü bab: lnde'1-likâ siyâset-i hurûb ve tertîb-i cüyûş. 

Onbeşinci bab: Bu mertebeye galip olan sırrın zikrine ve onun üzerine 
tenbîhe dâirdir. 

Onaltmcı bab: Rûhâniy yetin, ya'nî ruhun fusûl-i sene üzerine tertîb-i 
gıdası. 

Ony edinci bab: İnsana mevdu' olan havâss-ı esrar. 

Bu eser Dr. Mustafa Tahralı tarafından neşre hazırlanmış olup İz 
Yayıncılık tarafından 1992 senesinde İstanbul'da yayınlanmıştır. 

4. Tercüme-i Risâle-i Vahdet-i Vücûd: Imdâdullah Fârûkî 
Muhammed Abdü'1-Aziz Sâhib Çeştî-i Sâbirî'nin yazmış olduğu bu 
risalenin Ahmed Avni Konuk tarafından yapılan tercümesi Konya 
Mevlânâ Müzesi 3849 numarada kayıtlıdır. Risale sekiz yaprak, ondört 
sayfadır. 

Soru-cevap şeklinde olan bu risale, meşâyih-i Çeşt'in hilâfına 
söylendiği ifâde edilen sözlere verilen cevâbı hâvî, farsça bir mektubun 
tercümesidir. Sonunda, bu mektubun farsça olarak Mekke'de 21 Zilhicce 
1299/1882'de yazıldığı, 1300/1883 Cumâde'l-ûlâsında Hindistan'da 
Bombay'da basıldığı yazılıdır. Tercüme târihi 1 Safer 1340/3 Teşrîn-i 
evvel 1337/1921'dir. 28 



28. A Gölpınarlı, Konya Mevlânâ Müzesi Yazmaları, Ank. 1972, C. III, s. 148. 

- 24 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

5. Kitâb-ı Lemeât Tercümesi: Fahreddin Irâkî'nin (öl. 688/1289) bu 
eseri 2 Haziran 1330/21 Recep 1332 târihinde tercüme ve kısmen şerh 
edilmiştir. 

Konya Mevlânâ Müzesi 3852 numarada kayıtlıdır. Eser 27 levha ve 
144 beyitten ibaret olup, 67 sayfadır. 

6. Fîhi Mâfîh Tercümesi: Mevlânâ'nın bu eseri de Ahmed Avni 
Konuk tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. Yedi-sekiz kadar yazma 
nüshayı karşılaştırarak mümkün mertebe doğru bir nüsha ortaya koyup, 
onu tercüme etmiştir; fakat nüsha farklarını belirtmemiştir. Eserin bâzı 
yerlerinde birçok haşiye ve izahlar yerleştirilmiştir. Mevlânâ Müzesi 3895 
numarada kayıtlıdır 29 . Yayına hazırladığımız bu eser İz Yayıncılık 
tarafından yayınlanacaktır. 

7. Menâkıb-ı Hazret-i Mevlânâ Celâleddin Rûmî: "Sipehsâlâr" 
ismindeki eserin tercümesidir. Matbu olan bu eser, 144 sayfa olup 1331 
târihinde İstanbul'da Arşah Garoyan matbaasında basılmıştır. 

8. Esrâr-ı Salât: Ahmed Avni Konuk Tedbîrâtü'l-İlâhiyye şerhinde: 
"...Zîrâ salât Hak canibinden rahmet ve melâikeden istiğfar ve 
mü'minlerden duadır. Bu babdaki tafsilât Esrâr-ı Salât hakkındaki risâle-i 
fakirde münderic olduğundan, bu tafsilâtın burada iradı tatvîli mûcib 
olur" 30 diyerek Esrâr-ı Salât isimli bir risalesinden bahsediyor. Fakat 
maalesef bu eseri göremedik. 

9. Hz. Meryem ve İsa'ya Dâir Risale: Konya Mevlânâ Müzesi 
3851 numarada kayıtlı olan bu risale, bir mukaddime ve yedi fasıldan 
meydana gelmiştir. 

1. Hz. Meryem'in sûret-i hamli. 

2. îsâ (a.s.) m sûret-i vilâdeti. 

3. îsâ (a.s.) in mucizesi. 

4. îsâ (a.s.) in şeriatı. 

5. îsâ (a.s.) in Hâtem-i Enbiyâ'nın geleceğini tebşiri. 

6. îsâ (a.s.) m vefat ve ref i meselesi. 

7. îsâ (a.s.) in âhir zamanda nüzulü meselesi. ' > 
Risale 44 sayfadır. Sonunda fihrist ve 28 Kânunsânî 1338 ve 

Cumâde'1-âhir 1340/1922 ve "el-fakîr ilallah Ahmed Avni" yazısı vardır. 
Bu risale Fusûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi'nin 3. cildi sonunda 355- 
382. sayfalar arasında yayınlanmıştır. - : 

10. Aziz b. Muhammed en-Nesefî'nin yazdığı yirmi risalenin 
tercümesi: Mevlânâ Müzesi 4523 numarada kayıtlıdır. A. Avni Bey 'in el ' 
yazısıyladır. 



29. a.g.e., c. III, s. 152. 

30. Ahmed Avni Konuk, a.g.e., s. 467. 

-25 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

Aziz b. Muhammed en-Nesefî'nin (öl. 686/1287) mukaddimesinde, 
dervişler topluluğunun, kendisine gelerek sâliklerin bilmesi zarurî olan 
ilimler hakında bir risale yazmasını istediklerini söyler. 

Bu eser 20 risale ve 117 fasıldan ibarettir. Risalelerin mevzuları 
şunlardır: 

1. Ma'rifet-i insan. 

2. Küfür ve tevhîd ve ittihad ve vahdet. 

3. Ehl-i şeriata göre ervahın hilkati ve merâtibi ve urûcu ve nüzulü. 

4. Ehl-i hikmet kaidesi üzere mebde' ve meâd. 

5. Risâle-i sülük. 

6. Adâb-ı halvet. 

7. Risâle-i aşk. 

8. Âdâb-ı ehl-i tasavvuf. 

9. Bulûğ ve hürriyet. 

10. Âlem-i sagîr, âlem-i kebîrin nasıl nüshası olduğu. 

11. Âlem-i mülk ve melekût ve ceberut. 

12. Mülk ve melekût ve ceberut bahsinin, dervişlerin muradı üzere 
itmamı. 

13. Mülk ve melekût ve ceberut bahsinin itmamı. 

14. Levh ve kalem ve devât. 

15. Dört levh-i mahfuzun ve hükm-i kaza ve kaderin beyânı. 

16. Âlem-i sagîrin levh-i mahfuzu hakkında. 

17. Ehâdis-i evâlim şerhi, melek nedir, şeytan nedir? 

18. Vahiy ve ilham, rü'yâ. 

19. Ehl-i vahdetin beyanâtı. 

20. Ehl-i vahdete göre âlem-i ulvî ve suflî ve birinci ve yedinci asuman 
nedir? 

21. (Ayrı bir risale); zât, nefis ve vech ve sıfat ve isim ve fiil. 

22. (İkinci risale); cennet ve cehennem ve lezzet ve elem ve Âdem ve 
Havva'nın bulunduğu cennet ve karîb oldukları ağaç. 

Eserin tamamı 225 + 7 fihrist= 232 sayfadır. Son sayfada şunlar 
yazıldın 

"Bu tercüme 1338/1922 sene-i teşrinsânîsinin otuzbirinci, 1341 sene-i 
rebîu'l-evvelinin dokuzuncu salı günü Hakk'm inâyetiyle tamam oldu. 
Hulefâ-i Gülşeniyye'den Hasan Zarîfî (k.s.) nun hatt-ı destiyle muharrer 
bulunan 974/1566 sene-i hicriyyesinde yazıldığı anlaşılan nüshadan 
mütercemdir." 

11. Hanende: En iyi güfte mecmuası olan "Hânende"yi Ahmed Avni 
Konuk 28 yaşında iken hazırlamış 1317/1899 da İstanbul'da Mahmud 
Bey Matbaası'nda basılmıştır. 720 + 38 fihrist + 8 (bestekâr resimleri)= 

-26 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

766 büyük sayfa ve çift sütımludur. Başında kısa nazarî bilgi vardır. 2706 
eserin güftesini vermiştir. 

12. Şerh-i Gazel: Altı yapraklı satırlar muhtelif; defter ecza hâlinde 
kapaksız. Yazı rik'a. Konya Mevlânâ Müzesi yazmaları arasında 
zikredilen bu gazel şerhini göremedik. 

S. Nüzhet Ergun, Ferîdüddin Attar'a (öl. 1193) âit iki beytin tercüme 
ve şerhi olarak belirtiyor 31 . Gölpınarlı, 17 beyit olan bu gazelin 
Mevlânâ'nın olduğunu; Ahmed Avni Konuk'un Attar'ın sandığını 
söylüyor 32 . Şerh-i Gazel 16 Kânunsânî 1330, 14 Rebîu'l-evvel 1332 de 
yazılmıştır. 

S. Nüzhet Ergun ve Osman Ergin' in Ahmed Avni Konuk' a âit 
olduğunu söylediği bazı eserleri göremedik; kaynak da belirtilmediği için, 
araştırma imkânımız olmadı. Bu eserlerin Belediye Kütüphanesi Osman 
Ergin kitapları arasında (Atatürk Kütüphanesi) olması muhtemeldir. 33 
Henüz tasnif edilemediği için incelemek mümkün olamadı. Zikredilen 
eserler şunlardır: 

13. Vahdet-i Vucûd ve Vahdet-i Şuhûd ile ilgili risale. 

14. Envâru'r-Rahmân'ın Mesnevi bahsinin tercümesi. 

15. Mahmud Şebüsterî'nin "Gülşen-i Râz" adlı manzum eseri- 
nin tercüme ve şerhi. 

16. Muhyiddin İbn. Arabi'nin Ahadiyye adındaki risalesinin şerhi. 
Tercüme Receb Ferdî. 34 



31. S. Nüzhet Ergun, Türk Şâirleri, c. I, s. 573. 

32. Abdülbâkî Gölpınarlı, a.g.e., c. III, s. 148. 

33. Dr. Cavit Sunar; İmam Rabbânî-İbn Arabi, Vahdet-i Şuhûd-Vahdet-i Vucûd 
Mes'elesi (Ankara 1960) adlı doktora tezinin bibliyografyasında (s.121) Ahmed Avni 
Konuk'un, Vahdet-i Vucûd ve Vahdet-i Şuhûd Münakaşaları ile İmam Rabbani ve 
Mektûbâtı adlı "tek nüsha" iki eserinin Osman Ergin' in husûsî kitaplığında olduğunu 
söylemektedir. 

34. S. Nüzhet Ergun, a.g.e., C.I, s. 573; Osman Ergin, Balıkesirli Abdü'1-Aziz Mecdi 
Tolun, İst. Kenan Basımevi, s. 161. 

-27 - 



FUSUSU'L-HİKEM, ŞERHİ VE VAHDETİ VÜCÛD İLE 
ALÂKALI BÂZI MESELELER 

Yrd.Doç.Dr. Mustafa Tahralı 

İbnü'l-Arabî 560/1165 târihinde, İspanya'da Mürsiye şehrinde 
doğmuştur. İlk tahsil hayâtını ve 1193 târihine kadar gençlik yıllarını 
orada geçirmiş, sonra kuzey Afrika üzerinden seyahat ederek Mısır ve 
Mekke'ye (596/1199) gelmiştir. Daha sonra Irak'tan (601/1205) 
Anadolu'ya geçmiş Erzurum, Sivas, Malatya ve Konya'da (602/1205) 
bulunmuş ve nihayet Şam'a giderek /61 8/1222) oraya yerleşmiştir. Bu 
şehirde 638/1240 târihinde vefat etmiştir. 1 

Pek çok eserin 2 müellifi olan İbnü'l-Arabî bilhassa, son eserlerinden 
biri olan Fusûsu'l-Hikem ve büyük eseri el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye 3 ile 
İslâm âleminde ve çağımızda da bütün dünyada 4 tanınmış ve şöhret 
bulmuştur. 

Büyük bir mutasavvıf olarak bilinen İbnü'l-Arabî "îman ve akıl" 
arasında ahenk kurabilmiş "akıl ye inancı birbirinden ayırt etmeksizin 

hakîkate ulaşabilmiştir. ( ) İbnü'l-Arabî'ye göre Allah'ı bilmek 

Allah'ın, isteyen kula kendisini bizzat izhâr etmesi (açığa vurması) ile 
mümkündür. Allah böyle kullarına bir üstünlük vermiştir. Bu gibiler gerek 
müşahhas, gerekse mücerred varlıkları, bâzan görme kuvvetiyle idrâk 
edebilirler. Netîce şudur: Akıl anlar, keşf ise müşahede ve temâşâ eder" 5 . 
İşte Fusûsu'l-Hikem, âlim-i billâh olan bu zâtın hem tasavvuf, hem de 
umumiyetle İslâm düşünce dünyâsında geniş akisler uyandıran, "keşf ve 



1. İbnü'I-Arabî'nin hayâtı hakkında geniş bilgi için bkz.; Prof.Dr. Nihat Keklik; 
Muhyiddîn İbnü'l-Arabî Hayâtı ve Çevresi, İstanbul 1966. 

2. Eserleri için bkz. Prof.Dr. Nihat Keklik; İbnü'I-Arabî'nin Eserleri ve Kaynakları 
İçin Mısdak olarak el-Futûhât el-Mekkiyye, C. II (Bölüm A); İ.Ü. Edebiyat Fak. 
Yay., İstanbul 1974, C. II. (Bölüm B), İstanbul 1980, bilhassa Bölüm B, s. 306-339. 
Ayrıca bkz. Osman Yahia; Histoire et Ctassification de l'Oeuvre d'İbn Arabi, II 
Tomes, İnstitut Français de Damas, Damas 1964. Bu eser İbn Arabi'nin ve ona izafe 
edilen eserlerin, dünya kütüphanelerinin taranmasıyla yapılmış, tenkitli bir tasnifidir. 

3. İbnü'I-Arabî'nin bu eseri Dr. Osman Yahya ve Dr. İbrahim Medkûr tarafından tahkîkli 
olarak baskıya hazırlanmış, ilk cildi 1972 de Kâhire'de, Kültür Bakanlığı yayınları 
arasında neşredilmiştir. Eserin Bakanlık tarafından bastırılması Mısır'da büyük 
münâkaşalara sebep olmuş (Bkz. Abdülhafiz Farğâlî Alî el-Karanî; eş-Şeyhu'1-Ekber 
Muhyiddîn İbnü'l-Arabî, Kahire 1986, s. 9-12.), eserin basılmasına ara verilmiş, 
neticede bugüne kadar ancak dokuz cild (1992 de 14 cilt) basılabilmiştir. Bu gidişle, 
eserin tamâmının bastırılması yıllar sürecektir. 

4. İbnü'l-Arabî ve eserleri hakkındaki modern araştırmalar hakkında bkz. Prof.Dr. Nihat 
Keklik; A.g.e., (Bölüm A.) s. IV-XI. Son senelerde ise İbnü'I-Arabî'nin bâzı eserleri 
fransızcaya tercüme edilmiş, yeni araştırmalar yapılmıştır. 

5. Prof.Dr. Nihat Keklik; Muhyiddîn İbnü'l-Arabî, Hayâtı ve Çevresi, s. 51-52. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

müşahede" ile idrâk edilmiş "ilâhî hikmetlerin "akıl" denilen meleke ile 
ifâde edilmiş, fakat "akılcı" (rasyonalist) olmayan bir hülâsası olarak 
kabul edilmiştir. 6 

Bilindiği üzere, İslâm dîninin îman esaslarından biri de peygamberlere 
ve peygamberliğin mührü son Peygamber Hz. Muhammed'e inanmaktır. 
Geçmiş peygamberlerin bâzılarından Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde 
bahsedilmiştir. Bu nebî ve resullerden bâzıları bâzılarından üstün 
tutulmuş, herbirine ayrı bir "fazl" ve "hususiyet" verildiği beyân 
edilmiştir. Her müslüman, bu peygamberlere îman ederek, onlarda olan bu 
"fazilet" ve "hususiyetleri mücmel bir şekilde "kaîb" ile tasdîk ve dil ile 
ikrar etmiş olmaktadır. Bu ikrar ve tasdikin ihtiva ettiği "bilgi" ise, îman 
safhasında, sâdece "kuvve" hâlinde bir bilgi olup, "fiil"e gelmiş ve 
şuuruna varılmış bir "ilim" ve "marifet" değildir. Âyetler ve hadislerde bu 
peygamberler hakkında verilen bilgileri öğrenmek, bu bilgilerin üzerinde 
düşünerek onları bir "hâl", "zevk" ve "manevî şuur" hâline getirip 
şahsında tahakkuk ettirmek, muhakkak ki, insanın îmanla girdiği kemâle 
erişme yolunda çok geniş bir "marifet" ufku açacaktır. İbnü'l-Arabî bu 
kitabında, her müslümanın inandığı, fakat "bilgi" bakımından 
"kalb"lerinde "bi'1-kuvve" olan o peygamberlerdeki "ilâhî hikmetler"i, 
kendi şahsında "bi'1-fiil" tahakkuk ettirmiş, Hz. Âdem'den îtibâren âhir 
zaman peygamberi Hz. Muhammed sonuncusu olmak üzere 27 nebî ve 
resuldeki "hikmet" in özlerini, vâsıl olduğu "marifet" seviyesinden, ifâdesi 
mümkün olduğu ölçüde 7 , beyân etmiştir. 

Kitabın kaleme alınması, kendisinin eserin başlangıcında belirttiği 
gibi, rüyada Hz. Peygamber'in işareti üzerine olmuştur. Bu manevî emre 
uyan İbnü'l-Arabî Fusûsu'l-Hikem'i yazmıştır. Eser ve neşrini takdim 
ettiğimiz şerh dikkatle okununca görülecektir ki, İbnü'l-Arabî bu 
kitabında, ulaştığı marifet seviyesinden Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. 
Peygamber'in bir övgüsünü yapmaktadır. Bu bakımdan eser, Kur'ân-ı 
Kerîm'in îcâzını beyân eden, adetâ bir "medhiye" ve "ehl-i hakîkat" diliyle 
söylenmiş mensur bir "na't-ı peygamberî"dir. Eserde işlenen ana konu ise 
"tevhîâ"dir. Bu tevhîd anlayışı da, tasavvuf ehlinin "havâssu'l-havâs" 
denilen "seçkinlerin seçkini ârifler"in "mârifef'i seviyesinden ifâde 
edilmiştir. 



6. A. Avni Konuk Bey Şuayb Fassı'nın şerhinde (s. 53) şöyle demektedir: "Zikr olunan 
maârif ve hakâyık mahsûl-i fikir ve nazar değildir. Belki Cenâb-ı Şeyh (r.a.)'in keşf ile 
muttali' olduğu maârif-i ilâhiyyedir ki, bu maânî-i latîfe hurûf ve zurûf kisvesiyle âlem-i 
his ve şehâdete ihrâc buyrulmuş ve erbâb-ı fikri îkaz için ityân olunmuştur." Benzeri 
ifâdeler için burada bkz. s. 84-87. 

7. Bkz. burada, s. 103. 

- 30 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

Bir peygambere ayrılan bölümde, o peygambere verilen "hikmet" 
âyet-i kerîmelere istinâd edilerek, ilgili âyetler tefsir edilerek anlatılmakta, 
mânâyı açıklayan veya destekleyen hadîs-i şerifler kısaca zikr 
edilmektedir. Bölümlerin konusu bir bakıma sâdece âyetler ve hadîs-i 
şeriflerdir. Bu yönden Fusûsu'l-Hikem peygamberler hakkındaki 
âyetlerin "hakâyık ilmi" bakımından tefsîridir de denilebilir. Sahîh 
hadislerin veya tasavvuf ehlinin mânâ bakımından sahihliğini "keşfen" 
kabul ettikleri hadîslerin şerhi de, yine "hakâyık ilmi", yâni yüksek bir 
marifet seviyesinden, "keşfî ve kalbî" bir bilgi ile yapılmıştır. Mihver 
mevzu, biraz ileride daha genişçe temas edeceğimiz gibi, dâima tevhîd, 
fakat sonradan "vahdet-i vücûd" terimiyle ifâde edilen anlayışla işlenmiş, 
îzâh edilmiş bir "tevhid"dir. 8 Hemen hemen her mes'ele bu idrâk 
noktasından ele alınmıştır. Sözü edilen âyet ve hadisler hep aynı tevhîd 
anlayışıyla tefsir ve şerh edilmiştir. Şerh okununca bu husus açık bir 
surette görülmektedir. 

İbnü'l-Arabî hakkında, gerek tasavvuf ehli arasında, gerekse diğer 
dînî çevrelerde müsbet-menfî pek çok söz söylenmiş, bâzı fikirleri ve 
görüşleri münâkaşalara sebep olmuştur. Bir yandan aynı fikirleri taşıyan 
veya onun fikirlerini benimseyenler, diğer taraftan muarızları bir çok 
eserler yazmışlardır. Fusûsu'l-Hikem şerhleri eserin anlaşılması için 
yazılmış olmakla beraber, İbnü'l-Arabînin fikirlerinin müdâfaası ve 
muarızlarına bir cevap mâhiyetini de taşımaktadır. Şerh okunduktan sonra 
görülmektedir ki, bâzı îtirâz ve tenkitler fikirlerinin anlaşılmamasmdan 
ileri gelmiştir. Bu anlaşılmayan fikirlerden dolayı İbnü'l-Arabî'nin "hulul 
ve ittihâd" gibi, birazdan ele aldığımızda görüleceği üzere, görüşlerle 
itham edilmesini örnek olarak gösterebiliriz. 

Türk-İslâm düşüncesi göz önünde tutulduğu takdirde, bilhassa XVI. 
asır ortalarına kadar, "entellektüel" tasavvuf ve ilim çevrelerinde İbnü'l- 
Arabî'nin benimsendiğini, büyük mutasavvıf ve âlimlerin aynı düşünceleri 
ifâde eden eserler te'lif ettikleri görülür. Bunlar arasında İbnü'l-Arabînin 
talebesi Sadreddîn Konevî (673/1274)'den başka, Dâvûd Kayseri 
(751/1350) gibi Fusûs sarihlerinin, Molla Fenârî (838/1435). îbn Kemâl 
(940/1533) gibi âlim mutasavvıfların, İsmail Rusûhî Ankaravî 
(1041/1631) gibi Mesnevi sarihlerinin, Rûhu'l-Beyan isimli büyük 
tefsirin sahibi ismail Hakkı Bursevî (1137/1725) ve şeyhi Osman Fazlî 
İlâhî 9 (1102/1691) gibi mutasavvıf âlimlerin isimlerini zikredebiliriz. 



8. Bkz. A. E. Affifi; Muhyiddîn İbnü'l-Arabî'nin Tasavvuf Felsefesi (Çev. Dr. 
Mehmet Dağ), Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Yay., Ankara 1975, s. 62. 

9. Bursevî ve şeyhi Osman Fazlî'nin hayâtı için bakınız: Dr. Sâkib Yıldız; Exegete Turc 
İsmâîl Hakki Burusawî, Sa Vie, Ses Oeuvres et La Methode Dans Son Tafsîr 

-31 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

İsmail Hakkı Bursevî'nin İbnü'l-Arabî hakkındaki muhtelif 
çevrelerden yapılan tenkitlere dâir görüşlerini ifâde eden aşağıdaki şu 
cümleleri, bu konuda verilen cevaplardan biri olarak mütalâa edilebilir: 
"Şeyh-i meşâyihi'd-dünyâ Şeyh Muhyiddîn el-Arabî (kuddise sırruhû) 
hakkında, ba'zı akvâlinden ötürü ihtilâfa düşmüşlerdir. Velâkin eğer ol 
akvâlin hakâyıkı yüzünden perde münkeşif olup neticesine erseler ve 
cemâl-i hakikati görselerdi, kıyl ü kal etmezler ve ehl-i hâlin hâline muti' 
olup münkâd olur ve ol ma'nâya secde kılarlardı. Ve Şeyh-i mezkûrda 
ma'nâ-yı ahadiyyet vardır ki, her ne kadar defter-i velayete kayd olmuş 
evliya var ise onun tahte'l-livâsındadır. Ve onu inkâr eden kimsede 
hakîkat-i velayet yoktur. Nitekim ba'zı ehl-i küşûftan dahi ta'n vâki' 
olmuştur. Velâkin keşfi dürüst olmadığındadır. Ve aslında Şeyh-i 
mezkûrun tarafından ona nefes-i nefis nefh olunmadığındandır. Eğer 
menfûh olaydı, Şeyh ile birliğe yeterdi; ve onun nefesi nefes-i şeyhe 
mutabık gelirdi; ve mertebe-i velayette neticeye erip zahir ve bâtın işi 
biterdi" 10 . İbnü'l-Arabî'nin bâzı mes'elelerde -rahmet-i mutlaka, vahdet-i 
vücûd ve sırr-ı kaza ve kader gibi konularda görüş ifâde etmek hususunda 
"me'zûn", yâni izinli olmak bakımından bir önceliği bulunduğunu belirten 
Bursevî şöyle demektedir: "...Muhy iddin el-Arabî (k.s.) kaleminden sakıt 
olup fehm-i amma sığmayan ba'zı maânî onun hasâisındandır ki, ondan 
mukaddem gelenler ol maânîyi izhâra me'zûn değillerdi. Ve sonra gelenler 
dahi ilâ-yevmi'1-kıyâm me'zûn olmazlar. Ve belki ol ma'nânın neticesi 
rahmet-i mutlaka ve vahdet-i vücûd ve sırr-ı kaza ve kader olmakla, ol 
tahsîl-i bedî' her velîye münkeşif olmamış idi. Onun için velayet dâiresine 
dâhil olanların ba'zılan, avâmm-ı ulemâ gibi, ona i'tirâz etmişlerdir. 
Velâkin i'tirazları kendi fehimlerine râci'dir, nefsü'1-emre göre değildir. 
Belki Şeyh'in onların fehm ettikleri mertebenin maverasında dahi muradı 
vardır ki, kendi ve kümmel-i evliya bilir, oğul Sadreddîn Konevî ve 



Rûh al-Bayâo, (Doktora tezi), Paris 1972. (Arkadaşımız bu tezin türkçesini de 

hazırlamış olmakla beraber henüz basılamamıştır.) 
10. İsmâîl Hakkı Bursevî; Kitâbü'n-Netîce, yk. 124a-b (Müellif nüshası el yazması, 
Bursa Genel 64.) Bu kitap Bursevî'nin hayâtının son yıllarında yazdığı bir eserdir. 
(Bkz. Dr. Sâkib Yıldız; A.g.e-, s. 219) İbnü'l-Arabî hakkında bu kabilden görüşler A. 
Avni Bey'in şerhinde de görülecektir. Ayrıca bkz., Abdullah Bosnevî; Tecelliyât-ı 
Arâisin-Nusûs fi Menassâti Hikemi'l-Fusûs, Kahire 1252, s. 6-9. Bursevî başka 
bir eserinde ise şöyle demektedir: "Ulemâ-i billâh aralarında ihtilâf yoktur; hattâ vârid 

olan feyz ve ilhamın elfâz ve ibârâtında bile muvafakat ve ittihâd vardır. ( ) Ve ol 

ihtilâf ki, ba'zı erbâb-ı sülük arasında vâkı'dir, keşf-i sahîh olmadığındandır. Şeyh-i 
Ekber (k.s.) ve ba'zı kibara muhalefet edenlerin muhâlefâtı gibi. Pes muhalefet 
kasırlar canibine nazırdır." (Ruhu 1-Mesnevî, İstanbul 1287, C. II, s. 241). 

-32 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 



şeyhim Seyyid Fazlı İlâhî ve emsali gibi. Hâşâ ki Şeyh gibi nâdirü'l-vücûd 
azîz Kur'ân'dan hâriç nesne söyleye." 11 

İbnü'l-Arabî ve görüşleri hakkında kısaca temas ettiğimiz bu bir kaç 
noktadan sonra, şimdi de Fusûsu'l-Hikem ve şerhiyle alâkalı bâzı 
mes'eleleri ele almak istiyoruz. 



Fusûsu'l-Hikem'le alâkalı bir kaç meseleye geçmeden önce daha 
umûmî bir konuya burada kısaca temas etmek istiyoruz. İbnü'l-Arabî 
Fusûs'unda "İlâhî şeriatların dili, Hak'tan söz açtıkları vakit, onu ancak 
avama karşı ilk mefhûm olarak ve havâssa karşı da o lafız, hangi dilden 
olursa olsun, o dilin yapısına göre, o lafzın çeşitli mânâlarından anlaşılan 
diğer bir mefhûm üzere söylerler" 12 cümlesiyle, Kur'ân-ı Kerîm'in, diğer 
ilâhî kitapların ve peygamberlerin, bilhassa Allah hakkındaki ifâdelerinde, 
ilk bakışta anlaşılan mânâdan başka mânâlar da taşıyan bir üslûb 
kullandıklarını belirtmektedir. A. Avni Konuk Bey burada ifâde edilen 
fikri şöyle açıklamaktadır: "Allah tarafından nazil olan şeriatlar Hak 
hakkında bir şey söylediği vakit öyle lafızlar ile söyler ki, kavminin hepsi 
o lafızları işittikleri vakit, ilk bakışta anlaşılan mânâları, te'vîl etmeksizin, 
zahiri üzerine alırlar. Zîrâ Hakk'ın hitabı umûmadır. Bununla beraber bir 
peygamberin umûma söylediği o lafızların, o lisânın yapısı îtibariyle, 
muhakkıklar, muvahhidler ve zahir ulemâsından her bir zümreye nisbetle, 
husûsî mefhûmları, bir çok vecihleri ve müteaddid mânâları vardır. 
Hadîs-i şeriflerde de "Kur'ân'ın zahrı, batnı, haddi ve matla'ı vardır" ve 
"Kur'ân yedi batın üzerine nazil oldu" buyrulmuştur. 13 Gerek âyetlerin 
gerekse hadislerin, dikkat edildiği ve iyice anlaşıldığı takdirde, birden çok 
mânâ ifâde edeceği, bu mânâların umumiyet itibariyle "zahir" ve "bâtın" 
diye iki kısımda toplanılabileceği, zikredilen hadîs-i şerifler ve 
benzerlerinde, bâzı âyet-i kerîmelere dayanılarak tasavvuf ehli tarafından 
kabul ve beyân edilmiştir, Fusûs'ta tefsir edilen âyetlerin ve şerh edilen 
hadislerin böyle bir anlayışla yorumlandığı göz önünde bulundu- 
rulmalıdır. "Zahir" ile "bâtın" ayırımı bir bakıma "akıl" ve "keşf" 
sahalarının ayırımı demektir. Aklın muhakeme ve istidlal yoluyla idrâk 
ettiği zahir bilgiden ayrı olarak, keşf ile idrâk edilen bir de "bâtın" bilgi 
olduğu sûfîlerce dâima ifâde edilmiştir. Umumiyetle Kur'ân'ın bir "zahir" 



11. İsmail Hakkı Bursevî; Kitâbü n-Netîce, yk. 130a. 

12. Muhyiddîn-i Arabî; Fusûsu'l-Hikem (Çev. Nuri Gençosman), M. E. B., 2. baskı, 
Ankara 1964, s. 52; Burada bkz. s. 260. 

13. Bkz. burada, s. 261. 

- 33 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

bir de "bâtm"ı olduğu kabul edilmekle beraber, âyetlerin hepsinin aynı 
ölçüde ve kolayca akıl ile idrâk edilemediği bilinmektedir. İbnü'l-Arabî 
bunu şöyle ifâde etmektedir: "Peygamberlerden daha akıllı yoktur. 
Muhakkak ki onlar, ilâhî haberden getirdikleri şeyi getirmiştir. Buna göre 
de aklın isbât ettiği şeyi isbât ettiler. Ayrıca aklın yetişemediği ve kendi 
kendine imkânsız görerek tecellîde kabul ve ikrar ettiği hakîkati de ilâve 
ettiler. Şu halde akıl, tecellîden sonra, kendi nefsiyle başbaşa kalınca 
gördüğü şeyde hayrete düşer" 14 . Bu cümlede, naslarda aklın idrâk ettiği 
şeyler olduğu gibi, akıl-üstü olan, ancak tecellî sayesinde kavranabilen 
şeyler de bulunduğu belirtilmektedir. A. Avni Konuk Bey bu cümleleri 
şöyle açıklamaktadır. Resullerin getirdiği haberlerde üç şey vardır: 1. 
Aklın isbât ve kabul ettikleri 2. Aklın idrâkinde müstakil olmadığı şeyler 
ki, bunlar "teşbih" ile ilgili âyet ve hadislerdir. Akıl bunları muhal 
görmemekle beraber idrâk etmekte müstakil değildir. 3. Aklın nazarî delîle 
muhalif gördüğü için muhal olduğunu söylediği şeyler ki, bunları ancak 
"tecellî" netîcesinde kabul eder 15 . 

Âyet ve hadîsleri böyle üç kısımda mütâlâa eden mutasavvıflar, aklın 
birinci kısma giren haberlerde yeterli olabileceğini, ikinci ve bilhassa 
üçüncü kısma giren haberlerde "aklı aşan" hattâ "aklın muhal gördüğü" 
hususlar olduğunu, bunların ise ancak Hak'tan gelen tecellî ile keşfen 
anlaşılabileceğini belirtmektedirler. Fusûsu'l-Hikem'de bahis mevzuu 
olan âyet ve hadislerin, daha çok ikinci ve üçüncü kısımdakiler olduğu 
görülmektedir. Bu ikinci ve üçüncü kısım haberlerin "tecellî" yoluyla 
idrâkinden sonra, birinci kısımdakilerin de bu idrâk ile anlaşılarak 
"kalb"in önüne yepyeni idrâk ve marifet ufukları açıldığı ve bu mânâlar 
karşısında aklın "hayref'e düştüğü ifâde edilmektedir, idrâk edilen yeni 
mânâlar ışığında ilâhî haberleri yorumlayan sûfîler, nasların umûmen ve 
ilk nazarda anlaşılan "zahir" mânâsına ilâve olarak, "bâtın" denilen 
mânâsını da idrak ettiklerini söylemektedirler. Onlara göre "bâtınî" mânâ, 
"zahirî" mânâyı red ve inkâr etmeksizin kabul edilir. Kula şer'î bir 
mükellefiyet yükleyen nasların bâtınî mânâsı kat'iyyen zahirde anlaşılan 
mânâyı nakz ve ibtâl etmez. Bâtınî mânâ zahirde anlaşılan "hükm"e paralel 
olarak verilir, o hükmü te'yid eder veya marifet bakımından bir başka 
planda yeni bir mânâyı ortaya kor. İbnü'l-Arabî ve benzeri sûfîleri 
"Bâtınîlerden ayıran en önemli fark, zahir tefsîri kabul etmeleridir" 16 . 
İbnü'l-Arabî zahir ile bâtın mânâ hakkında şöyle demektedir: "Allah zahiri 



14. Fusûsu'l-Hikem (Çev. Nuri Gençosman), s. 363. 

15. A. Avni Konuk; Fusûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi, İlyas Fassı, s. 40-41, (C. IV, s. 
57-58). 

16. Doç.Dr. Süleyman Ateş; ݧârî Tefsir Okulu, A. Ü. İlahiyat Fak. Yay., Ankara 1974, 
s. 180. 

- 34 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

bâtından, bâtını zahirden ayırmamıştır. Şer'î hükümleri, yalnız bir 
taraftan alıp, onların bâtınî mânâlarından gaflet etmeyenler, ancak Tanrı 
adamlarıdır. Şeriatın zahir hükümlerini terk edip sırf bâtını kabul eden 
"bâtınîler" sapmış ve sapılmışlardır. Keza sırf, basît ve eksik bir 
anlayışla, hükümlerin yalnız zahirini anlayanlar da sapmışlardır. Ama yine 
de bunlar ötekilerden üstündürler; mutluluktan yoksun olmazlar. Tam 
mutluluğa erenler, ancak şunlardır ki, zahir ve bâtını cem' ederler. Bunlar 
Allah'ı ve O'nun hükümlerini bilen âlimlerdir" 17 . A. Avni Bey de şerh 
esnasında yeri geldikçe bu mânâda bilgi vermekte ve açıklamalar 
yapmaktadır. 

Fusûs yazıldığı târihden bugüne kadar sekiz asırdan beri İslâm 
mutasavvıf ve düşünürlerinin dikkatini çekmiş, İbnü'l-Arabî'nin müridi 
Sadreddîn Konevî tarafından yapılan şerhi, asırlar boyunca pek çok şerh 
takip etmiştir. 

Eserin üslûbu, ele aldığı mevzular ve orada ifâde edilen fikirler, ister 
yazıldığı Arap dilinde, ister tercüme edildiği dilde okunsun, ilk okuyuşta 
veya defalarca okunduktan sonra bile anlaşılamadığı pek çok kimse ve 
hattâ eser hakkında çalışma yapan Araplar tarafından bile ifâde 
edilmiştir 18 . Bu anlaşılmazlığın esas sebebi, müellifin bizzat belirtiği gibi, 
eserin "mücmel" 19 lafızlarla yazılmış olmasıdır. Onun için kendisi de, 
anlayanların bu kitaptaki fikirleri "genişletmesini" 20 arzu etmektedir. 

Bu "mücmel", hattâ "işaret" derecesinde kapalı olan bu fikirlerin 
anlaşılabilmesi için, müellifin Fütuhat ve daha önce ve sonra yazdığı 
eserlerindeki fikirlerinin, kullandığı ıstılahların iyi bilinmesi ve 
anlaşılması gerekmektedir. Bilhassa Fusûs'tan önce yazdığı eserlerdeki 
fikirlerine sâdece ıstılahlarla yaptığı işaretlerin anlaşılması, ancak o 
kitapların okunmasından sonra mümkün olabilir. Onun için bu eserini 
okumadan ya İbnü'l-Arabî'nin eserlerinin büyük bir kısmı, bilhassa 
Fütuhat okunmalı 21 veya en az bir Fusûs şerhine baş vurmalıdır. Neşrini 
hazırladığımız bu şerhin, eserin anlaşılmasında, okuyucuya bir hayli 
kolaylık sağlayacağı kanâatindeyiz. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, şerh 



17. A.g.e., s. 181, (Fütûhat'tan naklen). 

18. Bkz. Ebu'1-Alâ Afîfî; Fusûsu'l-Hikem ve't-Ta'Iîkâtu aleyh (Tahkîkli baskı, Kahire 
1946), s. 21. 

19. Bkz. burada, s. 103-104. 

20. Bkz. burada, s. 104. 

21. Ebu'1-alâ Afîfî Fusûsu'I-Hikem'i Kâşânî'nin şerhiyle birlikte bir kaç defa okuduğu 
halde anlayamadığını, hocasının tavsiyesi üzerine İbnü'l-Arabî'nin Fütuhat ve diğer 
eserlerini okumağa başladığını, sonra tekrar Fusûs'a döndüğünü ve eseri anlamağa 
başladığını söyler, bkz. A.g.e., s. 21. 

-35 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

demek eserin kendi demek değildir. Nitekim şârih de eserin müellifi gibi 
değildir. Onun için "sarihin fikri" ile "müellifin fikri"nin hududlarının iyi 
çizilmesi lâzımdır. Şârihe âit fikir ve yorumlar bizzat müellifin imiş gibi 
anlaşılmamalı ve gösterilmemelidir. Bu düşünce elimizdeki şerh için 
geçerli olduğu gibi, diğer şerhler ve başka İlimlerdeki kitap ve şerhler için 
de geçerlidir. Bilhassa tasavvufî eserlerin şerhleri için bu nokta daha fazla 
bir ehemmiyet arz eder. Şurası da muhakkak ki, sarihler müellifin 
eserlerini ve aynı esere yapılan diğer şerhleri okudukları için okuyucuya 
pek çok mes'eleyi anlamakta büyük bir kolaylık sağlamaktadırlar. Fakat 
sarihler bâzan bir cümleyi farklı anlayabilmektedirler.Bu farklılıkları tesbit 
edebilmek ancak şerhlerin karşılaştırılması ile mümkün olabilir. A. Avni 
Bey sarihlerin farklı yorumlarına bâzan temas etmektedir. Bu farklı 
anlayışların mühim bir örneğini ise Mûsâ Fassı'nın şerhinde vermektedir. 
A. Avni Bey'in istifâde ettiği sarihlerden farklı veya yeni olduğu 
hususlardan en belirgin olanı, zamanının "modern ilim ve görüşleri" ile 
ilgili konularda fikirler beyân eden yerlerdir. Bu nevi'den cümleler ihtiva 
eden kısımlardaki fikirlerin bizzat şârihe âit olduğu belli olmakta, Fusûs 
ve daha eski şerhlerde ifâde edilenler ile A. Avni Bey'e âit kısımlar tefrik 
edilebilmektedir. Ancak şerhin tamâmını bu yönden değerlendirebilmek 
için, sarihin istifâde ettiği şerhler ile kendi şerhinin karşılaştırılması 
gerekir. İleride bu nevî çalışmaların yapılması da Fusûs'un daha iyi ve 
isabetli anlaşılmasına imkân verecektir. Şimdilik bu şerh, Fusûs'un altmış 
sene kadar önce günümüz Türkçesine en yakın Türkçe ile yazılmış şerhi 
olarak, İbnü'l- Arabi'nin eserinde "mücmel" olarak ifâde ettiği temel 
fikirlerini ve ıstılahları açıklayan kıymetli bir anahtardır. 

İbnü'l-Arabî Fusûsu'I-Hikem'de ele aldığı mevzuların icâbı olarak, 
muhtelif ilimlerdeki ıstılahları kullanmış, fikirlere çok kısa ve kapalı 
ifâdelerle işaret etmiş, hem-fikir olduğu ve ayrıldığı noktaları da yine 
mücmel olarak yazmıştır. Muhtelif ilim ve fikirlere âit ıstılahlar önceden 
bilinmeden Fusûs'un takip edilmesi hakîkaten güçtür. Bunun için İbnü'l- 
Arabî'nin yaşadığı devre kadar bilinen ilimler ve bu ilimlerde kullanılan 
ıstılahlar ve münâkaşa edilen fikirler hakkında, en azından toplu bir 
bilgiye sahip olmadan, eserdeki fikirleri anlamak mümkün 
görünmemektedir. Muhakkak ki İbnü'l-Arabî, gerek öğrenim hayâtı 
esnasında, gerekse sonradan bu ilimlere âit kitapları okumuş ve âlimleriyle 
görüşmüş, mevzular ve fikirler hakkında onlarla sohbetlerde bulunmuştur. 
Devrin ilimleri, ıstılahları ve münâkaşa edilen bâzı temel mevzular 
hakkında, bu sebeple, umûmî çizgilerle bile olsa, önceden bir bilgiye sahip 



-36 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

olmak çok faydalı olacaktır. Bu durum tasavvufî eserlerden Mesnevi için 
de vâriddir 22 . Bu ilimleri şöylece tasnif etmek mümkündür: 

a) Din ilimlerinden: Tefsir, kıraat, hadîs ilimleri, fıkıh, kelâm; 
tasavvuf ile alâkalı İbnü'l- Arabi'ye kadar yazılmış eserler, ki bunlardan 
birkaçının ismi Fusûsu'l-Hikem'de zikredilmektedir; ve bu ilimde bizzat 
İbnü'l-Arabî'nin te'lif ettiği eserler. 

b) Dil ilimleri: İbnü'l-Arabî'nin anadili arapçayı çok iyi bildiği, arap 
dili ile alâkalı ilimlere, lügat, şiir ve edebiyatına vâkıf olduğu 
muhakkaktır. 

c) Felsefe ve felsefe içinde mütâlâa edilen ilimler: Mantık, fizik, 
matematik, astronomi, tıp v.s. 23 . 

A, Avni Bey'in şerhi okununca bu saydığımız ilimlerle alâkalı 
ıstılahların kullanıldığı, bu ilimlerdeki mevzu ve fikir münâkaşalarına 
temas edildiği görülecektir. Okuyucu Fusûs'taki bâzı ıstılahların ve 
mücmel ifâdelerin işaret ettiği sahalara şerh sayesinde girebilmektedir. 
Fakat mes'elelerin tam olarak anlaşılabilmesi için, yukarıda da dediğimiz 
gibi, bu ilimler ve ıstılahlar hakkında önceden az çok bir bilgi sahibi 
olmak, şerhin iyi takip edilebilmesine, sarihin şahsî fikirlerinin tefrik 
edilebilmesine imkân verecektir. 

Şurası da muhakkak ki, bu fikir ve ıstılahların büyük bir kısmı 
mutasavvıfların kitaplarında kullandıkları veya İbnü'l-Arabî'nin 
sohbetinde bulunduğu sûfîlerden işittiği veya bizzat kendisinin ortaya 
koyduğu düşünce ve terimlerdir. Tasavvuf ehlinin kulandığı ıstılahların 
bir kısmı da Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i sentlerde geçen kelimelerden 
alınmış veya bu kelimelerden türetilmiştir. Meselâ âyetlerde geçen "Ahad" 
ve "Vâhid" kelimelerden yapılan "ahadiyyet" ve "vâhidiyyet", aynen 
alınan "şe'n" ve bundan yapılan "şe'niyyet" gibi. 

Şerhin Mukaddime'sinde vücud mertebeleri bahsinde görüleceği 
üzere, bir "mertebe "ye pek çok isim verilmiştir. Okuyucu, sâdece İbnü'l- 
Arabî'ye âit olmayan, sarihlerin de kullandığı terimlerle birlikte ortaya 
çıkan bu terim çokluğu içinde adetâ kaybolmaktadır. İbnü'l-Arabî'nin 



22. Mesnevi Şârihi Hindistanlı Şah Abdurrahman Lekhenevî Mesnevî'nin anlaşılabilmesi 
için şöyle demektedir: "Mesnevî-dânlık için on dört ıtlûm-i mürevvece mahareti 
üzerine ilm-i tasavvufun dahi ilâvesi lâzımdır. Bunlarla beraber 'nisbet-i bâtın' ve 
'üstâd-ı kâmil 1 sohbeti de zarurîdir. Bu sıfatları cami 1 olan kimse Mesnevî-Şerîf'i 
biraz anlar." (Bkz. A. A. Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Mukaddime, s. 14 Mevlânâ 
Müzesi Ktp., Nu. 4740. Bu eser Dr. Selçuk Eraydm ve Dr. Mustafa Tahralı tarafından 
neşre hazırlanmaktadır). 

23. Bkz. A. E. Afîfî; A.g.e., s. 162-172. 

-37 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

kullandığı terimlerin kaynağı hakkında bâzı tesbitler yapılmıştır 24 . Fakat 
daha da araştırılacak şeyler vardır. 

Şerh okunurken, mevzular ilerledikçe, bir mes'elenin muhtelif 
yönlerden ele alınışı ve bu esnada kullanılan terimlerin mânâları daha da 
iyi anlaşılmaktadır. Şârih yeri geldikçe tarifler de vererek Fusûs 
okuyucusunun İbnü'l-Arabî ve sarihlerinin ıstılahlarıyla aşinalık 
kurmasına büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Sarihler müellifin Fütuhat 
ve diğer eserlerinden de istifâde ederek, şerhlerinde İbnü'l-Arabî'nin ana 
fikirlerini ve esas görüşlerini de naklettikleri için, okuyucu yalnız 
Fusûs'un kapalı cümlelerini anlamakla kalmamakta, müellifin diğer 
eserlerinde bahsettiği görüşleri hakkında da bilgi sahibi olmaktadır. Bu 
bakımdan Fusûs şerhi İbnü'l-Arabî'yi de büyük ölçüde tanıtıcı bir 
mâhiyet arzetmektedir diyebiliriz. 

Şerhin sağladığı bütün bu kolaylıklara rağmen eserin anlaşılması yine 
de mümkün olmayabilir. Eser yüksek seviyeden, M havâss"a mahsûs 25 bir 
tasavvuf kitabı olduğu için, umumiyetle tasavvufî eserlerin anlaşılmasında 
karşılaşılan güçlük, burada ziyadesiyle mevcuttur. İlk mutasavvıflardan 
nakledilen "şath" nev'inden sözler, nasıl şaşırtıcı ve anlaşılmaz bir ifâde 
içinde ise, Fusûsu'l-Hikem'deki bâzı cümleler de birbirine zıt ve 
"paradokslar hâlinde, fakat dikkat edilince anlaşılan, farklı bir mantık ve 
muhakeme üslûbu içinde ifâde edilmiştir. İbnü'l-Arabî'ye kadar yazılmış 
tasavvuf kitaplarındaki 26 bilhassa tevhîd, ma'rifet, muhabbet, fena, baka, 
vecd, vücûd, fark, cem', sekr, sahv, gaybet, huzur, üns v.b. bahisler 
içinde söylenilenlere vâkıf olmak Fusûs'taki fikirlerin daha kolay 
anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu tasavvuf kitaplarına Kâşânî'nin 
Istılâhâtü's-Sûfiyye 27 ve Seyyid Şerif Cürcânî'nin Ta'rîfât'ı 28 gibi 
ıstılah lügatlarını de ilâve etmek gerekir. Fusûsui-Hikem mütercimi' 
Nuri Gençosman bu "ana eserleri tedkîk ve tetebbu etmeden Şeyh-i 



24. Bkz. A.g.e., s. 162-172. Ayrıca Dr. Suâd Hakîm'İn hazırladığı İbnü'l-Arabî'nin 
ıstılahları hakkında, müellifin belli başlı eserlerini tarayarak yaptığı çalışma: el- 
Mucemüs-Sûfî, el-Hikme fi Hudûdi'l-Kelime, Beyrut 1981. 

25. Sadreddîn Konevî de Miftâhu CemYl-Gayb adlı eserini "bütün insanlar, avam, hattâ 
'havas* için değil, seçkinlerin seçilmişi (hulâsatu'l-hâssa) için yazdığını" 
söylemektedir. Bkz. Doç. Dr. Nihat Keklik; Sadreddin Konevî' nin Felsefesinde 
AIlah-Kâinat ve İnsan, İ. Ü. Edebiyat Fak. Yay., İstanbul, s. XIX ve not 45. 

26. Meselâ bunlardan türkçeye çevrilmiş olan şu eserler: Kelâbâzî; Doğuş Devrinde 
Tasavvuf (Çev. Süleyman Uludağ), Dergâh Yay. İstanbul 1981; Abdülkerîm Kuşeyrî; 
Kuşeyrî Risalesi (Çev. S. Uludağ), Dergâh Yay. İstanbul 1981; Hucvirî; Keşfü'l- 
Mahcûb (Çev. S. Uludağ), Dergâh Yay. İstanbul 1982. 

27. Kemâleddin Abdürrezzâk el-Kâşânî; Istılâhâtü's-Sûfiyye, Kahire 1981. 

28. Seyyid Şerif el-Cürcânî; Kitâbü't-Ta'rîfât, İstanbul 1300. 

-38 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

Ekber'in metinlerinden bir mânâ çıkarmak cidden imkânsızdır" 29 demekte 
ve ıstılahların ehemmiyetini, "sûfiyye taifesinin kendi aralarında 
anlaştıkları ayrı ıstılahları, ayrı lisanları vardır; tasavvuf terminolojisini 
bilmeyenlerin, büyük sûfîlerin eserlerinden bir şey anlamalarına ve 
tasavvuf bahsinde söz ve salâhiyet sahibi olmalarına imkân yoktur" 30 
şeklinde belirtmektedir. Şârih, neşrini takdim ettiğimiz şerhde zaman 
zaman tasavvuf ıstılahlarını tarif ediyorsa da, önceden tasavvuf ıstılah ve 
mevzûlarına bir aşinalık kurmadan, şerhi de takip edebilmek kolay 
olmayacaktır. 

A. Avni Bey 'in hem Fusûs ve hem de Mesnevi 31 sârini olması 
göstermektedir ki, îslâm tasavvufunun bu iki büyük eseri, biri mensur 
arapça, diğer manzum farsça, aynı mânâ ve hakikatleri dile getirmektedir. 
Şerh incelenince görülecektir ki, Fusûs'un mücmel cümlelerindeki fikirler 
Mesnevi beyitleriyle şerh edilmiştir 32 . Fusûs ile Mesnevî ve diğer büyük 
sûfîlerin eser ve sözlerindeki mânâ birliği, üslûb ve terimleri ne kadar 
farklı olursa olsun, Hakk'ın ve hakikatin bir olduğunun, tasavvuf! terbiye 
yolları ve kolları farklı da olsa, bir ve aynı hakikate ulaştıklarının delili 
olarak kabul edilebilir. 

Sarihin yer yer rubailerini zikrettiği Ömer Hayyâm (517/1123) yüksek 
seviyeden, yâni "havas "tan bir sûfî olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle 
anlaşılmaktadır ki, tasavvufî şahsiyetler eserlerindeki üslûb farklılığına 
rağmen, kullandıkları üslûblar haklarında ilk nazarda başka hükümler 
verdirse bile, bir tek ve aynı hakikatin temsilcileri olarak görünmektedirler. 
Üslûb ve ıstılahların ardındaki bu mânâ birliği, mevzu ve ıstılahlara vâkıf 
sarihlerin verdiği bilgiler İle ortaya çıkmakta ve ancak bu sayede 
anlaşılmaktadır. 



Fusûsu'l-Hikem'de tezadlı ifâdeler 

Umumiyetle mutasavvıfların bâzı mevzûlardaki sözlerinde ve husûsen 
Fusûsu'l-Hikem'de müşahede ettiğimiz birbirine zıt, yâni "paradoksal" 
ifâdeler üzerinde burada kısaca durmak istiyoruz. A. E. Afîfî'nin de işaret 



29. Muhyiddîn-i Arabî; Fusûsu'I-Hikem (Çev. Nuri Gençosman), önsöz, s. XVII. 

30. A.g.e., Önsöz, s. XVI. 

31. Mesnevî ve Nakşu'l- Fusûs sârini İsmail Rusûhî Ankaravî de bu iki eser arasındaki 
irtibatın şahidi olarak görülebilir. 

32. N. Gençosman Fusûs tercümesini yapabilmek için"Mesnevî'de daha açık ifâdesini 
bulan sûfiyye irfanından zevk ve nasîb almadan bu işe girişmek beyhude idi" diyerek 
iki eser arasındaki mânâ yakınlığına işaret etmektedir. Bkz. A.g.e., Önsöz, s. XXIV. 

-39- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

ettiği 33 görünüşte mânâları birbirine zıt bu cümlelerin söylenmesine sebep 
nedir? Sûfîler niçin böyle bir ifâde yolu seçmektedirler? Bilhassa Fusûs'ta 
örnekleri görülen bu ifâdeler hangi zaruretten ileri gelmektedir? 

Elimizdeki Fusûs Şerhi'nden ve diğer sûfîlerin ifâdelerinden 
anlaşılan şudur ki, bu birbirine zıt cümleler bahsettikleri mevzuun, bu 
mevzuda ulaştıkları idrâkin -ki bu idrâke "keşf", "müşahede" v.b. adlar 
vermektedirler- lisan ile ifâdesi, insanın tabîî muhakeme ve mantık üslûbu 
ile mümkün olmamaktadır. "Keşf" ve "müşahede" ile "akıl-ötesi"nde (mâ- 
verâe'1-akl) görülen ve idrâk edilen şeyleri alışılmış cümle yapıları ve 
kelimelerle dile getirmekte bir güçlüğün olduğu söylenmiştir. Fakat 
ifâdelerde görülen bu zıtlık, lafızlardaki bu tezad, acaba "hakikat "te var 
mıdır? Bir şeyin birbirine "hakîkaten" zıt olabilmesi, bir tenakuz meydana 
getirebilmesi ve neticede iki zıt hükümden sâdece birinin doğru olabilmesi, 
birinin diğerini nakz edebilmesi, ancak iki şey aynı "plan"da ele alındığı 
takdirde mümkün olur. Bir misalle bunu şöyle anlatabiliriz: Bir yolda A 
yönünden B yönüne gitmekte olan bir araba ile, aynı yoldan, fakat B 
yönünden A yönüne yüksekten uçmakta olan bir kuşun çarpışması 
düşünülemez. Zîrâ gidiş yönleri zıt olmakla beraber, seyirlerin plân ve 
seviyeleri aynı değildir. Biraz ileride üzerinde bir kaç misalle duracağımız 
mutasavvıfların ifâdelerindeki bu zıtlıklar, dil mantığının verdiği "lafzı" 
zıtlıklar olup "hakîkî" yâni tam mânâsı ile her yönden, her vecihden, her 
bakımdan bir zıtlık değildir. 

A. Avni Bey bu mes'eleyi Mukaddimesinde "Ayniyyet ve 
Gayriyyet" 34 bahsinde ele almış, misallerle açıklamalar yapmış, şerh 
esnasında da yeri geldikçe mes'eleyi tekrar işlemiştir. 

Burada zıt yönlerde giden araba ve kuş misâlini vermekten 
maksadımız, "ayniyyet" ve "gayriyyet" bahsindeki ifâdelerde "mertebe" 
anlayışının mevcut olduğunu belirtmek içindir. Tasavvuf ehli gerek 
"vücûd" bahsinde gerekse diğer mevzularda, dâima bir "mertebe", 
"derece" veya "makam" itibariyle söz söylemekte, göz önünde 
bulundurduğu "mertebe"ye veya bizzat içinde bulunduğu "makâm"a göre 
konuşmaktadır 35 . Farklı mertebe ve makamlardan söylenen sözler karşı 



33. A. E. Afîfî, A.g.e., s. 29-30. 

34. Bkz. burada, s. 64-66. 

35. "Tövbe nedir?" suâline Cüneyd Bağdadînin (297/909) "Günâhını unutmandır"; diğer 
bir sûfînin ise "Günâhını unutmamandır" cevâbını vermesi (Bkz. Kuşeyrî; A.g.e., s. 
231 ve Dr. Selçuk Eraydın; Tasavvuf ve Tarîkatler, Marifet Yay., İstanbul 1984, s. 
76); "Halk vardır" demek "tefrika" kısmına girer. "Hak vardır" demek ise "cem'" 
hâlinin niteliğidir" (Bkz. Kuşeyrî, A.g.e., s. 193); Bâyezîd Bistâmî (261/874) 
kendini görmeye gelen bir kimseye: "Kimi arıyorsun?" diye sorunca, adam: "Bâyezîd'i 
arıyorum" diye cevap verir. Kendinden geçmiş bir halde olan Bâyezîd adama der ki: 

-40- 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

karşıya konulunca veya sözü söyleyen ikisini bir arada söyleyince bir 
zıtlık ortaya çıkmaktadır. Fakat bunlar bir şârih tarafından veya mânânın 
alâkalı olduğu "mertebe" yi bilen bir okuyucu tarafından "mertebe "sine 
nakledilince zıtlık ortadan kalkmaktadır. Bahsetiğimiz bu zıtlıklar mertebe 
ve makam belirten muhtelif terimlerle ifâde edilmektedir. Zâhir-bâtın, 
şerîat-hakîkat, fark-cem', sahv-sekr gibi. İbnü'l-Arabî'nin şu 
ifâdelerindeki "ben O ve O benim", "ben O ve O değilim"; "Hak halk, halk 
Hak'tır" "Hak halk değil ve halk da Hak değildir" 36 zıtlıkları gibi. Bu 
cümleler ve benzerlerinde görülen zıtlığın gerçek bir zıtlık olmadığı, fakat 
farklı "mertebe" lere göre söylenmiş olduğu şerh esnasında yeri geldikçe 
açıklanmıştır. "Zahir", "şerîat" veya "fark" denilen mertebelere göre "Hak 
halk değildir"; "bâtın", "hakikat" veya "cem'" denilen mertebelere göre 
"halk Hak'tır". Yâni vahdet-i vücûd anlayışına göre, bu mertebeler 
bakımından, "halk"ın bâtını ve hakikati Hak'tır. Mes'ele iki ayrı plandan, 
mertebeden veya makamdan ele alındığı için, hükümler arasındaki zıtlık 
her bakımdan, her yönden, her itibarla değildir; sâdece "lafız" 
bakımındandır. Şu halde tam manâsıyla zıt ve mütenâkız bir ifâdenin var 
olduğunu söyleyebilmek için, sözün aynı mertebeden söylenmiş olması 
lâzımdır. 

Burada şu suâl hatıra gelebilir: Mademki iki ayrı mertebeden birbirine 
lafzan zıt hüküm vardır, insan bu hükümlerden hangisini tercih edecektir? 
Gerek Fusûsu'l-Hikem ve gerekse şerhteki ifâdelerden anlaşılan şudur 
ki, bu iki uçtan sâdece birini tercih yoktur. İnsan ikisini birlikte idrâk 
etmek, gerçekleştirmek ve yaşamak durumundadır; onun kemâli bundadır. 
Bir taraftan "hakikat" mertebesine yükselip idrâk edecek ve bu mertebeyi 
bir "zevk", "hâl" ve "makam" hâline getirecek, diğer taraftan da "akıl" 
sahibi bir mahlûk olduğu için de "zahir", "şerîat" ve "fark" mertebesine 
göre, ulaşmış olduğu "ma'rifet" ile kul olmanın gereğini yerine getirecek, 
mükellef olduğu "amel"i işleyecektir. Elde edilen marifetle amel, 
Fusûsu'l-Hikem' de bir başka mefhûm daha ortaya çıkarmaktadır ki, o da 
"hayret"tir 37 . Kemâle ermiş sûfînin idrâki varlık, kulluk v.s. gibi her 
konuda dâimi bir "hayret" içindedir. 



"Bâyezîd kimdir? Nerede ikâmet eder? Ben de Bâyezîd'i arıyorum!" (Bkz. A.g.e., s. 
200-201); Cüneyd Bağdâdî'nin "Tevhidin ilmi, tevhidin vücûduna zıttır; vücûdu da 
ilmine zıttır" (Bkz. A.g.e., s. 190); Ebû Hüseyn Nûrî (295/907)'nin "Rabbimi 
bulunca kalbimi kaybediyorum; kalbimi bulunca Rabbimi kaybediyorum" (Bkz. 
A.g.e., s. 190) gibi cümlelerini bu mânâda anlıyabiliriz. "Tasavvufun tariflerinin 
çokluğu da "makam" ve "hâl"e göre yapılmasından ileri gelmektedir diyebiliriz. 

36. A. E. Affifi; A.g.e., s. 29. (Afîfî bu cümleleri Fusûs ve Fütûhât'tan almıştır) 

37. Bkz. burada, s. 298-301. A.E. Affifi; A.g.e., s. 37, not 71: "Sûfîler sürekli bir 
'şaşkınlık' (hayret) içindedirler". 

-41 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

Fransızcaya Fusûs'u tercüme eden Titus Burckhardt İbnü'l-Arabî'nin 
ifâdesindeki zıtlıklar ve "hayret" hakkında şöyle demektedir: "Şayet 
İbnü'l-Arabî'nin eserlerinde her hangi bir sistem varsa, bunun şu 
olduğunu söyliyebiliriz. Birbirine zıt ve birbirini tamamlayan terimlerin yer 
değiştirmesi... Metodlu bir şekilde pardoks'un böylece kullanılışı, tabîî 
olarak, muayyen bir mefhûm, isterseniz 'dogmatik' bir mefhûm diyelim, 
üzerinde zihnini tesbît etmeye mütemayil olan okuyucunun zihninde hiç bir 
fasılaya müsâade etmez. İşte bu metodun kullanılışı, okuyucuyu aklî ve 
mantıkî düzeni aşan şey karşısında, bizzat İbnü'l-Arabî'nin 'hayret' diye 
isimlendirdiği şeye doğru sürükler. İbnü'l-Arabî'ye göre bu hayret zihnen 
yakalanması mümkün olmayan bir noktanın etrafında daimî bir dairevî 
hareket olmalıdır" 38 . 

Eser okunurken takipte güçlüğe sebep olan esas mes'elelerden biri 
budur. Bu birbirine zıt ifâdelerden yalnız biri, bilhassa "hakîkat" 
mertebesinden söylenilenler, zıtlığın diğer kanadından tecrîd edilip göz 
önüne alınırsa -veya okuyucu sâdece, içinde bulunduğu, "fark", "zahir" 
ve "şerîat" mertebesine göre zıt gördüklerini bir araya getirirse-, târih 
boyunca aşırı muarızlarının yaptığı gibi, İbnü'l-Arabî ve benzeri ifâde 
kullanan sûfîler "tekfir" edilme yoluna gidilmektedir. Bu zıt ifâdelerin 
diğer kanadı, yâni "zahir" ve "şerîat" mertebesinden söyledikleri göz 
Önüne alınarak İbnü'l-Arabî müdâfaa edilebilmektedir 39 . 

T. Burckhardt bu tezadlar ve birbiriyle "tutarsız" ve "bağlantısız" gibi 
görünen ifâdeleri şöyle yorumlamaktadır: "... Kalbî keşf (inspiration 
intellectuelle) biri diğerine bağlı pek çok hakikati hatırlattığı için, istidlale 
dayanan aklî düşünce gibi dar bir kap üzerinde bir çeşit tazyîk ifâ eder. 
Böylece aklın ufkî-âfâkî sürekliliğini kırmaya yönelmiş olur. (...) 



38. Titus Burckhardt (Müslüman adı, İbrâhîm) La Sagesse des Prophetes, Alton Michel, 
Paris 1955, İntroduction, s. 10. 

39. Dr. Mustafa Kara; İbn Teymiye'ye Göre İbn Arabî (Uludağ Üniv. ilahiyat Fak., 
Bursa 1983) adlı doktora tezinde (s. 69) İbnü'l-Arabî'nin "Hak Hak'tır, insan da insan" 
(Fütuhat III, 164-165), "Hakk'ın sıfatı ile abdin sıfatı asla bir yerde bir araya 
gelemez" (Fütuhat IV, 220), "Allah ile âlem arasında hiç bir münâsebet yoktur, Sâni' 
ile masnû' arasında münâsebet olmadığı gibi" (Fütuhat II, 21), "Rab kul olamaz, kul 
da Rab; çünkü o nefsi itibariyle kuldur. Kul Hakk'ın sıfatı ile, Hak da kulun sıfatı ile 
muttasıf olamaz" (Fütuhat II, 219) cümlelerine dikkat çekerek İbnü'l-Arabî "Hâlık ile 
mahlûk arasında bâzan fark olmadığını söylerken, bâzan da bu iki varlık arasında hiç 
bir münâsebetin bulunmadığını ifâde etmektedir. Bu tezadın sebepleri nelerdir? Bunun 
üzerine eğilmek gerekmektedir. Çünkü bu değişik ifâdelerle neticeye gitmek mümkün 
olamamaktadır. Onun muhalifleri bir bölümünü, muakkıbleri ise diğer bölümünü alarak 
neticeye gitmek istemektedirler" demekte ve bu birbirine zıt hükümlerin sebebinin 
araştırılması gerektiğine işaret etmektedir. Kanâatimizce bu zıtlıkların çözümü 
yukarıda kısaca temas ettiğimiz "mertebe" ve "makam" anlayışında bulunabilir. 

- 42 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

Müşahedeye dayanan ifâdenin iç bütünlüğü, aklî muhakeme ile hiç 
ölçülemiyecek derecede, mânâ ile dopdolu formüller vücûda getirir. Bu 
ise, diğer taraftan, belirli ve tutarlı bir sistemin kurulmasına mânı 
olacaktır. Zâten böyle bir sistem, ilâhî hakikatin bir veçhesini bile 
inceleyebilmek için, çok sınırlı bir şey durumunda kalırdı. İbnü'l- 
Arabî'nin ifâdesi 'öz'e yöneldiği nisbette kopuk kopuk olmaktadır" 40 . 
Öyle anlaşılmaktadır ki, "aklı aşan"ın dil ile ifâdesinde ortaya çıkan bu 
zıtlıklar, "tutarsız" görünüşler aklî bir sistem ve bütünlükten uzaklaşma 
neticesini vermekte, fakat zarurî ve kaçınılmaz bir durum olarak karşımıza 
çıkmaktadır. 

Bu zıt ifâdelerin mevcudiyeti şöyle bir suâl hatıra getirebilir: Acaba 
gerçekten biri "bâtın", diğeri de "zahir"; veya başka bir tâbir ile "hakikat" 
ve "şeriat" diye iki ayrı mertebe, iki uç, iki kutup var mıdır? 

Önce şu noktaya dikkat edilmesi gerekmektedir: İçinde yaşadığımız 
kâinatta, insan bünyesinde, Kur'ân-ı Kerîm'de ve Cenâb-ı Hakk'ın 
isimlerinde zıtlıklar vardır. Bilindiği gibi, esmâ-i hüsnâda Allah, Celîl- 
Cemîl, Evvel-Âhir, Zâhir-Bâtın, Hâdî-Mudill ve Muhyî-Mümît gibi zıt 
isimlerle tavsif edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu zıt isimlerin bir kısmı 
mevcuttur. Ayrıca îtikad mezheblerinin kendi kanâatlerine delil olarak 
gösterdiği âyetler göz önüne alınacak olursa, Cebriyye yâni "Kulun fiilinin 
yaratıcısı Allah'dır"; Kaderiyye "Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır" gibi 
birbirine zıt iki akideye mesned olabilecek âyetler vardır. Ehl-i sünnet 
kelâmcıları ise birbirine zıt görünen âyetleri, başka âyetleri de göz önüne 
alıp akıl planında zıtları te'lîf ederek orta bir yol bulmuşlardır. Tabiatta ve 
insan vücûdunda ise zıtlıklardan bir ahenk ve dengenin çıktığını 
görmekteyiz. 

Fusûs ve şerhinde görüleceği üzere, herşeyde var olan bu zıtlıkların 
menşei Allah'ın isimlerinin birbirine zıt olmasıdır. Allah "ism-i cami' "inde 
ise zıtlıklar ortadan kalkar. Mevlânâ'nın ifadesiyle "Renkler renksizliğe 
ulaşınca bütün tezadlar, zıtlıklar ve kavgalar yok olur" 41 . Mademki esmâ-i 
hüsnâdaki zıt isimler, esmanın mazharları olan bu varlık alemindeki 
zıtlıkların hakîkî sebebidir, şu halde bu zıtlıklar zuhurun en aşağı 
mertebesi olan "şehâdet âlemi "nde tam manâsıyla mevcut olacaktır. 
"Ahadiyyet" ve "vâhidiyyet" mertebesinde ise bu zıtlıklardan eser yoktur. 
Öyleyse zıtlıklar, tasavvuf ehline göre, "şehâdet" mertebesinde kalınarak 
çözülemez; ancak daha yukarı mertebelere çıkmak ve neticede "zât-ı sırf" 



40. Titus Burckhardt; A.g.e., İntroduction, s. 11. 

41. Bkz. A. Avni Konuk; Fusûsul-Hikem Tercüme ve Şerhi, Salih Fassı, s. 27; (C. H, 
s. 350). 

-43 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

dedikleri "ahadiyyet" mertebesine yükselmek suretiyle bir çözüme 
kavuşturulabilir. 

Böylece "şehâdet" ve "zahir" plânında çözülemez görünen ihtilâflar, 
tezadlar ve zıtlıklar, ancak yüksek mertebeden, "hakikat" hattâ 
"hakikatlerin hakikati" denilen mertebeden bakmakla çözülebilir. Bu 
ihtilaflar ister "şeriat" in ilâhî ifâdesi olan Kur'ân-ı Kerîm âyetlerini 
anlamak hususunda olsun, ister insan ve görünen varlık âlemi ile alâkalı 
hususlarda olsun, mutasavvıflara göre, mes'elelerin aslını ve hakikatini 
anlamak, bütün mertebelerin menşei olan en yüksek mertebeden 
bakabilmek seviyesine yükselmekle gerçekleşebilir. Gerçi yukarıda temas 
ettiğimiz gibi, yüksek mertebeden söylenilen "hakikat" yaşadığımız 
âlemdeki aklî idrâke zıt görünecektir. Fakat "hakîkat"e erdikten sonra bu 
varlık alemindeki idrâke geri dönen sûfî, hakikati bulmanın verdiği bir 
"zevk" ve elde ettiği bir "marifet" ve nihayette vâsıl olduğu "cem'u'1-cem" 
denilen zıtları birleştiren makamda, şehâdet âleminin kaidelerine uyarak, 
fakat gönlünde, gönül gözüyle kurduğu bir "sentez" ile yaşayacaktır. 

Tasavvufta, bilhassa Fusûsu'l-Hifcem'deki bahislerin mertebe 
anlayışıyla çok sıkı irtibatı dolayısıyla, şârih A. Avni Bey 
"Mukaddime "sinde merâtib bahsini genişçe ele almış, şerh esnasında da 
sık sık bu bahsi hatırlatmış ve diğer mevzu, mes'ele ve zahirde görülen 
tezadları bu mertebe anlayışıyla îzâh etmiştir. Fusûs'un ve şerhinin en 
azından zihnen takibi için "mertebeler" dikkatle incelenmeli ve 
hususiyetleri iyi bilinmelidir. Kullanılan terimlerin çokluğu ilk bakışta 
içinden çıkılmaz bir durum arz ediyor gibi ise de, bahisler ilerledikçe bu 
terimler daha iyi kavranmakta ve anlaşılmaktadır. 

Varlık Mertebeleri (Merâtib-i Vücûd) 

A. Avni Bey "Mukaddime" de vücûd mertebelerinden oldukça geniş 
bir surette bahsediyorsa da, burada bir kaç noktaya temas etmenin faydalı 
olacağını sanıyoruz. Vahdet-i vücûd doktrini ile de doğrudan alâkalı olan 
bu konunun şerhte, Fusûs'un anlaşılması bakımından, mühim bir yer 
işgal ettiği görülmektedir. 

a) Vücûd birdir, o da Hakk'ın vücûdudur 42 . "Vücûd"un her bir 
mertebesinde bâtın, zahir ve sâri olan da Hakk'ın vücûdudur. Vahdet-i 
vücûd ile alâkalı bu fikri biraz sonra tekrar ele alacağız. 



42. Bkz. burada, 21 276, 294. Ayrıca bkz. Abdülgânî en-Nâblusî; el-Kavlül-Metîn fi 
Beyâni Tcvhîdi'I-Ârifin, Kahire (Tarihsiz), s. 5. Bu eser Cemâleddîn Muhhammed 
b. Fazlullah el-Hindî'nin (ö. 1029/1619) et-Tuhfetü'l-Mürsele İle'n-Nebî adlı 
eserinin şerhidir. Yazarı ve şerhleri hakkında bkz. Dr. Mustafa Tahralı; Ahmad ar- 
Rifâî, Sa Vie. Son Oeuvre et Sa Tarîqa (Doktora tezi, Paris 1973), s. 355. İsmâîl 

-44- 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

b) "VücûcTun mertebeleri pek çoktur. Ancak bu mertebeler ana 
hatlarıyla dört, beş, yedi v.s. gibi birbirinden ayrı mertebelere tasnif 
edilmiştir. Fakat bu tasnifler, sarihin dediği gibi "i'tibârâttan olup mahall-i 
kıyl ü kal değildir" 43 . 

Dörtlü tasnife göre vücûdun mertebeleri: 1. Lâhût, zât; 2. Ceberut, 
sıfatlar ve ilâhî isimler; 3. Melekût, ruhlar ve misâl; 4. Nâsût ve şehâdet 
âlemlerine ayrılmıştır. 

"Hazarât-ı hamse" denilen beşli tasnifte ise yukarıdaki tasniften biraz 
farklı olarak Melekût âlemi iki mertebe olarak kabul edilmiştir. Böylece 
vücûd 1. Zât-ı sırf, lâ-taayyün, ahadiyyet; 2. Vâhidiyyet; 3. Ervah; 4. 
Misâl; 5. Şehâdet ve insân-ı kâmil mertebelerine ayrılmıştır. 

Yedili tasnifte ise, hazarât-ı hamsenin ikinci mertebesi olan 
"vâhidiyyet" mertebesi "vahdet" ve "vâhidiyyet" diye iki ayrı mertebe; 
beşinci hazret de yine "şehâdet" ve "insân-ı kâmil" diye iki ayrı mertebe 
olarak itibâr edilmiş, böylece mertebe sayısı yedi kabul edilmiştir. İ. Lâ- 
taayyün, ahadiyyet, zât-ı sırf; 2. Vahdet, hakîkat-i muhammediyye; 3. 
Vâhidiyyet, hakîkat-i insâniyye, a'yân-ı sabite; 4. Ruhlar; 5. Misâl; 6. 
Şehâdet âlemi; 7. İnsanı kâmil 44 . 

Şerh okunurken karşılaşılan güçlüklerden birisi de, bu mertebelerin 
bir çok isimlerle adlandırılması yanında, alâkalı bahislerin açıklanma- 
sında, sarihin Mukaddime'de esas aldığı yedili tasnîfi her yerde 
kullanmayıp dörtlü ve beşli tasniflere göre de şerhler yapması ve benzer 
terimlerin birbirine karışmasıdır. Fakat bu güçlük sâdece ıstılahların iyi 
anlaşılması ile alâkalı olup mevzuun esâsını kavramaya manî değildir. 
Dörtlü, beşli ve yedili tasniflerde değişik olan noktalara dikkat edilince bu 
güçlük halledilebilecektir. 

c) Mertebeler bahsinde bilhassa şu noktaya dikkat etmek 
gerekmektedir: Yedili tasnife göre, "Allah" mefhûmu üç, beşli ve dörtlü 
tasnîfe göre iki mertebede mütâlâa edilmiştir. "Allah" mefhûmu ile alâkalı 
bu iki veya üç mertebe, âyet-i kerîmelerin yorumundan ileri gelmektedir ki, 



Fennî; Vahdet-i Vücûd ve Mu hy iddin Arabi (İstanbul 1928) adlı eserinde et- 
Tuhfe'nin vücûd mertebeleri ile alâkalı kısmını şerhetmiştir; bkz. s. 15-20. Ayrıca 
Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlali (İstanbul 1928) adlı eserinde de bu risalenin 
tamâmının tercümesini vermiştir; bkz. s. 259-269. Şeyh Mehmed Elif Efendi de aynı 
risaleyi el-Kelimât el-Mücmele fî Şerhi et-Tubfe el-Mürsele (İstanbul 1342) 
adıyla türkçe şerh etmiştir. 

43. Bkz. burada, s. 67. 

44. Yedili tasnîfi ilk defa topluca ele alan mutasavvıfın et-Tuhfetü'I-Mürsele müellifinin 
olduğunu zannediyoruz. Bu risalenin şerhleri hakkında bkz. yukarıda not 42. 
Abdülkerim Cîiî ise Merâtibü'l- Vücûd adlı risalesinde kırk mertebe vermiştir. (Bkz. 
Mektebetü'l-Cendî, Kahire, tarihsiz, s. 12-42). 

- 45 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

şârih tarafından yeri geldikçe gerek "Mukaddime"de ve gerekse şerhte 
açıklanmıştır. 

"Allah" isminin Kur'ân-ı Kerîm'de "zât", "ulûhiyet" ve "rubûbiyet" 
mânâlarında kullanılışına dikkat eden mutasavvıflar, kelâmcılar arasında 
mevzu edilen "zât" ve "sıfatlar" tefrikini mertebe anlayışıyla ele almakta, 
mevzu ile irtibatlı bütün mes'eleleri de öylece incelemektedirler. Allah 
mefhûmunun, yedili tasnifte üç mertebe itibâr edilmesi bâzı konuların 
anlaşılmasına daha bir açıklık getirmektedir. 

Tasavvuf ehlinin "zahir ulemâsı" dediği kelâmcı ve din âlimlerinin 
İbnü'l-Arabî ve diğer sûfîlerin "Allah" hakkındaki söz ve görüşlerine 
yönelttikleri tenkitlerin, Hakk'a âit bu iki veya üç mertebenin göz önünde 
bulundurulmamasından ileri geldiği söylenebilir. "Zât-ı mutlak", "lâ- 
taayyün" v.b. tâbirlerle ifâde edilen en yüksek mertebe, Allah'ın zâtına âit 
olup "âlemlerden münezzeh, mukaddes ve müteâl Allah'ı" ifâde ettiği 
hatırda tutulup, ikinci ve üçüncü mertebelerde zikredilen, yine Allah 
mefhûmu ile alâkalı görüşler, "mutlak ve âlemlerden müstağni olan Allah" 
mefhûmuna nisbetle tenkit edilmemeli, mertebeler içindeki yerine göre 
anlaşılmalıdır. "Taayyün-i evvel" denilen ikinci mertebede "Allah" 
mefhûmu bütün ilâhî sıfat ve isimleri toplayan bir "ism-i cami'" olarak 
kabul edilmiştir ki, buna "ulûhiyet" mertebesi de demektedirler. Üçüncü 
mertebe olan "taayyün-i sânî", bütün ilâhî isim ve sıfatların birbirinden 
ayrılmış olduğu "rubûbiyet" mertebesi olarak itibâr edilmiştir. 

Allah isminin üç mertebede mütâlâa edilmesi, mevzu ile alâkalı 
âyetlerin bu mertebelere göre tefsir edilmesi ve bu mertebelerle ilgili 
muhtelif mes'elelerin de bu anlayışla halledilmesi, önümüze bir takım yeni 
ve farklı fikirlerin gelmesi neticesini vermektedir. Bu mertebe anlayışının 
ortaya çıkış sebebi, sûfîlerin "Allah'a vusul" dedikleri neticeye, varlık 
mertebelerinin "iniş" sırasını, mânevi bir terakki ile, "yükseliş" (urûc) 
suretiyle kat' etmeleri, bu seyri "hâl" ve "zevk" olarak yaşamaları ve 
böylece husûsî bir "marifet" elde etmelerinden ileri geldiği şeklinde 
açıklanmaktadır. Başka bir ifâdeyle, sûfîler bilgilerini "urûc"ları esnasında 
"keşf" ve "müşahede" yoluyla idrâk ettiklerini, bu görüşleri sırf istidlal 
yoluyla elde etmediklerini söylemektedirler. 

Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerirlerin böyle bir urûc sonunda keşf ve 
müşahede yoluyla sûfîler tarafından tefsir, şerh ve tasnif edilmesi, tefsir 
ilminde "işârî tefsir" denilen, aklî ve nazarî tefsir ve şerhlerden farklı bir 
anlayış ve tavır ortaya çıkarmış olmaktadır ki, bu görüşlerin anlaşılması 
da mensuplarının koyduğu usûl ve ıstılahlar çerçevesinde mümkün 
olabilecektir. Yazımızın baş taraflarında, İbnü'l-Arabî'nin "ilâhî şerîatlerin 
dili" hakkındaki umûmî görüşüne kısaca temas ettiğimiz için burada bu 
bahsi daha fazla uzatmak istemiyoruz. 

-46 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 



Vahdet-i vücûd 

Varlık mertebeleriyle doğrudan doğruya alakalı temel fikir, yukarıda 
belirttiğimiz gibi, vahdet-i vücûd inanç ve anlayışıdır. Önce vahdet-i 
vücûd terimi hakkında bir kaç noktaya işaret etmek faydalı olacaktır 
kanâatindeyiz. 

a) "Vahdet-i vücûd" tâbiri İbnü'l-Arabî tarafından kullanılmamıştır. 45 
İbnü'l-Arabî'nin eserlerini tarayarak bir çalışma yapan Dr. Suâd Hakîm, 
bu terimin onun kullandığı ıstılahlar arasında mevcûd olmadığını ifâde 
etmekte 46 ve şöyle demektedir: "Vahdet-i vücûd tâbirini İbnü'l-Arabîyi 
inceleyenler îcâd etmiştir; daha doğrusu bu kimseler onu vahdet-i vücûda 
kail olanlar zümresinde tasnif etmişlerdir. (...) Araştırma ve inceleme 
yapanlar, neticede İbnü'l-Arabî'nin 'Vücûdun hepsi birdir*, 'Orada ancak 
Allah vardır* ve 'Vücûdda ancak Allah vardır' gibi cümlelerinden hareketle 
vahdet-i vücûd ashabından olduğuna istidlal etmişlerdir" 47 . Dr. Suâd 
Hakîm bu tâbiri ilk defa kullanan kimsenin muhtemelen İbn Teymiye 
(728/1328) olabileceğini 48 , Michel Chodkiewicz ise ilk defa olarak 
Sadreddîn Konevî'nin (673/1274) Miftâhul-Gayb adlı eserinde 
kullanmış olduğunu ve "şeyhinin doktrinine şüphesiz zarurî olan felsefî bir 
ifâde verdiğini, fakat bu sistemciliğin pek çok yanlış anlamalar ortaya 
çıkardığını'* 49 söylemektedir. 

Sadreddîn Konevî İbnü'l-Arabî'nin talebesi olduğu ve İbn 
Teymiye'den kırk beş sene önce vefat ettiği düşünülürse, bu tâbiri yazılı 
metinlerde ilk defa Konevî'nin kullandığını kabul etmemiz gerekir. 
Konevî'nin Miftâhu'1-Gayb 50 adlı eserine baktığımızda, eserin 12b ve 
13a yapraklarında "ke-vahdeti'1-vücûd" (vahdet-i vücûd gibi) ve "min 
haysü vahdeti vücûdihi" (vücûdunun vahdeti bakımından) ibarelerini 
görmekteyiz. Yukarıda adı geçen iki araştırmadan önce, 1967 senelerinde 
Prof.Dr. Nihat Keklik Konevî hakkındaki çalışmasında "vahdet-i vücûd" 



45. Fusûsu'l-Hikem'in tercümesi'nde (s. 155) Nuri Gençosman "vücûdun birliğine 
inananlar" şeklinde bir ifâde kullanmış ise de, ibarenin aslı "keşf ve vücûd ehli" 
şeklindedir. A. Avni Bey "ehl-i keşf ve vücûd" diye tercüme etmiş, şerhinde ise 
"vahdet-i vücûd" anlayışına temas etmekle beraber, bu tâbiri kullanmayıp "tevhîd-i 
sırf" tâbirini kullanmıştır. Bkz. Hûd Fassı, s. 20, (C. II, s. 284). 

46. Dr. Suâd Hakîm; A.g.e., s. 1154 n. 1. 

47. A.g.e., s. 1145. 

48. A.g.e., s. 1154 n. 2. 

49. Michel Chodkievvicz; Epitre sur l'Unicite Absolue, Les Deux Oceans, Paris 1982, 
s. 25, not 25, 

50. Sadreddîrı Konevî; Miftâhu Cem'i'1-Gayb (Süleymâniye Ktp., Ayasofya 1930). 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

terimine Konevî'nin eserlerinde rastlamış ve bu mutasavvıfın 
düşüncelerini incelerken kullanmıştır 51 . Onun vücûd anlayışından 
bahsederken şöyle demektedir: "...Metafizik bakımdan ise -bir çok dallara 
ve kategorilere ayrılmasına rağmen- vücûdun tek oluşu üzerinde ısrar 
edilir. Şüphesiz ki, bu suretle Tanrı ile kâinat 'düalizm'inden kaçınarak, 
her ikisinin de tek ve aynı şey oluşunu îmâ eden bu nazariye 'vahdet-i 
vücûd' nazariyesinin tohumlarını şimdiden içinde saklamaktadır" 52 . Bu 
ifâdeden Konevî'nin "vahdet-i vücûd" tâbirini kullandığını, bununla 
kastedilen mânânın onun eserinde mevcut olduğunu, fakat terim üzerine 
pek belirgin bir şekilde durulmadığını anlamaktayız. Bir başka yerde ise 
"İzafetler ve nisbetler, Varlık-Birliği (vahdet-i vücûd)'nin veya her nevi 
kesretin (çokluk) kaynağını teşkîl etmektedir" demekte ve bu fikir için 
Konevî'nin en-Nefehâtü'1-İlâhiyye isimli eserine atıfta bulunmaktadır 53 . 

Netîce olarak şunu söyleyebiliriz ki, "vahdet-i vücûd" terimi, 
araştırmaların bugünkü durumuna göre, ilk defa Konevî'nin eserlerinde ve 
onun yaşadığı devirde ve kendisiyle Mısır'da görüşmüş olan İbn 
Seb'în'in (669/1270) eserlerinde 54 kullanılmaya başlanmıştır. Bu 
durumda İbn Teymiye, tâbîri îcâd eden olmayıp, tâbirin yaygınlaşmaya 
başladığı bir zamanda, karşı çıktığı mutasavvıfların görüşlerinden biri 
olarak bu terimi kullanmış görünmektedir. 

b) Şu da bir gerçek ki, her ne kadar tâbîrini kullanmasa bile, İbnü'l- 
Arabî vahdet-i vücûd doktrininin esas temsilcilerinden biri ve en başta 
geleni olarak bilinmektedir. Aynı şekilde Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinde 
bu tâbir mevcut olmamakla beraber bu görüşü aksettiren en güzel 
eserlerden biridir. İbnü'l-Arabî'den önce yaşayan, meselâ Bâyezîd Bistâmî 
(261/874), Hallâc (320/922), Cüneyd Bağdadî (297/909) ve Gazzâlî 55 
(505/1111) gibi mutasavvıfların söz ve eserlerinde de bu terimi 
görememekteyiz. İlk büyük tarîkatlerin kurucusu Abdülkâdir Geylânî 
(561/1166), Ahmed Yesevî (562/1167) ve Ahmed er-Rifâî (578/1182) gibi 
sûfîlerin eserlerinde de durum aynıdır. İbn Atâullah el-îskenderî'nin 



51. Doç.Dr. Nihat Keklik; A.g.ei, s. 86, 124, 151. 

52. A.g.e., s. 86. 

53. A.g.e., s. 124 ve not 500. "Vahdet-i vücûd" teriminin ortaya çıkışı ve ilk defa bu 
terimi kullananlar hakkında ayrıca bkz. Dr. Bakrî Aladdin; Abdutganî en-Nâblusî 
(1143/1731), Oeııvre, Vie et Doctrine (Doktora tezi, Paris 1985), c. II, s. 140-146. 

54. Michel Chodkiewicz; A.g.e., s. 36 n. 53. 

55. Dr. Mehmet Demirci; Gazzâlî'ye Göre Tasavvuf adlı doktora tezinde (Dokuzeylül 
Üniv. İlahiyat Fak., İzmir 1984), Gazzâlî'de vahdet-i vücûd terimi mevcûd olmamakla 
beraber, onun ifâdelerinin vahdet-i vücûd mânâsı içinde anlaşılabileceğini 
belirtmektedir bkz. s. 42-46. Ayrıca bkz. Dr. Mustafa Kara; Tasavvuf ve Tarikatlar 
Târihi, Dergâh Yay. İstanbul 1985, s. 321-322, 325. 

-48- 



YAZAR Vİ ESER HAKKINDA 

(709/130Ö) eserlerinde de fm tâbire rastlanmamaktadır 56 . Öyle 
anlaşılmaktadır ki, terimin mevcudiyetiyle terimden kasdedilen mânânın 
mevcudiyeti birlikte görünmemektedir. Bununla beraber kendinden önceki 
ve sonraki büyük sûfîler gibi terimi kullanmayan İbnü'l-Arabî'ye "vahdet-i 
vücûd"cu, vahdet-i vücûd fikrini ortaya atan gibi sıfatlar verilmekte, aynı 
şekilde bu anlayışı ifâde eden, fakat bu terimi kullanmayan İbnü'l- 
Arabî'den önceki ve sonraki sûfîler için vahdet-i vücûdcu değildi 
denilmektedir. Terim ve bu terim ile kasdedilen mânâ arasındaki 
münâsebetin tefrik edilmemesinden ileri geldiğini tahmîn ettiğimiz bu 
karışıklık, üzerinde durulmaya ve incelenmeye değer bir mes'ele olarak 
görünmektedir. Kanâatimizce bu mes'elenin araştırılmasına aşağıda 
kısaca ele alacağımız "tevhîd" 57 mefhûmu ve bunun yorumlarına dikkat 
ederek başlamalıdır. 

Bilindiği gibi, İslâm dîninin ve daha önce gelmiş olan dinlerin aslı ve 
esâsı tevhîddir. islâm ilimleri ve hattâ san'atları da tevhîd ana fikri 
etrafında örülmüş ve teşekkül etmiştir. Meselâ Kelâm ilminin isimlerinden 
biri de "tevhîd ilmi"dir. İlk mutasavvıflardan îtibâren bütün büyük 
mutasavvıfların eserlerinde, şiirlerinde ve kendilerinden nakledilen 
sözlerde dikkati çeken ana fikir de tevhîddir. Tasavvufta, sâliklerin seyr ü 
sülükleri esnasında defalarca tekrar ettikleri de "kelime-i tevhîd"dir. 
Tasavvuf ilminin hem hareket hem de vusul noktasını kelime-i tevhîd 
olarak anlamak, tasavvuf ilmini "tasavvufî metod ve terbiye sistemi içinde 
bir tevhîd ilmi" 58 olarak tarif etmek mümkün görünmektedir. 



56. Ebû'l-Vefâ el-Ganîmî et-Teftâzânî; İbn Atâullâh es-Sikenderî ve Tasavvufuhû (2. 

baskı, Kahire 1969) adlı eserinde Ebû'l-Hasan eş-Şâzelî (656/1258), Ebû'l-Abbâs el- 
Mursî ve İbn Atâullâh'ın eserlerinde 'vahdet-i vücûd" tâbirine rastlamadığı için bu 
mutasavvıfların "vahdet-i vücudâ kail olmadıklarını" söylemekte (s. 51, 64) ve İbn 
Atâullâh'ın görüşünü "şuhûdu'l-ahadiyye fi'1-vücûd" (vücûdda ahadiyyetin şuhûdu) 
tâbîriyle değerlendirmektedir (s. 5, 122, 320). Fakat "vahdetü'l-vücûd" terimi yanında 
parantez içinde (pantheism) kelimesini yazarak (s. 308, 310) ikisini eş mânâda 
anladığını göstermektedir ki bu iki doktrin arasında fark olduğunu birazdan ayrıca ele 
alacağız. 

57. Dr. Suâd Hakîm "İbn Arabi'nin «tevhîd anlayışı ve görüşü vahdet-i vücûdun anahtarıdır" 
demektedir. Bkz, A.g.e., s. 1149. Dr. Mustafa kara vahdet-i vücûdu tevhîd çeşitleri 
içinde vermekte ve vahdet-i vücûd hakkında "sâdece Allah vardır, O'nun dışında bir 
varlık yoktur esâsına dayanan bir tevhîd çeşididir" demektedir. Bkz. A.g.e., s. 319. 
Ayrıca bkz., Mehmet Demirci, "Tevhidden Vahdet-i Vücûda" Kubbealtı Akademi 
Mecmuası, Ocak 1982, s. 23-32. 

58. Tevhîd ile alâkalı sûfîlerin sözleri için bkz.: Kuşeyrî; Risale, s. 473-477; Tasavvufta 
tevhîd ile ilgili görüşler için bkz.: Lütfi Baykal; Bursevî ve Mısri'nin 
Risalelerinde Yer Alan Vahdaniyet Anlayışı (M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 
Yüksek Lisans Tezi 1985) Bursevî'nin Şerh-i Kelime-i Tevhîd Risalesi (s. 80-94) 
ve Niyazi Mısri'nin Risâlc-i Tevhîd'i (s. 95-103). 

-49- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

Mutasavvıflara göre, şerh esnasında görüleceği üzere, tevhîd Cenâb-ı 
Hakk'ın "Ma'bûd", "fail" ve "vücûd" olarak tevhîd edilmesiyle 
gerçekleşebilir. Allah'ın yegâne "Ma'bûd" olduğunda bütün müslim ve 
mü'minjer aynı îman ve kanâati paylaşırlar. Allah'ın "fail" olarak! 
tevhidinde farklı ifâdeler ileri sürülse bile, "kulun fiilleri" hakkındaki 
görüşlere dikkat edilirse, bâzı ifâde nüansları ortaya çıkmakla beraber, 
"kulun işlediğinden mes'ûl olduğu" belirtildikten sonra, neticede "hakîkî 
fâil"in Allah olduğu söylenir. Çünkü mahlûkun irâde ve kudreti hiç bir 
zaman Hakk'ın irâde ve kudretini ne tahdîd edebilir, ne de ona karşı 
koyabilir. 

Hakk'ın "Vücûd" itibariyle tevhidi, esâsında birinci ve ikinci 
derecedeki tevhîdlerin tabîî neticesi 59 ise de, mes'elenin pek çok incelikler 
ve bâzı ifâde güçlükleri ihtiva etmesi sebebiyle, ulemâ tarafından üzerinde 
durulmadığı gibi, mutasavvıflardan da sâdece "havâss" zümresi bu fikri 
işlemiştir 60 . "Ma'bûd" ve "fail" olarak "bir" olan Hakkın, bir "vücûd" 
sahibi olmadığı düşünülemiyeceğine göre, sâhib olduğu bu "vücûd" 
bakımındanda "bir" olması gerekir ki, "kelime-i tevhîd"deki "ilâh" 
kelimesinin "ma'bûd, fail ve mevcûd" mefhûmlarıyla açıklanması ve 
bunların "lâ" ile nefy edilerek sâdece Allah'ın isbât edilmesi bu zümrenin 
tevhîd anlayışını göstermektedir. Kelime-i tevhidin "vücûd" yönünden de 
idrâk edilmesine manevî bir terakki ve "urûc" neticesinde "keşfen" vâsıl 
olan, bunu "müşahede" ile bilen sûfîlerin havas zümresi, tevhidin her üç 
mertebesinin de, kul üzerinde "zevk" ve "hâl" olarak gerçekleşmesini 
istemişlerdir. Bu sûfîler Hakk'ın vücûd bakımından tevhidi ile alâkalı söz 
ve yazılarında, umumiyetle işaret, îmâ, remz ve mecazî ifâde yolunu 
seçmişlerdir. Onlara göre tevhidin her mertebesi, esâsında sâdece nazarî ve 
aklî bir idrâk değil, mü'minin "kalben" idrâk etmesi, "hâl" ve "zevk" 
olarak yaşaması gereken "kalbî tasdîk"tir. 

Vücûd bakımından tevhîdde halledilmesi gereken mes'ele, "Hakk'ın 
vücûdu" ile "mahlûkun vücûdu" arasındaki irtibatı belirliyebilmektir. Bu 
irtibat Fusûsu'I-Hikem ve şerhinde muhtelif yönlerden ele alınmaktadır. 
Fusûs'un bu konudaki hususiyeti, her bir peygambere ayrılan bölümde, 
iıemen hemen bütün mevzuların "vahdet-i vücûd" terimi kullanılmaksızın, 
"vücûdun birliği" yönünden işlenmesidir. Onun için diyebiliriz ki, İbnü'I- 



59. Bkz. Martin Lings; Quest-ce que le Soufisnıe, Ed. du Seuil, Paris 1977, s. 82. 

60. Dr. Suâd Hakim, "İbn Arabi'nin tevhîd anlayışı ve görüşü vahdet-i vücûdun 
anahtarıdır. Eğer varlığı mümkün olan, bir an bile müstakil olabilse, bu anda 
Hâlık'tan, yâni Hak'tan müstağni olur ve bu istiğna dolayısıyla ulûhiyette ortak 
olurdu. Şu halde İbn Arabi'ye göre Allah'ı ulûhiyette tevhîd "vücûdda tevhîd"i 
gerektirir" demekte, vahdet-i vücûd anlayışıyla Hakk'ın vücûd bakımından tevhidi 
arasındaki irtibatı belirtmektedirler. A.g.e., s. 1149. 

-50 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

Arabi'nin bu eserinde getirdiği şey, ele aldığı bütün mevzuları vahdet-i 
vücûd doktrini bakımından incelemesi ve bu yönde yorumlaması ve 
değerlendirmesidir. Yoksa, yukarıda belirttiğimiz gibi bu mânâya ilk defa 
temas eden mutasavvıf olmasında değildir. Mesnevî'de de bu mânâ 
yönünden pek çok bahsin işlendiği ve bir çok beytin söylendiği 
görülmektedir. Fakat her beyit münhasıran bu idrâk mertebesine tahsis 
edilmemiş, bir sâlikin terbiyesi göz önüne alınarak, muhtelif derecelerden 
ifâde ve yorumlara yer verilmiştir. Bu yönüyle Mesnevi hem avama, hem 
sâliklere, hem de "havâss"a hitap eden bir eserdir diyebiliriz. Fusûs ise 
"havâss"a, hattâ bâzı yerlerinde sâdece "havâssü , l-havâss"a hitap eden, 
orta derecelerdeki tasavvuf ehlinin de güç idrâk edecekleri, "metafizik" 
ifâde ve mânâ incelikleri taşıyan bir eser olarak görünmektedir 61 . 

"Hakk'm vücûdu ile "mahlûkun vücûdu" arasındaki irtibat ve 
münâsebete gelince, önce şu noktayı göz önünde bulundurmak 
gerekmektedir. Eğer iki ayrı müstakil vücûd, yâni biri Hakk'ın ve biri 
mahlûkun olmak üzere iki vücûd olsaydı, nasıl ki iki "ma'bûd" ve "iki 
fail" mevcûd olması hâlinde "şirk", yâni ortaklık ortaya çıkarsa, "vücûd" 
denilen küllî mefhumda da ortaklık, şirk olması îcâb ederdi. Şunun için ki, 
sarihin "Mukaddime"de "Vücûd" bahsinde belirttiği gibi 62 , bu iki vücûdun 
birbirinden ayrıldığı bir hudud lazımdır. Bu hudûd çizildiği ve "vücûd"un 
şu kısmı Hakk'a ve şu kısmı da mahlûka aittir denildiğinde, Hakk'ın "her 
şeyi muhit" ve sonsuz olması gereken vücûduna hudud çizilmiş, 
vücûdunun hududu belirlenmiş olacaktır. Bu ise "Sonsuz" olan Hakk'ın 
vücûdunu takyîd etmek demek olur. Onun vücûdu "mukayyed" değil, 
"mutlak" olmak gerekir. Onun vücûdu hiçbir şekilde mukayyed 
olmaksızın her şeyden münezzeh olmakla beraber "her yerde hâzır ve 
nâzır"dır. Hiç bir şey onun Sonsuz varlığını tahdîd edemez. Onun her 
şeyi ihatası hem sıfatları ve hem de vücûdu iledir. 

Daha Önce de işaret ettiğimiz gibi, şerh esnasında bir çok kere 
belirtildiği üzere, tasavvuf ehli "vücûdun birliği"ne istidlal, yâni akıl 
yürütme ve muhakeme yoluyla değil, kelime-i tevhîd zikri ve mevzu ile 
alâkalı âyetler üzerinde mânevi tefekkür ve uzun yıllarını verdikleri seyr ü 
sülük neticesinde bir "keşf" ve "müşahede" yoluyla ulaşmışlardır. Akıl 
yürütmek suretiyle sonradan "varlığın birliği"ni anlatışların mevcudiyeti, 
yâni vahdet-i vücûd doktrininin aklî kalıplarla ifâde edilmesi -ki bu tam ve 
doğru bir şekilde her zaman mümkün olmamaktadır- sûfîlerin de bu 
görüşe aklî bir muhakeme neticesinde ulaştıklarını kanâatini vermemelidir. 



61. Konevî'nin Miftâhu Cem'i'l-Gayb'inin de bu nevi'den bir eser olduğunu bizzat 
müellifi söylemektedir. 

62. Bkz. burada, s. 7. 

-51 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

Nasıl ki "Allah'ın birliğine şehâdet" için "kalben tasdik ve dil ile ikrar" 
îmânın ifâdesi oluyor ve sonra da kelâmcıların yaptığı gibi, aklen îzâh 
edilmeye çalışılıyorsa, sûfîlerin müşahede ile vâsıl oldukları "vücûdî 
tevhîd"i ikrar ve tasdikleri de, sonradan lisan, akıl ve muhakeme kalıbına 
büründürülerek ifâde edilmiş olmaktadır. Onun için ilk ve daha sonraki 
devirlerin büyük sûfîlerinin, tevhidi "vücûd" yönünden de idrâk 
hakkındaki düşünceleri aklî ve nazarî bir doktrin ve sistem olarak mütalâa 
edilmemelidir. Biraz sonra ele alacağımız vahdet-i vücûd ve panteizm 
(vücûdîlik, vahdet-i mevcûd) arasındaki esas farklardan birinin bu 
olduğunu belirtmeliyiz. Eğer sûfîlerin bahsettikleri "vahdet-i vücûd" sırf 
akıl yürütme ile elde edilmiş bir kanâat olsaydı, "vücûdun birliği" kabul 
edilince Hakk'ın sâdece bu görünen varlıkların toplamından 63 ibaret 
olması, bu görülen varlıklardan başka bir "Varlık" in olmaması gerekirdi. 
Yâni kâinatı ve Allah'ı her bakımdan ve her yönden birbirinin aynı kabul 
etmek îcâb ederdi. Halbuki mutasavvıflara göre âlem "hakikat" cihetinden 
Hak, "taayyün" bakımından Hak değildir 64 . Veya başka bir ifâdeyle 
eşyanın "ayn"ı, yâni "hakikati ve zât"ı Hak'tır; eşyanın eşya olarak 
kendisi, taayyün ve teşahhus etmiş varlıkları Hak değildir; ve üstelik lâ- 
taayyün mertebesi itibariyle Hak bu varlıklardan, "âlemlerden müstağni" 
ve her şeyden dâima münezzehdir. Hakk'ın eşyanın "ayn"ı, yâni "hakikati 
ve zât"ı olması da, sâdece taayyün mertebeleri itibariyle olup, lâ-taayyün 
mertebesine göre değildir. 

A. E. Afifi ise bunu şöyle ifâde etmektedir: İbnü'l-Arabî "teşbih" 
ciheti itibariyle her şeyin Hak olduğunu söylemekle beraber "tersini ileri 
sürmemeye, yâni Allah'ın varlıkların bir toplamı anlamında bütün eşya 
olduğunu söylememeye dikkat eder. Allah çokluğun arkasındaki birlik ve 
görünüşün arkasındaki "hakîkaf'tir; yâni "tenzih" ciheti itibariyle Allah her 
şeyde olmakla birlikte, yine de herşeyin üstündedir 65 . 

Bu ana fikir mihver olmak üzere, Fusûs şerhi boyunca Hak ve eşya 
arasındaki münâsebet misallerle bir çok defa ele alınacaktır. Onun için 
burada daha fazla üzerinde durmak istemiyoruz. Fakat şunu da belirtmek 
gerekir ki, tbnü'l-Arabî'nin ifâdelerinde dikkat ettiği ve gösterdiği bu 
noktadaki titizlik, şârih tarafından "Mukaddime"de ve yeri geldikçe esas 
olarak belirtildiği halde, belki de tekrardan kaçınmak düşüncesiyle, bütün 



63. Prof.Dr. Cavit Sunar bu noktaya işaret ederek "Allah'ı âlemlerin bir toplamı olarak 
görmekten, yâni vahdet-i mevcûd görüşünden kesinlikle kaçınılmalıdır" demektedir. 
Bkz., Varlık Hakkında Ana Düşünceler, A. Ü. İlahiyat Fak. Yay., Ankara 1977, s. 
189; ayrıca aynı yazarın Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe, A. Ü. İlahiyat 
Fak. Yay., Ankara 1974, s. 51-52. 

64. Bkz. burada, s. 25, 64. 

65. 65. A. E. Afîfî; A.g.e., s. 36, 38. 

- 52- 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

cümlelerde gösterilmemiş, her zaman bu nüanslı ifâde üslûbuna riâyet 
edilmemiştir. Onun için böyle cümlelerle karşılaştığında okuyucu ana fikri 
kendisi hatırlamalıdır. 

Misâller 

Fusûs ve şerhinde, umumiyetle tasavvuf kitaplarında verilen misâller 
hakkında şu hususa dikkat çekmenin yerinde olacağını sanıyoruz. Her 
misâl konuyu biraz daha iyi anlatabilmek, daha vazıh bir hâle koyabilmek 
için verilmiştir. Hz. Mevlânâ'nın dediği gibi "Bu ancak bir misâldir, onun 
misli değil! Bu misâl de anlamaktan âciz olan bir koku alsın, anlasın diye 
getirilir 66 . "Misârin vahdet-i vücûd konularında "misi" olmadığı şunun 
içindir: Meselâ Hak ve "halk" münâsebeti anlatılırken "ayna" misâli; veya 
mertebeler bahsinde "buhar-buz" ve "çekirdek-ağaç" misâlleri verilir. Bu 
misâller anlatılmak istenilenin tıpatıp bir misli değildir. Misâllerde bâzı 
yönlere dikkat edilerek sâdece o noktadan misâl verilerek açıklama 
yapılmaktadır. A. Avni Bey "...misâl ma 'külü mahsûs kılmak için îrâd 
olundu. Yoksa teşbîhde müşebbeh (benzetilen) ile müşebbehün-bih 
(kendisine benzetilen) arasında tamamen mutabakat olmadığı herkesçe 
ma'lûmdur" 67 diyerek bu hususa işaret etmektedir. Hak ile alâkalı bir 
mes'eleyi açıklarken getirilen misâlde, meselâ ayna misâlini ele alalım, 
hâriçte bir ayna, bir de aynaya bakan olmak üzere iki ayrı varlık vardır. 
Vahdet-i vücûd doktrini bakımından, "Hak" ile "halk" arasında, halkın 
"hakikat" i göz önüne alınınca, bir tek vücûd var olacağı için "ayna", 
"aynaya bakan" ve "aynada görülen" üç ayrı varlık olmayacaktır. Bu 
durumda bir tek varlık, yâni sâdece "bakan" mevcut olup bakılan "ayna" 
ve ondaki "suret" yok addedilecektir. Veya sâdece "aynaya bakan" ile 
"aynada görülen suret" arasındaki münâsebete dikkat çekilip "bakan" ile 
"görünen" arasındaki "ayniyyet" ve "gayriyyet" yönleri açıklanacaktır. 
Sarihin mertebeler bahsinde sık sık kullandığı "buhar, bulut, su ve buz" 
misâlinde ise, buharın latîf halde bile bir "taayyün"ü olduğu bir tarafa, 
"buz" olması hâlinde buhar tamamen buza inkılâb etmekte, onun sâdece 
zihnî bir kavramı kalmaktadır. Fakat vücûd mertebelerinin herbirinde 
zuhur eden Hakk'ın vücûdu olmakla beraber, "zât-ı mutlak" demek olan 
"lâ-taayyün" mertebesi, hiç bir tenezzül, tağayyür ve tebeddüle 
uğramaksızın, her şeyden münezzeh olarak olduğu hâl üzere bakîdir; nasıl 
ki aynaya bakanın suretinde, aynadan dolayı meydana gelen değişme, 



66. Mevlânâ; Mesnevi (Çev.: Veled İzbudak), M. E. B. Yay., İstanbul 1955, Beyit 3407. 

67. A. A. Konuk; Fusûsu'l-Hikem Tercüme ve Şerhi, İbrâhîm Fassı, s. 17, (C. II, s. 

55). 

-53 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

aynaya bakanın zâtında bir değişiklik meydana getirmezse, Hakk'ın zâtı 
da taayyünlerdeki her türlü değişmeden beridir. Başka bir ifâde ile, Cenâb- 
ı Hak kendi varlığında, varlıkların mertebe mertebe zuhurundan önce de 
"âlemlerden müstağnî"dir, sonra da... Onun için "el-ân alâ mâ kâne aleyh" 
yâni "Hâlen de olduğu hâl üzeredir" denilmiştir. O varlıklardan önce de 
"Ahad"dir, sonra da "Ahad"dır. "Zât-ı mutlak"ı ifâde eden bu lâ-taayyün 
mertebesi her mertebeye nisbetle dâima zuhurdan müstağni ve 
münezzehdir 68 . Biraz önce yukarıda temas ettiğimiz "Allah" mefhumuyla 
alâkalı üç mertebeden bu "taayyünsüzlük" mertebesi dâima göz önünde 
bulundurulursa, mevzuların takibinin daha kolay olacağını söyliyebiliriz. 

Çift manâlı kelimeler ve "nâ-mütenâhî" kelimesi 

Fusûsu'l-Hikem ve şerhinde dikkat edilmesi gereken bir husus da, 
bâzı kelimelerin çift veya bir kaç mânâda kullanılmış olmasıdır. Bu 
kelimelerden bilhassa "ayn" kelimesi hem bir şeyin "hakikat" ve "zât"ı 
mânâsında, hem de "tıpkısı", "aynı" ve "görülen müşahhas, maddî 
varlığı" mânâlarında kullanılmıştır. "Zât" ve "nefs" kelimelerinde de aynı 
durum vardır. "Zât ve nefs" bir şeyin "hakîkaf'ini İfâde etmek için 
kullanıldığı gibi, onun "müşahhas varlığı", "kendisi" mânâlarında da 
kullanılmıştır. Vücûd, mutlak v.s. gibi daha başka kelimelerde de bu 
durum göz önünde bulundurulmalıdır. Kelimelerin ve sembollerin bu bir 
kaç mânâda kullanılışının sebepleri üzerinde durmaksızın 69 Afîfî'nin de 
belirttiği gibi "Bir" ile "çok" arasındaki münâsebet, İbnü'l-Arabî'nin 
kitaplarında sık sık çok yüksek dereceden çift anlamlı mecazlar vasıtasıyla 
îzâh edilmiş olup, onları anlamakta pek dikkatli olmak 70 gerektiğine işaret 
etmekle iktifa edeceğiz. 

Bunlara ilâve olarak bir de "sonu olmayan" mânâsında "namütenahi, 
gayr-i mütenâhî, bî-nihâye, İâ-yetenâhî..." gibi kelimeler üzerinde biraz 
durmak isabetli olacaktır sanıyoruz. Bu kelimeler "sonsuz" kavramını 
hatıra getirmektedir. Bu kelimeler hem Hak, hem de eşya ve varlıklar 
hakkında kullanılmaktadır. Acaba hem Hakk'ın vücûdu, hem de eşyanın 
vücûdu "nâ-mütenâhîdir" diyebilir miyiz? O zaman Hak nasıl varlıkları 
muhit olabilir? Yoksa bu kelime de iki ayrı mânâda mı kullanılmıştır? Bize 
öyle geliyor ki, bu kelimeyi de iki mânâda ele almak ve öyle anlamak bâzı 
yanlış anlamaları önlediği gibi, güçlüklerin ve ortaya çıkabilecek suallerin 
çözümünü de kolaylaştıracaktır. 



68. Bkz. burada, s. 6-7. 

69. Bkz. A. E. Afîfîf; A.g.e., s. 17-18, 21-22. 

70. A.g.e., s. 32. 

- 54 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

Vücûdda bir tek "nâ-mütenâhî", yâni "Sonsuz" vardır; o da Hakk'ın 
vücûdu ve zâtıdır. Sıfat ve isimlerinin "sonsuz" oluşu ise, "zât" ile 
"sıfatlar"ı arasındaki "ne aynı ne de gayrı" oluş keyfiyetinden ileri 
gelmektedir; veya başka bir ifâdeyle "isim" ile "müsemmâ" arasındaki 
ayniyyetten ileri gelmektedir. Fakat sıfat ve isimlerin zuhur ve tecellî yeri, 
yâni mazharı olan şehâdet âlemi, gerek cüz'leri ve gerekse bütünü 
itibariyle "mütenâhî" yânî "sonlu"dur. Çünkü her bir cüz'ü fânî olanın 
bütünü de f anîdir; cüz'ler yok olduğu gibi, kül de yok olacaktır. Vücûdu 
fânî olanın Sonsuz olması düşünülemez. Eğer zuhurun sonuncu mertebesi 
olan şehâdet âlemi Sonsuz olsaydı, hakîkî Sonsuz olan "Zât" yâni 
"ahadiyyet" mertebesiyle aynı olması gerekirdi ve "Zât" bu şehâdet 
âleminden müstağnî ve münezzeh olamaz ve "Zât"ı îtibâriyle varlıkları 
"ihata" 71 edemezdi. Ayrıca her bir sonlu olan mazharların toplamının 
sonsuz olması düşünülemez. "Ahadiyyet" mertebesi bütün zuhur ve 
mazharlardan "Evvel" olduğu gibi, bütün zuhur ve mazharların nihayette 
rücû edeceği "Âhir" de odur. 

Bu açıklamalar mertebeler anlayışı bakımından vazıh olmakla beraber 
"nâ-mütenâhî" kelimesi "feza" hakkında kullanılınca 72 bir karışıklık 
ortaya çıkmaktadır. Fezanın tamâmı, güneş sistemi gibi mahlûk ve fânî 
cüzlerden meydana geldiğine göre, o da mahlûk ve fânîdir; her yaratılmış 
şey ise mahdûd, yânî sınırlı ve belirlidir. Feza ve içindekiler "taayyün-i 
kevnî", yâni şehâdet âlemine âit oluş ve belirlenmelerdir. Fezanın çıplak 
göz ile ve en mükemmel âletlerle görünen kısmı da şehâdet âlemidir, 
görülemeyen kısımları da. Bize "nâ-mütenâhî" gibi görünmesi, Hakk'a 
nisbetle de hakîkaten sonsuz olması, "hakîkî Sonsuz" ile her bakımdan 
ayniyyeti demek değildir. Bu "ayniyyet", sarihin "Ayniyyet ve gayriyyet" 
bahsinde dediği şekilde sâdece "ayniyyet-i ıstılahı" 73 olarak düşünülürse 
doğru olabilir. 

İşte "nâ-mütenâhî" ve benzeri kelimelerin ortaya çıkardığı bu 
karışıklığı önlemek için, ilâhî isim ve sıfatların zuhur ve tecellî yeri olan 
bu "mazhar"ların kesretini, çokluğunu anlatmakta ayrı bir kelime, meselâ 
"gayr-i muayyen" ve "belirsiz" (indefini) ve Zât için "Sonsuz" (İnfini) 74 
kelimeleri tercih edilse, mertebeler arasındaki farklılık daha açık ve 



71. A. Avni Bey Hûd Fassında: "Hak hudûd ile mahdûd olan eşyanın 'ayn'ı olunca, mahdûd 
olur zannedilir. Halbuki nâ-mütenâhî olan Hak, zâtı ile kâffe-i eşyayı muhittir" 
diyerek Hakk'ın ihatasını ifâde etmektedir; C. II, s. 298. 

72. Bkz. burada, s. 7, 132, 156. 

73. Bkz. burada, s. 65. 

74. "İnfini" ve "indefini" hakkında geniş bilgi için bkz., Rene Guenon; Les Etats 
Mulüples de l'Etre, Vega, Paris 1932, s. 13-38, 81-86; ve aynı yazarın Les 
Principes du Calcul infinitesimal, Gallimard, Paris 1946, s. 13-25. 

-55 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

karışıklığa ve yanlış anlamaya meydan vermeksizin ifâde edilmiş olabilir. 
Bir misâlle söyleyecek olursak, dünyâmızı meydana getiren atom ve 
moleküller adetâ sayamıyacağımız, sonu bulunmayacak kadar çok, yâni 
"gayr-i muayyen", "belirsiz" olmakla beraber, dünyânın çevresi belli 
olduğu için, dünyayı meydana getiren atomların sayısı "sonlu" ve 
dünyâmız da sonludur. İşte bu misâlde, atomların çokluğunu "na- 
mütenahi" (sonsuz) kelimesi yerine "belirsiz" kelimesi ile ifâde ederek, 
"dünya sonsuzdur" gibi yanlış bir neticeye ulaşmaktan kurtulmuş 
oluyoruz. îşte bunun gibi, şerh esnasında varlıklar hakkında kullanılan 
"nâ-münetâhî" ve benzeri kelimeleri "belirsiz ve gayr-i muayyen" 
mânâsında, Hak hakkında kullanılanı da "Sonsuz" mânâsında anlamak, 
Sonsuz olan Zât ile "gayr-ı muayyen" olan varlıklar âleminin farkını 
karışıklığa mahal vermeyen, yanlış anlamalara sürüklemiyecek olan iki 
ayrı kelime ile ifâde etmek isabetli olacaktır sanıyoruz. 

Hulul, ittihâd ve tenasüh 

İbnü'l-Arabî ve diğer sûfîler vahdet-i vücûd ve merâtib bahislerinde ve 
sâlikin "urûc"u neticesinde Hak ile olan münâsebetini ifâde ederken 
"ittihâd" ve "hulul" terimlerini ve bu kelimelerin hissettirdiği anlayışları 
kesinlikle ve açıkça reddetmektedirler. Öyle görünüyor ki bu terimler, bu 
mevzuları anlıyamayan kimselerin veya tasavvufa karşı oluşlarıyla bilinen 
kimselerin 75 ortaya attıkları terimlerdir. Prof. Dr. N. Keklik Fütuhat' ı 
inceledikten sonra "tenasüh, hulul ve ittihâd gibi konularda İbnü'l-Arabî 
hiç bir zaman töhmet altında tutulamaz" 76 hükmünü vermektedir. Sûfîlerin 
bu kelimelerle itham edilmeleri İbnül-Arabî'den önceki devirlerde de 
mevcuttur. 

Gazzâlî'nin şu ifâdeleri bu ithamların ortaya çıkış sebebine bir ışık 
tutmaktadır: "Tarîkatin başlangıcından itibaren keşif ve müşahedeler 
başlar. Hattâ onlar, uyanık hallerinde bile, melekleri, nebilerin ruhlarını 
görürler; onlardan sözler işitir ve faydalar temîn ederler. Daha sonra 
durum, şekil ve misâllerin müşahedesinden, sözle ifâde edilemiyecek 
derecelere yükselir. Bunları anlatmağa teşebbüs eden, söylediklerinde 
muhakkak kaçınılması mümkün olmayan açık bir hatâya düşer. Kısaca 



75. Meselâ İbn Teymİye İbnü'l-Arabî, İbnü'1-Fânz ve benzeri sûfîleri "hulul" ve "ittihâd" 
ile itham etmektedir. Bkz. Dr. Mustafa Kara; A.g.c, s. 49; keza İbn Teymiye İbn 
Ataullah el-İskenderî ve Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî'yi de bunlarla itham etmiştir. Bkz. 
Ebû'1-Vefâ el-Ganîmî et-Teftâzânî; A.g.c, s. 67. 

76. Prof.Dr. Nihat Keklik; el-Fütûhât el-Mekkiyye, C. II (Bölüm A), s. 76; ayrıca bkz. 
A. E. Affifi; A.g.e., s. 31; Dr. Mustafa Kara; Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihî, s. 
325, 335. 

-56 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

durum, içlerinden bir zümrenin Allah'a 'hulul' etmelerini, bir zümrenin 
Allah'la birleştiğini (ittihâd) ve bir zümrenin de O'na kavuştuğunu (vusul) 
tahayyül ettikleri hâle varır. Bunların hepsi yanlış tutumlardır" diyerek bu 
terimlerin sâlikin ulaştığı "mânâ" yi ifâde edemiyeceğini söyleyen ve bunu 
anlatmak için bir terim bulmaktaki güçlüğe işaret eden Gazzâlî "Bu 
durumda olanın, şâirin: 

Anlatamıyacağım şey vuku' buldu; 

Hüsn-i zanda bulun, hakikatinin nasıl olduğunu sorma! 
deyişine bir şey ilâve etmemesi lâzımdır. Kısaca 'zevk'le bundan bir şey 
tatmamış olan kimse nübüvvetin hakikatinden bir şey anlamaz, sâdece 
ismini bilir" 77 sözleriyle kelimelerin bu hâli ifâde edemiyeceğini, idrâkin 
"zevk" ile, yâni bizzat o hâli "tatmak" ile ve yaşamakla mümkün olacağını 
belirtir. Gazzâlî burada "vusul" kelimesini de haklı olarak yetersiz 
bulmakla beraber, bu kelime ve müştakları (vasıl, vuslat, vâsıl gibi), 
"ittihâd" ve "hulul" kelimeleri kadar mahzur taşımadığı için, kullanılmakta 
devam etmiştir. 

"Hulul" ve "ittihâd" vahdet-i vücûd anlayışıyla esasta zıt düşen 
terimlerdir. Hulul ve ittihadın düşünülebilmesi için iki ayrı vücûd 
gereklidir: Biri hulul eden, diğeri de kendisine hulul edilen; biri birleşen, 
diğeri de kendisiyle birleşilen 78 . Mademki vücûd birdir, o halde hulul de 
ittihâd da mümkün olamaz 79 . Ahmed Avni Bey'in hem Fusûs ve hem de 
Mesnevi şerhinde zikrettiği Mevlânâ'nın şu rubâîsi "hulul" ün bâtıl kabul 
edildiğini göstermektedir: "Kul kendinden fânî-i mutlak olmadıkça 
tevhîd 80 onun nezdinde tahakkuk etmiş olmaz. Tevhîd Hakk'ın kulun 
vücûduna 'hulûl'ü değildir; belki senin vücûd-ı mevhumundan yok 
olmandır. Yoksa beyhude bir takım sözler ile bâtıl hak olmaz" 81 . 



77. el-Gazzâlî; Dalâletten Hidâyete (Ter. Doç.Dr. Ahmet Subhi Fırat), Şâmil Yay. 
İstanbul (Tarihsiz), s. 75 ve kitabın sonunda arapça metin s. 19-20. Dr. Mehmet 
Demirci; A.g.e., s. 42-45'de Gazzâlî'nin hulul, ittihâd ve ittisali reddettiğini "visal" 
kelimesini tercîh ettiğini ve bu terimi "dünyada kalb sırları ile, âhirette baş gözü ile 
Allah'ı müşahededir. Visalin mânâsı kulun zâtının, fâni münâsebet ve alâkalardan yüce 
olan Allah'ın zâtına ittisali şeklinde anlaşılmamalıdır" diyerek târîf ve tasrîh ettiğini 
belirtmektedir (s. 44-45). 

'8. Bkz. Abdülganî en-Nâblusî; A.g.e., s. 23; Michel Chodklewicz; A.g.e., s. 47-48 v 
not 6.* 

9. Bkz. burada, s. 237-238; ayrıca İdris Fassı, s. 16, (C. II, s. 13); İbrahim Fassı, s. 6, 
(C. II, s. 46); Üzeyr Fassı, s. 27, (C. II, s. 103). 

tO. Yukarıda işaret ettiğimiz tevhîd ile vahdet-i vücûd arasındaki münâsebeti bu rubâîde de 
görmekteyiz. 

il. A. Avni Konuk; Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Mukaddime, s. 27; FusûsıTl-Hikem Şerhi, 
Üzeyr Fassı, s. 27, (C. II, s. 103). 

-57- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

Îbnü'l-Arabî'nin ifâdelerindeki, merâtib anlayışından ileri geldiğini 
yukarıda açıkladığımız, tezadlı cümlelere dikkat eden İbn Teymiye'ye 
göre "Varlık zahiri itibariyle halktır; bâtını itibariyle de Hak'tır" ifâdesi 
"hulûliyye" sözüdür. Çünkü ona göre "vahdet esâsını savunan kimsenin 
zâhir-bâtm ikiliği ile ilgisinin olmaması gerekmektedir 82 . Vahdet-i vücûdu 
vahdet-i mevcûd suretinde anlayıp, safîlerin "ayniyyet" ve "gayriyyet" 
anlayışlarına dikkat etmeyip bu mânâyı ifâde eden cümleye "hulûliyye" 
sözü demek, Ibn Teymiye'nin kendi anlayışının böyle olduğunu gösterir, 
bu cümleyi söyleyenlerin anlayışını göstermez. Hulul ve ittihadı açıkça 
reddeden mutasavvıfların bu veya benzeri inançlarla itham edilmesi, İbn 
Teymiye gibi müelliflerin sûfîlerin fikirlerini anhyamamaları neticesinde 
ortaya çıkmıştır diyebiliriz. Hulul, ittihâd ve tenasühü, doktrinlerinin 
gereği olarak, dâima reddeden mutasavvıfların "hulûlî" olduğunu 
söylemek sonra da onları, kendilerine anlayışsızlık neticesinde bir itham 
ve iftira olarak yakıştırılan bu kanâate sahip imiş gibi gösterip "tekfir" 
etmek, ilim ve îmanla bağdaşır bir davranış olarak görünmemektedir. A. 
Avni Bey "Hulul Hak Teâlâ'nın, kulun ve zahirde görülen eşyanın 
vücûduna duhûlü demektir. Ne Fusûsıı'I-Hikem'de, ne Sadreddîn 
Konevî'nin Fusûs Şerhi'nde, ne de Mesnevî'de hulule benzer bir mânâ 
yoktur" 83 diyerek bu türlü ithamları bütünüyle reddetmektedir. 

Vahdet-i vücûd ve Panteizm arasındaki farklar 

Ahmed Avni Bey Mesnevi Şerhi'ne yazdığı "Mukaddime"de 
"Müsteşrikler vahdet-i vücûd ilmini 'panteizm' dedikleri 'vücûdîlik' 
felsefesi anladıklarından, Mesnevî-i Şerifte vahdet-i vücûda dâir olan 
beyanâtı da bu kabilden addederler; ve Hz. Mevlânâ'yı da bu meslek 
erbabından büyük bir feylesof bilirler. Halbuki vahdet-i vücûd ilmi, 
muhakkıkların delîle değil, müşahedeye müstenid olan mu'tekadleridir" 
diyerek aralarındaki farkları on bir maddede göstermiştir 84 . "Vahdet-i 
mevcûd", "vücûdiyye" ve "vücûdîlik" tabirleriyle ifâde edilen ve felsefî bir 
sistem olan panteizmin 85 vahdet-i vücûd ile aynı zannedilmesi, Avrupa 



82. Dr. Mustafa Kara; A.g.e., (Doktora tezi), s. 50. 

83. A. Avni Konuk; Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Mukaddime, s. 20. 

84. Bkz. A.g.e., Mukaddime, s. 25-27. 

85. Batı felsefesinde "panteisme" kelimesi 1705 yıllarında Toland tarafından ortaya 
atılmıştır. "Her şey Tanrı'dır; Tann ve âlem bir tek şeydir" görüşünde olan bir 
doktrindir. İki ayrı mânâda anlaşılmıştır: 1. Yalnız Tanrı gerçektir; âlem O'nun zuhur 
veya sudûru olup, âlemin devam eden bir gerçekliği ve farklı bir cevheri yoktur 2. 

- 58 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

müsteşrikleri arasında başlamış bizde de bâzı yazar, düşünür ve ilim 
adamları tarafından vahdet-i vücûd terimi yerine ve onunla eş manâlı bir 
terim zannedilerek kullanılmıştır. Ama iki görüş arasındaki farkı 
kavrayanlar vahdet-i vücûd doktrininin "panteizm" terimiyle ifâde 
edilemiyeceğini belirtmişlerdir 86 . İslâm dünyâsında kullanılan 
"vücûdiyye" ve "vahdet-i mevcûd" tâbirlerinin ne zaman ortaya çıktığı, 
neyi ifâde ettiği üzerinde de ayrıca çalışmak faydalı olacaktır sanıyoruz. 

A. Avni Bey' in iki düşünce arasında tesbît ettiği farkları, üzerinde 
açıklamalara girmeksizin, biraz hülâsa ederek burada zikr etmek istiyoruz. 
Zîrâ vahdet-i vücûd anlayışının en mühim kitaplarından biri olan 
Fusûsu'l-Hikem ve şerhinin daha iyi anlaşılmasında yardımcı olacağını 
düşünüyoruz. 

1. Vahdet-i vücûd ilmi peygamberler ve onların vârisleri olan velîler 
vasıtasıyla, hakîkî menba' olan Cenâb-ı Hak'tan nazil olmuş bir ilimdir. 
Vücûdîlerin (panteistler) ilmi ise, cismânî duyguları ile bu süflî âlemden 
aldıkları bilgileri delîl kabul ederek varlığın birliğini sezmelerinden 
ibarettir. 

2. "Vahdet-i vücûd müşâhidleri" (vahdet-i vücûdu müşahede eden) 
muhakkıklar arasında ihtilaf yoktur. Fakat vücûdîler arasında ihtilâflar 
vardır. Çünkü ilimleri hislerinin ve nazarî akıllarının îcâd ettikleri delillere 
dayanmaktadır. His ve akılların idrâk dereceleri ise birbirinden farklıdır. 

3. Vahdet-i vücûdu müşahede edenler Hakk'ın zâtına "mechûl-i 
mutlak" derler; ve onu her çeşit sıfattan tecrîd ederler. Fakat "ulûhiyet" 
mertebesinde, Hakk'ın zâtını işitme, görme, irâde, kudret v.s. gibi 
sıfatlarla muttasıf bilirler. Vücûdîler ise Hakk'ı "İlk illet" (İllet-i ûlâ) ve 
"cevher" olarak isimlendirirler. 

4. Vahdet-i vücûdu müşahede edenler taayyünât ve eşyanın 
"hakîkaf'inin Hak olduğunu söylerler; fakat taayyünâtın ve eşyanın 
kendisine "Hak" demezler. "Hak Hak'tır; ve eşya da kendi zalarında 
eşyadır" derler 87 . Vücûdîler ise eşyanın taayyünlerinin ve zatlarının Hak 
olduğunu söylerler. 



Yalnız âlem gerçektir; Tanrı bütün bu var olanların bir toplamıdır... Bkz., Andre 
Lalande; Vocabulaire Technique et Critique de la Philosophie, Paris 1972, s. 732-733. 

86. Bkz. Leo Schaya; La Doctrine Soufique de l'Unite, Paris 1962, s. 10, 26, 27, 99; 
Titus Burckhardt; İslâm Tasavvuf Doktrinine Giriş, Ribat Yay., İstanbul 1982, s. 
32-37. İsmâîl Fennî; Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddîn Arabî, İstanbul 1982, s. 61- 
69. 

87. Yukarıda vücûd mertebeleri ve vahdet-i vücûd hakkında söylediklerimize bakınız. 
Ayrıca yine yukarıda sonlu ve sonsuz arasındaki münâsebet ve "nâ-mütenâhî" kelimesi 
hakkında işaret ettiğimiz hususlar, sarihin "fezâ-yı nâ-mütenâhî" ile ilgili cümleleri 
okunurken göz önünde bulundurulmalıdır. 

-59 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

5. Vahdet-i vücûdu müşahede edenler arasında farklı nazariyelere 
tâbi' olan fırkalar yoktur. Vücûdîler ise birbirinden farklı nazariyyeler 
tâkîp ederler.Meselâ Spinoza'ya göre sıfatlar, "cevher" kabul ettiği "illet-i 
ûlâ"nın zât ve hakikatini teşkil eden şeylerdir. 

6. Vücûdîler varlığın birliği hakkındaki fikirlerinde vahdet-i vücûdu 
müşahede edenlere benzerler. Bu benzeyiş İslâm "zahir ulemâsı"nı 
vahdet-i vücûd itikadından ürkütür; ve Hakk'ın eşyadan tenzih edilmesi 
için, onlar aklî deliller ortaya koymağa mecbur olurlar. 

7. Vahdet-i vücûdu müşahede edenler "Vücûd-i hakîkînin her 
mertebesinin bir hükmü vardır; ve ona riâyet etmek lâzımdır" derler. 
Binâenaleyh bu "suret âlemi "nde Peygamber'in getirdiği şeriat ile tesbît 
edilmiş olan amellere son derece riâyet ederler. Vücûdîler ise, kendilerini 
böyle bir kayıt ile bağlı ve mükellef bilmezler. 

8. Vahdet-i vücûdun son derece güç anlaşılan inceliklerini (dakâyık) 
"zevk" ve "vicdan" ile anlamak için önce bunun, Kur'ân, hadîs-i şerifler 
ve enbiyâ ile evliyanın ledünnî ilimlerinin özü (lübb) olduğuna şüphe 
etmeksizin inanmak, sonra da bu ilmin hakikatine vâsıl olmak için "bir 
insan-ı kâmilin terbiyesi ve nazarı altında, ale't-tedrîc sülük görüp hâl-i 
fenayı tahsil tahsil etmek lâzımdır." Halbuki vücûdîlerin ilimlerini ve 
aralarındaki ihtilâfları anlamak için "akl-ı dimâğî ve zekâ-yı tabiî" 
yeterlidir. 

9. Vahdet-i vücûd ilmi ilâhî hikmetlere âit bir ilimdir. Bunu müşahede 
edenlere "hakîm-i ilâhî" 88 derler. Vücûdîlik ise tabiî hikmetlere âit bir ilim 
olup, muhtelif kavimlerin filozoflarınca ifâde edilmiştir. Bu ilmin 
âlimlerine ise "hukemâ-yı tabîiyye" denir. 

10. Vahdet-i vücûdu müşahede edenlerin ilmi birbirlerinden alınmış 
bir ilim değildir. "Fenâ-fillâh" dedikleri hâlin vukuundan sonra 
kendilerinde meydana gelen bir "ilm-i şuhûdî", yâni müşahedeye dayanan 
bir ilimdir. Vücûdîlik ise, filozofların birbirlerinden aldıkları, sonra kendi 
akıllarına göre genişletip ifâde ettikleri bir "ilm-i nazarî", yâni aklî 
görüşlere dayanan bir ilimdir. Şu halde vahdet-i vücûd ilmi bir "ilm-i kal" 
(söz ilmi) değil, "ilm-i hâl"dir. 

11. Vahdet-i vücûdu müşahede edenler Cenâb-ı Hakk'ı hem "tenzih" 
ve hem de "teşbih" ederler. Vücûdîler ise yalnız "teşbih" ederler. Nitekim 
bunların karşısında İslâm zahir uleması ise yalnız "tenzih" ederler. 
Muhakkıkların müşahedeleri ise ikisinin ortasındadır. 



88. R. Guneon (Abdüyvâhid Yahya) İslâm Tasavvufu (Kubbealtı Akademi Mecmuası, 
Ocak 1985, s. 8-16) adlı makalesinde "sûfî" kelimesi ile "el-hikme el-ilâhiyye" (ilâhî 
hikmet) arasında ebced ilmi bakımından bir ayniyyete işaret etmektedir. 

- 60 - 



YAZAR VE ESER HAKKINDA 

Şârih A. Avni Bey vahdet-i vücûd ile panteizm arasındaki farkları 
İbnü'l-Arabî'nin Fütûhât'ındaki "Tenzih ederim o zâtı ki, eşyayı izhâr 
etti; halbuki o zât eşyanın 'ayn'ıdır" cümlesini, yine Fütûhat'tan alınmış " 
O zât-ı Hak zuhurda her şeyin 'ayn'ıdır. O'nu tenzih ederim ki, eşyanın 
zatlarında eşyanın 'ayn'ı değildir. Belki O, O'dur ve eşya dahi eşyadır" 
cümleleriyle tamamladıktan sonra, "Müsteşrikler, bu sözleri anlayamayıp 
onları vücûdî feylesofları zannederler. Değil müsteşrikler, senelerce 
medreselerde Kur'ân ve Hadîs derslerinde dirsek çürütmüş hocalar bile bu 
sözlerdeki dakâyıkı anlamaktan âciz kalırlar" 89 diyerek bahsi kapatır. 

Bu maddeler içinde dikkati şu noktalara çekmek isteriz ki, tekrar tekrar 
kullanılan "vahdet-i vücûd müşâhidleri" ifadesiyle "vahdet-i vücûd"un bir 
"müşahede", "zevk", "hâl" ile "fenâ-fillâh" neticesinde elde edilmiş bir 
"ilim" olup aklî bir nazariye olmadığı, "mertebe'ler anlayışına mutlaka 
riâyet etmek gerektiği ve bu ilme kitaplar okuyarak değil 90 , kendisi bu 
mertebeleri daha önce kat' etmiş bir "insân-i kâımTin terbiyesiyle 
ulaşılacağı belirtilmektedir. Elimizdeki bu şerhde de bu ana fikirler yeri 
geldikçe, muhtelif bahislerde, tekrar tekrar ifâde edilmiştir. Sarihin 
"Mukaddime"de zikr ettiği 91 Molla Câmî'nin şu rubaisi, tasavvuf ehlinin 
vahdet-i vücûd ve tevhîd ilmini elde etmekte kullandıkları usûlün "kitabî" 
ve "aklî" olmadığını, seyr ü sülük ile "fenâ"dan sonra bu mânâya 
ulaştıklarını göstermektedir: 

"Ey kevn ü mekânın hulâsası olan insan! Tevhîd-i Hakk'ı söz ile 
bulmak mümteniâttandır. Git vücûd-ı vehmini nefy et ki, Fusûsuİ- 
Hikemden ve Fahreddîn Irâkî'nin Kitâb-ı Lemeât'ından bulamadığın 
bir sırrı kendinde bulasın." 92 

Fusûs'u fransızcaya tercüme eden Titus Burckhardt'ın şu cümleleri 
de, bu rubaide ifâde edilen mânâyı açıklamakta ve tamamlamaktadır: 
"Bizzat İbn Arabî belirtir ki, güzel ahlâk ve manevî faziletlerin kemâle 
eriştirilmesi, insan tasavvufî doktrinin temel hakikatleri ötesinde teorik bir 
bilgiye sahip olmasa bile, 'kalb'in aydınlanması neticesini verebilir. 
Halbuki metafizik doktrinin iyi anlaşılması,bu bilginin şahısta fiilen 



89. A. Avni Konuk; Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Mukaddime, s. 27-28. 

90. İsmâîl Hakkı Bursevî "Kasır olanlara erbâb-ı hakâyık kitaplarını tetebbu' veya 
kable's-sülûk kıraat etmek yoktur. Zîrâ mazarratı hadden artuktur. Meğer ki ziyâde 
kalb-i selîm ve tab'-ı müstakim ehli ola. Ya'nî kuvvet-i akl-ı kudsî ile idrâk ve 
ihataya mecal bula. Bu hod nâdir düşer..." cümleleriyle bu mânâya işaret etmektedir. 
Bkz. Rûhul-Mesnevî, C. II, s. 516. 

91. Bkz. burada, s. 2. 

92. Şârih bu rubâî ile yukarıda hulul ve ittihâd bahsinde naklettiğimiz Mevlânâ'nın 
rubaisini, vahdet-i vücûd ile panteizm arasındaki farkları belirttiği 10. maddede 
zikretmektedir. 

- 61 - 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 

gerçekleşmesini garanti etmez. Şunu da ilâve edelim ki, sâdece' kalb 
aynasının temizlenmesini öğreten, fakat yüce hakikatler (hakâyık) 
bahislerinde hiç konuşmayan sûfîler vardır." 93 

Fusûs ve şerhiyle alâkalı mes'eleler arasında mühim gördüğümüz ve 
Fusûs'un anlaşılmasına yardım edeceğini umduğumuz yukarıdaki 
bahisleri, daha başka ele alınması gereken hususlar varsa da, burada 
uzatmaksızm bitirmek istiyoruz. 



93. Titus Burckhardt; La Sagesse des Prophetes, İntroduction, s. 14. 

-62- 



Muhyiddin İbn Arabî 
FUSÛSUL-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



Tercüme ve Şerh: 
Ahmed Avni Konuk 




■■""•lı 



mm, * 



MUKADDİME 

Lisân-ı imkân-ı ilâhîsi ile Zât-ı vâcibü'l-vücûda hamd olsun ki, 
medıyk-ı ademde bunalıp kalan sıfat ve esmâ-i namütenahisini nefes-i 
rahmanisi ile tenfis ederek onlara vücûd-i pür-cûdundan her bir mertebe-i 
tenezzülün icâbına göre birer vücûd bahş, ve kemâlât-ı ilâhiyyesini tafsîlen 
müşahede etmek İçin onların hey'et-i mecmuasını âyîne ittihâz eyledi. 

Salât ve selâm, enbiyânın hâtemi ve a'refi olan Muhammed Mustafâ 
Efendimiz'in üzerine olsun ki, onun hakikati merâtib-i tecelliyâtın a'lâ ve 
eclâsı; ve taayyünü mertebe-i insâniyyenin ecma' ve esmelidir. Ve onun 
feyzi bi'1-cümle envârın menba'ı olan ism-i câmi'-i ilâhîden vâki' olup, 
rahmet-i ilâhiyye bi'1-cümle hakâyıkına, onun hakikatinden tevzî' olunur. 

Tarzıyye-i bî-intihâ, mazhar-ı etemm-i ism-i Hâdî olan o hâtem-i en- 
biyâ (a.s.v.) Efendimiz'in âl ve ashabı ve verese-i kümmelîni üzerine ol- 
sun ki, her biri semâ-i hidâyetin nücûm-i pertev-feşânı olup zulmet-i 
tabiatta Hak ve hakikate mûsıl olan yolu şaşıran kimselere birer reh- 
nümâdır. 

Ey teşne-i hakikat olan mü'minîn-i mütefekkirin ! Bu kitâb-ı münîf, 
zübdetü'l-kâmilîn ve kıdvetü'l-muhakkıkîn Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn 
Arabî (r.a.) efendimizin te'lîf-i âlîlerinden olan Fusûsu'l-Hikem'dir. 
Maânîsi Hz. Şeyh'in kalbine (S.a.v.) Efendimiz tarafından ilkâ, ve nâm-ı 
latîfi zât-ı risâlet-penâhîleri tarafından tevsîm buyrulduğu cihetle, vücûd-i 
unsurîde merkûz dimâğ-ı fa'âlin eseri ve nazar-ı aklînin netâyic-i istidlâlâtı 
değildir. Serâpâ asl-ı hakîkîden kulûb-i enbiyâ (aleyhimü's-selâm)a 



2 MUKADDİME 

münzel olan maârif ve hikem-i ilâhiyyeden ibaret, ve ehl-i takyîd olan 
erbâb-ı ukülün bilmediği ve idrâk edemediği hakâyık ile / mâlâ-mâldir. 

ûjX : Si J.STj JjK \dJlj (Bakara, 2/216). 

İmdi bu kitâb-ı münîfi hatm ederek mündericâtım zevkan arif olanlar, 
mebde 1 ve maâdın ne demek olduğunu, ya'nî kendisinin ve muhitinin ne- 
reden gelip nereye gittiğini ve her mevtında ne için meks ettiğini ve 
hakîkat-ı vücûdu anlarlar. Cehlin zevali ile artık çûn ü çirâ münkatı', ve 
âlem nazarlarında bir temâşâ-gâh-ı latîf olur. Velâkin yalnız cehlin zevali 
kâfî değildir; belki vücûd-i insanîde a'zam-ı kuvâ olan "vehm"in dahi 
zevali lâzımdır. Bu ise ancak bir insân-ı kâmilin isti'dâda göre terbiyesi ve 
bu terbiye dâiresinde sülûkün itmamı ile olur. Zîrâ bilmek başka ve olmak 
yine başkadır. Bilmek ile vücûd-i vehminin nefyi ve tevhîd-i hakîkîye 
vusul kabil değildir. Meğer ki hakkında inâyet-i ezeliyye mesbûk ola. 
Ale'l-kâide bu illetin zevali bir tabîb-i hazıkın tedavisi ile mümkin olur. 
Beyt: 

Tercüme: "Ey kevn ü mekânın hulâsası olan insan! Tevhîd-i Hakk'ı 
söz ile bulmak mümteniâttandır. Git, vücûd-i vehmini nefy et ki, 
Fusûsu'I-Hîkem'den ve Fahruddîn Irâkî'nin Kitâb-ı Lemeâfından 
bulamadığın bir sırrı kendinde bulasın." 

Ma'lûm olsun ki, Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinin mu'terizleri ve 
husûsiyle bu kitâb-ı âlînin münkirleri vardır. Bunlar hulasaten bervech-i âtî 
tasnîf olunabilirler: 

Birinci sınıf: Kendi ilim ve irfanlarına mağrur olan zümre-i hasûdândır 
ki, cenâb-ı Şeyh hazretlerinin zahir ve bahir olan fazl ve kemâlini 
çekemediklerinden, onların bu sû'-i hulkları, inkârlarına sebep olur. 

İkinci sınıf: Birinci sınıfın mukallidleridir ki, hiç bir kıymetleri yoktur. 

/ Üçüncü sınıf: Hz. Şeyh'in beyânâM aliyyelerini havsala-i idrâkleri 
kabul etmeyen fuhûm-i kâsıra erbabıdır. Bunların sebeb-i inkârları acz ve 
sâika-i taassubdur ki, hallerine acınır. Bunlar şeriatı vesîle ittihâz edip 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 3 

hakâyık-ı mezkûrenin muğâyir-i şeriat olduğunu, ve binâenaleyh onları 
mütâlâa ve tefekkür ile meşğûl olan kimselerin varta-i küfre düşeceklerini 
iddia ederler. Kendileri hakâyıktan tebâud ettikleri gibi, başkalarını da 
teb'îd ederler. \ — «^ 0>«-^ ^1 0j~~^ ^j (Kehf, 19/104). Halbuki bu 
hakâyıkın kâffesi lübb-i Kur'ân ve ahâdîsdir; ve peygamberân-ı izam ha- 
zarâtının kulûb-i şeriflerine nazil olan hikemdir. "Küfr"ün bir ma'nâsı da 
"setr"dir; Hakk'ı setr eden kimselere "kâfir" derler. Bir putperest Hakk'ın 
tecellîsini ancak mahdûdü'l-mikdârına hasr ettiği ve diğer tecelliyât-ı 
Hakk'ı setr ve inkâr eylediği için kâfirdir. Eğer bir kimse vücûd-i mutlak-ı 
Hakk'ı aİİI *rj çâ I^Jy UjU (Bakara, 2/115) âyet-i kerîmesi mucibince 
cemî'-i zerrâtta müşahede edebilmek ilmini okuduğu için kâfir olursa, 
sıfat-ı mü'miniyyet, emr-i vücûdu "Hak" ve "halk" diye iki müstakil 
kısma tefrik eden mutaassıbîne mi tevcih edilmek münâsib olur? Ve bu 
mutaassıbînde şirk-i hail olduğuna şübhe yoktur. 

Dördüncü sınıf: Üçüncü sınıfın mukallidleridir ki, bunlar da pek 
bîçâredirler. 

Beşinci sınıf; Zevk ve meşrebleri Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin zevk 
ve meşreblerine uymayan urefâdır. Bunlar ulemâ-i billâhdan olup Hz. 
Şeyh'i ta'zîm ve onların velayetlerini tasdik ile beraber ba'zı mesâilde 
muhalefet ederler. 

Altıncı smıf: Zevkan ve meşreben Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin 
murâdât-ı aliyyelerini anlayan muhakkıklardır. Bunlar Hz. Şeyh'e hiç bir 
mes'elede muhalefet etmeyip sükût ile beraber, esrâr-ı ilâhiyyenin ifşasını 
hoş görmezler; ve halkı mütâlaa-i Fusûs'tan men'ederler. Halbuki bu 
hakâyık ve maârifin hak olduğunu bilirler. Velâkin evvelen, fuhûm-i zaîfe 
ashabının bu hakâyıkı yanlış anlayıp Hak hakkında sû'-i i'tikâda 
düşmelerinden havf ederler. Saniyen, aslında sâhib-i zekâ olmakla beraber 
tab'ında fısk ve hubb-i dünya ve câh gâlib olan kimselerin / bu hakâyık ve 
maârifi okuyup, reşâdet da'vâsına kıyam ve bunları sermâye-i ezvâk-ı 
nefsâniyye ittihâz etmelerinden korkarlar. Binâenaleyh onların men'leri 
şefakaten'li'1-ibâd olmuş olur. 

Fakir derim ki, Fusûsu'I-Hikem'in dahi Kelâmullâh gibi iki 



4 MUKADDİME 

hâssıyyeti vardır: c&Jtâ\ VJ *>. J-i* Uj \ J g' ^ ^Mıı \jf ^ J*^ (Bakara, 2/ 
26) Ya'nî okuyanların bir kısmı hidâyete vâsıl olur, bir kısmı da dalâlete 
düşer. Kur'ân-ı Kerîm bu hâssıyyetleri cami' olmakla beraber onu mütâlâa 
ve kıraat eden kimseyi men' etmek caiz değildir. Zîrâ Kur'ân bir mihekktir; 
altın ile bakır ayrılmak için gelmiştir. Fusûsu'l-Hikem dahi öylece bir mi- 
hekkdir. Akıl ve irfan sâhibleri bir kerre kendilerini ona vurmalıdır, tâ ki 
Hak için hüccet-i bâliğa sabit olsun î Ve neticede / -*JI J> &jj ÂaM ^ jjy 
(Şûra, 42/7) sırrı kuvveden fiile gelsin. 

Sunûf-i mezkûre taraflarından cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazretlerinin 
beyânât-ı aliyyelerine karşı vâki' olan i'tirâzâta muhakkikin hazarâtı 
cevâb-ı şâfî vermiş ve bunları hâvî olan kütüb ve resâil el-yevm eydî-i 
nâsda tedavülde bulunmuş olduğundan burada tekrîr-i tafsilât zâid görülür. 
Bu hususta ma'lûmât almak isteyen zevât-ı kiramın fudalâdan merhum 
Bursalı Tâhir Bey'in Tercüme-i Hâl ve Fazâil-i Şeyh-i Ekber Muh- 
yiddîn İbn Arabî nâmındaki matbu' risalelerini ve onda isimleri mezkûr 
olan resâili mütâlâa buyurmaları şâyân-ı tavsiyedir. 



Birinci fasıl : Vücûd 



"Vücûd"un lisânımızda mukabili "varlık", ve lisân-ı fârisîde 
"hestî"dir. Ma'nâ-yı lüğavîsi "matlûbu bulmak"tır. Örfte müsta'mel olan 
"cisim ve beden" ma'nâsı kütüb-i lügatte ancak ma'nâ-yı mecazî olarak 
mezkûrdur. Istılâh-ı sûfiyyede "zü'1-vücûd olan mevcûd"dan ibarettir. 
İmdi vücûd lafzı ile bir hakikat murâd olunur ki, onun varlığı kendi 
zâtından ve kendi zâtı iledir. Ve bakî mevcudatın varlığı ondan olup onun- 
la kâimdir. Muhakkıkîn-i mutasavvife âlem-i kelâmda, ö hakikate işaret 
için "Lâ-taayyün" / ve "vücûd-i mutlak" derler. Çünkü zât-ı vücûd bu 
mertebede hiç bir "isim" ve "sıfat" ve "fiil" ile mukay yeden müteayyin 
değildir; bi'1-cümle kuyûd-i taayyünâttan mutlaktır. Belki kâffe-i taayyünât 
bu mertebede ayn-ı zâttır. 

"Vücûd-i sırf" derler. Çünkü zât, isim ve resim ve na't ve vasıftan ken- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 5 

di sırâfeti ile hâlistir. 

"Zât-ı sâdic" ve "ayn-ı kâfur" derler. Zîrâ esma ve sıfat ve ef âl levnin- 
den sâde ve safîdir; ve hiç bir levn ile mülevven değildir. 

"Mechûlü'n-na't" derler. Zîrâ bu mertebede cemî'-i nuût ma'rûf ve 
meşhûd değildir. Ve na't ise ism-i sübûtî ve selbîden ibarettir. Bu merte- 
bede tasavvur-i sübûtî ve selbîden hiç birisi yoktur. Binâenaleyh 
mechûlü'n-na't olur. 

"Ezelü'1-âzâl" derler. Zîrâ vücûdun bundan yukarı bir mertebesi yok- 
tur. Ve cemî'-i merâtib bu mertebenin mâ-dûnudur. 

"Gaybü'l-guyûb" derler. Zîrâ a'yân-ı sabiteden i'tibâren tâ misâl-i mut- 
laka kadar olan gayb-i izafî merâtibi, bu mertebede gâib-i mutlaktır. Ne ta- 
savvur-i haricîleri ve ne de tasavvur-i ilmîleri vardır. 

"Münkata'u'l-işârât" derler. Zîrâ bu mertebede bi'1-cümle işârât-ı esma 
ve sıfat münkatı'dır. "et-Tevhîdü ıskâtu'l-izâfât" bu mertebede vâki' olur. 

"Münkata'u'l-vicdânî" derler. Zîrâ bu mertebede tasavvur-i vicdan yok- 
tur. Bu ifâde "zât için vicdan yoktur" ma'nâsına değildir. Çünkü tasavvur-i 
vicdan ilim mertebesinde olur. Bu mertebede ise ilim mutasavver değildir. 
Binâenaleyh eser-i ilimden ibaret olan vicdan dahi yoktur. 

Suâl: Zâtın zâta vicdanı olmamak olur mu? 

Cevap: Bir şeyi bir şeyden selb etmek için, o şeyin -velev ki hayâlen 
olsun- sübûtu lâzımdır. Halbuki vücûd-i hakîkî muvacehesinde ilim ve 
hayâl dahi mevcûd değildir ki, keyfiyyet-i selb vâki' olabilsin. 

Bu isimler "lâ-taayyün" isminin müteradifidir. Lâ-taayyün mertebesi 
cemî'-i taayyünâtın selbidir. Böyle olunca / lâ-taayyünün tasavvurundan 
zât "münkata'u'l-vicdânî" olur. "Münkata"' lafzı feth-ı "tâ" iledir; ve 
"vicdânî"deki "yâ" dahi nisbettir. 

"Gayb-i hüviyyet" derler. Zîrâ vücûdun cemî'-i merâtibi bu mertebede 
merâtib-i zuhura nisbetle gayb ve fikdân içindedir. Nitekim karanlık ge- 
cede bi'1-cümle eşya bi'1-fiil mevcûd-i haricîdirler. Fakat galebe-i zulmetten 
nâşî eşya asla görünmez. Zîrâ olmamak başka, ve olup da görünmemek 
yine başkadır. 



6 MUKADDİME 

" Aynü'l-mutlak" derler. Zîrâ zât-ı sırf bu mertebede min-külli'1-vücûh 
mutlaktır; bir vech ile ki, kayd-ı mutlakıyyetten de mutlaktır. 

"Zât-ı bilâ-i'tibâr" derler. Zîrâ zâtın cemî'-i i'tibârâtı bu mertebede bilâ- 
i'tibârdır. 9.^ <** j& (Jj aJÜI ûIT bu mertebeden kinayedir. 

İsm-i "lâ-taayyün"ün mürâdîfi olmak üzere muhakkikin bu mertebeyi 
atîdeki isimler ile de tevsîm ederler: 

"Zât-ı ahadiyye", "zât-ı hüviyyet", "zât-ı bilâ-taaddüd", "gayb-i 
mechûl", "mahzen-i şuûn", "evvel-i lâ-nihâye", "hestî-i mutlak", "kenz-i 
mahfî", "ahadiyyet-i sırf", "zât-ı hüve hüve", "vücûd-i baht", "gayb-ı 
masun", "ademü'1-adem", "âhir-i lâ-bidâyet", "hestî-i sâde", "mechûl-i 
mutlak", "ahadiyyet-i mutlak", "zât-ı mutlak", "vücûd-i mahz", "gayb-i 
meknûn", "kıdemü'l-kıdem", "gâyetü'l-gâyât", "hestî-i sırf", "vücûd-ı 
hakîkî", "ahadiyyet-i zât", "zât-ı sırf", "tûfân-ı mahz", "meknûnü'l- 
meknûn", "hafâü'1-hafâ'", "nihâyetü'n-nihâyât", "hakîkatü'l-hakâyık", 
"Hakk-ı hakîkî", "alem-i zât", "zât-ı baht", "gayb-i mutlak", "butûnü'l- 
butûn", "makâm-ı ev-ednâ", "ma'dûmü'l-işârât", "ebtan-ı butun". 

Hakîkat-i vücûd bir mefhûm-i küllî-i nûrânî olduğundan o kadar latîftir 
ki, onu akıl, fehm, vehim, havas ve kıyâs ile anlamak mümkin değildir. 
Zîrâ âlât-ı idrâk olan bu vesâit-i ma'dûde, o eltaf-ı latîfin muvacehesinde 
eksef-i kesiftir. Kesîfin mertebe-i kesafette kaldıkça kendi aslı olan latîfi 
idrâk etmesi mümkin değildir. / 

Vücûd-i mutlak öyle bir kenz-i bî-pâyândır ki, meknûnâtı kendisinden 
mahfîdir. Zîrâ vücûd-i mahz kendi cemâl-i zatîsinde müstağraktır. 
"Kendinden âğâhlık" bir sıfat olduğundan, bu mertebesinde, vücûd-i mahz 
ondan dahi münezzehdir. Vücûd-i hadisin bu mertebeye asla şuuru olamaz. 
Zîrâ hudûs ve kıdem yekdîğerinin zıddıdır. 01**^^ oi-UaJl kâidesince bi- 
rinin zuhurunda diğeri ihtifâ eder. Bunun için a'ref-i enbiyâ (s.a.v.) Efen- 
dimiz aJÜİ oli ^ Ij^S^L^f kavl-i şerifi ile hâdisü'l-vücûd olan abdin fikir ile 
bu mertebe-i vücûdu idrâk edemeyeceğini tefhim buyurmuşlardır. Bu 
mertebede vücûd tecellîden münezzehdir. Zîrâ tecellî meşiyyet ile olur Hal- 
buki meşiyyet bir sıfat olduğundan vücûd-i mahz ondan dahi münezzehdir. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 7 

Vücûd-i hakîkî öyle bir mefhûm-i küllî-i vâhidü'l-ayndır ki, hudûd ve 
cihet kabul etmez. Zîrâ bir had kabul etse, haddi bittikten sonra diğer 
vücûda geçilir; ve haddin nihayeti olan her bir vücûdu ta'dâd etmek 
mümkin olur. Bu ise münâfî-i vahdettir. Cihet ise bir şeyin diğer bir şeye 
olan vech-i mukabili olup bu da hududu îcâb ettiğinden, vücûd hakkında 
bu da mutasavver değildir. Binâenaleyh vücûdun vahdâniyyeti adedî olan 
"birlik" değildir; belki bir muhît-i namütenahi olan varlıktan ibarettir. Ve 
kendisinin bir mebdei olmayıp belki kendisi cemî'-i mevcudatın mebdei ve 
menşeidir. Farz edelim ki, bir mevcûd-i mukayyed ve müteayyin olan her- 
hangi bir şahıs arzın herhangi cihetinden fezaya doğru nâ-mahdûd zaman- 
larda tayarân etse bir intihaya vusul mümkin değildir. Zîrâ onun bu seyri 
"vücûd" içindedir. Ve fezâ-yı lâ-yetenâhî ayn-ı vücûddur. 

Suâl: Bu vücûd-i hakîkînin bir mebdei var mıdır? 

Cevap: Bu suâl nâ-becâdır. Zîrâ vehmin îcâd ettiği bir suâldir. Her ne 
kadar vehme göre bir suâl vârid gibi görünürse de, hakikatte böyle bir suâl 
yoktur. Ve kuvve-i akliyye bu suâlin nâ-becâ olduğunu bir kaç vech ile 
isbât edebilir. Şöyle ki: 

1. Vücûda bir menşe' tahayyülü, evvelce yok idi, sonradan var oldu, 
demek ma'nâsım mutazammın olur. Halbuki evvelce yok olan şeye var 
denemez; ve bunun kabulü, "yokluk" kendisinin zıddı olan / varlığa te- 
beddül etti demek olur. Halbuki yok olan var olamaz ve var olan da yok o- 
lamaz. 

2. Bir mebdee istinaden var olan şey, vücûd-ı hakîkî değildir. Belki 
kendinden evvelki vücûdun izâf âtından ve müteallıkâtından olur. Su ile 
buz arasındaki nisbet gibi. 

3. Mademki varlığa bir menşe' tahayyül olunur; bu menşee de, diğer 
bir menşe' tahayyül olunabilir; ve bu tahayyül böylece ilâ-nihâye teselsül 
edip gider. Ve bu teselsül vücûdun değil, yoklukların teselsülü olur. Ve 
böylece gidilip bir asl-ı hakîkîye istinâd etmek mümkin olamaz. 
Binâenaleyh bu teselsül, vehmin îcâd ettiği bir ma'nâ olduğu için, akl-ı 
selîm indinde fâsid olur. Esasen adem, boşluk ve sükûndur. Ve teselsül ise 
doluluktan ve hareketten başka bir şey değildir. Binâenaleyh teselsül ade- 



8 MUKADDİME 

min sânı değildir. Bu i'tibâr ile de evvelce yok olan şeyin bi't-teselsül var 
olması caiz olmaz. 

İkinci fasıl : Adem 

Mefhûm-ı adem, zihinde hâsıl olan bir ma'nâ-yı küllî-i zulmânîdir; ve 
ma'nâ-yı küllî-i nûrânî olan vücûdun zıddı ve mukabilidir. Vücûdu, 
"ademü'1-adem" diye ta'rîf ettiğimiz gibi, ademi de "ademü'l-vücûd" diye 
ta'rîf ederiz. Adem öyle bir zulmet-i ezelî ve ebedîdir ki, ondan ezelen ve 
ebeden bir şey çıkmaz; ve öyle bir sükûn-ı ezelî ve ebedîdir ki, ondan eze- 
len ve ebeden hareket zahir olmaz. Vücûd, namütenahi olup bir hadde 
müntehî olmadığı için, ademin tahakkuk edebileceği bir saha mevcûd 
değildir; binâenaleyh adem lâ-şey'-i mahzdır. Vücûd dâima vâhid olup, 
kendi hakîkat-ı hakîkiyyesi üzerinde bilâ-tağayyür ve bilâ-tebdîl bakîdir. 
Ve adem dahi kezâlik ademiyyeti üzerinde sabittir. Vücûd asla adem olmaz; 
ve mevcûd ma'dûm olmaz; ve ma'dûm dahi mevcûd olmaz. Zîrâ kalb-i 
hakâyık muhaldir. İmdi "vücûd" hak, ve "adem" bâtıldır. Muhakkıkîn-i 
sûfiyye bu ma'nâya atîdeki ıstılâhât ile işaret ederler: 

"Adem-i hakîkî", "adem-i mahz", "adem-i mutlak", "bâtıl-ı mutlak", 
"adem-i sırf", "ademü'l-vücûd", "bâtıl-ı hakîkî." 

/ Adem iki nevi'dir: Birisi bu zikr olunandır; diğeri "adem-i izafî", 
"adem-i i'tibârî" ve "adem-i mukayyed" dedikleridir ki, bu adem 
çekirdeğin içindeki ağacın ve sulb-i pederde olan veledin suretleri gibidir. 
Ya'nî bi'1-kuvve mevcûd ve bi'1-fiil ma'dûm olan eşya adem-i izafîdedir. 
Adem-i izafî, vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında bir berzahtan 
ibarettir. 



Üçüncü fasıl: Vücûd-i İzafî 



Vücûd-i izafî bir asl-ı hakîkîye müstenid olup, ondan neş'et eden 
bir varlıktır ki, ona "vücûd-ı zıllî", "vücûd-ı mukayyed", "vücûd-ı 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHÎ 9 

mümkin" de denir. 

Vücûd-i izafî vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında vâki'dir. Zîrâ bir 
yüzü ademe, bir yüzü de vücûda nazırdır. Binâenaleyh o "mevhûm-i 
mahz"dır. Hakikatte vücûd-ı müstakıili yoktur. Belki vücûd-ı mahz-ı 
latîfin sıfat-ı arızası olan mertebe-i kesafetten ibarettir. Meselâ buhar mev- 
cut olduğu halde, kemâl-i letafetinden, basar-ı hissî ile idrâk olunmaz. 
Mertebe mertebe tekasüf ettikçe mahsûs olur. İlk tekasüfte bulut olup ba- 
sar-ı hissî idrâk eyler; fakat göz kapanıp bulut içinden mürur edilse, temas 
ile hissolunmaz. Bulut tekasüf edip su oldukda, mecmû'-i havâss ile idrâk 
olunur. Su incimâd edip buz oldukda, kemâl-i kesafetinden azhar olur. 
Eğer buharı vücûd-ı hakîkî farz edecek olur isek, onun bulut, su ve buz 
suretleri sıfât-ı arızasından ibaret olur. Ve sıfât-ı arızada asi olan adem 
olduğundan, onlara vücûd-ı hakîkî sahibidir denemez. Vücûd-ı hakîkî, an- 
cak buhar olup, bu suretlerin sebeb-i kıyamı olmuş olur. Ve tağayyürât ve 
istihâlât-ı mütevâliye vücûd-i hakîkînin değil, belki sıfât-ı ârızasındadır. 
Zîrâ vücûd-i hakîkî tağayyürât ve istihâlâttan münezzehdir. İşte bu misâle 
mutabık ve muvafık olarak senin ve benim bi'1-cümle eşyâ-yı kesîfenin ve 
suver-i hayâliyye ve cevâhir-i mücerredenin vücûdları, hep / vücûd-ı 10 
hakîkînin sıfât-ı arızasının istihâlâtından başka bir şey değildirler. Onun 
için mevcûdât-ı kevniyyeye "suver-i hayâliyye" ve "nüfûs-ı vehmiyye" de 
derler. Bu mevcûdât-ı zılliyye ve izâfiyye, vücûd-ı hakîkînin edillesi ve 
alâmâtıdır. Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücûduna; ve 
keza Önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sahibinin vücûduna is- 
tidlâl eyleriz. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri: U^j J»^3 olj— —Jl jU *;lt ^j 
yj çUi \h\ f-6*—**- J* y>j Jib ja U^-J v±~j (Şûra, 42/29) âyet-i kerîmesinde 
semâvât ve arz ile, onlarda mebsûs olan devâbbın alâmât-ı vücûddan 
olduğunu beyân buyurmuş ve bizlere bu îzâh olunan hakîkati duyur- 
muştur. 

Dördüncü fasıl: Tecelliyât-ı vücûd 

Ma'lûm olsun ki, vücûdun merâtib-i muhtelifeye tenezzül suretiyle te- 
cellîsi, ancak zuhura "meyi" ile mümkindir; ve "meyi" dahi meşiyyetten 



10 MUKADDİME 

ibarettir. Halbuki meşiyyet bir sıfat ve bir nisbet olduğundan, cemî'-i niseb 
ve sıfattan muarrâ ve münezzeh olan vücûd bu sıfat-ı meşiyyetten dahi 
münezzehtir. Zîrâ vücûd-i mutlak cemâl-i zatîsinde müstağraktır; ve 
istiğrakta meşiyyet olmaz. Binâenaleyh vücûdun mertebe-i vahdete, ya'nî 
mertebe -i ulûhiyyete, tenezzülü istiğrâk-ı cemâl-i zatîsinden mertebe-i 
âgâhîye gelmesi demektir ki, bu da meşiyyet ile değil, belki onun iktizâ-yı 
zâtîsidir. İktizâ-yı zatîde ise sebeb ve illet mevzû'-i bahs olamaz. Vücûdun 
merâtib-i tecelliyâtı yedidir: 

1. Lâ-taayyün, 2. Taayyün-i evvel, 3. Taayyün-i sânî, 4. Mertebe-i 
ervah, 5. Mertebe-i misâl, 6. Mertebe-i şehâdet, 7. Mertebe-i insan. 

Bu tertîb külliyyât i'tibâriyledir; cüz'iyyât i'tibâriyle merâtib-i vücûdu 
hasr ve ta'dâd kabil değildir. İmdi bu merâtib keşfî ve aklîdir; zamânî ve 
hakîkî değildir. Ya'nî vücûd bir zamanda tecellî etmemiş ve o an içinde / 
kendi cemâlinde istiğrakı hasebiyle cemî'-i esma ve sıfatı kendisinde 
müstehlek ve muzmahill olmuş idi; sonra bir zaman geldi ki, bu istiğraktan 
ayılıp kendisine geldi ve kendindeki sıfata şuuru hâsıl oldu; ve bu zaman 
dahi geçtikten sonra düşünüp dedi ki: "Bende bu kadar sıfat var; bunların 
asarını izhâr edeyim; falan şeyi böyle yapayım ve falan şeyi de şöyle ya- 
payım"; ba'dehû bu teemmülü müteâkıb eşyayı îcâd etmeğe başladı; ve 
cümlesini yoktan var etti. Bu, kat'â böyle değildir. Bu merâtib keşfe ve 
akla göredir; yoksa zaman ile asla münâsebetleri yoktur. Zîrâ vücûdun te- 
nezzülâtı ve tecelliyâtı vücûd ile beraber kadîmdir. Hudûs, ancak suver-i 
kesîre-i avalimin efradına nazarandır. Ve âlem bizim âlemimizden ibaret 
değildir. Fezâ-yı lâ-yetenâhîde avâlim-i bî-nihâye mevcûd olup, peyderpey 
tekevvün ve tefessüd etmektedir. Bu tekevvün ve tefessüdün ne evveli ne 
de âhiri vardır. Zîrâ keyfiyyet-i halk ezelî ve ebedî olup, ne evveli ve ne de 
âhiri vardır. Evveliyyet ve âhiriyyet, ancak efrâd-ı mahlûkata nazarandır. 



Beşinci fasıl: Mertebe-i lâ-taayyün, mertebe-i ahadiyyet 

Bu mertebe vücûdun mertebe-i ıtlâkı olup, cemî'-i nuût ve sıfat 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 11 

izafesinden münezzeh ve her kayıddan, hattâ kayd-ı ıtlaktan dahi mukad- 
destir. Bu mertebe Hak Teâlâ hazretlerinin künhü olup, onun fevkinde 
başka bir mertebe yoktur. Vücûdun bu mertebesi hakkındaki tafsilât, birin- 
ci ve dördüncü fasıllarda zikr olunduğundan burada tekrarı zâiddir. 



Altıncı fasıl: Mertebe-i vahdet, taayyün-i evvel mertebesi 

Bu mertebe zât-ı bahtın istiğrâk-ı cemâlîsinden, mertebe-i âgâhîye te- 
nezzülünden ibarettir. Bu tenezzül vücûdun iktizâ-i zâtîsidir. Onun bu mer- 
tebe-i âgâhîsine "mertebe-i ulûhiyyet" denir. Vücûd bu mertebede kendi- 
sindeki sıfat ve esmayı alâ-tarîkı'1-ihâta mücmelen bilir. Ve sıfat bu 
mertebede kendisinin aynı/ olduğundan bu ilim, kendi zâtına olan ilmin- 
den ibarettir. Binâenaleyh vücûd bu mertebede cemî'-i esma ve sıfat ile 
müsemmâ ve mevsûf; ve nuût ile men'ût olduğundan "Allah" ism-i 
câmi'inin mertebesidir; ve bu isim ile müsemmâdır. Bu mertebe, zât-ı lâ- 
taayyünün, taayyün suretiyle zuhur ettiği evvelki mertebe-i tenezzülüdür. 
Buna f, taayyün-i evvel" ve "ilm-i mutlak" da derler. Zîrâ bu mertebede 
zâtın şuuru ve vicdanı ma'lûm; ve gayriyyet kaydı olmaksızın mutlaktır. 
Buna "vahdet-i hakîkî" mertebesi de derler. Zîrâ bu nefs-i "taayyün-i ev- 
vel"in ismidir ki, J^tjJl Nl jl»-!^ ^jx^y ya'nî "vâhidden ancak vâhid 
sudur eder" demektir. Bu mertebede ta'dîd ve a'dâd ve kesret ve efrâd 
yoktur. Beyne'n-nefy ve'1-isbât müsâviyü't-tarefeyndir. 

"Felek-i velâyetü'l-mutlak" derler. Zîrâ "cevher-i evvel"den ibaret olan 
taayyün-i evvelin zahiri ve bâtını vardır. Onun bâtınına "velâyet-i mutla- 
ka" derler. jİJI -Sj V$l İJüli" (Kehf, 18/44) bu velayetten kinayedir. Ve 
onun zahirine "nübüvvet-i mutlaka" derler. Zîrâ o, vücûd-ı ahadiyyet ile 
vâhidiyyet arasında berzahtır. Mevvâc-ı ahadiyyetten feyz-i akdesi bî- 
vâsıta kabul eder ki, nâmı "velâyet-i mutlaka" dır. Ve vâhidiyyet mevvâcı 
ile feyz-i mukaddesi ahz edip halka eriştirir; nâmına "nübüvvet-i mutlaka" 
derler, j — -i*— 51j *Ui j» ^\ j l — ^j c •■ < bu nübüvvete işarettir. Cemî'-i 



12 MUKADDİME 

velâyet-i evliya ve nübüvvet-i enbiyâ ondan neş'et ve zuhur ederler. Bun- 
dan nâşî ona "felek-i sâbitât" ta'bîri ile kinaye ederler ki, cümle seyyârât ve 
sâbitât nasıl eflâkte vâki' iseler, enbiyâ ve evliyanın nübüvvet ve velâyet-i 
külliyye ve cüz'iyyeleri de öylece "velâyet-i mutlaka"da vâki'dirler. 

Buna "tecellî-i evvel" de derler; zîrâ o, lâ-taayy ünden evvelen zuhur 
etti; ve mertebe-i hafâdan evvelen münevver oldu. 

"Kâbiliyyet-i evvel" de derler; zîrâ o cümle mahlûkât ve mevcudatın 
maddesidir; ve cemî'-i kâbiliyyât ondan zahir olurlar. 

"Makâm-ı ev ednâ" da derler ki, bu mertebenin fevkinde, zât-ı sırf 
mertebesinden gayri bir mertebe yoktur. 

/ "Berzahu'l-berâzih" derler; zîrâ o, taayyün ile lâ-taayy ün arasında 
hâildir ve cemî'-i berâzihi câmi'dir. 

"Berzah-ı kübrâ" da derler; zîrâ ahadiyyet ve vâhidiyyeten ibaret olan 
iki mertebe-i a'zamı hâmildir. 

"Ahadiyyetü'1-cem"' de derler; zîrâ bî-i'tibâr-ı ıskat ve isbât, min-hay- 
sü-hiye, zâtın itibârıdır. 

"Ma'den-i kesret" de derler; zîrâ cevâhir-i esma ve sıfat bu ma'denden 
zuhur ettiler. 

"Menşe'ü's-sivâ" da derler; zîrâ cemî'-i mümkinât bu mertebeden 
zuhur etti. 

"Kâbiliyyet-i kesret" de derler; zîrâ bütün keserât-ı esmâiyye-i 
külliyye-i ilâhiyye ve esmâ-i kevniyye-i külliyye bu masdardan zuhur etti. 

"Felekü'l-hayât" da derler; zîrâ medâr-ı hayât-ı âlem bu mertebeye 
menûttur. Bu mertebe âlem-i ervah ve ecsâmın hakâyıkını muta- 
zammındır. Her bir mertebeyi bir ism-i ilâhî terbiye eder. Her bir mertebe-i 
kiyâniyye hayât-ı hakîkiyyeyi ondan iktisâb eyler. Ve "felek" ta'bîri onun 
ulüvv-i mertebesinden kinayedir. Bu mertebenin birçok isimleri daha 
vardır ki, onlar da bunlardır: 

Zıll-i evvel, berzah-ı evvel, mertebe-i ûlâ, madde-i mutlak, âlem-i 
rumuz, hakîkatü'l-hakâyık, aşk-ı ekber, zuhûr-ı evvel, nişân-ı evvel, 
vâsıta-i ûlâ, vahdet-i sırf, kenzü'l-künûz, hakîkat-ı mechûl, cem'u'l-cem', 
halk-ı evvel, akl-ı evvel, âlem-i ma'nâ, âlem-i vahdet, kenzü's-sıfât, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 13 

âdem-i hakîkî, kâbe kavseyn, mahlûk-ı evvel, akl-ı küll, hakîkat-i mu- 
hammediyye, mertebe-i rahmet, âlem-i sıfat, hakîkat-ı âdem, lâhût, vücû- 
d-ı evvel, kalem-i evvel, nûr-ı Muhammedî, âlem-i icmal, levh-i mahfuz, 
ism-i a'zam, rûhu'1-kuds, mevcûd-i evvel, kalem-i a'lâ, dürretü'l-beyzâ, 
vücûd-i icmâlî, ümmü'l-kitâb, rûh-i a'zam, levh-i kaza, mebde'-i evvel, 
sebeb-i evvel, berzah-ı cami*, hazret-i icmal, nûru'l-envâr, ebu'l-ervâh, 
arş-ı mecîd, makam-ı şuhûd-ı cem'ü'1-cem', ma'den-i kesret, menşeü's- 
sivâ. 

Bu mertebenin ismi cemî'-i sıfat ve esmayı ve isti'dâdât-ı fıtriyye ve 
kâbiliyyâtı cami' olan "Allah" dır. / Bu sıfat ve esmanın âsârı kendisinde 
zahir olsa da olmasa da yine "Allah "dır. c*J\*l\ ^ <^jJ *&\ ol (Ankebût, 29/ 
6) bu mertebeye işarettir. 

Misâl: Hâl-i İstiğrakta bulunan bir âdemden hiçbir eser ve tecellî zahir 
olmaz; ve bu hal içinde onda ne ilim, ne sem', ne basar, ne irâde, ne de 
kudret zahir değildir. Bunların cümlesi o kimsenin vücûdunda müstehlek 
ve mütelâşîdir. Bu hâl-i istiğraktan hâl-i âgâhîye geldikde, bu ta'dâd olu- 
nan sıfatlarıyla muttasıf olur. Ve onun hâl-i istiğraktan hâl-i âgâhîye gelişi 
kendi zâtının ve vücûdunun iktizâsıdır. Yoksa kendi meşiyyeti ile 
değildir. Ve hâl-i âgâhîye geldikde, bütün şuûnât ve sıfatı kendisinde 
müttehid bir haldedir. Ve kendinin bi'1-cümle esmasını ve sıfatını cami' 
olan bu âdem, bunların asarını izhâr etse de, etmese de yine âdemdir. 
Âdemin sübût-ı âdemiyyeti için âsâr ile zuhuruna ihtiyaç yoktur. O, bun- 
dan ganîdir. 

Yedinci fasıl: Taayyün-i sânî mertebesi, mertebe-i vâhidiyyet 

Vücûd, taayyün-i evvel mertebesinde esma ve sıfatını mücmelen bil- 
mekle beraber bu esma ve sıfatının îcâb ettirdiği cemî'-i maânî-i külliyye 
ve cüz'iyyenin suretleri, bu taayyün-i sânî mertebesinde ayrılırlar. Eşyâ-yı 
kevniyye hakâyıkından ibaret olan bu suverden her birinin gerek kendi 
zâtına ve gerek kendi zâtının emsaline asla şuuru yoktur. Zîrâ onların 
vücûdları ve temeyyüzleri ilmîdir. Vücûd bu suver-i ilmiyye sebebiyle 
müteaddid ve mütekessir olur. Ta'bîr-i dîğerle bu suver-i ilmiyye, zât-ı 



14 MUKADDİME 

ulûhiyyetin emr-i îcâda illeti olurlar. Ve bunların illet-i vücûdu dahi câmi L i 
cemî'-i esma ve sıfat olan zât-ı ulûhiyyet olduğundan, bundan delîl-i na- 
zarîye muhalif olarak şu netîce-i hakîkiyye çıkar: İllet olan zât-ı ulûhiyyet 
kendinin illeti olan ma'lûlün, ya'nî suver-i ilmiyyenin illeti olur; veyahut il- 
15 let olan / suver-i ilmiyye, kendilerinin illeti olan ma'lûlün, ya'nî zât-ı 
ulûhiyyetin emr-i îcâda illeti olur. Halbuki delîl-i nazarîye göre aklın 
hükmü, "illet olan şey kendi ma'lûlü için ma'lûl olmaz" demek idi. İşte 
ilm-i tecellî bâlâda îzah olunduğu üzere aklın bu hükmünü "illet olan şey, 
kendi ma'lûlü için ma'lûl olur" hükmüyle fesh etti. 

Atîdeki misâl zevk-i sahîh ile teemmül olundukda anlaşılır ki ? bu 
hüküm, garbiyyûnun "iskolastik" ta'bîr ettikleri kıyl u kal cinsinden değil, 
belki bir hakîkat-i zahiredir. 

Misâl: Bir hattatın yazdığı levhanın illeti, o hattatın vücûdudur. Zîrâ 
hattatın vücûdu olmasa, o levha mevcûd olmaz idi. Binâenaleyh hattatın 
vücûdu illet ve levhanın vücûdu da o illetin malûlüdür. Fakat o kimsenin 
nisebinden bir nisbet olan hattâtıyyet sıfatı olmayıp da, bu sıfat ondan bir 
levha yazıp izhâr etmesini lisân-ı isti'dâd ile taleb etmese, o şahıstan bu 
levha zuhura gelmezdi. Şu halde levhanın îcâdına sebeb olan şey, kendi 
mucidinden, vücûdunu taleb etmesidir. Bu surette levha ma'lûl iken,emr-i 
izhârın illeti olur. Ve bu vech ile illet olan hattatın vücûdu, emr-i izhârda 
kendinin illeti olan levha-i ma'lûlün illeti olmuş olur. Ya'nî hattatın vücûdu 
emr-i izhârda ma'lûl ve hem de levhanın îcâdına illet olduğu gibi, levhanın 
vücûdu dahi hem illet ve hem de ma'lûl olur. 

İmdi maddiyyûnun madde kânununu beyân ettikleri sırada "umûmiyyet 
itibariyle kâinatın sebebi yoktur" demeleri, hakîkat-ı emirdeki cehillerin- 
den ve küllün numunesi olan kendi nefislerinden gafil bulunmalarından 
neş'et etmiştir. Ve bu cehl ve gafletin menşei de esfel-i sâfilîn olan âlem-i 
tabiattan a'lâ-yı illiyyîn olan zâta sırf akıl ve zekâ ile urûc edilebileceği zan- 
nolunarak, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) ve onların vârisleri olan evliyâ-yı 
kiram hazarâtınm akvâl-i / aliyye ve ihbârât-ı seniyyelerine kulak asma- 
maktır. 

Bu mertebede müteayyin olan her bir sûret-i ilmiyye, eşyâ-yı 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 15 

hâriciyyeden her birinin hakikati ve onu terbiye eden Rabb-ı hâssıdır. 
Istılâh-ı sûfiyyede her bir sûret-i ilmiyyeye "ayn-ı sabite" ve hey'et-i 
mecmuasına "a'yân-ı sabite" derler. Mütekellimîn "ma'lûm-i ma f dûm", 
hükemâ "mâhiyyet" ve mu'tezile "şey'-i sabit" derler. Taayyün-i evvel 
hakîkat-ı muhammediyyeden ibaret olduğu cihetle, bu hakîkat-ı muham- 
mediyye çemî'-i hakâyıkı cami' olmuş olur. Bu taayyün-i sânî mertebesine 
"vâhidiyyet" denildiği gibi, "hakîkat-i insâniyye" de derler. Ve atîdeki 
esâmî ile de tevsîm ederler: 

Tecellî-i sânî, kâbiliyyet-i zuhur, hazret-i irtisam, mebde'-i sânî, 
mecmûu'l-ervâh, maâd-ı ervah, mülk-i bâtın, felekü'l-hayât, berzah-ı 
sânî, kevn-i cami*, menşe'-i sânî, bed'-i sânî, makâm-ı ervah, hazret-i 
rubûbiyyet, müntehâ'l-ma'rife, zuhûr-ı sânî, âlem-i melekût, âlem-i esma, 
perde-i vahdet, hazret-i cem', menşeü's-sivâ, zıll-i memdûd, âlem-i bâtın, 
âlem-i vücûd, zıll-i vahdet, menşe'ü'l-kesret, hazret-i ulûhiyyet, nefes-i 
rahmânî, âlem-i emr, kenzü'l-ervâh, mübîn-i sıfat, ahadiyyet-i kesret, 
müntehâ'l-âbidîn, vücûd-i müfâz, âlem-i sânî, ma'den-i ervah, ayne'l- 
yakîn. 

Suver-i ilmiyyeden ibaret olan "a'yân-ı sabite" kendi ademiyyet-i 
asliyyeleri üzerindedir. Onlar vücûd-ı haricî kokusunu koklamamışlardır. 
Âlem-i şehâdette zahir olan suver ancak onların ukûsü ve zılâlidir. U OLpVI 
*yrj\ î^Jij c— -* dedikleri budur. Bu hakîkat, atîde mertebe-i şehâdet 
faslında misâl ile îzâh olunacaktır. / 



Sekizinci fasıl 

Birinci vasi: Sıfat ve Esma 

Malûm olsun ki, kâffe-i eşyanın mebdei olan vücûd ayn-ı hayâttır; 
zîrâ müteharriktir ve onda asla sükûn yoktur. Eğer sükûn olsaydı adem 
olur ve ondan asla bir şey çıkmazdı. Zîrâ hikmet-i tabîiyye ulemâsının şu: 
"Hiçbir şey bilâ-sebeb sükûnetini harekete ve hareketini de sükûnete tebdil 
edemez" düstûruna nazaran, eğer bi'1-cümle eşyanın mebdei olan vücûd-ı 
hakîkîde hayât olmasa, o vücûdun sükûneti harekete gelmek için hiçbir se- 



16 MUKADDİME 

beb mevcûd olmamış olur. Ve sebeb-i hareket mevcûd olmayınca, hareket- 
ten zahir olan suver-i avalim tekevvün edememek lâzım gelirdi. İmdi aklen 
ve ilmen anlaşıldı ki, vücûdun merâtib-i muhtelifedeki tecelliyâtı onun ha- 
reketinden münbaisdir. Ve hareket olan yerde, muharrik vardır ve muhar- 
rik hayydır. Ve "hayât" bir sıfattır; ve sıfat mevsûftan münfekk ol- 
madığından onun aynıdır. Vücûd hayât ile muttasıf olunca kendi nefsini 
ve zâtını müdrik olmak îcâb eder. Bu ise onun zâtına olan ilmidir. Ve 
"ilim" dahi "hayat" gibi bir sıfattır. Binâenaleyh vücûd ilim ile de muttasıf 
olur. Ve hayat ve ilim ile muttasıf olan vücûdun "irâde" ve "kudret" ile 
muttasıf olmaması mümkin değildir. Zîrâ bunlar, onun levazımıdır. Ve 
vücûdda bu sıfatların sübûtu ile beraber "sem"' ve "basar" ve "kelâm" ve 
"tekvin" sıfatlarının dahi sübûtu iktizâ eder. Binâenaleyh vücûd, bu ta'dâd 
olunan sıfât-ı seb'a-i zâtiyye ile muttasıftır. "İlim, irâde, kudret, sem', ba- 
sar, kelâm, tekvin". Bunların imâmı "hayaf'tır. Zîrâ hayâtın olmadığı 
yerde ne hareket, ne ilim, ne kudret ve ne de îcâd bulunmaz. 

İmdi, sıfat ismin menşeidir; zîrâ bir şeyde sıfat olmazsa, bir isim ile 
tevsîm olunmaz. Meselâ kendisinde sıfat-ı hayât olmayan bir şeye "hayy" 
ismi / ve sıfat-ı ilim bulunmayan kimseye de "alîm ve âlim" ismi verilmez. 
Zât sıfat ile ve sıfat isim ile zahir olduğundan, isim sıfatın ve sıfat zâtın 
zahiri; ve zât sıfatın ve sıfat da ismin bâtını olur. Ve "şey" dahi ismin 
zahiri ve isim "şey"in bâtını olur. Zîrâ müsemmâ olan "şey" zahir olduğu 
vakit, isim o şeyde ihtifâ edip fâni olur. 

İmdi "zât", "sıfat" ve "isim" aralarında zuhur ve butun nisbetleri 
olduğu ve mefhûm-ı zuhur, mefhûm-ı butunun gayri olduğu cihetle, bu 
i'tibâr ile bunların aralarında muğâyeret olur. Velâkin "sıfat" zât-ı mut- 
lakın mertebe-i zuhurda tecellî-i hâssı ile tecellîsinden ibaret olduğu o te- 
cellî-i hâss zât-ı mutlakı üzerine zâid olmadığı cihetle, bu i'tibâra göre 
zâtın aynı olur. Sıfat ve esmâ-i ilâhiyye külliyyâtı i'tibâriyle kâbil-i 
ta'dâddır. Nitekim esmâ-yı hüsnâ-yı ma'dûde kıraat olunur; fakat 
cüz'iyyâtı i'tibâriyle lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. 

Esmanın kâffesinde iki i'tibâr vardır: Birisi Zât'a delâleti, ve diğeri 
kendinin ma'nâ-yı hâssına delâletidir. Meselâ Alîm, Semi', Basîr isimleri 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 17 

Zât'a delâlet ettiği gibi, kendilerinin ma'nâ-yı husûsîlerine de delâlet 
ederler Zîrâ Alîm, Semî', Basîr kimdir? denildikde ahadiyyet-i esmâiyyesi 
hasebiyle Zât-ı ilâhîdir denir; ve bu surette hepsi "zât"a delâlet etmiş olur. 
Fakat bunların ma'nâ-yı husûsîleri başka başkadır. Ya'nî bilicilik, işiticilik 
ve görücülük başka başka ma'nâlardır. Binâenaleyh esma "zât"a delâletleri 
i'tibâriyle müttehid ve yekdiğerinin aynıdırlar; ve mefhûmât-ı mütegâyire 
hasebiyle yekdîğerinden mütemeyyiz ve birbirinin gayrıdırlar. 

İmdi, vücûd-ı latîf-i Hakk'ın delili, onun mertebe-i kesifi olan avâlim-i 
şehâdiyyedir. Ve içinde bulunduğumuz arz avâlim-i şehâdiyye-i bî- 
nihâyeden birisidir. Binâenaleyh biz, Hak'tan zahir olan suver-i âleme 
bakıp, / onlarda gördüğümüz ahkâm ve âsâra nazaran hükmederiz ki, Hak 
hayydır. Zîrâ O'nun vücûdunun alâmeti olan âlemin her noktasından hayat 
zahir olur; ve kendimizi hayat sahibi buluruz. Ve keza Hak "Alîm"dir. Zîrâ 
suver-i âlemden bir suret ve küll-i âlemden birer cüz' olan biz insanlar 
sıfat-ı ilm ile muttasıfız. Semî', Basîr, Mürîd, Kadir, Mütekellim, 
Mükevvin, Musavvir, ilh... hep buna makıystır. 



İkinci vasi: A'yân-ı sabite mec'ûl değildir 

A'yân-ı sabite, suver-i ilmiyye-i esmâiyyeden ibaret olduklarından, 
vücûd-ı haricîleri yoktur. Halbuki "ca'l" müessirin te'sîrinden ibarettir. 
Bunlar ise mahall-i te'sîr ve infial olmadıklarından mec'ûliyyetleri 
mevzû'-i bahs olamaz; ya'nî bunlar "yapılarak" vücûda getirilmiş şeyler 
değildir. Zîrâ şuûnât-ı zâtiyyeden ibarettirler. Ve şuûnât zâtın iktizââtıdır 
ve zât ile beraber kadîmdir; ve şuûnât-ı zâtiyye bir câ'ilin ca'li ile mec'ûlen 
mevcûd olmadıkları gibi, bir müessirin te'sîri tahtında da değildirler. 
Mademki zât-ı vücûd mevcûddur, elbette onlar da O'nunla beraber 
mevcûddur. 

Misâl: İnsanda gülme ve ağlama gibi birçok şe'nler vardır. İnsan 
gülmediği ve ağlamadığı vakitler, bu şe'nler bi'1-kuvve mevcûd ve bi'1-fiil 
ma'dûmdur. Ağlaması ve gülmesi fiilen zuhur ettiği vakit bu zuhurat, 



18 MUKADDİME 

irâdesi ve ca'li ve te'sîri ile vâki' olmaz; belki iktizâ-yı zatîsi olarak bilâ- 
meşiyyet ve bilâ-ca'l ve te'sîr vâki' olur. Ya'nî insan, henüz gülmeden ve 
ağlamadan evvel, gülmeğe ve ağlamağa hazırlanmaz; ve gülme ve ağlama 
şe'niyyet i'tibâriyle ma'nâ-yı insanîde müttehid iseler de, zuhurda 
yekdîğerinden ayrılırlar. Çünkü gülme, ağlamanın aynı değildir. İmdi 
bunlar insanın şahsında mevcûd ve bi'1-fiil ma'dûm iken, bu ma'dûm olan 
20 şe'nlerin şahs-ı mevcûd üzerinde te'sîrleri görülür. / Binâenaleyh şahs-ı 
mevcûd bunların te'sîri ile zahir oldukda, ya l 'nî güldükde ve ağladıkda, bu 
şe'nler dahi fiilen mevcûd olurlar; ve onların mevcudiyetleri şahs-ı 
mevcuda muzâfen vâki 1 olur. Ve mademki şahs-ı insanî mevcûddur, el- 
bette bu şe'nler dahi onunla beraber bi'1-kuvve mevcûddurlar; ve bir sebeb 
tahtında da iktizâ-yı zatî olarak, bilâ-meşiyyet ve bilâ-ca'l ve te'sîr, fiilen 
zahir olurlar. İşte bunun gibi mevcûd-i hakîkî olan zât-ı ulûhiyyette fiilen 
ma'dûm olan şuûnâtın te'sîri ile, zâtullah bu şuûnâtı hasebiyle tecellî eder. 
Zîrâ a'yân-ı sabite zuhurun illeti ve zâtullah ise, onların malûlüdür. Ve il- 
letin ma'lûl üzerinde te'sîri gayr-ı kâbil-i red ve cerhdir. 

Nitekim illiyyet ve ma'lûliyyet mes'elesi misâl-i kevnî îrâdı ile bâlâda 
zikr olundu. Bu te'sîr ve teessür ve illiyyet ve ma'lûliyyet mes'eleleri 
vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın niseb-i zâtiyyesinden ibaret olup meydanda bir 
gayr bulunmadığından, şân-ı ulûhiyyete yakışmıyacak bir hüküm 
kabîlinden telâkkî olunamaz. 

Üçüncü vasi: İstVdâd-ı gayr-ı mec'ûl ve kâbiliyyet 

İktizâ-yı zatî olan a'yân-ı sabiteden her bir "ayn"ın bir isti'dâdı 
ve kâbiliyyet-i mahsûsası vardır; asla biri diğerine benzemez. Vücûd-ı 
mutlak-ı Hak a'yân-ı sabiteden her bir "ayn"ın isti'dâdına münâsib 
olarak o "ayn"ın sureti ile zahir olur. İmdi a'yân-ı sabite mec'ûl ol- 
mayınca, onların isti'dâdât ve kâbiliyyâtı dahi mec'ûl olmaz. Şu kadar ki, 
bu isti'dâdât ve kâbiliyyât a'yân-ı sabitenin ve a'yân-ı sabite dahi Zât'm 
iktizââtı bulunduğu ve bunların illeti, ancak vücûd-ı zâtullah bulunduğu ve 
illetin ma'lûle te'sîri tabîî olacağı cihetle, bu isti'dâd ve kâbiliyyâtın 
müessiri dahi ancak vücûd-ı zâtullahdır. İşte bu hakîkate işâreten cenâb-ı 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 19 

Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şeriflerinde şöyle buyururlar: 






/ Tercüme: "O kalb-i kâsînin çâresi bir mübdilin arasıdır; onun atası 
için kâbiliyyet şart değildir. Belki kâbiliyyetin şartı onun atâsıdır. Zîrâ atâ 
iç ve kâbiliyyet kabuktur." 

Zîrâ a'yân-ı sabiteye vücûd-ı ilmî bahş eden atâ-yı zatîdir; ve bu dâd-ı 
ilâhî olmasa, hiçbir suret mertebe-i ilimde peyda olmaz; ve onların isti'dâd 
ve kâbiliyyâtı dahi mevzû'-i bahs olamaz idi. Binâenaleyh atâ-yı zatî ve 
dâd-ı ilâhî iç ve isti'dâdât ve kâbiliyyât kabuk mesabesindedir. İmdi burası 
iyi anlaşılsın ki, isti'dâd ve kâbiliyyâtta cebir yoktur. Atâ-yı zatî ve tecellî-i 
ilâhî ve nefes-i rahmânî ale's-seviyye vâki'dir. Tenfîs-i rahmânîyi 
müteâkib her bir ayn kendi isti'dâdına ve kâbiliyyet-i zâtiyyesine göre 
müteayyin olmuştur. Binâenaleyh her bir ayn kendi kendine cebr etmiştir. 

Misâl: Bir kimse zemherîde lâ-yenkatı' bir cam üzerine nefesini irsal 
etse, bî-sûret olan bu nefes cam üzerine ale's-seviyye temas eder. Fakat 
şiddet-i bürûdet hasebiyle bu nefes cam üzerinde tekasüf ederek incimâd 
eylediği vakit, türlü şekiller zahir olur. Bu zahir olan eşkâlin hiçbirisi ne 
tûlen ve ne de arzan yekdiğerine benzemez. Bu eşkâlin herbiri bî-sûret olan 
o nefeste mündemiç idi. Bi't- tekasüf böylece zahir oldular; ve bu suretle 
kendi isti'dâd ve kâbiliyyetlerini irâe ettiler. Bu isti'dâd ve kâbiliyyetlere 
asla müteneffisin icbarı yoktur. Belki ayn-ı nefeste onlar, isti'dâd ve 
kâbiliyyetlerine göre kendilerini yine kendileri îcâd ettiler. Ancak 
müteneffisin vücûdu onların illet-i izhârı oldu; ve onlar ma'lûl oldular. 
Şimdi bu eşkâl içinden birisi çıkıp da bi'1-farz müteneffise hitaben: "Sen 
beni niçin yanımda mütekevvin olan şu güzel çiçek gibi tersîm etmedin; 
böyle upuzun bir şekilde kaldım?" suâlini soramaz. Sorsa, müteneffis ona 
cevaben der ki: "Bu şekilde hudûsün için benim tarafımdan senin üzerine 
hiçbir cebir vâki' olmadı; ben ancak seni tenfîs ettim; sen de bi'1-kuvve 
mevcûd ve bi'1-fiil ma'dûm olan kâbiliyyet ve isti'dâdın hasebiyle böyle 



20 MUKADDİME 

tekevvün ettin; cebir ancak senden, sana vâki' oldu: / niçin bana tevcîh-i 
hitâb ediyorsun?" 

îmdi nefes-i rahmaninin hîn-i tenlisinde, her bir ayn o nefeste "Kün!" 
emrine imtisâlen kendi isti'dâd ve kâbiliyyeti dâiresinde kendi kendini 
tekvîn etmiş ve ona o surette tekevvünü için cebir vâki' olmamış 
olduğundan Hak "Lâ yüs'elü amma yef al"dir. Zîrâ Hakk'ın fiili onları 
tenfîs etmek ve onlara ifâza-i vücûd eylemektir. Bu ise atâ-yı zâtî'dir. Hiç 
atâ-yı zatîsinden dolayı Hakk'a suâl teveccüh eder mi? Belki suâl isti'dâd-ı 
âlî dururken isti'dâd-ı süfliyi beğenip, o isti'dâd dâiresinde mütekevvin 
olanlara teveccüh eder. "Ve hüm yüs'elûn" onlar hakkındadır. Cenâb-ı 
Hak Zeyd'i cebren cânib-i saadete ve Amr'ı da cebren şekâvete sevk et- 
mekten münezzehtir. Hakk'ın meşiyyeti ancak isti'dâd ve kâbiliyyete taal- 
luk eder. Zîrâ Hak Teâlâ ilminde sabit olan şeyi murâd eder; ve murâd ey- 
lediği şeyi işler. 

Dördüncü vasi: İlim ma'lûma tâbVdir 

Ma'lûm olsun ki, ilm-i ilâhîde iki i'tibâr vardır: Birisi; mertebe-i vah- 
dette ve taayyün-i evvelde zât-ı ulûhiyyetin cemî'-i sıfat ve esmasına 
mücmelen ilmidir. Bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibaret olduğundan, bu 
mertebede "ilim", "âlim", "ma'lûm" arasında asla temeyyüz yoktur; 
cümlesi şey'-i vâhiddir. Ve bu ilim, ma'lûma tâbi' olan nevi'den değildir. 
Zîrâ zât-ı kadîm ile beraber kadîmdir. İkincisi; mertebe-i vâhidiyyete ve 
taayyün-i sânîye tenezzülünden sonra, kendisinde mündemiç olan bi'l- 
cümle sıfatın ve esmasının suretleri, yekdîğerinden mütemeyyiz olarak 
ilm-i ilâhîde peyda olduklarında, herbirinin iktizâ-yı zatîleri olan kâbiliyyet 
ve isti'dâdâtı ne ise inkişâf eder. Ve bu kâbiliyyet ve isti'dâdât ba'de'l- 
inkişâf, Hakk'ın tafsîlen ma'lûmu olurlar. İşte Hakk'ın bunlara taalluk 
eden ilmi onların ma'lûmiyyetlerinden sonra olduğundan "ilim ma'lûma 
tâbi'dir" denildikde "ilm-i sıfâtî ve esmâî" anlaşılmalıdır. İlmin ma'lûma 
tâbiiyyeti hakkındaki delîl-i Kur'ânî: ^> j — ^1*11 ^ j>- ^ jUj 
(Muhammed, 47/31) ya'nî: "Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid 
olanları bilelim" âyet-i kerîmesidir. Hakk'ın: "Tâ ki biz bilelim" kavli asla 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 21 

te'vîl edilemez. Bunu ancak mütekellimîn gibi tenzîh-i vehmî / sâhibleri 
te'vîl ederler. Ve onlar vücûd-ı eşyayı vücûd-ı vahidin gayrı 
gördüklerinden, Hakk'ın ilmi ma'lûma tâbi' olsa, Hak ilmini gayrdan ahz 
etmek lâzım gelir; bu da cehl ve acz olduğundan Hakk'a lâyık olmaz zann 
ederler. Halbuki vücûd birdir: Bu keserât O'nun suver-i esmâiyyesinin 
zılâlidir; ve âyîneye mün'akis olan zılâl, şahs-ı muhâzînin suretinden gayrı 
değildir. Binâenaleyh şahs-ı muhâzî, âyîneye nazar ettiği vakit, gördüğü 
suretten kendisinde bir ilim peyda oldukda, o, bu ilmi gayrdan ahz etmiş 
olmaz. Binâenaleyh mütekellimînin tevehhüm ettikleri gayriyyet yoktur ki, 
Hakk'a cehl ve acz isnadı lâzım gelsin. Bu ayniyyet ve gayriyyet mes'elesi 
mertebe-i şehâdet faslında îzâh olunacaktır. 

Beşinci vasi: Kaza ve kader 

A'yân-ı sabite, iktizâ-yı zatîleri olan isti'dâd ve kâbiliyyetleri 
dâiresinde Hak'tan zuhuru taleb ederler. Bu taleb lafzî değil, hâlîdir. Mes- 
nevi: 

Tercüme; "Biz yok idik; ve bizim takazamız dahi yok idi. Senin lutfun 
bizim nâ-güftemizi işitir idi." 

Bu taleb, yaşamak için balığın vücûdu su ve insanın vücûdu havâ-yı 
nesîmî taleb etmek gibidir. Zîrâ onların isti'dâd ve kâbiliyyet-i 
vücûdiyyeleri böyledir. İşte her bir ayn, zât-ı ulûhiyyetten böyle iktizâ-yı 
zatîsine göre tecellî talebinde bulundu. Onların isti'dâd ve kâbiliyyetleri 
ma'lûm-i ilâhî oldukda taleblerini is'âfen, Hak ma'lûmiyyetleri dâiresinde 
tekvînlerini murâd eyledi. Binâenaleyh Hakk'ın irâdesi ilmine ve ilmi de 
ma'lûm olan a'yân-ı sabiteye tâbi' oldu. İmdi onların kâffe-i merâtibde 
isti'dâd ve kâbiliyyetleri üzere zuhurlarına Hakk'ın hükm etmesi kazâ-yı 
ilâhîdir; ve bu kaza hükm-i küllî-i icmalidir. İsti'dât-ı zatîleri üzerine 
Zeyd'in ilmine ve saadetine; / ve Amr'ın cehline ve şekâvetine hüküm gibi. 
Fakat bu hükümde cebir yoktur. Zîrâ bu hükmü, a'yân-ı sabite kendileri 



22 MUKADDİME 

üzerine vermişlerdir; ve Hak bidâyeten mahkûmün-aleyhdir. Ya'nî her bir 
ayn-ı sabite kendi kâbiliyyet-i zâtiyyesini gösterip Hakk'a demiştir ki: "Ey 
zî-atâ, benim hakkımda hükm-i saadeti ver ve beni bu hüküm dâiresinde 
izhâr et!" Bu ise o ayn-ı sabite tarafından Hak üzerine bir hükümdür. 
Binâenaleyh o ayn-ı sabite hâkim ve sâhib-i atâ olan vücûd-ı Hak 
mahkûmün-aleyhdir. Ba'dehû Hak hâkim ve a'yân-ı sabite mahkûmün- 
aleyh olmuştur. Binâenaleyh cebir her "ayn"ın isti'dâd ve 
kâbiliyyetlerinden kendi üzerlerine vâki'dir. Ve isti'dâd ve kâbiliyyetin 
mec'ûl olmadığı bâlâda îzâh olundu. İmdi isti'dâdât-ı zâtiyye asla tebeddül 
etmediği gibi, iki nakîzi de cami' olmaz. Meselâ ilm-i ilâhîde saadetle 
ma'lûm olan bir ayn-ı sabite, bi't-tebeddül şekavetle ma'lûm olmadığı 
gibi, bir ayn-ı sabite ân-ı vâhidde hem saadet ve hem de şekâveti hâiz ol- 
maz. Zîrâ bunlar yekdiğerinin nakîzidir. Nitekim bir şey bir an içinde hem 
beyaz ve hem siyah olmaz. 

Kazâ-yı ilâhî biri mübrem, diğeri muallak olmak üzere iki nevi'dir: 
"Kazâ-yı mübrem" bilâ-kayd u şart infazı lâzım gelen kazalardır. Bu kaza 
ne duâ-yı lafzî ve ne de duâ-yı fiilî ile, ya'nî tedâbîr ile mündefi' olmaz. 
Kazâ-yı mübremde iki i'tibâr vardır: Birisi indallahda "kazâ-yı muallak" ve 
inde'l-melâike ve'1-kâmilîn "kazâ-yı mübrem" görünen kazâ-yı ilâhîdir. Bu 
kaza duâ ve tedbîr ile mündefi' olur. "Kazâ-yı muallak" kayd u şarta 
tebean infazı lâzım gelen kazadır. Bu kaza şart-ı indifâ'ın tahakkuku 
hâlinde nafiz olmaz. Şart dahî kazadır. "Kaza kaza ile reddolunur" hadîs-i 
şerifinde bu hakikate işaret buyrulmuştur. 

Kazâ-yı mübreme misâl: Tavla oyununu oynayan kimse, oyununu 

iyi oynadığı ve pullarını dahi önüne cem' edip refikinden evvel toplamağa 

başladığı halde, öyle bir zar atar ki, açık vermeğe mecbur kalır. Zîrâ başka 

türlü oynamak mümkin değildir. Burada tedbîr ve maharetin te'sîri yoktur. 

25 tşte bu kazâ-yı mübremdir./ 

Kazâ-yı muallaka misâl: Ma'lûm olduğu üzere, tavla oyununda 
oyuncular zarın hükmüne tâbi'dir. Oyuncu oyununu kazanmak için 
muvafık gördüğü zarın gelmesini ister. Fakat zarı atınca ekseriya 
muradına muhalif olarak zahir olur. Oyuncu bunda mecburdur; mutlaka 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 23 

onu oynayacaktır. Velâkin gelen zar üzerine birkaç türlü oyun mevcut 
olduğu takdirde, onların en iyisini oynamakta serbesttir. Bu hususta 
mecbur değildir. Eğer her gelen zarda oyununun en iyisini oynarsa, oyunu 
kazanabilir. İmdi arzusuna muhalif gelen zara tâbiiyyet mecbûriyyeti bir 
kazadır. Ve kazanmak için oyunun iyisini oynamak dahi bir kazadır. 
Arzusuna muhalif zar ile oyununu kaybedebilirken iyi oynadığı için kay- 
betmedi. Binâenaleyh kazayı, kaza ile reddeyledi. Ve bu kaza kazâ-yı mu- 
allak oldu. Mesnevi: 

olj j JütajS' j\i 4Z~sr j-*> d\ j\ CjjJİ C^.fc IjUjl 

Tercüme: "Allah Teâlâ canibinden evliyanın öyle bir kudreti vardır ki, 
atılmış oku yolundan geri çevirirler" beyt-i şerifi kazâ-yı mübrem 
hakkında değil, kazâ-yı muallak hakkındadır. Abdülkâdir Geylânî hazret- 
lerinin (k.a.s.): "Ben kazâ-yı mübremi de def ederim" buyurmaları indal- 
lah kazâ-yı muallak ve inde'l-melâike kazâ-yı mübrem görünen kazâ-yı 
ilâhî hakkındadır. Yoksa kazâ-yı mübrem hiç bir vech ile mündefi' olmaz. 

"Kader" kazanın tafsilidir. "Kaza" bir vakit ile mukayyed olmadığı 
halde, "kader" vakten-mine'l-evkat her bir ayn-ı sabitenin esbâb-ı mahsûsa 
tahtında cemî'-i merâtibde zuhur edecek ahvâlini takdirden ibarettir. Meselâ 
"Zeyd saîddir" diye hakkında hükm-i külli luhûkundan sonra Zeyd'in falan 
vakit âlem-i şehâdette zuhuru ve kendisinden falan vakitlerde şu ve şu 
a'mâl-i sâliha zahir olması; ve şu kadar sene muammer olduktan sonra 
mü'min olarak berzaha intikal etmesi; ve berzahta dahi şu ve şu ni'metlere 
nail olması ilh... gibi ahvâl bu kazanın tafsili olduğundan bunlara "kader" 
denir. 

/ İmdi kaza a'yân-ı sabitenin isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlüne taalluk ettiği 
gibi, kader dahi her bir "ayn"ın cemî'-i merâtibinde zuhur edecek isti'dâd-ı 
mec'ûlüne taalluk eyler. Binâenaleyh sırr-ı kader a'yân-ı sabiteden her bir 
aynın vücûdda zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kâbiliyyet-i asliyyesinin ve 
isti'dâd-ı zâtisinin husûsiyyeti mikdârınca zuhuru keyfiyyetinden ibarettir. 

Sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a'yân-ı sabite zât-ı ulûhiyyetten gay- 



24 MUKADDİME 

ri olarak hâriçte zahir olan umurdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretleri- 
nin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin suretleridirler. Ve Hak Teâlâ'nın niseb 
ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise ezelen ve ebeden teğayyür ve tebeddülden 
münezzehdir. Binâenaleyh a'yân-ı sabite dahi mümteni'u't-teğayyürdürler. 
Nitekim bâlâda îzâh olundu. Ve'1-hâsıl kader kazanın tafsili olup ânen-fe- 
ânen zahir; ve zahir oldukça ma'lûm; ve ma'lûm oldukça mukadder olunur- 
lar. 

Misâl: Hayvan cinsinin açlığı kazadır. Bu bir hükm-i küllî-i icmalidir. 
Bu açlık hayvan cinsinin iktizâ-yı zâtîsidir. Bu cins bu isti'dâd-ı zatîsi ile 
kendi üzerine açlık ile hükm etti. Vücûdun iktizâ-yı zatîsi olarak ^ ö]j 
fJ L fit ^ 'aJjL* Ûj ^V £x* St\ ;tf j (Hicr, 15/21) âyet-i kerîmesi 
hükmünce hazîne-i gaybden ânen-fe-ânen efrâd-ı hayvâniyyenin zuhuru ve 
efrâddan her birinin yaşadığı müddetçe ezmine-i muhtelifedeki açlığı ka- 
derdir. Kezâlik onların tokluğu da böylece kaza ve kaderdir. 

İmdi açlık hükm-i küllisi, tokluk hükm-i küllî-i icmâlîsine tekabül eyle- 
diği cihetle, kaza kaza ile red olunur; ve her hayvanın ale'l-infirâd ezmine-i 
muhtelifedeki açlıklarına, ezmine-i muhtelifedeki toklukları tekabül 
ettiğinden, kader kader ile reddolunur; ve bunun gibi soğuk sıcak ile ve 
sıcak soğuk ile ve mekr mekr ile redd olunur. Şuûnât-ı şâire bunlara kıyâs 
olunsun./ 



Dokuzuncu fasıl: Mertebe-i ervah 

Vücûd, taayyün-i sânî ve vâhidiyyet mertebesinden sonra, suver-i il- 
miyye hasebiyle mertebe-i ervaha tenezzül eder. Ve bu mertebede suver-i 
ilmiyyeden her biri birer cevher-i basît olarak zahir olurlar. Bu cevâhir-i 
basîtadan her birinin şekli ve levni olmadığı gibi, zaman ve mekân ile de 
muttasıf değildirler. Zîrâ zaman ile mekân cisme terettüb eden 
i'tibârâttandır. Bunlar ise cisim değildirler. Ve cisim olmadıklarından hark 
ve iltiyâm dahi kabul etmezler. Ve işâret-i hissiyye, âlem-i ecsâmın 
îcâbâtından olduğundan bu âleme havâss-i zâhiriyye-i insâniyye ile işaret 
etmek mümkin değildir. Bu mertebede her bir rûh kendini ve kendi mislini 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 25 

ve kendi mebde'i olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir. 
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: J> ijJU % cJJ (A'râf, 7/172) ve hadîs-i 
şerîfde: L-ii=~>-l \&& j-^U; L*j <jd^i l^» <->jL*j Lü sjl>^. ^^^ t-Ijj^İ buyrulur. 
Ya'nî "Ervah cünûd-ı mücennededir; onlardan teârüfü olanlar i'tilâf eder- 
ler, tenâkürü olanlar ise ihtilâf eylerler." Hz. Mevlânâ (r.a.) dahi buyurur- 
lar: 

Tercüme: "Libâs tenden, can da tenden agâh değildir; onun dimağında 
Allah gamından başkası yoktur." 

İmdi bu mertebe, ayrılık ve gayriyyetten bir nevi' üzerine zâtın hâriçte 
zuhurundan ibarettir. Ve rûh kendi zâtı ile kâim olup, baka hususunda be- 
dene muhtâc değildir. Tecerrüd cihetinden mugâyir-i bedendir. Fakat tedbîr 
ve tasarruf cihetinden bedene taalluku vardır. Ve beden âlem-i sehâdette 
ruhun sureti ve kemâlinin mazharıdır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: JT J5 
«İTÜ J* J^î (İsrâ, 17/84). 

Binâenaleyh rûh bedenden münfekk olmayıp, ızhâr-ı kemâl için be- 
dene muhtaçtır; ve eczâ-yı bedene sâridir. Onun sereyânı bedene hulul ve 
beden ile ittihâd suretiyle değildir; belki onun bedene sereyânı, vücûd-ı 
mutlak-ı Hakk'ın cemî'-i mevcudata sereyânı gibidir. Ve bu i'tibâra göre, 
rûh ile cisim arasında min-külli'I-vücûh muğâyeret yoktur. Nasıl ki Hak 
bir cihetten eşyanın aynı ve bir cihetten gayri ise, rûh dahi bir cihetten be- 
denin aynı ve bir cihetten bedenin gayrıdır. 

Misbâhui-Hidâye sahibi buyururlar ki: "Ruhun ma'rifeti ve onun 
zirve-ı idrâki be-gâyet refî' ve menî'dir. Kemend-i ukül ile ona vusul 
müyesser olmaz. Erbâb-ı mükâşefât onun keşfini kıskanıp, ancak zebân-ı 
işaret ile beyanâtta bulunmuşlardır. Hz. İzzet indinde / en şerîf bir mevcûd 
ve en yakın bir meşhûd "rûh-ı a ! zam"dır. Zîrâ Hak Teâlâ onu l^-jj ^ 
(Hıcr, 15/29) ve ^jj ^ (Enbiyâ, 21/91) beyân-ı âlîsi ile kendisine izafe 
buyurdu. "Âdem-i kebir", "haiîfe-i ûlâ", "tercümân-ı ilâhî", "miftâh-ı 
vücûd", "kalem-i îcâd", "cünd-i ervah" onun evsâfındandır. Şebeke-i vü- 
cûda düşen ilk sayd o idi. Meşiyyet-i kadîme onu âlem-i halkta kendi hi- 
lâfetine nasb etti. Esrâr-ı vücûd hazînelerinin makâlîdini ona tefvîz eyledi; 



26 MUKADDİME 

ve onu onda tasarrufa me'zûn kıldı. Ve onun üzerine bahr-ı hayâttan bir 
nehr-i azîm açtı, tâ ki feyz-i hayât dâima ondan istimdâd ede ve eczâ-yı 
kevn üzerine ifâza eyliye. Ve sûret-i kelimât-ı ilâhiyyeyi makarr-ı cem'den, 
ya'nî zât-ı mukaddesten mahall-i tefrikaya, ya'nî âlem-i halka eriştire ve 
a'yân-ı tefâsîlde ayn-ı icmalden münkeşif ola. Ve kerâmet-i cenâb-ı ilâhî 
ona iki nazar bahş etti: Biri celâl-i kudret-i ezeliyyetin müşahedesi için; 
ikincisi cemâl-i hikmet-i ezeliyyetin mülâhazası için. Birinci nazar "akl-ı 
fıtrî"den ibarettir ki mukbildir; ve onun neticesi, muhabbet-i Cenâb-ı 
ilâhîdir. İkinci nazar "akl-ı halkî ve müdbir"den ibarettir; ve onun netîcesi 
"nefs-i küllî"dir. Rûh-i izafînin ayn-ı cem'den istimdâd eylediği herbir 
feyzi, nefs-i külli kabul eder ve onun mahall-i tafsîli olur. Rûh-i izafî ile 
nefs-i küllî arasında fiil ve infial ve kuvvet ve za'f sebebiyle zükûret ve 
ünûset zahir oldu. Ve onların râbıta-i imtizaç ve vâsıta-i izdivacı ile 
mütevellidât-ı ekvân mevcûd oldular. Binâenaleyh kâffe-i mahlûkât rûh ile 
nefsin netîcesi ve nefis ruhun netîcesi ve rûh "emr"in netîcesi oldu. Zîrâ 
Hak Teâlâ ruhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyyeti ile izhâr eyle- 
di. "Emr" ile işaret olunması o sebebledir. Vesâireyi de vâsıta-i rûh ile iz- 
hâr etti ki, "halk" ondan ibarettir. Ve âlem-i şehâdette vücûd-ı Âdem maz- 
har-ı rûh oldu; ve vücûd-ı Havva mazhar-ı sûret-i nefs oldu. Ve Benî 
Âdem'in sûret-i zükûrunun tevellüdü, rûh-i küllî suretinden müstefâddır; 
velâkin sıfat-ı nefs ile mümtezicdir; ve tevellüdât-ı inâs, sıfat-ı ruhun im- 
tizacı ile nefs-i küllî suretinden zahir oldu. Ve bu cihetten hiçbir nebî, 
sûret-i inâsta meb'ûs olmadı. Zîrâ nübüvvet nüfûs-i Benî Âdem'de tasarruf 
ve âlem-i halkta te'sîr hususunda zükûret nisbetini hâizdir." 



Ve'1-hâsıl ayn-ı vahide olan vücûd-ı vâhidiyyet, yine ayn-ı vahide ola- 
rak mertebe-i rûhiyyete tenezzül / etmiş ve rütbe-i vâhidiyyette nasıl ki bil- 
cümle esmanın suver-i ilmiyyeleri yekdîğerinden temeyyüz etmiş ise, mer- 
tebe-i rûhiyyette dahi onların zılâli olan ervah dahi öylece yekdîğerinden 
temeyyüz etmiştir. Binâenaleyh bu mertebe dahi zâtı i'tibâriyle vâhid ve ni- 
sebi i'tibâriyle kesirdir. Ve her bir rûh ayn-ı vâhidenin nisebinden biridir. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 27 



Birinci vasi: Hakîkat-ı melâike,-i kiram 

Ma'lûm olsun ki, vücûdun, bâlâda tafsil olunan suver-i ilmiyye, ya'nî 
hakîkat-ı insâniyye mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede sabit olan 
sıfat-ı kudretin mezâhiri, ya'nî kuvâ ile vâki'dir. Zîrâ vücûtta kudret ve 
kuvvet olmayınca irâde ettiği bir şeyin îcâdı mümkin olmaz. Allah Teâlâ 
hazretleri "zü'l-kuvveti'l-metîn"dir. Ve kudret sıfât-ı şâire gibi vücûd-ı 
hakîkînin şuûnâtından bir şe'n olduğu cihetle zâtının gayrı değildir. Böyle 
olduğu halde maddiyyûn onu müstakil bir şey zannedip, menşe'-i tekvîni 
iki müstakil vücûda istinâd ettirdikten sonra, birine "madde", diğerine 
"kuvvet" demişlerdir. Şübhe yok ki bu hüküm onların vehme müstenid bir 
zanlarından ibarettir.^! ^ ^&> ijüî (Necm, 53/30) ve ^ ^ H Jui ö\ 
\Zi 'j^JI (Yûnus, 10/36). 

İmdi, ef âl kuvvet ile tezahür edeceğinden, efâl-i ilâhiyye dahi 
melâike-i kiram ile zahir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi lisân-ı enbiyâ aley- 
himüVselâmda "melâike"dir. Zîrâ "melek" "kuvvet ve şiddet" 
ma'nâsınadır. Melâike iki kısımdır: Birisi tabîî, diğeri unsurîdir. Melâike-i 
tabîiyyûn, anâsırın bulunmadığı fezada suver-i tabîiyyeden mütekevvin 
olan ervâh-ı ulviyyedir. Bunlar fezada mütekevvin oldukları ve anâsırdan 
mürekkeb olan ecrâm ile münâsebetdâr olmadıkları cihetle, Âdem'e secde 
ve ser-fürû' ile emr olunmadılar. İkincisi melâike-i unsuriyyûndur ki, bun- 
lar anâsıra mensûb olan ervâhdır; ve Âdem'e secde ve itaat ile 
mükelleftirler. Melâike-i kiram, ihtiyar sahibi olmayıp, o kuvânın sahibi 
olan zât-ı ulûhiyyetin irâdesine tâbi' olduklarından haklarında UM 0j^« Si 
öjsp- ^ ûJuîTj fJvfc* (Tahrîm, 66/6) buyrulmuştur. Nitekim vücûd-ı 
insanîdeki kuvâ dahi insanın irâdesine tâbi'dir. İnsan irâdesini bir şeye 
tevcîh edince o kuvâ o şeye masruf olur ve asla tehallüf etmez. 

/ Melâike-i unsuriyyûn, avâlim-i bî-nihâye-i kesîfenin tedbîrine 30 
me'mûrdurlar. Bunların a'dâdı hasra ve ta'dâda gelmez. Melâike âlem-i 
hiss ve şehâdette eşhâs-ı kesife gibi görünmezler, zîrâ ervâhdır. Âlem-i 
hayâlde suver-i muhtelifeye mütemessilen meşhûd olurlar. Bu temsil râînin 



28 MUKADDİME 

ahvâl ve i'tikâdâtı ile münâsebetdârdır. Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e ve 
diğer melâike-i kiramın Lût (a.s.) ve şâir enbiyâ aleyhimü's-selâma ve ev- 
liyaya ve sulehâya temessülleri gibi. Onların bu temessülleri esnasında 
râînin nezdinde hâzır olanlar bu melâikeyi müşahede edemezler. Zîrâ âle- 
m-i hayâle dâhil olan ancak râîdir. Meğer ki huzzârdan dahi âlem-i hayâle 
dâhil olanlar buluna. Bu temessülü bunlar da görebilirler. Melâikenin 
vücûh-ı tasarrufâtı "kanatlar"a teşbih^ buyrulmuştur. Nitekim Kur'ân-ı 
Kerîm'de buyrulur: i>c*Ş\ J 3 \ k-j &dJ\ JpU- ^j^Ij ^l^—JI >U UJ jİİJÎ 
tUt U jUJ J> İJ '{\tjj &&j JZ* (Fâtır, 35/1). 

Binâenaleyh bu kuvânın semâvât ve arzda te'sîrât-ı mütenevvia-i 
kesîresi vardır. Vücûd-ı mutlakm merâtib ve etvâr-ı muhtelifesindeki 
tedbîrât bu kuvâ vâsıtasıyladır. Bunlar cânib-i ulûhiyyetten her bir merte- 
beye ve her bir tavra irsal olunurlar. Ya'nî ba'zıları enbiyâya vahy ile ve 
ba'zıları evliyaya ilham ile, ve eşhâs-ı sâire-i insâniyyeden her birine ve 
hayvanât ve nebatata ve cemâdâta, ve'1-hâsıl bi'1-cümle eşyaya umûr-ı 
muhtelife-i kesîrenin tasrifi ve tedbîri için irsal olunurlar. Her hangi bir 
meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir te'sîr ile ittisali onun 
"kanadadır. Binâenaleyh her bir cihet-i te'sîr, bir "kanad" olmuş olur. 
Melâikenin kanadları, ya'nî vücûh-ı te'sîrâtı adede münhasır değildir; bel- 
ki onların te'sîrât-ı mütenevvia-i kesîresi hasebiyle kanadları gayr-ı kâbil-i 
ta'dâddır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz leyle-i mi'râcda. Cebrail (a.s.)'ı 
altıyüz kanadlı olarak müşahede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Mak- 
sad-ı âlîleri: ^1^. U jJUJI ^ J-y* (Fâ'tır, 35/1) âyet-i kerîmesi mucibince 
vücûh-ı te'sîrâtın kesretine işaret buyurmaktır. 

İmdi ulûhiy yetin âlem-i anâsırı muhit olan dört kuvve-i külliyyesi 
vardır ki, onlara lisân-ı şeriatta /Cebrail, Mîkâîl, İsrafil ve Azrail (a.s.) tes- 
miye olunur. Bunlara tâbi' olan melâikenin haddi ve hesabı yoktur. 

1. Cebrail (a.s.) hazâin-i gayb-ı ilâhîde olan maânî-i hafiyyeyi âlem-i 
surete îsâl ve ifâza eder. Binâenaleyh her bir ferdin kalbine âlem-i gaybdan 
nazil olan maânîyi kuvve-i natıka vasıtasıyla harf ve savt ile izhârı ve 
bâtınından haber verip izhâr eylemesi vücûh-ı Cibril'den bir vechin te'sîri 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 29 

ile vâki' olur. Hz. Cibril, hakîkat-ı muhammediyye mertebesinden 
taayyün-i Muhammedi mertebesine kâffe-i vücûhu ile nazil olduğundan, 
Kur'ân-ı Kerîm hakkında: ö£ ^M ^ % ^f. '^> >Aj % (En'âm, 6/59) 
buyrulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu hâssıyyeti ile bi'1-cümle avalimi muhittir. 
Bu vazifenin tefâsîlini icraya me'mûr, onun tedbîri tahtında lâ-yuad ve lâ- 
yuhsâ melâike vardır. Ve ona "Rûhu'1-Emîn" derler. 

2. Mîkâîl (a.s.) sunûf-ı muhtelife-i mahlûkâtın her birerlerine mahsûs 
olan erzakın hıfzına veznen ve keylen ve adeden ve mikdâren herbir hakkı 
zî-hakka i'tâya müvekkel olduğu için bu kuvvete "Mîkâîl" tesmiye olun- 
muştur. Bu hususta Hz. Mîkâîl'in dahi her mahlûka bir te'sîr ile ittisali 
vardır. Ve bu hâssiyyeti ile o dahi avalimi muhittir. Ve kezâlik bu vazifenin 
tefâsîlini icraya me'mûr onun taht-ı idaresinde bî-nihâye melâike vardır. 
Hattâ sath-ı arza düşen her bir katre-i bârân bir kuvvet ile nazil olur. Ve 
kıyamete kadar yağan yağmurların her bir tanesine taalluk eden kuvâdan 
hiç birinde tekerrür ve ayniyyet yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi vezn ettiğin 
veya ta'dâd veya takdir eylediğin vakit, sende vücûh-i Mîkâîl'den bir vec- 
hin te'sîri vâki' olur. 

3. Azrail (a.s.) ma'nâdan ibaret olan ruhu, suretten ibaret olan 
ebdândan tefrik eder. Ve âlem-i zahirde mevcûd olan herbir sûret-i kesife 
bir ma'nâmn izhârı içindir. O ma'nâ, o suretin ruhudur. Binâenaleyh zer- 
reye varıncaya kadar âlem-i zahirde vâki' olan tefessüd, tasarruf-ı Azrâîl 
ile husule gelir. İmdi Azrâîl (a.s.) dahi bu hâssiyyeti ile avalimi muhittir. 
Ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcuttur. Ve sen suver-i 
mevcûdeden birini ifsâd ettiğin vakit, sende Azrail'den bir vechin te'sîri 
vâki' olur. 

4. İsrafil (a.s.) her bir suretin kendi nev'ine hâsıl olan hayâtı "Sûr"u ile 
nefh eder. / Ve fikrin mukaddemât-ı kazâyâ ile intâc-ı yakîn etmesi dahi, 
sende cenâb-ı İsrafil'in te'sîrâtından bir vecih ile vâki' olur. İmdi nefh-i 
hayâta me'mûr o kadar melâike (kuvvet) vardır ki, hesaba ve adede 
sığmaz. Ve cümlesi Hz. İsrafil'in irâdesi tanımdadır. Ve âlemde hayât sa- 
hibi olmayan bir şey yoktur.Nitekim buyrulur: 



30 MUKADDİME 

dju^ ^*-j ^l*^ o? ^b (îsrâj 17/44) Ve hamd ve teşbih ancak hayât sahibi 
olan şeyden vâki' olur. Binâenaleyh cenâb-ı İsrafil'in dahi her mahlûka bir 
te'sîr ile ittisali vardır. Ve bu hâssıyyeti ile cemî'-i avalimi muhittir. 



İkinci vasi: Hakîkat-i İblis 



Ma'lûm olsun ki, İblis ism-i MudhTin mazhar-ı etemm ve ekmeli olan 
bir rûhdur. Ve mertebe-i ervah ayrılık ve gayriyyetten bir nevi' üzerine 
Zât'ın hâriçte zuhurundan ibarettir. Ve Vâhid'in isneyniyyet dâiresinde 
rü'yeti bu mertebeden başlar. Binâenaleyh ism-i Mudill'in zuhûr-ı 
ahkâmının ibtidâsı bu mertebedir. "Idlâl" şaşırtmak demektir. Bir vücûdun 
yekdiğerine mugayir olarak iki görülmesi şirk; ve şirk ise ayn-ı dalâldır. 
Ve bu tarz-ı rü'yet, kuvve-i vâhimenin sânıdır. İmdi bu kuvvet mazhar-ı 
ism-i Mudili olup, hakîkat-ı İblîs'tir. Zîrâ sânı "telbîs"tir; ve "İblîs" ismi de 
bundan müştaktır. Ve İblîs bu hâssıyyeti ile avalimi muhittir. Ve onun 
taht-ı tâbiiyyetinde lâ-yuad ve lâ-yuhsâ ervah mevcuttur ki, cümlesi ıdlâl 
ve iğvâya me'mûrdurlar. Ve bunlar âlem-i tabâyi'de cemî'-i eşyaya sârîdir. 
(S.a.v.) Efendimizin: "Her kimse ile beraber bir şeytan doğar; ve ben be- 
nimle doğan şeytanı İslâm'a getirdim" buyurmaları, nefs-i insanîdeki 
"vehm"e işarettir. Zîrâ kuvve-i vahime asla kizbden ictinâb etmez. Ve 
sânı bi'1-cümle kuvâ üzerine isti'lâdır. Ve vücûdundan eser olmayan bir 
şeyi mevcûd ve hadd-i zâtında mevcûd olan şeyi ma'dûm gösterir. İmdi 
kuvve-i müfekkire aklın hükmüne tâbi' olursa ona "zâkire-i mütefekkire"; 
ve eğer vehmin hükmüne tâbi' olursa ona "mütehayyile" derler. Hakîkat-ı 
iblîsiyye, akl-ı kül olan hakîkat-ı insâniyyeye diğer / kuvâ-yı ulûhiyyet 
gibi ser-fürû etmesi teklifine karşı ^ ^ Ul (A'râf, 7/12) dedi. Bu cevap, 
kendisini ayrı görmek demektir. Biri iki görmek ise vehimdendir. 

İşte İblîs câmi'-i cemî'-i esma ve sıfât-ı ilâhiyye olan akl-ı külle tâbi' 
olmayıp, da'vâ-yı teferrüde ve isti'lâya kıyam ettiği ve biri iki ve 
mevcudu ma'dûm ve ma'dûmu mevcûd gördüğü için, zât-ı ulûhiyyet onu 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 31 

kuvâ-yı şâire arasından ^jpUJI ^ ^JUI jr^-U (A'râf, 7/13) hitabı ile tard 
eyledi. Zîrâ kuvâ-yı vahime bi'1-cümle kuvâya musallat olmakla beraber, 
onlara nazaran kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Zîrâ sânı, hakikate vusulden 
men' etmektir. İblîs kendilerine esrâr-ı arzıyye ve semâviyye münkeşif 
olan ehl-i sülûku ıdlâl için muhayyel olarak arz ve semâ suretlerinde zahir 
olur. Ve hattâ tecelliyât-ı zâtiyyeye de karışıp, sâliki ıdlâl eyler. Ancak 
sûret-i Muhammediyye'de ve onun vârisleri olan kâmilin suretlerinde te- 
messül edemez. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan kâmiller 
ism-i Hâdî'nin ve İblîs ve tevâbi'i ise ism-i Mudill'in mazhar-ı etemmleri- 
dir. Ve tecelliyât-ı zâtiyyeye karışması zât-ı ulûhiyyetin Hâdî ve Mudili 
isimlerinin her ikisini de cami' olmasındandır. İblîs'in hakikati ism-i Mu- 
dili olduğundan ve kalb-i hakayık mümkin olmadığından, gerek kendi ve 
gerek tevâbi'i ism-i Hâdî'nin mazharına temessül edemez. Hakîkat-i 
iblîsiyye hakkında söz çoktur; fakat ehl-i irfan ve zekâya bu desâtîr-i 
esâsiyye kâfidir. 

Üçüncü vasi: Hakîkat-ı Âdem ve Havva 

Ma'lûm olsun ki, "vücûd" hakîkat-ı insâniyye olan mertebe-i 
vâhidiyyetten, mertebe-i ruha tenezzül ettiği vakit üç ma'rifet hâsıl oldu ki, 
birisi ma'rifet-i nefs, ya'nî kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri 
ma'rifet-i Mübdî, ya'nî kendisinin mucidini bilmek; üçüncüsü mucidine 
karşı fakr ve ihtiyâcını bilmektir. Bu ma'rifet, gayriyyeti mutazammındır. 
Ve bu rûh, rûh-ı Muhammedi (s.a.v .)'dir. Nitekim buyururlar: *ÜI jUU Jjl 
j^jj J 1 füM • Ve bir rivayette: Lr ^\j J*J1 aJÜI jU-U Jjl . Diğer ervah, onun 
rûh-ı şerifinin cüz'iyyâtıdır. Onun için (S.a.v.) Efendimiz'e "Ebu'l-ervâh" 
dahi derler. Bu rûh / sûret-i akl-ı küldür ki "âdem-i hakîkî"dir. "Vücûd" 
akl-ı küllün sağ tarafı ve "imkân" sol tarafıdır. Ve Havva nefs-i küllün 
suretidir ki, akl-ı evvelin dıl'-ı eyserinden mütekevvin oldu. Ve bu 
taayyünât-ı muhtelifenin zuhuru ve suver-i mütenevvianın tevellüdâtı akl-ı 
kül ile nefs-i küllün izdivacından hâsıl oldu. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri 
buyurur: \İJj \Jf SfWj C&* ttT? U*-Vj Ç* jk-j slb-ı j^ & föU ^jüi Jj^j \J& *jü\ l^i i 



32 MUKADDİME 

(Nisa, 4/1). Ve bu taayyünât içinde pek çok suver-i faile ve münfaile 
zuhura geldi. Ve suver-i faile rical ve suver-i münfaile de nisadır. Ve 
efrâd-ı insâniyyenin sûret-i f ailesi olan rical ve sûret-i münfailesi olan nisa 
ekmel-i vech ve ahsen-i takvim ile zahir oldu. İmdi efrâd-ı insâniyyenin 
ebeveyni Âdem-i hakîkî olan "akl-ı küll" ile, Havvâ-yı hakîkî olan "nefs-i 
küirdür. Bunlar cennet-i zâtta, ya'nî mertebe-i ulûhiyyette mestur idiler. 
Kur'ân ki, cemî'-i esma ve sıfatı cami' olan zâttır; ve bu taayyünât ki, zât-ı 
ulûhiyyetin varlığında hayâlât ve rü'yâdan ibarettir; ve bu keserât ve 
taayyünât-ı hayâliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, 
esfel-i sâfilîne doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan baîddir; işte bu şecere, 
Kur'ân'da mezkûr olan şecere-i mel'ûne ve matrûdedir. Ve onun meyvesi 
ve habbesi zulmet-i tabîiyyedir. 

İmdi akl-ı kül ile nefs-i kül bu habbeye karîb olmadıkça "İhbitû" 
(Bakara, 2/36, 38) emriyle cennet-i zâttan, âlem-i suret ve taayyünâta nüzul 
etmediler. Ve onların bu şecere-i menhiyyeye takarrübleri iblîs-i vehmin 
nefs-i külle ve nefs-i küllün dahi akl-ı külle galebesi ile vâki' oldu ki, bu 
âlem-i kesafette onların zürriyyâtı olan efrâd-ı âdemiyye dahi her an ke- 
serât-ı hayâliyyeye ve Kur'ân'daki şecere-i mel'ûneye meftun olmuşlardır. 
Hak Teâlâ hazretleri bu hakîkate işâreten Kur'ân-ı Kerîm'inde UU ijj 

\jf Îî&L fy °^S Ui ^y-'j ö\'jû\ J> İ>LÛ (İsrâ, 17/60) ya'nî 
"Ey habîb-i zî-şânım! zikr et şu vakti ki biz sana dedik; muhakkak senin 
35 Rabb'in nâsı zât-ı ulûhiyyeti ile muhittir"; / ya'nî onların vücûd-i hakîkîleri 
yoktur; belki cümlesi zılâl-i esmâiyyemden ibarettir. Ve zılâl ise hayâldir. 
"Ve bizim sana gösterdiğimiz rü'yâ ve Kur'ân'da olan şecere-i mel'ûne 
nâsa fitnedir", ya'nî sana gösterdiğimiz bu keserât-ı taayyünât rü'yâdır. 
Nitekim sen de bu hakîkatı anladın da: ^Ül ^\>S IjjüI ve lyU lâLi ^U ^-LJ! 

\j&\ buyurdun. ûCj (İsrâ, 17/60)'daki "kâf -ı hitâb" cemî*-i hakâyıkı 
ve nisebi cami' olan taayyün-i muhammedîyedir. Bu rü'yet keyfiyyeti râî 
ve mer'î ister; bunlar ise kesrettir. Ve bu keserât zâtta mütekevvin olan 
şecere-i mel'ûnedir. f-py^j (İsrâ, 17/60) "Biz onları, ya'nî vücûdları rûh 
ile nefisten mütekevvin olan nâstan her birine i'j>La\ «i* Cjs Sf j (Bakara, 



FUSUSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 33 



* ^o * fi t * * 



2/35) diyerek her an tahvif ederiz. \j~f U^> %^^ ^ (İsrâ, 17/60). Hal- 
buki bu tahvif muvacehesinde onların nefisleri iğvâ-yı vehm ile ruhlarını 
kendilerine imâle ederek o şecere-i mel'ûnenin semeresi olan zulmet-i 
tabîiyyeye el uzatırlar. Binâenaleyh onların tuğyanı büyük olur, ya'nî 
vech-i vahdetten istitârları artar. 

İmdi ey sâhib-i fıtnat! Kur'ân-ı Kerîm mazideki Âdem ve Havva'dan 
değil, bizim ahvâl-i rûz-merremizden bahsediyor. Biz ise bu vak'ayı 
mâzîye irca' ile, kendi hâlimizden gaflet ediyoruz. 

Onuncu fasıl: Mertebe-i âlem-i misâl 



Bu mertebe, zâtın hâriçte gayr-ı kâbil-i teczie ve inkısam ve hark ve il- 
tiyâm, bir takım suver ve eşkâl-i latife ile zuhurudur. Bu mertebeye "âlem-i 
misâl" tesmiye olunmasının sebebi budur ki, âlem-i ervâhdan zahir olan 
her bir ferdin, âlem-i ecsâmda iktisâb edeceği surete mümasil bir suret bu 
âlemde hâsıl olur. Ve bir taife ona "hayâl" derler. Zîrâ bu suretlerin 
müdriki, kuvve-i hayâliyyedir. 

Muhakkikin indinde "misâl" iki kısımdır: Biri budur ki, kuvve-i 
hayâliyye-i insâniyye onun idrâkinde şarttır. Ve rü'yâda ve tahayyülde 
zahir olur. O idrâk ba'zan savâb ve ba'zan hatâ olur. Ve ona "misâl-i mu- 
kayyed" / ve "hayâl-i muttasıl" derler. İkincisi budur ki, onun idrâkinde 
kuvve-i hayâliyye şart değildir; belki kuvve-i bâsıra dahî idrâk edebilir. 
Âyînede ve mücellâ olan şâir şeylerde görünen suretler gibi. "Misâl" in bu 
kısmına "misâl-i mutlak" ve "hayâl-i munfasıl" derler. Zîrâ bunlar kuvve-i 
hayâliyyeden ayrı olarak bi-zâtihâ mevcûddurlar. Ervahın reng-i cesed ile 
görünüşü bu kısımdandır. Nitekim ervâh-ı mevta sûret-i cismâniyye ile 
rü'yâda görülür. Ve kâmilin ruhu, sûret-i cismâniyye ahz ederek kendi mu- 
hibbânmdan birisine zahir olur. Bu zuhur ve rü'yet sahîh ve savâbdır; 
bunda asla hatâ yoktur. Âlem-i misâle "âlem-i berzah" ve "mürekkebât-ı 
latife" de derler. Ve ba'zıları ervah ve misâl âlemlerini cem' edip, "âlem-i 
melekût" tesmiye ederler. Âlem-i misâl âlem-i ervahın feyzini, âlem-i 
ecsâma îsâle vâsıtadır. Ve ervah ile ecsâm arasında bir berzahtır. Ve berza- 



34 MUKADDİME 

hiyyeti hasebiyle her iki âlemin ahkâmını da câmi'dir. Zîrâ zahir ve 
bâtındır. Ve gayb ve şehâdet arasında hadd-i fasıldır. Cism-i mürekkeb-i 
maddînin aynı olmadığı gibi, cevher-i mücerred-i aklînin dahi aynı 
değildir. Fakat hem âlem-i ecsâmın ve hem de âlem-i ervahın gayrıdır. 
Zîrâ ervaha nisbeten kesîfdir, ecsâma nisbeten latîfdir. Lâkin cevher-i 
cismânî ve cevher-i aklîye müşabeheti vardır. Ecsâma müşabeheti bu cihet- 
tendir ki, ecsâm nasıl ki mahsûs mikdân ise, âlem-i misâl dahi öylece 
mahsûs mikdârıdır. Ve mikdâr kemmiyyetten ve kemmiyyet dahi tûl ve arz 
ve umktan ibarettir. Zîrâ âyînede görülen bir suret hâsse-i basar ile idrâk 
olunur; ve tûl ve arz ve umku hâizdir. Ve onun ervaha müşabeheti o cihet- 
tendir ki, ervah nasıl latîf ve rûhânî ise, âlem-i misâl dahi Öylece latif ve 
nûrânîdir. Ve o suretin letafet ve nûrâniyyetidir ki, el ile dokunulamaz ve 
bıçak ile kat 1 olunamaz. Ve maddeden mücerred olan zevatın suver ve 
eşbâh-i cismâniyyede müşahedesi, âlem-i misâlde vâki' olur. Nitekim Hz. 
Cibrîl ba'zı vakitlerde, server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'e, ashâb-ı 
kiramdan Dihye-i Kelbî suretinde zahir olur idi. Hızır ve enbiyâ (a.s.) ile 
evliyâ-yı kiram hazarâtının müşahedeleri de bu âlemde vâki' olur. Ve 
kâmiller, âlem-i misâlde, kendi şekillerini / diğer bir âdemin veya hayvanın 
şekline taklîbe kadirdirler. Ve öldükten ve kayd-ı tenden çıktıktan sonra, 
eşkâl-i muhtelife ile kuvvet-i teşekkül onlarda tezâyûd eder. Ruhun cesed-i 
beşerî ve cism-i unsurîden müfârakatinden sonra zahir olacağı âlem-i misâl 
bu zikr olunan âlem-i misâlin ve berzahın gayrıdır. Zîrâ bu berzah dünyâ 
ile âhiret arasındadır. Ve neş'et-i dünyeviyyeden evvelki berzah merâtib-i 
tenezzülden; ve neş'et-i dünyeviyyeden sonraki berzah ise merâtib-i 
urûcdandır. Ervaha lâhık olacak suretlerle bu ikinci berzahda zahir olurlar. 
Bunlar neş'et-i dünyeviyyede hâsıl olan a'mâlin suretleri ve ahlâk ve 
ef âlin netâyicidir. 

Gülşen-i Râz'dan : 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 35 

Oİj J oL_S" ■üj-S' jlj—Jİ $<" öW JLp ji _jj (3!>L>-İ 4_-*js> 

Tercüme: "Ten gömleğinden soyunduğun, ya'nî öldüğün vakit, 
ayıpların ve hünerlerin birdenbire zahir olur. İntikal etmiş olduğun âlem-i 
berzahta bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki vücûdun gibi kesîf değil. 
Öyle su gibi ondan suret görünür, ya'nî suya mukabil olan suret, o suya 
nasıl mün'akis olursa, senin vücûd-ı berzahına dahi amellerinin ve 
ahlâkının suretleri öylece in'ikâs eder. O berzahta bütün zamâir aşikâr 
olur. Eğer delîl-i naklî istersen j-^U H$ iy ja aJ u* * J\j~~J\ JLj ^ (Târik, 
86/9-10) ya'ni, "O günde nefs-i insanîde merkûz olan sırlar aşikâr olur. 
İnsan için bu hâli def edecek bir kuvvet ve nasır yoktur. Zîrâ sırlarının 
aşikâr olması verilen vücûd-i berzahî iktizasındandır" âyet-i kerîmesini 
oku! Ve bu akisten başka senin ahlâkın âlem-i hâs olan berzahın ahvâline / 
muvafık olarak ecsâm ve eşhas olurlar. Ahlâkın kötü ise suver-i kabîha, 
iyi ise suver-i hasene olup sana refîk olurlar. Sen, bir takım a'râzdan ibaret 
olan a'mâl ve ahlâkın libâs-ı surete bürünerek müteayyin olmalarını is- 
tib'âd etme! Nitekim bu dünyâda kuvvet ve unsurdan mevâlîd-i selâse 
zahir oldu; ya'nî müvellidi'1-mâ', müvellidi'l-humûza, azot, karbon ilh... 
gibi anâsır-ı basîta gaz hâlinde bî-sûret oldukları halde tekasüf edip 
maâdin, nebat ve hayvanât suretlerinde aşikâr oldu. İşte böylece senin 
bütün ahlâkın âlem-i canda ba'zan envâr ve ba'zan da nîrân suretinde zahir 
olur. 

Bu âlem-i misâlin suretleri, berzah-ı ahîrin suretleri hilâfınadır. Ber- 
zah-ı evvelde zahir olan şeyin âlem-i hiss ve şehâddette zuhurundan mu- 
kaddem görülmesi mümkindir. Nitekim havas ve avamdan birçok kimseler 
rü'yâlarında birtakım vuküât müşahede ederler ki, onun eseri ba'dehû 
âlem-i şehâdette zuhur eder. Berzah-ı sânîde olan bir şeyin âlem-i şehâdete 
rücûu mümteni'dir. Ya'nî dünyâdan berzah-ı sânîye müntakıl olan ervahın 
tekrar dünyâya rücûu kabil değildir. Berzah-ı evvelin suretleri avama 
rü'yâda ve havâssa ba'zan rü'yâda ve ba'zan uyanıklıkta münkeşif olur. 
Fakat ahvâl-i mevtaya ıttıla', aktâb ve efrâddan ve ehl-i mükâşefeden 



36 MUKADDİME 

ba'zılarından gayrisine mümkin değildir. Bu sebeble berzah-ı evvele 
"gayb-ı imkânî" ve "misâl-i imkânî"; ve ikinci berzaha da "gayb-ı muhâlî" 
ve "misâl-i sânı" ve "misâl-i muhâlî" ve "misâl-i imtinâî" derler. 



Onbirinci fasıl: Mertebe-i şehâdet 

Mertebe-i şehâdet, zâtın hâriçte suver-i ecsâm ile zuhurudur ki, bu 
suretler, âlem-i misâl suretlerinin hilâfına olarak kâbil-i teczie ve inkısam 
ve hark ve iltiyâmdır. Bu mertebeye "âlem-i şehâdet" denilmesi emr-i 
müşahedede azhar ve havâss-i hamse-i zahirenin mecmû'u ile mahsûs ol- 
masından nâşîdir. Zîrâ, âlem-i misâldeki bir sureti el ile tutup hıfz ederek, 
başkalarına da irâe etmek kabil olmadığı halde /, âlem-i şehâdetteki bir 
sureti elde tutmak ve başkalarına da göstermek mümkindir. Hükemâ, su- 
ver-i âlemi "zî-rûh" ve "gayr-ı zî-rûh" olarak ikiye taksim ederlerse de, 
muhakkikin indinde zî-rûh olmayan hiçbir suret yoktur. Zîrâ her birinin 
"mertebe-i vâhidiyyet" te sabit olan bir "hakîkat"ı vardır. Ve bu hakikat 
onun müdebbiri, mutasarrıfı ve ruhudur. Ve her bir isim cemî'-i esmayı 
cami' olup, "ayn-ı vahide "den ibaret bulunan mertebe-i ulûhiyyete delâlet 
hususunda şirket-i müşâ'a ile müşterektirler. Ve her bir ismin o ayn-ı 
vâhideden bir hazzı vardır ki, o haz diğer isimde yoktur. Meselâ; Mâni' is- 
mindeki haz Mu'tî isminde ve Kâbız ismindeki haz Bâsıt isminde yoktur. 
Ve kâbil-i taksîm olmayan o ayn-ı vahide Hayy ismiyle de müsemmâ 
olduğundan, her bir ismin bu isimde de alâ-tarîki'1-müşâ'a iştirakleri 
vardır. Velâkin eser-i hayâtın kemâliyle zuhuruna cümlesinin taayyünü 
müsâid olmadığından, kiminin hayâtı bâtın; ve kiminin hayâtı zahir; ve 
kiminin hayâtı hayvanda olduğu gibi azhar; ve kiminin hayâtı dahi insanda 
olduğu gibi azhar ve ekmeldir. Zîrâ "ayn-ı vahide" olan Hak, kendi 
esmasından herhangi birisinde tasarruf buyurursa bu müşâ'iyyet kalmaz, 
mutlaka o ismin ahkâmı zahir olur. Çünkü Hak Teâlâ âlemde tasarruf-ı 
mutlak sahibidir; ve vücûdda ve tasarrufta asla şeriki yoktur. 

Âlem-i şehâdete, "âlem-i kevn ü fesâd" dahi derler. Zîrâ "kevn"bir 



FUSUSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 37 

suretin hudûsünden ve "fesâd" dahi bir suretin in'idâmından ibarettir. 
Meselâ su kaynatılınca buhar olur ve onun sûret-i mâyi'iyyeti fenaya gider 
ki, bu keyfiyyet fena ve fesâddan ibarettir. Ve ba'dehû ondan bir sûret-i 
havâiyye peyda olur; buna da "kevn" derler. Ve keza mum yandıkda onun 
şekli fânî olur; bu "fesâd" dır. Fakat ondan başka bir madde-i havâiyye 
husule gelir; bu da "kevn"dir. Binâenaleyh âlem-i şehâdette bir "fesâd" için 
bir "kevn" lâzım olur; ya'nî her bir şûret-i fâsideden sonra bir sûret-i kâine 
peyda olur. 

Birinci vasi: Cevher ve araz 



Ma'lûm olsun ki, suver-i âlem-i şehâdetin kâffesi "araz"dan ibarettir. 
Ve araz "iki zamanda /bakî ve kendi vücûdu ile kâim olmayan şey"e derler. 
Meselâ mütekellimîn ve erbâb-ı fikr ve nazardan ibaret olan mütefenninîn 
bir şeyi ta'rîf ederken, a'râzdan ibaret olan "hudûd"unu zikr ederler. Hal- 
buki bir şeyin hudûd-ı zâtiyyesi, o şeyin aynıdır, gayrı değildir. Meselâ 
"araz"m mukabili olan "cevher"i ta'rîf ettikleri esnada; cevher "kendi zâtı 
ile kâim olan şeydir" derler. Halbuki "kıyam" arazdır. Cevher olmasa, 
kıyamı ayrıca göstermek mümkin değildir. Kıyam böyle araz olmakla 
beraber, cevherin aynı ve hakîkatidir. Zîrâ cevher bu "had" ile şâir 
şeylerden ayrılır. Ve bu hadd-i zatî, mahdûd olan cevherin aynıdır. Ve 
keza insanı ta'rîf ettikleri sırada: "însan, nutuk sahibi olan hayvandır" 
derler. Bu ta'rîf de zikrolunan "nâtıkıyyet", "sahabet" ve "hayvâniyyet" in- 
sanı şâir eşyadan ayıran birer haddir. Halbuki "nutk" arazdır. "Sâhib"in 
ma'nâsı nisbet olduğundan o da arazdır. Bu ta'rifde yalnız bir "hayvan" 
kaldı. Hayvanı da ta'rîf ettikleri vakit, "hayvan cism-i nâmî-i hâssâstir; ve 
irâdesi ile hareket eder" derler. Bu ta'rîfde zikrolunan cismiyyet, nümüvv, 
hassâsiyyet, irâde ve hareket hayvanı şâir eşyadan ayıran onun bir haddi 
olmakla cümlesi arazdır. Zîrâ "cisim" eb'âd-ı selâseyi kabul eden bir cev- 
her-i mütehayyizdir. Halbuki "eb'âd-ı selâse", ya'nî "uzunluk", "enlilik" 
ve "derinlik", ve "kabul" ve "tahayyüz" hep arazdır. Çünkü bunların 
cümlesi maânî-i ma'küledir; ve cisim olmayınca görünmezler. "Cisim" 



38 MUKADDİME 

dahi arazdır, çünkü tahayyüz olmayınca görünmez. "Nümüvv" de arazdır; 
çünkü asi üzerine zâiddir. "His" de arazdır; çünkü his, idrâktir, idrâk ise 
arazdır. "Hareket" de arazdır; zîrâ "sükûnet" üzerine zâiddir. Ve keza 
"irâde" dahi arazdır; çünkü o da asıl üzerine zâiddir. İşte görülüyor ki, 
cevher kendi "hudûd"unu teşkîl eden a'râzın hey'et-i mecmuasından 
ibarettir. Cevherin hududu ise kendi zâtıdır. Binâenaleyh / cevher dahi 
ayn-ı a'râz olur. 

"Araz" iki zamanda bakî olmayan şey olduğuna göre, bir kilo su alıp 
bir kaba vaz' etsek, ânen-fe-ânen tenakus ettiğini görürüz; zîrâ tebahhur 
eder; su iki zamanda bakî kalmaz. Keza elimize aldığımız bir zerre hâmız-ı 
kibrit için yazdığımız işâret-i kimyeviyye o dakika için doğrudur; bir za- 
man sonra o işâret-i kimyeviyye artık elimizdeki o zerrenin işareti değildir. 
Zîrâ o zerre, iki zamanda bakî kalmayan arazdır. 

Ve'1-hâsıl âlem-i şehâdette görünen suretlerin kâffesi araz olduğu cihet- 
le, bu âlemin hey f et-i mecmuası a'râzdan ibaret olmuş olur. Halbuki 
mütekellimîn: "Araz iki zamanda bakî kalmaz; ve cevher ise zamanlarda 
bakî kalır" derler. Sonra da bâlâda îzâh olunduğu üzere cevheri arazlar ile 
ta'rîf edip, onun haddini bu arazlar ile ta'yîn ederler. Bu ise açıktan açığa 
tenakuz olduğu halde, farkına varamazlar. İşte akıl ve zekâ-yı beşerin te- 
yakkuz ve intibahı bu kadardır. Aklın bir mes'elede intibahı olsa, diğer 
mes'elede gaflete düşer. Onun âlem-i hakîkate doğru yürüyüşü "düşe kal- 
ka" ta'birine mâ-sadaktır. Âlem-i tecellîye nazaran âlem-i şehâdet 
dediğimiz şey, bir takım a'râzın hey'et-i mecmuası olup, ânen-fe-ânen 
mütebeddildir. Ve âlemden hiçbir şey, kendi nefsi ile kâim bir cevher 
değildir. Ve kendi "ayn"ında, kendi "ayn"ı ile kâim olan mevcûd, ancak 
kendi zâtı ile kâim bulunan vücûd-ı mutlak-ı Hak'tır. Ve eşyâ-yı şâire 
kendi vücûdlarıyla ademiyyet üzere olup her anda o vücûd-ı mutlak ile 
"halk-ı cedîd" içindedir. 

İkinci vasi: Teceddüd-i emsal 

Alem-i şehâdet, esmâ-i ilâhiyye muktezâsından olarak ale'd-devâm 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 39 

mevcûd ve ma'dûm olur. Zîrâ Mûcid, Muhyî, Mübdî, Rahman, Mün'im, 
Musavvir, Halik ve Kayyûm ve bunun emsali esma mevcudatın vücûdunu 
ve mezâhirin zuhurunu iktizâ eder. Ve Mümît, Dârr, Kahhâr, Kâbız, Ferd 
ve Vâhid ve bunun emsali esma dahi mezâhirin ademiyyetini ve hafâsını 
iktizâ eder. Suver-i âlemin kâffesi dâima halk-ı cedîd / içindedir. Her lahza 
başka başka halk ve yeni vücûd gelir. Ve her tarfetü'1-ayn içinde îcâd ve 
i'dâm-ı diğer vâki'dir. Velâkin bu îcâd ve i'dâm feyz-i rahmaninin sür'at-i 
inkızâ ve teceddüdü hasebiyle idrâk olunmaz. Ve bu sür'at sebebiyle, su- 
ver-i eşyanın istikrar üzere olduğu zannolunur. Sür'at-i teceddüd ve feyz-i 
rahmânî bir suretle vâki' olur ki, gitmenin ve gelmenin idrâki mümkin ol- 
maz. Ve belki gelmek gitmenin ve gitmek dahi gelmenin aynıdır. Vücûd ile 
adem arasına zaman mütehallü olmaz ki, onun ademiyyeti melhuz olabil- 
sin. 

Ve'1-hâsıl suver-i kâinattan hiçbir suret iki anda bakî kalmaz. Fakat 

sûret-i zaile, sûret-i hâdisenin müşabihi olduğundan his bu tebeddüle mut- 
tali' olamaz. Zîrâ âlemin hey'et-i mecmuası bâlâda îzâh olunduğu üzere 
arazdan ibarettir; ve araz ise iki zamanda bakî kalmaz. Vücûd-ı mümkinât 
onların sûretleriyle Hakk'ın zuhurundan ibarettir. Ve bu zuhur ise, tecellî-i 
Hak'tır. Tecellî-i Hak'ta baka yoktur; tekrar dahi yoktur. Zîrâ ^ y> p* J^ 
üllî (Rahman, 55/29) âyet-i kerîmesi mucibince Hak her anda bir şe'n-i 
diğerdedir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlajt-ı Hak, her kâinin ayn-ı 
sabitesinden her anda zahir olarak sûret-pezîr olur. Ve ân-ı sânîde o ayn-ı 
sabiteden o vücûd bâtın ve o suret zail olur. Ve bu hal böylece müteselsilen 
gider. Ve zâilât ile kâinat arasında kadr-i müşterek ayn-ı sabitedir. Ve ay- 
n-ı sabite hakîkat-i şahsiyyedir. Bu kevn ü fesâd içinde hakîkat-ı şahsiyye 
bakîdir. Muti' ve âsî ve müsâb ve muazzeb olan ancak bu hakîkat-ı 
şahsiyyedir. Onun hayâl-i zailden ibaret olan vücûd-ı kevnî-i maddîsine 
asla i'tibâr yoktur. Zîrâ madde dediğimiz şey sırf emr-i i'tibârîdir. Ve 
a'yân-ı sabite suver-i ilmiyyeden ibaret olduğundan asla kendi mertebesin- 
den münfekk değildir. ^-j-il Wlj c^—*U oL-pV! ya'nî "a'yân-ı sabite 
râyiha-i vücûdu koklamamıştır" dediklerinin ma'nâsı budur. Vücûd-ı mut- 
lakm mahall-i tecelliyâtı a'yân-ı sabitedir. Zîrâ evvelâ "ilim", sonra, "fiil" 



40 MUKADDİME 

zuhur eder. İlim olmayınca fail ve sâni' neyi işleyecek ve tasni* edecektir? 

Misâl: Kendisinde sıfat-ı ressâmiyyet bulunan bir kimse, bir levha 
tersim edeceği vakit, evvelâ ilminde o levhanın / hey'etini ve krokisini is- 
tihzar eder. Ondan sonra sûret-i ilmiyyesini levhaya nakş eyler. Ve her is- 
tediği vakit, bu levhanın yüz mislini tersim eyler. Bu levha mahv edilse, 
yine onların mislini vücûda getirir. Onun ilminde olan resmin sureti ise 
dâima sabit olup, asla ressamın ilminden münfekk olmaz. Ve o sûret-i il- 
miyye asla vücûd-ı haricî kokusunu koklamaz. Ve ilm-i ressamda levhanın 
sureti mürtesim olmadıkça ressamdan fiil-i tersîm zahir olmaz. 



Üçüncü vasi: tsti'dâd-ı mec'ûl 

İsti'dâd iki nevî'dir: Birincisi isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûldür ki, yukarıda 
îzâh olunduğu üzere bu isti'dâd her bir ayn-ı sabitenin iktizâ-yı zatîsinden 
ibaret olup "Kün!" emriyle, mertebe-i ilimde tekevvün ederler. Vj \jJ\ i* 3 
r*l\ £*& s^-lj (Kamer, 54/50) âyet-i kerîmesi bu mertebeye işarettir. 

Diğeri isti'dâd-ı mec'ûldür. Bu isti'dâd dahi mertebe-i şehâdette her bir 
ayn-ı sabitenin mir'âtı ve mazharı olmak üzere tekevvün eden her bir 
sûret-i kesîfenin ba'de'l-istihâlât kemâle vusulüdür. Zîrâ tabîatta 
mütekevvin olan her bir suret kâide-yi tekâmüle tâbi'dir. ,y^J\ <>• J^ üe 
bu hakikate işaret olunmuştur. 

Misâl: İnsanda isti'dâd ve kâbiliyyet-i tekellüm onun iktizâ-yı zatîsi 
olduğundan gayr-ı mec'ûldür. Fakat tevellüdünü müteâkib tekellüm ede- 
mez; zîrâ bünyesi müsâid değildir. Tevâlî-i zaman ile, bünyesine isti'dâd 
ve kâbiliyyet geldikten sonra tekellüm edebilir. Bu isti'dâd ve kâbiliyyet 
ise ânen-fe-ânen vâki' olan tekâmül neticesinde hâsıl olur; bu da 
mec'ûldür. Bundan anlaşılıyor ki, isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlün zuhuru, 
isti'dâd-ı mec'ûlün inkişâfına mütevakkıftır. Ta'bîr-i diğerle denilebilir ki, 
ruhun zuhûr-ı kemâlâtı cismin kemâline vabestedir. Aksi halde ruhun 
kemâlâtı bâtında kalır. İmdi esbâb-ı zâhiriyye isti'dâdât-ı zâtiyyeye 



FUSUSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 41 

mensûb olan şuûnâttır. Binâenaleyh esbabı tevlîd eden isti'dâdât ve 
kâbiliyyât-ı zâtiyyedir. Mumun sebeb-i işti'âli, onun kâbiliyyet ve 
isti'dâdıdır. Taş olsa işti'âl etmezdi; zîrâ taşta bu isti'dâd ve kâbiliyyet 
yoktur./ 

Dördüncü vasi: Tabiat 

Ma'lûm olsun ki, fezada menfûh olan nefes-i rahmânî ulûhiyyetin 
zahiri olan "tabiat" üzerine vâki' olur. Dest-gâh-ı tabiat bu nefesi nesc edip 
envâ'-ı surete ifrağ eder. Binâenaleyh fezada "halâ" yoktur. Belki kuvâ-yı 
tabîiyye ile mâlâ-mâldır ki, bu kuvâya "melâike-i tabîiyyûn ve âliyyîn" 
derler. Bunların Âdem'e secde ve ser-fürû ile emr olunmadıkları bâlâda 
zikr olundu. 

İmdi "tabîaf'ın zâtı, yekdiğerinin zıddı olan dört esâsın hey'et-i 
mecmuasından ibarettir ki, onlar da "hararet", "bürûdet", "yubûset" ve 
"rutûbet"tir. Gerçi yubûset hararetten ve rutubet dahi bürûdetten neş'et 
ederse de, yubûset hararetin ve rutubet dahi bürûdetin aynı değildir. Her 
birinin kendi mertebelerindeki iktizâât ve ahkâmı başka başkadır. Tabiat 
mertebe-i ulûhiyyetin zahiri olup, suver-i unsuriyyenin mensûc olduğu bir 
dest-gâh olup, onların bâtınıdır. Erkân-ı tabîat mahsûs ise de, mer'î 
değildir. Yalnız sûret-i unsuriyyeye taalluku âsârıyla meşhûd olur. Suyun 
incimâdım gördüğümüz yerde bürûdetin ve buzun eridiğini gördüğümüz 
yerde de hararetin mevcûd olduğuna hükm ederiz. Ve bunları bâsıramız 
görmediği halde, vücûdumuz hisseder. İmdi tabîat ulûhiyyetin zâhiriyyeti 
olmakla beraber, hakîkat-ı vâhideden ibarettir. Ve yekdiğerine zıt bir takım 
keyfiyetleri hâiz olan ecsâm-ı tabîiyye o hakîkat-ı vâhideden zahir olup, 
türlü türlü eşkâlde zahir olur. Binâenaleyh tabîat ve tabiattan zahir olan 
ecsâm-ı tabîiyyenin hey'et-i mecmuası, hakikat cihetinden ayn-ı vahidedir; 
ve taayyün ve eşkâl cihetinden de, uyûn-ı kesîredir. Ve bu suver-i 
tabîiyye, ayn-ı vâhidenin taayyünât-ı muhtelifesi olduğu için, sâha-i 
taayyünâtta mevcûd olmayan bir şey, tabiattan zuhur ettikde veyahut 
ecsâm-ı mevcûdeden bir takımı bozulup ma'dûm oldukda, o tabîat ne eksi- 
lir, ne de ziyâdeleşir. Belki bu hal letafetten kesafete ve kesafetten letafete 



42 MUKADDİME 

intikaldir. Binâenaleyh zuhur eden suretler, adem-i mahzdan gelmez. Ve 
45 ma'dûm olan suretler dahi adem-i mahza gitmez. Onların vücûd ve / adem- 
leri izafîdir. 

İlm-i hikmet ve kimyaya vâkıf olanların nazarında bu hakikat pek 
barizdir. Meselâ bir mum bitinceye kadar iş'âl edildikde, gerçi mumun 
şekli kaybolur; velâkin onun kesîf olan sureti gaza inkılâb eder. Ve bi'l- 
farz yirmi dirhem ağırlığında bir mum yandığı vakit, yine yirmi dirhem 
ağırlığında başka mevâdda tahavvül etmiş olur. Mumun vücûdu tabiatta te- 
kevvün ettiği vakit o tabiat ziyâdeleşmediği gibi, kaybolduğu vakit de ek- 
silmemiş olur. Tabiattan zahir olan şey, tabiatın gayrı değildir. Çünkü 
tabiattan zahir olan ecsâm-ı tabîiyyenin hey'et-i mecmuası, hakikat cihetin- 
den ayn-ı vahidedir. Ve tabiat kendisinde zahir olan şeyin de aynı değildir. 
Çünkü bi'1-farz tabiattan zahir olan bir ateş parçasını aldığımız vakit, bu 
sıcak ve kurudur; ve bir buz parçasını aldığımızda dahi bu soğuk ve kuru- 
dur, diye hükmederiz. İmdi ateş, buzun aynı olmadığı halde, tabiat bu iki 
muhtelif şey arasında kuruluğu cem 1 etmiş, fakat sıcaklık ile soğukluğu 
ayırmıştır. Böyle olunca elbette tabiat onların aynı olamaz. Çünkü tabiat, 
yekdiğerine zıt olan erkân-ı erbaayı câmi'dir. Tabiat, mertebe-i ilm-i 
ilâhîde sabit olan suver-i esmâiyyenin intibaına müsâid bir âyîneden başka 
bir şey değildir. Ve o âyînenin vücûdu dahi, zât-ı latîfe-i Hakk'ın kesafeti 
ile mevcûd olduğu için zahiridir. 

Beşinci vasi: Müessir ve müesserün-fîh 

Malûm olsun ki, emr-i vücûd biri "müessir" ve diğeri "müesserün-fıh" 
olmak üzere iki kısımdır. Müessir mertebe-i fiiliyyeden; ve müesserün-fıh 
mertebe-i infiâliyyeden ibarettir. Ta ! bîr-i diğerle vücûdun bâtını ve zahiri 
vardır; bâtını müessir ve zahiri müesserün-fîhdir. Vücûd-ı âlem Hakk'ın 
zahiri ve Hak vücûd-ı âlemin bâtını ve hüviyyetidir. Ve her ikisi de 
vâhidü'1-ayn olan mertebe-i ulûhiyyetin iki itibârıdır. İmdi tabiatın te- 
kevvünü ulûhiyyetin bâtıniyyetinden olduğu gibi, suver-i ecsâmın te- 
kevvünü de tabiattandır. Binâenaleyh hakikatte her vech ile müessir olan 
ancak Allah Teâlâ'dır. 

Misâl: Vücûd-i insanînin zahiri ve bâtını vardır. İnsanı "nutuk sahibi 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 43 

olan bir hayvandır" diye ta'rîf / ettiğimiz vakit, onun bâtını ile zahirini 
almış oluruz. "Nutuk" onun bâtını ve "hayvan" onun cismi ve zahiridir. 
İnsanın nefs-i natıkası görünmediği halde, zahiri olan cisminde 
müessirdir; ve zahiri olan cismi müesserün-fîhdir. İnsanın bâtınında bir 
yere gitmek için bir irâde peyda olur. Bâtınındaki bu irâde ve meyi, onun 
"Kün!" emrinden ibarettir. Cisim, bu irâde ve emirden müteessir olarak 
harekete gelip o mahalle gider, imdi insanın vücûdu vâhidü'1-ayn olduğu 
halde onda biri müessir ve diğeri müesserün-fîh olmak üzere iki i'tibâr 
olmuş olur. 

Altıncı vasi: İbtidâ-i hilkat 

Seneden zayıf ve keşfen sahîh olan cuaLki d>f\ Oi c~^ti U>~. \y£ c^ 
«J^if jkU ya'nî "Ben gizli bir hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim; 
halkı bilinmem için yarattım" hadîs-i kudsîsi mucibince, vücûd mertebe-i 
vahdete, ya'nî hakîkat-ı muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra 
kendi zâtına ve sıfatına şuuru hasebiyle zâtında mündemiç olan kemâlâtı 
izhâra muhabbet etti. Bu zuhur ve izhâr, ancak kendi zâtından, yine kendi 
zâtınadır. Ve hafâ dahi yine kendi zâtına nazarandır. Vücûdda kendinden 
gayrı bir şey yoktur ki, ondan hafi olsun. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf, 
kable'z-zuhûr kendi kemâlâtınm yine kendisine hafi olduğunu beyândan 
ibarettir. Ya'nî "kable'z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı zevk-i 
şuhûdî ile bilmeğe muhabbet ettim; ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem 
için yarattım" demektir. Bunun ne gibi bir şey olduğu atîdeki misâl ile ta- 
vazzuh eder. 

Misâl: Kendisinde hattâtıyet, ressâmiyet ve mi'mâriyet ilh... gibi bir- 
takım sıfatlar bulunan bir kimse izhâr edeceği levhalar ile binaların kenz-i 
mahfîsidir. Kendi kemâlâtım zevk-i müşahede ile bilmek istediği vakit, 
kendinde olduğunu bildiği ve fakat görmediği bu levhaları tahrîr, tersîm 
ve bu binaları / inşâ edip izhâr eyledikten sonra "Ben bir gizli hazîne 
idim, bu masnûâtı zevk-i müşahede ile bilmek istedim ve bunları yaptım" 
der. Ve onları temaşa edip san'atının kemâlâtım gördükde temeddüh 
eder. tşte eşref-i mahİûkat olan insanı âlem-i şehâdette izhârdan sonra 



44 MUKADDİME 

Hak Teâlâ Hazretleri'nin CftfJİI *^Â İJl ijlŞ (Mü'minûn, 23/14) bu- 
yurması bu bâbdandır. 

İmdi mahfî olan şey, ma'dûm değildir; belki mevcûd olmakla beraber 
meçhuldür. Nitekim bir çekirdekte namütenahi ağaçlar vardır, fakat 
mahfîdir. Kable'z-zuhûr, ağacın sûret-i sakı, endamı ve teferruatı ve 
esmârının kılleti ve kesreti meçhuldür; ba'de'z-zuhûr malûm olur. Zîrâ 
ilim ma'lûma tâbi'dir. Velâkin çekirdekte ağaç olduğu ve onun ağsânı ve 
yaprakları ve esman bulunduğu mücmelen ma'lûmdur. Tafsilâtı zuhur et- 
tikçe bi'1-müşâhede ma'lûm olur. İşte eltaf-ı latîf olan zât-ı ulûhiyyet 
kemâlâtını zevk-i şuhûdî ile bilmeğe ve gayriyyet-i i'tibâriyye yüzünden 
bilmeğe muhabbet ettiğinde, muhît olduğu fezâ-yı bî-nihâyede hubb-i 
zuhurun harareti ile nefes-i rahmanisini tenfis ve irsal eyledi. Bu tenfîs 
neticesinde fezâ-yı lâ-yetenâhîde, ya'nî kendi vücûd-ı latifinde öbek öbek 
inbisât eden nefes-i rahmani, avâlim-i bî-nihâyenin "heyûlâ "sidir. Ve nefe- 
sin şiddet-i irsalinden hareket hâsıl oldu. Ehl-i hey'et indinde bu madde-i 
ûlâya "sehâb-ı muzî" ta'bîr ederler. Gerçi bunlar tarafından menşe'-i kâinat 
hakkında muhtelif nazariyyeler bast ve beyân olunmuş ise de, heyûlâ-yı 
kâinatın sehâb-ı muzî' hâlinde olduğunda cümlesi müttehiddir. Onlar ehl-i 
keşfe i'timâd etmediklerinden tekevvün ve intizâm-ı seyyârât hakkında 
türlü türlü nazariyy elere zâhib oldular. Burada bunların tafsili zâiddir. 
Yalnız şu kadar diyelim ki, vücûd-ı insanî zübde-i kâinat olduğundan, her 
sırrın miftâhıdır. Sehâb-ı muzî'ye tekabül eden nutfe-i bî-sûret-i beşer, 
tabiata tekabül eden rahm-ı mâderde ne keyfiyyet İle suret kesb etmekte 
ise, "insân-ı kebîr" tesmiye olunan manzûme-i şemsiyyemizin dahi 
sehâbeden tarz-ı tekevvünü ve iktisâb-ı sureti bu kavâid dâiresinde olmak 
îcâb eder. Zîrâ insân-ı kebîrin tekâmülât-ı tedrîciyyesi milyonlarca seneler 
zarfında olduğu halde, insân-ı sağîrin tekâmülâtı rahm-ı mâderde dokuz ay 
gibi kısa bir zamana sığar. Onun için Hak Teâlâ Hazretleri ^ OUîVl jU- 
J** (Enbiyâ, 21/37) / ya'nî "İnsan aceleden halk olundu" buyurdu. 

İmdi nefes-i rahmânî, fezâ-yı bî-nihâyeyi muhît olan zât-ı eltaf-ı latifin 
hâricine irsal olunmadı. Çünkü onun hârici mutasavver değildir. Bu tenfîs, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 45 

zâtın kendi zâtında, yine kendi zâtına, kendi zâtı ile vâki' olan bir te- 
cellîsidir. Ve nefes-i rahmânî zâtın aynıdır. Bu, ancak, zât-ı ulûhiyyetin 
zâtını ve nefesini [veya nefsini] teksif buyurmasından ibarettir. Nitekim 
Ebu'l-Hasen Gûrî hazretleri buyurur: 

ya'nî: "Tenzih ederim şu zât-ı eceli ü a'lâyı ki, nefesini [nefsini] latîf kılıp 
ona Hak tesmiye etti; ve nefesini [nefsini] kesîf kılıp, ona da halk tesmiye 
etti". Bu nefes-i rahmânî âlî iken, ya'nî zât-ı latifin tenfîsini müteâkib 
kemâl-i letafetinden bî-sûret iken, teseffül ettikçe teberrüd ve takallus edip 
eşkâl ve suver iktisâb eyler. Nitekim nefes-i insanî zemheride bir cam 
üzerine irsal olundukda, hîn-i hurucunda hararetle latîf ve bî-sûret iken, te- 
seffül eyledikçe teberrüd ve tasallüb edip, cam üzerinde çiçekli buzlar 
peyda kılar; ve o buzlardaki eşkâl ayn-ı nefestir. Nefes-i rahmânî de hîn-i 
tenfîsinde böylece latîf olup, tedricen sehâb-ı muzî' hâline gelir ve avalimin 
madde-i asliyyesi olur. Nitekim Şeyh-i Ekber (r.a.) Fass-ı İsevî'de bu 
hakikate işâreten alâ-tarîkı'1-keşf vâki* olan ıttıla' üzerine buyururlar: Şiir : 

Tercüme: "Nefes-i rahmanide olan eşyanın kâffesi, gecenin âhirindeki 
ziyâya müşabihtir." 

Fezada bu öbek öbek tekasüf ve teberrüd eden sehâb-ı muzîler, ilk dev- 
relerinde dumandan başka bir şey değildirler. Nitekim âyet-i kerîmede: J 
al>o ^_j çL~J J\ ijy^\ (Fussılet, 41/11) buyrulur. Bu sehâbeler rakîk bu- 
lutlardır. Ve lisân-ı arabda böyle rakîk bulutlara "amâ" f tesmiye olunur. 
Ashâb-ı kiramdan Ebû Rezîn el-Ukaylî (r.a.) (S.a.v.) Efendimizden: jA 
jli-1 jliy ol J-J» Wj ö\S ya'nî "Halk-ı mahlûkâttan mukaddem Rabb'imiz 
nerede idi?" diye / sordu. Onlar da cevaben: v£ L*_j ç l^ *iy U $.L*jJ1 ^ otf" 
t.\j» ya'nî "Fevkında ve tahtında hava olmayan "amâ"da idi" buyurdular. 
Hazret-i Ebû Rezîn el-Ukaylî, bizim manzûme-i şemsiyyemize mensûb bir 
mahlûk-i ilâhî olduğu ve merbûbiyyeti, kendi emsalini teşrîken, nefsine 
izafe eylediği halde, a'ref-i enbiyâ (S.a.v.) Efendimiz avâlim-i bî- 
nihâyenin bidâyet-i hilkatlerine de teşmîlen: "Rabb'imiz suver-i eşyanın 
izhârından mukaddem bî-sûret olan "amâ"da idi ki, onun fevki ve tahtı 



46 MUKADDİME 

"halâ" olup, oralarda anâsırdan terekküb eden hava yoktur" buyurdular. 
Bu cevâb-ı âlîleriyle, mertebe-i âmâya tenezzülünden mukaddem vücûd-ı 
mutlakın rubûbiyyetle muttasıf olmadığına ve rubûbiyyet, vücûdun ilk 
taayyünü olan mertebe-i âmâda başladığına işaret buyrulur. Zîrâ merbûb 
olmadıkça rubûbiyyet ile ittisâf mümkin olmaz; ve "amâ" terbiye edilme- 
dikçe istihâlât ve etvâr-ı muhtelifeden geçip, mahmul olduğu suver ve 
taayyünât-ı mütenevviayı izhâr edemez. 



Yedinci vasi: Etvâr-ı hilkat 

(S.a.v.) Efendimiz buyururlar ki: 

ft UI J& jlJİj-* oi^i Uju j Joj}\j Ob^-i ,y ol^— J1 jJb*J üL^j \&-* j-^>^j ya'nî: 
"Allah Teâlâ bir büyük beyaz inci yarattı; celâl ve heybeti ile nazar etti; 
hayadan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl 
oldu. Semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. İmdi 
onun arşı su üzerinde vâki' oldu". "Allah Teâlâ"dan murâd, vücûd-ı mut- 
lakın "mertebe-i vahdetedir. "Halk"ın ma'nâsı zuhur ve izhârdır. "Büyük 
bir beyaz inci"den murâd "hakîkat-ı insâniyye" mertebesi olan "akl-ı ev- 
veldir ki, buna "mertebe-i vâhidiyyet" de derler. Akl-ı evvele "celâl ve 
heybeti ile nazar" etmesinden murâd, akl-ı evvelin mebde-i gayri yyet olan 
50 "mertebe-i rûh"a tenezzülüdür. Ve bu tenezzülden hâsıl olan / gayriyyet 
nikâbı ile vücûd-ı mutlakın tesettürüdür. Zîrâ "nazar-ı cemâl", vech-i 
Hakk'ın kendi nuru ile tecellîsidir ki, bunda tesettür yoktur. "Nazar-ı 
celâl", vech-i Hakk'm libâs-ı gayriyyet ile ihticâbı olduğundan, bi't-tabf 
bunda tesettür vardır. "Gayriyyet"ten murâd mutlakıyyetten mukayyediyy- 
ete tenezzül ve mutlakın mukayyedde ihtif âsidir. "Dürre-i beyzâ"nın eri- 
mesi, vücûd-ı vâhidiyyetin isneyniyyet ile takayyüd ederek, akl-ı küllün 
kendi nefsinde mütelâşî olduğu hînde, ona nefes-i rahmanisi ile vücûd-ı 
haricî bahş etmesi ve bu nefes-i rahmânî ile ona fezada vücûd-ı haricî 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 47 

bahsini müteâkib merkezin "ateş" ve muhitin teberrüd ile "su" olmasına 
işarettir .Ve "seb'a semâvât" ta'bîr ettiğimiz seb'a-i seyyaremizin, bu du- 
man hâlindeki sehâb-ı muzîden ve arzın dahi onun tekasüfünden mahlûk 
olduğuna; ve "arş" mülk-i dünyâ ma'nâsına olup, avâlim-i şehâdiyye 
emlâk-i ilâhiyyeden bulunduğuna; ve sehâb-ı muzî arşın temeli olduğu ci- 
hetle, arş-ı ilâhî su üzerinde vâki' olduğuna remz olunur. 

Ehl-i hey'et derler ki: "Ecrâm, bidâyet-i hallerinde bir sehâbe hâlinde 
olup, tedricen küreler şeklinde tekasüf etmişlerdir. Bu sehâbe-i gâziyye, bu 
vâsi' rüzgâr küresi mebde'inde mütecanis ve müvellidü'l-mâdan bile hafif 
bir gazdan müteşekkildir. Merkeze doğru bi'1-cümle eczâ-yı ferdiyyenin 
müncezib olması ve bundan neş'et eden tekâsüf-i mütezâyid ve merkeze 
doğru olan sukutun hararete tebeddülü ve hâsıl olan hararetin bâdî olduğu 
ilk imtizâcât-ı kimyeviyye ve elektriğin te'sîri ve nev'i yekdîğerinden 
iştikak eden kuvâ-yı tabîiyyenin ef âl ve te f sîrât-ı muhtelifesi, müvellidü'l- 
mâ', müvellidü'l-humûza, fahm, azot, sodyum, kalsiyum, hadîd, magnez- 
yum ilh... gibi anâsır-ı evveliyyenin teşekkülünü mûcib olup; envâ'-ı 
ma'deniyye, yekdîğerinden temeyyüz ve teferruk ederler. Hararetin te- 
kevvünü, eczâ-yı ferdiyyenin hareketindendir. Zîrâ hareket hararete te- 
beddül eder. Ve hararet dahi bir nevi hareketten başka bir şey değildir. 
İmdi necm-i sehâbînin terkibine dâhil olan bâlâdaki anâsır bugün güneşte 
yanmakta olduğu gibi, nâr-ı şedîd hâlinde bulunur. Ve bu küre-i âteşin te- 
berrüde başlayınca ateş suya münkalib olur. Bu iki seyyâl, bi'1-hikme 
ezdâd ise de, bi'1-kimyâ ayn-ı anâsırın / muhassalâtıdır. Ve nitekim 
bugünkü günde, küremizin etrafında temevvüc eden bahr-ı muhit 
müvellidü'1-mâ, müvellidü'l-humûza ve sodyumdan mürekkebdir. Hararet 
tenezzül ettiği ve buhârât-ı havâiyye mütekâsif olduğu vakit sath-ı 
seyyarenin ihtilâcât-ı bürkâniyyesi içinde henüz teberrüd etmeyen miyâh 
derûnunda nîm mayi 1 , nîm sulb, acînî, leyyin-i müteharrik ve müteğayyir 
olan mürekkebât-ı fahmiyyeden, ya'nî tıyn-i lâzibden, nebatat ve 
hayvânât-ı ibtidâiyye tahassül etmeğe başlar." 

İmdi bu hadîs-i şerîf ; U^LÜ Ur, lJiT J?j^j olj-İJI ö\ \ 3 jk ^Jüt j JJ\ 
0_p jı W ^ ^ JS" *UI ^ U*>-j (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinin îzâh 
ve tefsiridir. Ve bundan anlaşılır ki, semâvât ve arz bidâyet-i hilkatte bir 



48 MUKADDİME 

madde hâlinde olarak bitişik idi. Ba'dehû yekdîğerinden ayrıldılar. Ve 
ecsâmın tekevvünü de sudandır. Çünkü arş-ı ilâhî su üzerindedir. 

Ma'lûm olsun ki, avâlim-i şehâdiyyenin fezâ-yı lâ-yetenâhîdeki 
mikdârı kâbil-i ta'dâd değildir. Bir taraftan tekevvün ve diğer taraftan te- 
fessüd etmektedir. Zîrâ vücûd-ı mümkinin ne evveli ne de âhiri vardır, zîrâ 
namütenahidir. Ve "halk" ezelî ve ebedîdir; ve bunlar vücûd-ı mutlakta te- 
kevvün ve tefessüd eder. Bunların mekânı vücûd-ı mutlaktır. Nitekim Hz. 
Gavs-i A'zam Abdül'l-Kâdir Gîlânî (r.a.) buyururlar ki: dU J* <-o V : cJUi 
DL-jNI j* üt_, ûl£. J ^j ûl&l ûl£» ül c jJopNI Jjj-tl : JUi Vül£. Ya'nî "Yâ 
Rab! Senin için mekân var mıdır? dedim. Buyurdu ki, yâ Gavs-i A'zam! 
Ben mekânın mekânıyım; benim için mekân yoktur. Ve ben insanın 
sırrıyım"*. 

Sekizinci vasi: Hilkat-i semâvât ve arz 

Ma'lûm olsun ki, fezada nefes-i rahmaninin imtidâdından hâsıl olan 
sehâb-ı müzîlerde bi't-tabi'/hareket zahir olur; ve tenfîs hubb-i zuhura 
müstenid olduğundan, harareti münticdir. Şiddet-i hararet devam ettiği 
hînde, nefes-i rahmani mertebe -i letafet ve ulüvdedir. Mümtedd oldukça 
ehl-i fennin "sehâbe" ve ehl-i hakikatin "amâ" ta'bir ettikleri asl-ı avalim 
hâlini bi'1-iktisâb teberrüd ve tarattub ederek mertebe-i kesafete tenezzül et- 
mekle sâfil olur. Zerrâtının ihtizâzât-ı umûmiyyesinden bunlar kendi mih- 
verleri etrafında devre başlarlar. Bu devirlerden mütehassıl kuvve-i ani'l- 
merkeziyye hasebiyle, bunlardan küreviyyü'ş-şekl parçalar iftitâk edip, 
milyonlarca merhale mesafeye fırlayarak bu sehâbenin merkezi etrafındaki 
mahrekleri üzerinde devre başlarlar. Her bir sehâbe kendi kâbiliyyet ve 
isti'dâdı kadar seyyare tevlîd eder. Ve bu istihâlât için bizim senelerimizin 
milyarlarca mikdârı mürur etmek lâzımdır. Zîrâ tekâmül tedricîdir, defi 
değildir. Ve çünkü avalimin hey'et-i mecmuası mazhar-ı Rahmân'dır. 



*Yukandaki ibare Risâle-i Gavsiyye'de mündericdir. Matbu' nüshada cenâb-ı 
Abdü'l-Kâdir'e nisbet olunur. Fakat Abdullah Bosnevî hazretleri Fusûs Şerhi'nde 
cenâb-ı Şeyh Ekber'e mensûb olduğunu beyân buyurur (A. A. Konuk). 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 49 

-J\ ^a ^[J\ mucibince tecelliyât-ı rahmâniyyede acele yoktur. Ve 
Rahman JjL\ J>JZ\ J* cr-^J s (Tâhâ, 20/5) mucibince, vücûdât-ı izâfiyye 
arşına müstevî olduğundan eşyada kurb ve maiyyet-i daimî ile muttasıftır. 
Rahmân'ın kurb ve maiyyeti ba'zı eşyaya daha az ve ba'zı eşyaya daha 
çok değildir. Bu kurb ve maiyyette asla tefâvüt yoktur. çr->-)\ jk ^ lsJ ^ 
cîj&'tf (Mülk, 67/3). 

Acele ise, nisbet-i bu'd mevcûd oldukça vâki' olur. Onun için <y âİ^I 
dUa-^ 1 buyrulmuştur. Zîrâ şeytan "şatane ve şutûnen" den müştakk olup 
"bu'd" ma'nâsınadır. Görülmez mi ki insan, kendisine baîd gördüğü 
maddî ve ma'nevî makâsıda vusul için isti'câl eder. Vaktaki istediği şeyi 
elde eder, artık istimtâ' için acele etmez. Çünkü nisbet-i bu'd zail ve nis- 
bet-i kurb hâsıl oldu. 

imdi "semâvât-ı seb'a"dan maksad şemsten iftitâk eden Neptün, 
Uranüs, Zühal, Müşteri, Merih, Zühre ve Utarid'dir. Arz, Merih ile Zühre 
arasındadır. Arzdan evvel tekevvün ve iftitâk edenlere "seyyârât-ı ulviyye" 
ve ondan sonra tekevvün ve iftitâk edenlere "seyyârât-ı süfliyye" ta'bîr 
ederler. Bu babdaki tafsilât ilm-i hey'et kitaplarında münderic bulun- 
duğundan burada ma'lûmât / i'tâsıyla iktifa olunur. Şöyle ki: Şems, kendi 
manzumesinin kalbi ve ism-i Muhyî'nin mazharı olduğundan kendi a'zâsı 
mesabesinde olan tevâbi'ine harareti ile hayat-bahş olur. Ve etrafında devr 
eden seyyârâtın kâffesini idare eder. Şems onları memerlerinde tesadüfen 
bulup zabt etmemiştir. Belki kendisi ile beraber aynı menşee mâlik olup, 
ona tâbi' ve münkâd olurlar. Bir masa üzerinde merkezde bulunan bir 
güllenin etrafında devr eden küreler gibi, seyyârât şems ile beraber aynı 
satıhta devr ederler. Ve bunların cümlesi bir maddeden mütekevvin 
olduğuna, bâlâda zikr olunan Li-j LüLT J*>J}\j ol^-**JI 01 \jj^ ^İJI ^ ^t 
LİliSi (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesi delildir. Şemse en yakın bir 
seyyare olan Utarid güneşten 15 milyon, Zühre 26 milyon, Arz 37 milyon, 
Merih 56 milyon, Müşterî 192 milyon, Zühal 335 milyon, Uranüs 710 
milyon ve seyyârâttan en baîd bulunan Neptün ise 1150 milyon merhale 
uzakta devr ederler. Arzın kutru (12.742 km.) olduğu halde, şemsin kutru 
(1.382.000 km.ydir. Müşterî, Zühal, Uranüs, Neptün seyyârât-ı 
cesîmeden olup, Arz ve Zühre ve Merih bunlardan küçüktür. En küçük 



50 MUKADDİME 

seyyare ise Utarid'dir. En nihayetteki Neptün seyyaresinin şemsten iktibas 
eyiediği ziya, küre-i arzdaki ziyanın binde biri kadardır. Ve sath-ı 
Zühre'deki havâ-yı nesîmînin kesafeti, havâ-yı nesîmî-i arzın dörtte birine 
müsâvî olduğu hesâb edilmiştir. Merih ile Müşteri arasında, yine şems 
etrafında seyyârât-ı sağîrenin devr eylediği bir sahada, bu seyyârâtın 200 
adedi mütecaviz mikdârı keşf olunmuş ise de, ehl-i hey'et indinde 
tamâmiyyet ile malûm değildir. En büyüğünün kutru 228 mil kadar tahmin 
olunmaktadır. Bunların güneşe olan mesafeleri 100 milyon merhaledir. 
Seyyârât-ı şâire misillu cesamet i'tibâriyle ehemmiyetleri yoktur./ 

Dokuzuncu vasi: Semâvât ve arzın etvâr-ı hilkatleri 

J*k £ J 9 ^ J^ tf^Jj öjJ&Z ç&rf Jî (Fussılet, 41/9); # ^ijj W^-j 
fi â*>J j> l$;1yî (& jjij Qj iijlj Qsy (Fussılet, 41/10) ol^w ^ p^ft 
i^-j; </ (Fussılet, 41/12); ^ fi £~* J> l^. Uj j>'j% o£Jjl jU ^JÜ! \ui 
^.jİJI J* iSfJı (Secde, 32/4) âyât-ı kerîmelerinde gerek arzın ve gerek 
semâvât-ı seb'anın altı günde halk olunduğu beyân buyrulur. "Yevm" ke- 
limesine "devre-i külliyye" ma'nâsı verilmek münâsib olur. Zîrâ "devre-i 
cüz'iyye"ler bir günün aksamı kabilinden olduğundan, bunlar kale 
alınmamıştır. Şu halde arz ve semâvât iki devre-i külliyyede halk olun- 
muştur. 

Birinci devre-i külliyye: Uüj L_iîLT Jpj^j oij .».Jl Ol !j>T ^JÜI j, ^Sj\ 
UfeUiûi (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinde işaret buyrulduğu üzere "devre- 
i ratkıyye"dir ki, bu devir âlem-i amâ', ya'nî manzûme-i şemsiyyenin 
madde-i ûlâsı olan nefes-i rahmânînin sehâb-ı muzî hâlinde tekasüfüdür. 
Bu devrede semâvât ve arz bitişiktir. 

İkinci devre-i külliyye "devre-i fetkıyye"dir ki, bu devrede semâvât ve 
arz birer birer yekdîğerinden ayrılıp, temeyyüz ettiler. Nîtekim bâlâda îzah 
olundu, f y A*ij\ J> Ifrtjîl l*-» j^îj l$-i iijbj l$ij* j* tfbj ^* cH-j (Fussılet, 
41/10) âyet-i kerîmesi mucibince de, bizim arzımızın dört devrede te- 
kemmül ettiği anlaşılıyor. Bunlar da şunlardır: 

1. Devre-i nâriyye, 2. devre-i mâiyye, 3. devre-i türâbiyye, 4. devre-i 
nebâtiyye ve hayvâniyye. 

1. Devre-i nâriyye: Şemsin altıncı "veled" olarak tevlîd eylediği 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 51 

arzu, "mâder "inden ayrıldığı vakit bir küre-i âteşin idi. Birçok zaman bu 
halde mahrekinde devr eyledi. Hak Teâlâ Hazretleri bu merkûbe, 
merkûbun cinsinden bir nevi' mahlûk irkâb eyledi ki, bunlar kavm-i cânn 
idi. Nitekim / buyurur: f j— Jl jU ja JJ ^ *Uü>. OUJI^ (Hicr, 15/27), jUj 
/' % ö> £> ûf İ)M (Rahman, 55/15). 

2. Devre-i mâiyye: Arz birçok zaman şems etrafında, küre-i nârî hâlinde 
devr eyledikten sonra, onun âteşi, sathından suya munkalib olmuş ve 
anâsır-ı kesîfesi mâyi'-i nârî hâlinde alt tabakalarını teşkil eylemiştir. Zîrâ 
hikmet-i tabîiyye nokta-i nazarından bu iki seyyâl ezdâd ise de bi'1-kimyâ 
ayn-ı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim bugünkü günde, küremizin 
etrafındaki bahr-ı muhît müvellidü'1-mâ', müvellidü'l-humûza ve 
sodyumdan mürekkebdir. Bu devreye: *tJi J* <£_?> ûlT> (Hûd, 11/7) âyet-i 
kerîmesiyle işaret buyurulur. 

3. Devre-i türâbiyye: Sath-ı arzın tedricen tasallüb ve teberrüd 
devresidir ki, ilk kışrı nîm sulb, acînî, yumuşak, müteharrik ve kokmuş 
mürekkebât-ı fahmiyyeden ibarettir ki, buna "tıyn-i lâzib" ve "salsâl" dahi 
denir. Ehl-i fennin "protoplazma", ya'nî madde-i cünye (?) ta'bîr ettikleri 
şey, bu kokmuş çamurdan tekevvün eder ki, bu madde ecsâm-ı uzviyyenin 
menşe'idir. Nev'-i beşerin bu çamurdan yaratıldığı Kur'ân-ı Kerîm'de 
ihbar buymlur: vj^ û^ ^ '^^ \ (Saffât, '37/11), J\ &&1İJ ibj Jtt % 
üjLa Lİ- 'ja jCaU 'ja VjSi jjti- (Hicr, 15/28). 

4. Devre-i nebâtiyye ve hay vâniyye: Erbâb-ı fennin beyânına göre bu 
kokmuş çamurdan, ba'dehû nebâtât-ı ibtidâiyye tekevvün etmiş ve nebatat 
tekemmül ede ede, cesîm ormanlar vücûda gelmiştir. İşbu ecsâm-ı 
uzviyye-i ibtidâiyye, ya basit hücerâttan ve hücerât cümlelerinden 
mürekkeb olup "üşniyye" fasilesinden mevâdd-ı jelâtiniyye imiş. 

Muhakkikîn-i kiram tarafından dahi tasdik buyurulduğu üzere sath-ı 
arzda insan, hayvanât ve nebatattan sonra zuhur etmiştir. Tabakâtü'1-arz 
ulemâsı ilk hayvânât-ı berriyyenin cüzûrsuz nebatat tarzında mütekevvin 
olduğu ve hayvânât-ı nâ'imenin dahi ma'den, hebât ve hayvan evsâfını 
cami' olan züûfiyetler, mercanlar, süngerler, madrepular ile, hayvânât-ı 
kışriyyeden ibaret bulunduğu ve ba'dehû bunların istihâlât-ı muhtelife 



55 



52 MUKADDİME 

geçirmek suretiyle bi't-tekemmül envâ'ı zuhura gelip zükûret ve ünûset 
peyda olduğunu beyân ederler. Hiç şek ve şübhe yoktur ki, gerek nebatat 
ve gerek hayvanât, arzın kışnndan yaratılmış / ve el-ân da yaratılmakta 
bulunmuştur. İmdi bu ta'dâd olunan arzın edvâr-ı erbaası jû (jü\ y* 3 
4l Jp '<!-> ûlTj $ îL yj j>'j% of, — Jjl (Hûd, 11/7) âyet-i kerîmesine 
nazaran semâvâta da şâmildir, şöyle ki: 

Evvelen; her bir seyyarenin şemsten, bidâyet-i iftitâkında bir küre-i nârî 
olduğunda şübhe yoktur. 

Saniyen; semâvât ve arzın hey'et-i mecmuası, emlâk-i ilâhiyyeden birer 
mülk oldukları Â\ C5 J^ 4-*y> olTj (Hûd, 11/7) beyân-ı âlîsi cümlesine 
şâmil bulunduğu cihetle her bir semânın devre-i mâiyyeye de tâbi' olduğu 
anlaşılıyor. 

Sâlisen; her bir semâ dahi arz cinsinden ve unsurî olduklarından, bu 
halden sonra kısır bağlayacakları tabîîdir. Bu da onların devre-i 
türâbiyyeleridir. 

Râbian j>j% ofjlİJI ^ İ^iJl ^L' gjJüt <L (/jl^IoV t (Nemi, 27/25) 
buyurulduğuna göre, devr-i nebatîleri o.» £j ^j^j ol^—^-Jl jL ^Cj^'j 
âjİİ j* U+j (Şûra, 42/29) buyurulduğuna göre de devr-i hayvanileri oldu- 
ğu, devr-i nebatîleri ve hayvânîleri olunca, devre-i türâbiyyeleri de olduğu 
zahirdir. 

Onuncu vasi: Avâlim-i şehâdiyye-i şâire 

Ma'lûm olsun ki, fezada lâ-yuad ve lâ-yuhsâ avâlim-i şehâdiyye 
vardır. Bu hakîkat, ilm-i hey'et ulemâsının keşf-i istidlallerinden 
mukaddem, Nebiyy-i zî-şân (s.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan 
kümmelîn-i evliyâullâh tarafından haber verilmiştir, şöyle ki: Şeyh 
Zâde'nin Tefsîr-i Fatiha haşiyesinde beyân eylediği hadîs-i şerîfde: 

h±-\ ,j>- ^--İL*j t/o*^ Oİj^-Jlj J»y^. I^Apj Jpk* <-Â" tjJl Si» ji>- JUj 4İ1 Ot 

Ya'nî; "Allah Teâlâ milyonlarca kandîl halk edip, onları arşa ta'lîk 
buyurdu; / ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve 
cehennem, kâffesi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 53 

Teâlâ'dan gayri bir kimse bilmez" buyrulmuştur. Bu hadîs-i şerife nazaran 
manzûme-i şemsiy yelerin her biri bir "kandil" i'tibâr buyrulduğuna ve 
"milyonlarca" ta'bîri ile bunların fezada gayr-ı kâbil-i ta'dâd olduğuna 
işaret vardır. 

Ve keza diğer bir hadîs-i şerifte buyrulur: *UI kjj ^^— Jt <üp ^^ Jju li 

^*y t L$jl* Jls-I^ JS" J^ jjh ujül ü*-*** <j\jj 4SP ^U 2 *^ tJuiT *_-U L*£_*>* djLS'j JUî 

Ya'nî; "Vaktaki Mûsâ (a.s.) rü'yetullâhı taleb etti ve onun üzerine 
bayılmış olduğu halde kendisinden hicâb keşf olundu; herbirinin üzerinde 
tfj^j (A'râf, 7/143) diyen bir Mûsâ bulunan yetmiş bin Tûr gördü." 

Ve keza Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerifinde buyurur: 

Tercüme: "Yıldızların verâsında yıldızlar vardır ki, onlarda ihtirâk ve 
nahs olmaz; onlar başka asumanlarda seyr ederler; bu meşhur olan yedi 
asumanın gayrı olarak." 

Ve keza Ebu'l- Aleme yn Seyyid Ahmed er-Rifâî (r.a.) buyururlar ki: 
"Âfitâb-ı ziyadar bu füshat-serây-ı âlem-i bâlâda yuvarlanan bir kevkeb-i 
münevverdir. Tabakât-ı muhtelifede nice kevâkib dahî münteşirdir. 
Kevâkib-i meşhûdenin ba'zısı bu dünyâdan büyük olduğu gibi, sûret-i 
mütefâvitede yekdîğerinden cesîm, azîm olarak, ziya ve envâr ve makâdîr-i 
muhtelifede eşi'a-nisâr olup, nâr-ı şuâ 1 her cihetten imtidâd ile öyle 
karışmış ki, müsâdeme-i dâime carîdir. Ebrâc-ı muayyenede hepsi dönüp 
dolaşarak seyrinde sabit ve sebatında şâirdir. Bunların her biri maverasına 
hicâb olduğu halde, âlem-i gaybda kâim ortada daha ne hicâblar vardır ki, 
müntehâ-yı basardan daha uzakta bulunarak görülemediğinden akıl inkâr 
ediyor. Halbuki bu ecrâm ve ecrâmdan başka / gözlerimize küçük görünen 
nice ecsâm vardır ki, onlar bile hadd-i zâtında dünyâdan çok büyüktür." 



54 MUKADDİME 

Ve Maarrî dahi bir beytinde şöyle söyler; 

Tercüme: "Ey nâs! Allah Teâlâ'nın nice feleği vardır ki, nücûm ve 
şems ve kamer onunla seyreder." 

İmdi arzımız ile bu avâlim-i şehâdiyye arasında fark-ı azîm olduğunda 
şübhe yoktur. Nitekim efrâd-ı insâniyyenin sûret-i teşekkülü yekdiğerine 
mümâsilen vâki' olmakta ise de, her ferdin şuûnâtı dahi sureti gibi tafsîlen 
yekdiğerinin aynı değildir. Her birinde azîm fark ve temeyyüz vardır. 
Avâlim-i sâiredeki suverin ahvâlini ilmen tedkîk etmek müstahîldir; zîrâ 
Hak Teâlâ Hazretleri: İ>jX : *i U ^j (Nahl, 16/8) buyurur. Bunların 
ahvâline ancak kuvve-i ilâhiyye ile aktâr-ı semâvât ve arzı geçen 
kümmelîn-i evliyâullahın ihbârıyla vâkıf olabiliriz. 

Nitekim Hak Teâlâ buyurur: jM ^ tjüs 01 f^cJ\ ûj ^Vb cf^ j-^ 
OiUU VlbjiiS H »jİiJü ^j% '&ÇİJI (Rahman, 55/33) Ya'nî: "Ey ins ve 
cin taifesi! Aktâr-ı semâvât ve arzdan nüfuza kudretiniz varsa çıkınız 
bakalım? Hayır, çıkamazsınız! Ancak sultân ile, ya'nî kuvvet-i ilâhiyye ile 
çıkabilirsiniz". 

Bizim ilmimiz sakin olduğumuz arz üzerindeki kavânîn-i tabîiyyenin 
esrarına bile nüfuz edememiştir; nerede kaldı ki, kavânîn-i teşekküliyyeleri 
bizim âlemimizin kavânîn-i teşekküliyyelerinden farklı olması iktizâ eden 
avâlim-i bî-nihâyeden her birinin ahvâlini idrâk edebilelim! Kâmillerden 
ba'zılarımn bizim anlıyabileceğimiz birtakım ibârât ile verdikleri haberleri 
bile ukûl-i zaîfemiz kabulde tereddüd eder. Bunların ahvâli ehl-i arzın 
beyanât ve ibârâtına sığar şeyler değildir. Ve ta'rîf ve beyâna sığamayan 
şeye ve maârife, ıstılâh-ı / muhakkikinde "âlem-i simsime" derler. Cenâb-ı 
Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin Fütûhât-ı Mekkiyye'lerindeki beyânât-ı 
aliyyelerinden ba'zı fıkarât nümûne olarak zikr olunur. 

"O âlemde Hak Teâlâ'nın yumuşak, kırmızı altından bir arzı vardı 
ki, eşçâr ve esmârı vesâir eşyası hep altındandır. Bir kimse onun 
meyvesinden alıp yese, bir derece taravet ve lezzet ve râyiha-i tayyibe 
bulur ki, vassâflar onu vasf edemez; ve o arzın meyvelerinde olan nuküş-ı 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 55 

bedîa ve zînet-i garibeyi nüfûs tahayyül edemez. 

Ve yine bir arz daha vardır ki, gümüştendir; ve eğer onun 
meyvelerinden bir şey eki olunsa, gayr-ı kâbil-i tavsif tu'm ve râyiha-i 
tayyibe bulunur. 

Ve yine kâfûr-ı ebyazdan bir arz daha vardır ki, ondaki emâkin 
hararette ateşten daha şedîddir; lâkin insan ona girerse ihrâk etmez; ve ba'zı 
emâkini mu'tedil ve ba'zısı bâriddir. 

Ve yine za'ferândan bir arz vardır ki, ehli, inbisât ve beşâşette şâir 
arzın ehlinden ziyâdedir; geleni istikbâl ve iclâl ederler. Ve onun 
meyvelerinden bir şey koparılsa, hemen yerine onun nazîri biter. Koparan 
farkına varamaz; ve onda asla noksan görülmez. 

Kadınlarının hüsnü bir mertebededir ki, cennetteki hurilerin hüsnü, 
onlara nisbetle, bizim arzımızdaki kadınların hüsnünün, hurilerin hüsnüne 
nisbeti gibi olur. Onlarda teklîf-i ilâhî yoktur. Belki ta'zîm-i Hak üzere 
meçhuldürler. " 

Hz. Şeyh (r.a.) buyururlar ki: "Ariflerin âlem-i simsimeye duhûlleri 
ecsâm ile değil, ervah ile olur. O âleme duhûl edecekleri vakit, heykellerini 
arz-ı dünyâda bırakırlar; ve dâhil olduğu arz cinsinden ona bir libâs 
giydirirler. O arz ehlinden onu sokak başından istikbâl eden vardır. Avdet 
edeceği vakit, yine o sokak başına gelirler; ve arkasından o arzın libâsını 
çıkarıp birbirleriyle vedâlaşırlar. Arif gider, refiki orada kalır. 

Aklın dâr-ı dünyâda muhal gördüğü her şeyi biz o âlemde mümkin 
bulduk." 

Fi'1-hakîka da altından ve gümüşten, kâfurdan, za'ferândan mahlûk 
arza; ve harareti / ateşten daha şedîd olan mahalde, bir şeyin yanmamasına; 60 
ve koparılan meyvenin yerinde farkına varılmaksızm nazîrinin peyda 
olmasına ve diğer zikrolunan acâibâta ehl-i arzın akılları ermez. Ve 
arzımızın kavânîn-i teşekküliyyesi ve kavâid-i halkıyyesi ahvâl-i 
mümâsilenin zuhuruna müsâid değildir. Fevkimizde parlayan ecrâm-ı 
bî-nihâyeden her birinin dahi bizim kavânîn-i arzıyyemize müşabih 
kânunlar dâiresinde deveranını iddiaya, akıl ve fen müsâade edemez. Zîrâ 
arzımızın hatt-ı istivası ile, kutupları sekenesinin şerâit-i hayâtiyyesi 
arasında bile azîm farklar vardır. 



56 MUKADDİME 



Onbirinci vasi: Hilkat-i Âdem 

Hilkat-i Âdem hakkında sûret-i umûmiyyede dört kavil vardır: 

Birincisi: Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i nebeviyyenin maânî-i 
zahiresi üzerine müfessirîn-i kiram taraflarından beyân buyrulan kavildir. 
Bunda ehl-i kitabın cümlesi müttefiktir. Mücmelen beyânı budur ki: 

"Hak Teâlâ Hazretleri hey'et-i âlemi bütün levazımı ile halk ve ikmâl 
buyurduktan sonra, Âdem'in sûret-i cesedini tıyn-i lâzibden, ya'nî kokmuş 
çamurdan tesviye edip, ona rûh nefh etti; ve melâikeye secde ile emr 
eyledi, secde ettiler. İblîs "Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni nârdan ve 
onu topraktan halk ettin" diyerek secdeden ibâ eyledi. Terk-i edeble böyle 
bir kıyâsa müsteniden Hakk'a karşı nizâ'a cür'et eylediğinden, İblîs 
huzûr-ı İzzet'ten matrûd oldu. Ba'dehû Âdem'in dıl'-ı eyserinden Hak 
Teâlâ Havva'yı yarattı. Yiyip içerek cennette tena'um etmelerini ve fakat 
şecere-i menhiyyeye takarrub etmemelerini onlara emretti, tğvâ-yı İblîs ile 
bu şecere-i menhiyyeye takarrub ettiler. Hak Teâlâ: "İhbitû" (Bakara, 2/38) 
emriyle onları cennetten ihrâc edip, rûy-i zemîne indirdi. Âdem ile Havva 
arzda bi't-tenâsül nev'-i Benî Âdem türedi. Ehl-i tefsîrin kavline göre 
hilkat-i Âdem'den bu âna değin yedi bin sene kadar bir müddet mürur 
etmiştir. 

/ ikincisi: Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin maânî-i bâtınesi 
üzerine kâşif-i esrâr-ı ilâhiyye olan muhakkıkîn hazarâtı taraflarından 
beyân buyrulan kavildir. 

Cenâb-ı Ni'metullah (k.s.) hazretleri: uG ^}i\ '^ JJ£$ '«JUlj (Nûh, 
71/17) âyet-i kerîmesinin tefsirinde şöyle buyururlar: 

Ja*- V j C.*.+ .* l)Jİ ^j cS\j J\P *if U \jjyjj <tiN\ ^LJlj *-*^"l V/ 4 J' hj^fi Vj {j* 

jJj <~J£ ^JIp 

Ya'nî: "Allah Teâlâ sizi arzdan ibdâî olarak bitirmek suretiyle inbât 
eyledi. Ve sizi enva' ve asnâf olarak yaptı. Evvelâ nebat cinsinden, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 51 

saniyen hayvan ve sonra da îmân ve ma'rifete kabil insan oluncaya kadar 
terbiye etti. Ba'dehû rütbe-i beşeriyyeden, mertebe-i hilâfete ve niyâbet-i 
ilâhiyyeye irtikânız ve göz görmedik ve kulak işitmedik ve kalb-i beşere 
hutur etmedik şeye faiz olmanız için size tekâlîf-i şâkkayı teklif etti." 

Sath-ı arzda nev'-i Benî Âdem'in netîce-i istihâlât olarak tekâmülât-ı 
tedrîciyye ile zuhurunu, pek açık beyândan ibaret olan bu tefsire diğer 
mütâlaât ilâvesine hacet görülemez. Bu tarz-ı beyân üçüncü cild Mesnevî-i 
Şerif de dahi aynen böyledir: 

f*j j-i ^J—^-i f V L -— ; jj f ^ <J^3 CV-* iS^^r j' 

Ya'nî: "Cemâdlıktan öldüm ve nebat oldum; ve nebatlıktan öldüm, 
hayvan mertebesinde zahir oldum. Hayvanlıktan öldüm, âdem oldum. 
Böyle olunca ne korkayım, ne vakit ölmekten noksan oldum! Diğer bir 
hamlede de beşer mertebesinden ölürüm. Akıbet / melâike arasından kanat 
ve baş kaldırırım. Diğer defa da melek mertebesinden kurbân olurum. O 
şey ki vehme gelmez, o olurum." Ve keza Mesnevî-i Şerifin dördüncü 
cildinde de şöyle buyrulur: 

il — â jl ^L-y j^ i£i\— **- jj *\ — •-*- p-a-lîl* Jjl »J- <*! 

*j—*î jt ijj^ *\-i (£*\—+sr jj *j-£ j»* Jfe j^ \$*" 

iL_j g* Jti JL^ J>±-a \i j>1» J s x?~. Ö S? J^ )3 

JL-Jb 45" j^U- ûl JLiT ^ ^L-Jl ^_y- 01^- jl jb 

c-ijj Ub j JîIp O^iS'I J-* Ij C-»j p-Jî\ fc ^-lil ût^?~* 

Sûre-i Secde' de vâki': *U .y ^%* ,v» aLj J~>- *î * oO" ^ üL*j)/1 jl>- ü^ 

o-jj ^ 4 i ^j ^ ^ * ^ (Secde, 32/7) âyet-i kerîmesi Adem'in 

arzdan ne vech ile inbât buyrulduğunu tafsîl ve bâlâdaki âyet-i kerîmeyi 
tefsîr ediyor. Demek ki, Âdem'in halkına tıyn-i lâzibden bed' olunmuş; ve 
sonra onun nesli sudan, ya'nî nutfeden tekevvün eden sülâlelerden 
yapılmış; ve sonra da ahsen-i takvim üzere tesviye buyrulmuş; ve bu 



58 MUKADDİME 

tesviye ile rûh-i ilâhînin nefhme sâlih bir hâle geldiği için, hilâfet-i ilâhiyye 
nefh ve ifâza olunmuştur. Âyet-i kerîmede "sümme" (sonra) kelimeleri 
merâtib-i istihâlâta işaret olduğuna şübhe yoktur. Bu istihâlât birinci kavil 
erbabı tarafından böyle tefsir olunur: 

"Hz. Adem'in halk-ı cesedi hame'-i mesnûndan, ya'nî yıllanmış, 
kokmuş çamurdan oldu. Ve onun vücûdundan Havva halk olundu. Âdem, 
topraktan çıkan nebatatı ve ekl-i nebatat ile neşv ü nema bulan hayvanâtı 
eki etti. Bunlar vücûd-ı Âdem'de sudan ibaret olan nutfe oldu. Bu su, 
rahm-i Havva'ya munsabb oldu; ve orada etvâr-ı muhtelife geçirdikten 
sonra, sûret-i âdemiyyeye girip, tevellüd eyledi." Halbuki Hak Teâlâ sûre-i 
Ankebût'da: jUJI U 'Jş lj>U ^\ ^ \^ ji (Ankebût, 29/20) Ya'nî 
"Arzda geziniz, Allah Teâlâ'mn halka nasıl başladığına nazar ediniz!" 
buyuruyor. Hilkat-ı beşerin bidayeti, ehl-i tefsirin bu beyanâtı vech ile 
olursa, bunu görmek için arzda gezmeğe lüzum yoktur. Çünkü bu istihâlât 
ve etvârı, insan arzın herhangi bir noktasında mukîm ve sakin olmakla da 
görüp öğrenebilir. Ve "arzda geziniz!" teşvîki, arzın gezilmek mümkin 
olan yerlerine şâmildir. Arzın sathında gezmek mümkin olduğu gibi, 
hafriyyât neticesinde, arzın ka'rında da gezilebilir. İmdi bu âyet-i 
kerîmenin ma'nâ-yı münîfinden müstebân oluyor ki, arzda gezip tedkîkât 
icra etmekle, hilkat-ı beşerin başlangıcına dâir ilm-i müstehâsâtta / görülüp 
anlaşılacak şeyler vardır. Esasen muhakkikin berâzihi beyân ettikleri 
sırada, cemâdât ile nebatat arasındaki berzahın "mercan"; ve nebat ile 
hayvan arasındaki berzahın da "hurma ağacı"; ve hayvanât ile insan 
arasındaki berzahın da "maymun" olduğunu açıktan açığa gösterirler. 

Üçüncüsü: Âdem, istihâlât neticesinde tedricî olarak değil, belki 
topraktan def î olarak halk buyrulmuştur. Sâhib-i Varidat olan Bedreddin 
Simâvî ile ba'zı zevat buna zâhib olmuşlardır. Cenâb-ı Bedreddin Kitâb-ı 
Vâridât'ında şöyle buyurur: 






FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 59 

Ya'nî: "Avamın zu'm ettikleri şey üzere haşr-ı ecsâd sahîh değildir. 
Velâkin mümkindir ki, nev'-i insandan âlemde bir şahsın kalmadığı bir 
zaman gele; ve ba'dehû topraktan babasız ve anasız bir insan tevellüd ede. 
Sonra da tenasül ile doğa." 

Dördüncüsü: Tedkîk-i müstehâsâta nazaran târîh-i tabîî ulemâsının 
akvâlidir. Bunlar da derler ki: "Sath-ı arzda tekevvün eden mürekkebât-ı 
fahmiyyeden nebatat ve hayvânât-ı ibtidâiyye tahassul edip bu ecsâm-ı 
uzviyye-i ibtidâiyye ya basît veya mürekkeb hücerât cümlelerinden 
mürekkeb idiler. Bunlar üşniyye fasilesinden nebâtât-ı mevâdd-ı 
jelâtiniyye; ve hayvânât-ı nâ'imeden ma'den ve hayvan ve nebat evsâfını 
cami' olan mercanlar, süngerler ve hayvânât-ı kışrıyyeden ibaret idi. İlk 
hayvanât cüzûrsuz nebatattan başka birşey değildir. 

Seyyarenin şurût-ı uzviyyesi kesb-i mükemmeliyyet etmesi ve hâl-i 
mebâdîde bulunan ba'zı a'zânın neşv ü nema bulması ile hayât ıslâh-ı hâl 
ve kesb-i kemâl eylemiştir. Ezmine-i ibtidâiyyede, bihâr-ı evveliyye 
derûnunda yüzen hayvânât-ı adîmetü'l-fıkarâttan başka birşey görülmezdi. 
Devr-i mezkûrun nihayetine doğru devr-i sillûrî esnasında ilk esmâk ve 
fakat esmâk-ı gudrufiyye zuhur etmiştir. Esmâk-ı azmiyye ise ondan 
pekçok zaman sonra vücûd bulmuştur. Devr-i evvelde galîz hayvânât-ı 
zü'1-ma'îşeteyn, cesîm zevâhif, batî hayvânât-ı kışrıyye başlar. Lâkin 
unsur-ı hayvânî bu devirde henüz tevessü' etmemiş idi. / Milyonlarca 
seneler mürur etmiştir ki, gerek hayvanât ve gerek nebatatta zükûr ve inâs 
yok idi. Bu nevi teşekkülâtın ilk zuhur edenleri münâsebât-ı esmâk gibi 
zayıf, gayr-ı muayyen ve şiddet ve faaliyetten ârî idi. Lâkin hayat tedricen 
kesb-i kemâl ederdi. Muahharan unsur-ı hayvânî, envâ'-ı kesîre ile 
yekdîğerinden temeyyüz ettiler. Zevâhif zuhur etmiş, kanatlar tuyûru 
havada uçurmuş, ilk zü'1-fıkarât hayvânât-ı mükeyyise ormanlarda 
temekkün etmiştir. Devr-i sâlisde yılanlar ayaklarını kaybetmekle 
büsbütün zevâhiften temeyyüz etmişlerdir. Nitekim ayaklarının 
vücûdlanna ittisallerinin âsârı bugünkü günde dahi müşahede 
olunmaktadır. Zevâhif ve tuyûr evsâfını cami' olan hayvanât münkariz 
olmuşlar; ve maymun nev'inin aksamı ve bi'1-cümle envâ'-ı hayvâniyye-i 
cesîme kıtaatta teşekkül etmiştir. Lâkin nev'-i benî beşer henüz mevcûd 



60 MUKADDİME 

değil idi. Evsâf-ı teşrîhiyyece hayvandan pek az farkı olan ve fakat 
mirkât-ı kânûn-ı terakkide en âlî ve azamet-i fikriyyesi ile hüküm-fermâ-yı 
âlem olmak isti'dâdını hâiz bulunan insan, daha sonra zuhur etmiştir. 
İnsan, kânûn-ı tekâmül neticesinde zuhur etmiş ve silsile-i hayvanâtın en 
mükemmeli bulunmuştur. Meşimeler arasında insanın en yakın ceddi 
"perimat"lar olduğu gibi, onların da en yakın ceddi "şibh-i beşer" denilen 
"Kariniyen"lerdir. Paul ve Firiç Sarasen (?) nâmında iki hayvanât âlimi 
tarafından 1893 tarihinde icra edilen tedkîk ve tenkîdler neticesinde 
"Seylân"ın ibtidâî ahâlîsinin kendi teşekkülleri i'tibâriyle diğer ırklardan 
ziyâde maymuna yakın olduğu anlaşılmıştır. "Anthropoid" denilen şibh-i 
beşerler arasında ise insana en çok benzeyenleri "şempanze" ile 
" goril" lerdir. 1894 senesinde Cava'da keşfedilen bir kafatası ile beraber bir 
oyluk kemiği ve birkaç diş, "Layt" da mün'akid hayvanât kongresinde, 
hayvanât ve nebatat ve müstehâsât âlimleri tarafından tedkîk olundukda, 
bunların bir şibh-i beşere âit olduğu takarrür eyledi. Bu suretle tekevvün 
eden insanların zuhurundan şimdiye kadar tahminen beşyüzbin sene kadar 
bir zaman geçmiştir." 

65 I İmdi nev'-i Benî Âdem sath-ı arz üzerinde zikr olunan akvâl-i 

erbaadan hangisi veçhile halk edilmiş olursa olsun, mahlûkat-ı arzıyyenin 
kâf fesine faik ve cümlesinden mükerrem ve eşreftir. Onun keramet ve 
şerâfeti bu akvâl-i erbaanın kâillerince de musaddaktır. Hak Teâlâ 
hazretleri bu hakikati: oLJaJI ^ r^jjj j^ı J\ ^ *>UU>-j «1 ^ \^_f juJj 
y^aJj \s2\jf- ( y^A ^ J* ^UL^ij (İsrâ, 17/70) âyet-i kerîmesinde beyân 
buyurmuştur. İnsanların istihâlât neticesinde tekevvününe kail olan 
Camille Flammarion bile; "Arz kâinat içinde bir seyyare ve insan o 
seyyarenin kuvâ-yı umûmiyyesinin netîce-i muhassalasıdır. Tabiat içinde 
kudret-i ilâhiyyeyi fehm ve idrâk ve şân-ı azamet-i ezeliy y esine arz-ı 
ubûdiyyet eden ilk mahlûk insandır" demiştir. 

Nev'-i Benî Âdem'in hilkati ne suretle olursa olsun Allah Zü'1-Celâl'in 
varlığını ve melâikesinin vücûdunu ve resullerini ve kitaplarını ve yevm-i 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 61 

âhireti ve kaza ve kaderi ve ba'de'1-mevt ba'si inkâra sebeb olamaz. 
Kitâb-ı tabiatı tedkîk ile meşgul olup da bunları inkâr edenler, tedkîk 
ettikleri şeyin netâyicini idrâk edemeyen ve bir şeyde istiğrakları hasebiyle 
hey'et-i mecmûa-i ma'rifeti ihata edemeyen mahdûdu'l-efkâr ve 

nâkısu'l-isti'dâd kimselerdir. ûjylxil ^p^ 1 vjy^ı ^ ^ ^~*~ öyşo 

(Nahl, 16/83). 

Onikinci fasıl 



Birinci vasi: Insân-ı kâmil 

Nefes-i rahmaninin tenfîsinden maksad <->y^ Ol c~~^-Li L_**-- \y^ tiuT 
J>j-*û jJL4-t c~ıU«J hadîs-i kudsîsi mucibince "hubb" ve "zuhur" ve 
"ma'rifet" bulunduğundan ve kemâl-i ma'rifet ise sûret-i ilâhiyyeyi kabule 
müsâid bir endam âyînesi ile mümkin olduğundan, zât-ı ulûhiyyetin 
vücûd-ı latifi, bu sûret-i ilâhiyyenin intibaını kabul edebilecek bir 
mertebe-i kesîfeye tenzil etti ki, bu mertebe-i kesife dahi âlem-i şehâdettir. 
Ve âlem-i şehâdet her ne kadar, esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı ahkâm ve 
asarına müsâid ise de, tamâmiyle mücellâ bir âyine olmadığından, sûret-i 
ilâhiyye onda kemâliyle zahir olmaz. / Binâenaleyh âlem-i şehâdetten 
Âdem'in halk ve zuhuru, onun cilâsı mesabesinde vâki' oldu. İmdi âlem, 
Âdem'in vücûdu ile bir mir'ât-ı mücellâ olduğundan Hakk-ı mutlak onda 
sûret-i ilâhiyyesini kemâli ile müşahede buyurur. Fakat bu müşahede, 
uzaktan ve kendi vücûdunun hâricinde vâki' olan bir şeye nazar ile 
mütehassıl temâşâ kabilinden değildir. Belki cemî'-i zerrâtta bi'z-zât zuhur 
ve huzur ile müşâhede-i zevkiyyedir. 

Bu hâle işâreten Kur'ân-ı Kerîm'de y>j jW^ iljOj jjtj jl^Vl aS'jAj V 
^U lijaîft (En'âm, 6/103) buyrulur. Zîrâ zât-ı latif, eşya sûretleriyle 
mütekâsif olunca, onlarda bi-hasebi'1-kesâfe zahir olan ahvâl ve şuûn, zât-ı 
latifin zevk-i şuhûdî ve huzûrî ile ma'lûmu olur. Onun için âyet-i kerîmede 
"Latif ve Habîr" buyuruldu. Ve "hıbret" ilm-i zevkidir. Nitekim diğer bir 
âyet-i kerimede dahi: jJA o£&\ y>j ^>U ^ j-U. VI (Mülk, 67/14) buyrulur. 
Bu taayyünâtta Hak can gibidir; ve taayyünât ise cesed hükmündedir. Ve 



62 MUKADDİME 

melâike havâsse; ve eflâk ve anâsır ve mevâlîd a'zâya benzerler. Ve Âdem 
bunların zübdesi ve hulâsası olduğundan semâvât ve arzın sebeb-i hilkati 
Âdem olmuş olur. Rubâî: 

Tercüme: "Ey Âdem! Nâme-i ilâhînin nüshası sensin; ve cemâl 
pâdişâhının âyînesi sensin. Âlemde ne varsa, senden hâriç değildir; her ne 
istersen kendinden iste ki, hep sensin." Ve nitekim: ibUNl cJü>- 11 iWjJ iWj! 
buyrulmuştur. 

Cem'iyyet-i esmâiyyeden ibaret olan sûret-i ilâhiyyeyi ve emânet-i 
ilâhiyyeyi kabul ve hamle, semâvât ve arzın ve cemâdâtın taayyünâtı 
müsâid olmayıp, ancak Âdem'in taayyünü müsâid oldu. Bu hakîkatı 
müdrik / olmayan maddiyyûn, tefekkürün ancak dimâğ-ı âdeminin azot ve 
karbon ve fosfor gibi birtakım mevâd zerrelerinin tevazzu'-ı hâssından 
mütevellid olduğunu beyân ile ma'nâyı inkârları, azot ve karbonun ve 
vücûd-ı hakîkînin taayyün-i mahsûsundan ibaret olan bu tevazzu'-ı hâssın 
ne demek olduğunu bilmemelerinden mütevelliddir. İşte vücûdun bu 
taayyün-i mahsûsudur ki, mefhûm-ı küllî-i ulûhiyyetten ibaret olan 
emânât-ı ilâhiyyeyi hamle müsâid oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur^ 

OLJ^I 1$İ-j>-j ifj> 0*4*^3 ^*^«j Oi jj-jU JM-lj J*j^3 Oİj^-Jl ıj* Âjl *Ml \^j* 

(Ahzâb, 33/72). 

Kalbi şems ve diğer seyyârât a'zâ olmak üzere, Allah Teâlâ hazretleri 
manzûme-i şemsiyyemizi insân-ı kebîr olarak halk buyurdu. Ve arzdan 
dahi kemâl-i cclâ ve isticlâ için onların misli bir mir'ât-ı tam olan insanı 
yarattı. Bunu, Allah Teâlâ'nın herşeye kadir olduğunu bilmemiz için böyle 
yaptı. Zîrâ insanda zahir olan sıfat-ı ilmin derecesi, şâir mahlûka tta 
mevcûd değildir. Nitekim âyet-i kerîmede: jaj ol^_-w g* ji^- ^Jü» <dJl 

. jHtjs ^ JT ^ 4JUI ö\ IjJLJ oi^t jSi\ Jy* ^ j>Ji\ (Talâk, 65/12) 
buyrulmuştur. 

Ma'lûm olsun ki, insandan maksûd, ancak insân-ı kâmildir. Onun 
kemâli yalnız ilmen değildir; belki bi'1-cümle esma ve sıfât-ı ilâhiyyenin 
ahkâmı kendisinde fiilen zahir olur. Meselâ kendisinde sıfat-ı halk zahir 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 63 

olmayan, ya'nî kendisinde cemî'-i merâtibde kudret-i halk bulunmayıp da, 
şâir sıfatın ahkâmı zahir olan insân-ı kâmil değildir, insân-ı nakıstır. 
İnsân-ı kâmilde ihya ve imâte ve îcâd ve i'dâm ve men' ve i'tâ gibi 
ilâ-mâ-lâ-nihâye sıfât-ı ilâhiyye fiilen zahir olur. Nitekim îsâ (a.s.)'dan 
naklen Kur'ân-ı Kerîm'de buyrulur: JaJ>\ âs^ jjvkJ! ^ ^ jUl ^1 (Al-i 
tmrân, 3/49). Vücûdun mertebe-i ıtlâkında sıfat; ve sıfatın âsârı olan 
esma; ve esmanın âsârı olan ef âl yoktur. Vücûd mertebe-i ulûhiyyetine 
tenezzülünde sıfat ve esma sahibidir; fakat ef âl yoktur. Vaktaki merâtib-i 
kevniyyeye tenezzül eder, ef âl zahir olur. Ve mertebe-i şehâdette 
taayyünât-ı kesife libâsına büründüğü vakit, sıfat ve esma ve ef âl azhar 
olur. Binâenaleyh "Allah" ism-i câmi'i, evvel ve âhir ve zahir / ve bâtının 
hey'et-i mecmuasının ismi olur. Ve vücûd-ı mutlakın cemî'-i merâtib ve 
etvânnm meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hülâsası "Âdem" olmuş olur. 
Alemsiz ve Âdem'siz Allah'ı görmek kabil değildir. Böyle olunca insân-ı 
kâmilde zât, sıfat ve esma ve ef âl müctemi'dir. Ve bu mertebe vücûdun 
yedinci mertebesi olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye insân-ı kâmilde 
nihayet bulur. Ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı 
hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Hak insân-ı kâmil ile görür, 
işitir, bilir; ve bi'1-cümle sıfât-ı kevniyye ile muttasıf olur; ve her bir 
mevtinin ve her bir mertebenin lezâzeti ile telezzüz ve âlâmı ile müteellim 
olur. Hakk'ın ezvâkı insân-ı kâmilin ezvâkı; veya aksi olarak, insân-ı 
kâmilin ezvâkı Hakk'ın ezvâkıdır. İmdi kevn vücûd-ı âlemdir; ve kevn-i 
cami' dahi insân-ı kâmildir. "Âdem" denilince insân-ı kâmil 
anlaşılmalıdır. 

Ma'lûm olsun ki, âlem ve Âdem'in iki i'tibârı vardır. Birisi zâtı 
cihetindendir; ve onların zâtı evvelce yok idi, sonradan var oldu. Ve diğeri 
vücûd-ı mutlak cihetindendir ki, külde sâridir. Onun herkes ve herşey ile 
nisbeti vardır. Bu i'tibâr ile insan "üns"ten müştaktır, derler. İnsân-ı 
kâmil, bi'1-asâle (S.a.v.) Efendimiz'dir. Zîrâ onun hakikati cemî'-i 
hakâyıkı cami 1 olan mertebe-i ulûhiyy ettir. "Allah" ismi onun Rabb-i 
hâssıdır. Bu ismin tahtında mündemiç olan kâffe-i esmada i'tidâl vardır. 
Ya'nî birinin diğerine galebesi yoktur. Fakat onun tabii olan enbiyâ 



64 MUKADDİME 

(aleyhimü's-selâm) ile evliya (kaddes' Allâhu esrârahum) hazarâtı da 
"Allah" isminin mazharı olmakla beraber onun tahtında bulunan esmadan 
bir ismin merbûbu olup, o isimler, onların Rabb-i hâssları 
bulunduğundan, mazhariyyet-i esma hususunda onlarda i'tidâl yoktur. 
Nitekim Salih (a.s.) ism-i Fettâh'ın mazharı olduğundan mu'cizâtı "fütûh" 
suretinde zahir oldu. İmdi insân-ı kâmil, Hakk'ı tenzîhde teşbih / ve 
teşbihde tenzîh eder. Tenzîhde: <%■&** s*> Ul UjJ (Fussılet, 41/6) buyurur: 
ve teşbîhde: j^l Jj jul» Jİj ^ ve «JÜ1 -k 1i* buyurur. Zîrâ tenzîh-i sırf 
ma'rifet-i ilâhiyyenin nısfıdır. Teşbîh-i sırf dahi, hakîkat-ı vücûddan 
cehildir. Buna i'tikad zendekadır. Tenzîh~i sırf tahdîddir. Zîrâ, bir şey bir 
şeyden münezzehdir denildiği vakit, onlara birer had ta'yîn edilmiş olur; ve 
birinin hududu bittikten sonra, diğerinin hududu başlar demek olur. 
Teşbîh-i sırf dahi vücûd-ı mutlakı bir kayd-ı suret ile takyîd etmek 
ma'nâsına gelir. Bu vartalardan kurtulmak için Hak min-haysü'z-zât 
eşyadan münezzehdir; ve min-haysü't-taayyün münezzeh değildir, deriz. 
Ve ta'bîr-i diğerle, Hak min-haysü'z-zât eşyanın "ayn"ıdır, deriz. Zîrâ: y 
^Lİf, ^lİJfj 'j±% JjSfl (Hadîd, 57/3) buyurur; ve min-haysü't-taayyün 
gayrıdır; zîrâ: ca-J^I çf> <J*> ^ ö l (Ankebût, 29/6) buyurur. 

İkinci vasi: Ayniyyet ve gayriyyet 

Ma'lûm olsun ki, Rab ile abd arasında ayniyyet ve gayriyyetin ikisi de 
sabit ve mütehakkıktır. O, bir vech ile; bu da bir vech iledir. Bâdî-i 
nazarda şahs-ı vâhidde ictimâ'-i zıddeyn muhal görünür. Ve "ez-zıddânü 
lâ yectemiân" kaidesi sahîhtir. Ve lâkin bu cem' olmayan "zıddân" 
lügavîdir, zıdd-ı ıstılâhî değildir. Zıdd-ı ıstılâhî cem' olur. Bunun için 
ehl-i tasavvuf muhakkikine "câmiu'l-ezdâd" derler. Meselâ nûr ile zulmet, 
zıdd-ı lügavîdir. Bu iki zıd bir mahalde ve bir vakitte cem' olmazlar. Zîrâ 
bu iki lâfzın ma'nâsı kendi vazı'ları üzerinde kâimdir. Eğer kendi vazı'ları 
üzerinde kâim olmazlarsa, onların içtimâi caiz olur. Meselâ gölgeye 
alâ-tarîkı'1-istiâre "zulmet" denebilir. Ve zulmet nâmını verdiğimiz bu 
gölge nûr ile bir mahalde ve bir vakitte cem' olabilir. Nitekim her vakit 
70 müşahede ederiz ki / nurdan ibaret olan ziyâ-yı şems ile duvarın gölgesi bir 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 65 

mahalde ve bir vakitte içtimâ' ederler. Zîrâ gölge zulmet-i ıstılahı idi. İşte 
bu izahattan malûm oldu ki, abd ile Rab arasındaki ayniyyet-i hakîkiyye 
lügavî değildir. Ve keza gayriyyet-i hakîkiyye de lügavî değildir. Bu, her 
iki zıddın şey'-i vâhidde içtimâi muhaldir. Binâenaleyh ilm-i ma'-külâtta 
içtimâi men' edilen zıd, ma'nâ-yı lügavî itibariyledir. Yoksa ma'nâ-yı 
ıstılahı i'tibâriyle değildir. Bu tâife-i muhakkıkîn indinde dahî lügavî olan 
iki zıddın içtimâi muhal ve gayr-ı caizdir. Bunu diğer bir misâl ile de 
tefhim edelim. Şöyle ki: 

Eğer bir şahıs etrafına dâiren-mâ-dâr âyîneler vaz' etse, herbir âyînede 
zâtı ve sıfatı ile zâhif olur. Ve sıfatının zuhuru budur ki, o şahsın her bir 
hareket ve sükûnu, hey'et-i mesrûrâne ve mağmûmânesi ve hande ve 
giryesi akiste görünür. Bu cihetten şahıs, aksin aynıdır. Bu ayniyyet, 
ayniyyet-i hakîkî-i ıstılâhîdir. Eğer lügavî olsaydı, akiste vâki' olan her bir 
keyfiyyetin, şahısta dahi vukû'u vâcib olurdu. Çünkü akis birçok 
âyînelerde vâki'dir. Bu kesret şahsın vahdetine te'sîr etmez. Eğer akis 
üzerine taş veya necaset atsalar, şahıs ondan mutazarrır ve münecces 
olmaz, kendi hâlinde kalır; ve bu noksanlardan münezzeh ve müberrâdır. 
îşte bu cihetten gayriyyet-i hakîkî-i ıstılâhî sabit olur. Binâenaleyh şahıs ile 
akiste ayniyyet ile gayriyyetin her ikisi de tahakkuk eder. İmdi, kim ki abd 
ile Rab arasında ayniyyet-i hakîkî-i lügavîyi i'tikâd eder ve cemî'-i vücûh 
ile gayriyyeti inkâr eylerse, o kimse mülhid ve zındık olur. Bu akîdeye 
göre âbid ile ma'bûd ve sâcid ile mescûd arasında hiçbir fark kalmaz. 
Böyle bir ayniyyet gayr-i vâki'dir. "Neûzü billahi min hazâ". Ve keza kim 
ki, Hâlık ile mahlûk arasında gayriyyet-i hakîkiyye-i lügavîyi i'tikad eder 
ve nisbet-i hâlikıyyet ve mahlûkiyyetten mâada hiçbir ayniyyet taalluk ve 
nisbetini mukırr olmazsa, o kimse hakîkat-ı halden câhildir. Bu, çömlekçi 
ile çömlekler arasındaki nisbete benzer. Eğer çömlekçi ölürse, onun yerine 
çömlekleri / bakî kalır. Bu hal çömlekler ile çömlekçi arasında sabit olan 
gayriyyet-i lügavî sebebiyledir. Abd ile Rab arasında böyle bir gayriyyet 
vâki' değildir. Bu gayriyyet ile kail olan ulemâ-yı zahir ve mütekellimîn 
ıstılâh-ı muvahhidden gafildirler. Abd ile Rabb'in bir i'tibâr olunmasından 
havf ederler. Bilmezler ki, ıstılâh-r muhakkikin mucibince akiste ve 



66 MUKADDİME 

şahısta her iki cihetin sübûtu ile beraber hiçbir vakitte bu, o; o da, bu 
olmaz. Akis, akistir; şahıs da şahıstır. Akis mahlûk ve hadis ve nakıstır. 
Ve şahıs kadîm ve bakî ve kâmildir. Diğer bir misâl daha îrâd edelim: 

Buharın vücûdu kemâl-i letafetten görünmez. Bir mertebe tekasüf 
edince bulut; ve bulut tekasüf edince su; ve su incimâd ile tekasüf edince 
buz olur. İmdi buzun esâsı buhar olmakla beraber, onun taayyünü buharın 
gayrıdır. Zîrâ buhar asla buz gibi kesîf bir taayyün sahibi değildir; o 
bî-sûrettir. Ve keza buz, suyun hâl-i müncemidinden ibaret olduğu halde, 
suyun aynı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su 
başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûdları 
buharın zâtından gayrı değildir. Bu i'tibâr ile buharın aynıdırlar. 
Binâenaleyh bunların arasında hem ayniyyet ve hem de gayriyyet sabit ve 
mütehakkıktır. 

Onüçüncü fasıl:Telhîs-i merâtib-i vücûd 

Bâlâda tafsîlen beyân olunan vücûdun yedi mertebe-i tenezzülünü 
mücmelen dahi zikretmek fâideli göründüğünden ber-vech-i âtî beyân 
olunur: 

Birincisi: "Lâ taayyün", "ıtlak" ve "zât-ı baht" mertebesidir. Bu 
mertebede vücûd cemî'-i nuût ve sıfat izafesinden münezzeh ve her 
kayıddan ve hattâ kayd-ı ıtlaktan dahi mukaddestir. Bu mertebe Hak 
Teâlâ'nın künhüdür ki, onun fevkinde başka bir mertebe yoktur. Belki 
bütün merâtib onun tahtmdadır. Buna "mertebe-i ahadiyyet" derler. 

/ İkincisi: "Taayyün-i evvel"dir. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve 
Teâlâ hazretlerinin kendi zâtını ve sıfatını ve bi'1-cümle mevcudatı, biri 
diğerinden mümtaz olmamak üzere, ber-vech-i icmal, bilmesinden ibarettir. 
Buna da "mertebe-i vahdet" ve "hakîkat-ı muhammediyye" derler. 

Üçüncüsü: "Taayyün-i sânî"dir. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve 
Teâlâ hazretlerinin kendi zât-ı aliyye ve sıfât-ı seniyyesini, biri diğerinden 
mümtaz olmak üzere, alâ-vechi't-tafsîl bilmesinden ibarettir. Buna da 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 67 

"mertebe-i vâhidiyyet" ve "hakîkat-ı insâniyye" derler. 

Dördüncüsü: "Mertebe-i ervâh"dır. Bu mertebe, eşyâ-yı kevniyye-i 
mücerrede-i basîtadan ibarettir. Ya'nî burada madde ve terkîb yoktur. Ve 
bunlar kendini ve mebdeini ve emsalini müdriktirler. 

Beşincisi: "Mertebe-i misâl"dir. O da eşyâ-yı kevniyye-i mürekkebe-i 
latifeden ibarettir ki, bunlar parçalanmaz ve yırtılmaz ve yapıştırılmazlar. 
Rü'yâda ve âyînede görülen suver-i hayâliyye gibi. 

Altıncısı: "Mertebe-i âlem-i ecsâm"dır. Bu mertebe de, eşyâ-yı 
mürekkebe-i kesîfeden ibarettir ki, teczie, teb'îz ve hark ve iltiyâm kabul 
ederler. 

Yedincisi: Kâffe-i merâtibi, ya'nî cismânî ve nûrânî ve vahdet ve 
vâhidiyyet mertebelerini cami' olan bir mertebedir ki, "insân-ı kâmil" 
derler. Bu mertebe vücûd-ı mutlakın tecellî-i ahîri ve libâs-ı ahiridir. 

Mütehakkıkînden ba'zıları "mertebe-i vahdet" ile "vâhidiyyet" i tevhîd 
ve "insân-ı kâmil" mertebesini "mertebe-i şehâdef'e ilhak edip beş mertebe 
i'tibâr ederek bunlara "hazarât-ı hamse" tesmiye ederler. Bunlara göre 
merâtibirt esâmisi böyle olur: "Ahadiyyet", "vâhidiyyet", "ervah", "misâl" 
ve "şehâdet". 

Ba'zıları da dört isim ile icmal edip "lâhût", "ceberut", "melekût", 
"nâsût" derler. 

"Lâhût" bî-keyfiyet ve bî-renk olan zâttan ibarettir ki, buna "Hû" ile 
işaret ederler. 

"Ceberut", taayyün-i evvel ve şuhûd-ı mücmelden ibarettir ki, "Allah" 
tesmiye ederler. Onun için "Hû" isminin zikrine "lâhûtî" ve "Allah" isminin 
zikrine de "ceberûtî" derler. Evvelki "cem'u'1-cem' " ve ikincisi "makâm-ı 
cem"'dir. 

"Melekût" "âlem-i ervah" ile "âlem-i misâl"in mecmû'undan ibarettir. 

"Nâsût" "âlem-i şehâdet" ile "hazret-i insân"ın mecmû'undan ibarettir. 
Bunlar i'tibârâttan ibaret / olup, mahall-i kıyl u kal değildir. 

İmdi ale'l -ıtlak efrâd-ı insâniy yeden birisi terakki edip, ona bu 



68 MUKADDİME 

merâtib zevkan zahir olur ve bu merâtibi kendi zâtında bulursa, ona 
"insân-ı kâmil" derler. Ve onun bu hâline "urûc ve mi'râc" tesmiye ederler. 
Bu urûc ve inbisât vech-i etemm üzere, ancak Peygamberimiz (s.a.v.) 
Efendimiz'e vâki' olmuştur. Zîrâ yukarıda zikrolunduğu üzere, cemî'-i 
esmaya mâzhariyyeti alâ-tarîkı'1-i'tidâldir. Ve bu makam "makâm-ı 
mahmûd"dur. Diğer insân-ı kâmillerin bu makama vusulleri mümkin 
değildir. Bu makam "mâl-i yetmV'dir. ^\ JU l^> : % (En'âm, 6/152). 
Bi't-tabi' diğer kâmillerin mi'râcında bu makamın zevki yoktur; zîrâ 
hakikatleri bu zevki mâni'dir. 



Ondördüncü fasıl: Irsâl-i rusül 

Ma'lûm olsun ki, irsâl-i rusülde vücûh-ı adîde vardır. Ve âlem-i 
şehâdette peygamberlerin zuhur ve vücûdları lâzım ve zarurîdir. 

Bir vechi budur ki: İnsân-ı nakısta istiklâl-i vücûd ve gayriyyet vehmi 
gâlib olduğundan, kendisinden zahir olan sıfat ve ef âli nefsine izafe eyler. 
Ve vücûdunda istiklâl gördükçe, emr-i vücûdda da'vâ-yı iştirak eyler. Bu 
ise zulm-i azimdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ^Jâ* ( JUâJ iljjJl ül (Lokman, 
31/13) 

Zîrâ "zulüm" lügatte "bir şeyi mevzi'inin gayrına vaz' etmektir". Bu da 
emr-i vücûdda sâika-i vehm ile, da'vâ-yı iştirakten tevellüd eder. Böyle 
olunca şirkin menşe'i kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyanın 
hakâyıkından ve onların mucidinden cehl ve bu cehl hasebiyle, zulmet-i 
tabîiyye ahkâmında istiğraktır. İmdi hazret-i şehâdet, a'yân-ı sabitenin 
isti'dâdât ve kâbiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle, vücûdun libâs-ı gayriyyet 
ile zuhurundan ibaret olduğundan, zübde-i âlem olup, sûret-i ilâhiyyeyi 
kabul ve hamle taayyünleri müsâid olan insanlara bu hakikati ta'lîm ve 
onları zulmet-i tabîiyye sahasından irdâ' ve asl-ı hakîkî canibine irca" için, 
yine o vücûd-ı hakîkînin enbiyâ (aleyhimü's-selâm) libâsları ile mütelebbis 
olması iktizâ etmiştir. 

/ Diğer bir vechi budur ki, şuûnât-ı zâtiyye-i ilâhiyye bî-nihâye olup 
Hak onların ba'zılarından râzîdır ve ba'zılarından râzî değildir. Nitekim 
Hak Teâlâ buyurur: 'j&Jl «IJ ^ % (Zümer, 39/7) Ya'nî "Allah Teâlâ 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 69 

ibâdı için küfürden râzî değildir." Halbuki küfür ism-i Mudill'in iktizâsı 
olup, esmâ-i şâire gibi zuhur talebindedir. Hak Teâlâ hazretleri rahmet-i 
rahmâniyyesi ile ona da vücûd bahş eyler. Zîrâ rahmet-i rahmâniyye, âmm 
olduğundan, bu rahmete nazaran her şey merhumdur. Velâkin rahmet-i 
rahîmiyye hâss olduğundan bu rahmete nazaran herşey merhum değildir. 
Belki ba'zıları merhum ve ba'zıları mercûmdur. Binâenaleyh Hak rahmet-i 
rahmâniyyesine nazaran küfür ve îmâna vücûd verdiği halde, rahmet-i 
rahîmiyyesine nazaran îmandan râzî ve küfürden râzî değildir. İşte 
Zü'1-Celâl hazretleri kendisinin râzî olduğu ve olmadığı ef âli mertebe-i 
risâlete bi't-tenezzül vaz' eylediği şerâyi' ile ibâdına i'lân eyledi. Sûret-i 
ilâhiyye üzere mahlûk olan insan, kendi nefsini tedkîk edecek olursa, râzî 
olduğu ve olmadığı ef âlin zuhuru ne demek olduğuna zevkan muttali' 
olur. Zîrâ insandan ba'zı ef âl sâdır olur ki, ondan râzî değildir. Fakat 
zuhuru iktizâ-yı zâtı olduğundan, terk-i izhârı kabil değildir. 

Bir vechi dahi budur ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir 
Rabb-ı hâs olan esması ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini 
irâde buyurur. Bu temeyyüz ise zuhûr-ı ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-ı 
ahkâm ise ba'de'l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: i£<ti\ 
%S VJJ J$ Irju ij — if, o^l ^ (Mülk, 67/2) Ve keza buyurur: 
^a Üİ j^\^1\ (JUj j&- p&j^j (Muhammed, 47/31). Eğer mertebe-i azhar 
olan hazret-i şehâdette irsâl-i rusül olunup, marzî olan sırât-ı müstakîm ile 
mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sabitenin 
isti'dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüçcet-i bâliğa fiilen zahir 
ve şuhûd ile tevessuk edememiş olurdu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: <S& 
U_^î pSfjj* J* ^ 4-j j^i. Ç\ JT ^ bW iS} (Nisa, 4/41). Ya'nî: "Her 
ümmet, peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? 
Yâ Habîbim! seni de onların üzerine şâhid getirdik. Ve keza buyurur: ^j 
\)j£ ^JÜU oV£ Sf jj Ll^Iî Ç\ JT ^ İJ,j (Nahl, 16/84). Ya'nî: "Biz o günde 75 
her ümmetten bir şâhid getirdikten sonra, kâfirler i'tizâra me'zûn 
olmazlar". İşte fcJLJI â>J-\ aJLU (En'âm, 6/149) âyet-i kerîmesi mucibince, 
şuhûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikâmesinden sonra mukbiller ile 
mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd ayrılarak, _^-*-JI. (rf i jiyj âJ-1 ^» jj> 
(Şûra, 42/7) sırrı zuhura gelir. Ve marzî olanlar kendi sırât-ı 



70 MUKADDİME 

müstakimlerinin nihayeti olan cennete ve mağzûb olanlar da, kendi sırât-ı 
müstakimlerinin nihayeti olan cehenneme vâsıl olurlar. 

Emr-i da'vette kendilerine fütur gelmemek için enbiyâ 
(aleyhimü's-selâm)'a hîn-i da'vetlerinde sırr-ı kader, ya'nî her ferdin 
isti'dâd ve kâbiliyyet-i ezeliyyesi mekşûf değildir. Bu sebeble onların 
da'veti umûma siyyânen vâki' olur. İşte bu beyanâttan anlaşılır ki, irsâl-i 
rusül zarurîdir. Zamanımızda zekî ve âlim geçinen mütefenninler ve 
onların mukallidleri hakîkat-i halden câhil ve bu cehillerinden dahi gafil 
olduklarından, irsâl-i rusülü inkâr ve istihfaf edip, kendilerini berbâd 
ederler. Eğer akıl ve dirayetlerine i'timâd etmeyip de enbiyâya ve onların 
vârisleri olan ulemâ-yı billâha tâbi' olarak ta'lîmlerini kabul etseler ve 
şerîatleri ile te'dîb-i nüfûs eyleseler, bu cehilden halâs ve kurb-i ma'rifete 
nail ve gâye-i hilkatlerine vâsıl ve neticede insân-ı kâmil olurlardı. Fakat 
ne çâre ki, isti'dâdlarma ezvâk-ı hayvâniyye ile iştigâl muvafık geldi. 
Mesnevi: 

Tercüme: "Vaktinin peygamberinden i'râz etme; kendi fen ve kâmına az 
i'timâd et!" 



Onbeşinci fasıl: İhtilâf- 1 şerâyi' 

Ma'lûm olsun ki, mertebe-i ilimde sabit olan suver-i esmâiyyenin 
mezâhiri ve onlara ait olan kemâlât, hazret-i şehâdette, hazâin-i ilâhiyyeden 
kader-i ma'lûm üzere tedricen nazil olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ûjj 
f JUİ jJJk ty ü> u|;'^ji- &* fy \^ 'j* (Hıcr, 15/21) Ve mebâhis-i 
sabıkada beyân objşiduğu üzere vücûd, henüz nebat ve cemâd ve hayvan 
mertebelerine roSiâbis iken, bu suretlerden hiç biri emânet-i ilâhiyyeyi 
kabul edemedi. Zîrâ onların isti'dâdâtı bu hamuleyi yüklenmeğe müsâid 
değildi. Tekâmülât-ı tedrîciyye neticesinde insan zahir oldu. Her ne kadar 
ibtidâî insanlarda emânet-i mezkûreden ibaret olan hayat, ilim, sem', 
basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin sıfatları fiilen zahir olmuş ise de, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 71 

isti'dâdlarında dakâyık ve maârifi hazm edecek kadar vüs'at olmadığından 
ilk peygamber olan Âdem (a.s.)'a ancak onların isti'dâdâtına muvafık 
olarak on suhuftan ibaret ahkâm-ı ilâhiyye nazil oldu. Zîrâ beşeriyyet hâl-i 
tufûliyyette idi. Beşeriyetin isti'dâdı peyderpey inkişâf ettikçe herbir 
karnda kendilerinden isti'dâdlarına göre birer nebî zahir oldu. Nitekim Hak 
Teâlâ buyurur: JJcJüf ^ Jjlj Jjr^ 'SÂ (Tevbe, 9/128) Ve bu resuller o 
ümmetlerden herbirinin ilm-i ilâhîde birer muallimidir. Âlem-i şehâdet bir 
mektebe ve her bir kamdaki ümem de birer sınıfa ve her ümmetin resulü 
dahi bir muallime müşâbihdir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz: Ui*-* cj*> 
Ya'nî "Ben muallim olarak ba's olundum" buyururlar. Meselâ sekiz sınıf 
üzerine müretteb olan bir mektebin, sekizinci sınıf muallimi, birinci 
sınıftaki tâliblere, o dersi vermek üzere gönderilse abes olur. Zîrâ o 
muallimin dersini, henüz mübtedî olan tâlibler anlayamaz. Bunun gibi, her 
kamdaki insanlara Hâtem-i enbîyâ (s.a.v.) Efendimiz'in şerîat-i 
mutahharaları ile hitâb olunmadı. 

Onun ümmet-i merhumesi müntehî sınıf talebesi mesabesinde 
olduğundan, külliyyât ve cüz'iyyât-ı esrarı cami' olan Kur' ân ile muhâtab 
oldular. Ve Hâtem-i enbiyâdan sonra rûy-i zemînde ümem-i sabıkanın 
isti'dâdâtına mutabık olan şerâyi' ile amel nehy olundu. Zîrâ nüzûl-i 
Kur'ân'dan sonra rûy-i zemîndeki insanların cümlesi ümmet-i 
Muhammed'dir. Kabul edenler "ümmet-i icâbef'ten / ve reddedenler 
"ümmet-i da'vet" tendir. Hâtem-i enbiyâdan sonra gelen insanların 
mertebe-i isti'dâdına nazar olunursa, Kur'ân'a muhâtab olmaya lâyık 
oldukları tezahür eyler. Zîrâ îsâ (a.s.)'ın vilâdetinden, (S.a.v.) 
Efendimiz'in bi'set-i seniyy elerine kadar mürur eden beşyüz küsur sene 
zarfında, âlem-i Nasrâniyyet cehl içinde pûyân idi. Onların terakkiyâtı 
bi'set-i seniyyeden sonradır. Zîrâ cümlesi ümmet-i Muhammed'den olup, 
İsti'dâd ciheti ile, ümem-i sabıkaya tafazzul etmişlerdir. Ve'1-hâsıl 
isti'dâdât-ı beşer ale'Medrîc tekâmül ettiğinden, peyderpey zuhur eden 
enbiyâ dahi, onların isti'dâdına muvafık ahkâm-ı ilâhiyye ve fühûmuna 
mutabık hitâbât-ı rabbâniyye ile geldiler. Binâenaleyh her bir nebîye 
verilen ilm-i risâlet, ümmetlerinin isti'dâdından ne ziyâde, ne de 
noksandır. Ya'nî her birinin ümmeti, ulûm ve maârifden ne mikdâra 



72 MUKADDİME 

muhtâc ise, ilm-i risâlete mütaallık olarak, onlara verilen şey dahi o 
mikdârdan ziyâde ve noksan değildir. Zîrâ eğer ziyâde verilse, teklîf-i 
mâ-lâ-yutâk oluç ve eğer noksan verilse, haklan verilmemiş olur. Halbuki 
HakTeâlâ ı/ji (J i& l^i JT J^\ ^Jül (Tâhâ, 20/50) buyurduğu cihetle, 
herşeyin hakkı ne ise onu verir. İşte şerâyi'-i enbiyâdaki ihtilâfın ve birinin 
şeriatı geldikde, diğerinin şeriatı mefsuh olmasının hikmeti budur. Ve bu 
hikmete mebnîdir ki, enbiyânın ba'zısı ba'zısından efdaldir. j^> Uİai jlİ'j 

±j**i J* ü^ s (İ srâ > 17/55) Ve keza ümmetlerin dahi ba'zısı ba'zılanndan 
efdaldir. 

Onaltıncı fasıl: Dîn 

"Dîn" lügat i'tibâriyle "inkıyâd", "ceza" ve "âdet" ma'nâlarına gelir. Bu 
ma'nâların üçü de "şer 4 "a nakl olunabilir. İnkıyadın ma'nâsı budur ki, abd 
nebinin cânib-i Hak'tan getirdiği şeriata ya inkıyâd, ya muhalefet eder. 
Eğer inkıyâd ederse, Hak Teâlâ dahi ona muvafık ceza ile münkâd olur; ve 
eğer muhalefet eder ve abdin ayn-ı sabitesinin isti'dâdı afvi iktizâ eylerse, 
Hak dahi ona afv / ve mağfireti ile münkâd olur. Ve eğer abdin ayn-ı 
sabitesinin isti'dâdı muâhazeyi taleb ederse, Hak ona kahr ve intikam ile 
münkâd olup, ona Kahhâr ve Müntakım isimleriyle tecellî eder. Ve 
inkıyâdda müessir olan abdin hâlidir. Zîrâ inkıyâd abdin fiilidir. 

"Cezâ"nın ma'nâsı da budur ki, Hakk'ın abde inkıyadı, onun fiilinin 
ivazını i'tâdan ibarettir. Ve bu ivaz abdin ayn-ı sabitesinin isti'dâdına göre 
verilir. İvazda üç suret vardır: 

Birisi; abdin hoşuna gidecek ve tab'ına mülayim gelecek şeydir. Bunun 
delili ^>\j^j Jr ^ 4Ül^»j (Mâide, 5/119) âyet-i kerîmesidir. 

İkincisi; abdin hoşuna gitmeyecek ve tab'ma mülayim gelmiyecek 
şeydir. Bunun delili de \j-tf llU Jlâj jjo. jjfe ^ (Furkan, 25/19) âyet-i 
kerîmesidir. 

Üçüncüsü; tab'a mülayim gelen ve gelmeyen kaydlar ile mukayyed 
değildir. Bu da muhalefetin afvıdır. Bunun delili dahi j^C- o* 'j'j^'j 
(Ahkaf, 46/16) âyet-i kerîmesidir. İşte abdin muktezâ-yı hâline göre 
Hakk'ın inkıyadı ceza ve muâvazadır. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 73 

"Âdet"in ma'nâsı dahi budur ki, abdin inkıyâd ve muhalefeti, abdin 
ayn-ı sabitesinin ahvâlinden bir haldir. Ve Hakk'ın inkıyadı ve muâvazası 
dahi kezâlik abdin ayn-ı sabitesinin ahvâlinden bir haldir. Binâenaleyh 
abdin inkıyadı hâl-i evvel ve Hakk'ın muâvazası da hâl-i sânîdir. Hâl-i 
sânı, hâl-i evveli ta'kib ettiği için, ona "ıkâb" ve "ukubet" dahi denir. Bu 
i'tibâr ile "ukubet" mülayim ve gayr-ı mülayim olan ivaza şâmildir. 
Velâkin örf-i şer'î, ivaz-ı mülayime "sevâb" ve gayr-ı mülayime "ıkâb" 
tesmiye etmiştir. 

İmdi abdin ayn-ı sabitesinin bu zikrolunan hâl-i evveli ve sânîsi kendi 
üzerine avdet ettiği için dîn "âdet"tir. Gerçi "âdet" denildiği vakit, akla 
gelen şey, bir emrin aynı ile kendi hâline avdeti ma'nâsına ise de, böyle 
"âdet" hakikatte vâki' değildir. Zîrâ "âdet" tekrardır. Ve tecellîde ise tekrar 
yoktur. Belki mükerrer zannolunan şeyler yekdîğerinin mislidirler. Meselâ 
abd, emre inkıyâden sabah namazını kıldı. Hak dahi onun tab'ına / 
mülayim muâvaza ile inkıyâd eyledi. Ertesi gün yine sabah namazını kıldı; 
yine ivaza nail oldu. Namaz abdin fiili olup, ayn-ı sabitesi hasebiyle 
Hakk'ın kendisine bir tecellîsinden ibarettir; ve abdin hâlidir. Ve muâvaza 
dahi Hakk'ın bir tecellîsi olup o da abdin ayn-ı sabitesi hasebiyle vâki' 
olur. Bu da abdin hâl-i sânîsidir. İmdi namazların ve muâvazaların 
suretleri mükerrer görünür. Bu i'tibâr ile dîn "âdet"tir. Velâkin bu suretler 
yekdîğerinin aynı olmayıp, müşabihidir. Bu i'tibâr ile de "âdet" değildir. 
Ve keza namaz kılmak abdin ahvâlinden bir hal olduğu gibi, onun ayn-ı 
sabitesinin ahvâline göre vâki' olan muâvaza dahi, o hâli ta'kîb eden ikinci 
haldir. Ve hâl-i evveli ta'kîb eden ikinci hâl ise bi't-tabi' ceza değildir. 
Binâenaleyh "dîn" bir vech ile "ceza ve âdet" ve bir vech ile de "ceza ve 
âdet" değildir. 

Ony edinci fasıl: Mevt 



Âlem-i şehâdette mevt denilen hâl, in'idâm-ı suretten ibarettir. Bu da 
iki vecih ile vâki' olur: 

Bir vechi budur ki, teceddüd-i emsal bahsinde îzâh olunduğu üzere, 



74 MUKADDİME 

vücûd-ı mümkin tarfetü'1-ayn içinde ma'dûm ve mevcûd olur. Bu in'idâm 
mevttir. Bu hususta cemâd, nebat, hayvan ve insan müşterektirler. Bu hal 
cemâdda gayr-ı mahsûs; ve nebat ve hayvan ve insanda tedkîkât-ı fenniyye 
ile mahsûstur. Ve tarfetü'l-aynda bi'1-cümle vücûdât-ı mümkinenin 
iktizâ-yı zatîsi hasebiyle vâki' olan bu in'idâm ve mevt, ehl-i keşf olan 
kümmelîn indinde meşhûddur. 

İkinci vecih budur ki, herhangi bir sûret-i muayyene-i mevcûde bir 
daha aynen zahir olmamak üzere bozulur. Ve o mevcudun ayn-ı sabitesi ve 
hakikati onun ruhu ve bu suret o ruhun mazharı ve mir' âtı olduğu için, o 
suret bir sebeb tahtında mün'adim olmakla beraber, o rûh artık ondan 
alâkasını kesmiş bulunur. Ve bu in'idâma "mevt-i ıztırârî" derler. Bunda 
cemî'-i mevcûdât-ı mümkine müşterektir. 

Üçüncü vecih "mevt-i ihtiyârî"dir. Bu da insana mahsûstur. Ve bu 
mevt bi'1-cümle hevâ-yı nefisten ve lezzât-ı cismâniyye ve müşteheyât-ı 
80 nefsâniyyeden ve muktezayât-ı tabiat ve şehvetten fânî olmaktır. / Beyit: 

Tercüme: "Hevâ-yı nefisten i'râz etmek serverliktendir; terk-i hevâ 
kuvvet-i peygamberidir." 

Bu mevt-i ihtiyarî, bir insân-ı kâmilin dâmenine teşebbüs edip, onun 
terbiyesi tahtında bulunmak ile mümkindir. Istılâh-ı muhakkikinde buna 
"mevt-i ahmer" derler. Ve lyy ûî J~J \y\^> hadîs-i şerîfi bu mevt-i 
ihtiyarîye işarettir. Ve (S.a.v.) Efendimiz, Hz. Sıddîk-ı A'zam hakkında 
buyururlar: Ji ^1 ^1 >~U j*jSl\ a^ 3 J* iff ju: tt c~> J\ ^ Ot >\) ^ Ya'nî 
"Kim ki yeryüzünde yürüyen ölüye nazar etmek isterse, Ebû Bekr'e 
baksın." Bey t: 

Hayât-ı câvidânî sırrını şeyhden suâl ettim 
Oğul, ölmezden evvel öl deyince intikâl ettim. 

İmdi bu üç nevi' mevte mukabil, üç nevi' hayât vardır: 

Birisi odur ki; Hayy-i lâ-yemût olan vücûd-ı hakîkînin her bir 
tarfetü'1-ayn içinde nefes-i rahmanisi ve imdâd-ı feyzi ile mevcûdât-ı 



FUSÛSU'L-HÎKEM TERCÜME VE ŞERHİ 75 

mümkineye lâ-yenkatı' vâsıl olur. Bu hayât birinci mevte tekabül eder. 

İkincisi; berzah-ı sânî-i melekûtîdeki hayâttır. İnsanın bu hayâtı âlem-i 
şehâdetten intikalden sonra bed' eder. Bu hayat dahi ikinci mevt-i tabiîye 
mukabildir. 

Üçüncüsü; hayât-ı ebediyye-i kalbiyyedir ki, izâfât-ı nefsâniyyeden 
insilâh vasıtasıyla ve sıfat- 1 kalbiyye ile ittisâf sebebiyle hâsıl olur. Bu da 
mevt-i ihtiyarî mukâbilindedir. Bu mevt ve hayât, ancak nev'4 inşâna 
mahsûstur. 

Gülşen-i Râz'dan: 

/ Tercüme: "Nev'-i insan için üç türlü ölüm vardır: Birisini, her lahza 
zâtın hasebi üzere bil. İkincisi, mevt-i ihtiyarîdir. Üçüncüsü, ıztırârî olarak 
ölmektir. Mademki ölüm ve hayât mukabildir, binâenaleyh onun hayâtı da 
üç menzilde üç türlüdür." 



Onsekizinci fasıl: Berzah 

Berzah "vakt-i mevt ile zamân-ı kıyamet arasındaki fâsıla-i 
zamâniyyedir"; ve "yekdîğerine muhalif olan iki şey arasında hâil olan 
şey"e derler. O iki şeyin ister yekdîğerine münâsebeti olsun, ister olmasın, 
berzahın vücûdu tasavvur olunabilmek için, mutlaka iki şeyin vücûdu 
lâzımdır. Nitekim mâzî ve müstakbel arasındaki berzah "zamân-ı hâl"dir. 
Mertebe-i ervah ile ecsâm-ı kesife arasındaki berzah "mertebe-i misâl "dir. 
Ve cennet ile cehennem arasındaki berzah "A'râf'dır. Hayvanât ile insan 
arasındaki berzah "maymun"dur. Nebatat ile hayvanât arasındaki berzah 
hurma ağacıdır. Nebatat ile cemâdât arasındaki berzah "mercan"dır. Ve 
kıs-alâ-hâzâ. Ba'de'1-mevt âlem-i berzaha intikal eden şey insanın heykeli 



76 MUKADDİME 

ve cesedi değil, belki hakîkat-ı şahsiyyesidir. Zîrâ cesed-i unsurî bu âlemin 
eczâsmdandır; ba'de'1-mevt yine bu âlemde inhilâl eder. Zâten teceddüd-i 
emsal bahsinde îzâh olunduğu üzere bu cesed-i unsurî arazdan ibaret olup, 
iki zamanda bakî kalmadığından, mevt-i ıztırârîden mukaddem dahi 
inhilâlât içindedir. Velâkin hakîkaM şahsiyyenin taalluku, o heykelden 
munkatı' olmadığından kâim görünür. Mevt-i ıztırârîde ise bu hakîkat-ı 
şahsiyyenin alâkası külliyyen munkatı' olup, o hakîkat berzaha intikâl 
eder. Ve âlem-i berzahın maddesine münâsib bir heykele taalluk eder. 
İsm-i Zâhir'in mazharı olan âlem-i şehâdetteki teklîfât-ı ilâhiyye üzerine 
ism-i Bâtın'ın mazharı olan berzahta mütekevvin olan a'mâl ve ahlâkının 
suver-i hasehe veya kabîhasını, insan / berzahta kendi karini olarak bulur. 
İn'idâm-ı suretten sonra cemî'-i mevcudat berzaha intikâl edip, mezâhir-i 
cemâliyyeden olanlar mahall-i cemâlde ve mezâhir-i celâliyyeden olanlar da 
mahall-i celâlde zahir olurlar. Fakat yalnız emânet-i ilâhiyyeyi hamle 
isti'dâdından nâşî, kendisine teklif vâki* olan insan için suâl vardır. 
Diğerleri mükellef olmadığından, onlara suâl yoktur. Ve suâl ve cevâb 
herkese kendi hakîkatinin keşfinden ibarettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 

Üj^Â iİfrljaP dJL*- UAJ&i İl» tf Âlip ^j c^T oiJ « j *g~5j jîL- L^w i jJû JT Os.Ij»-j 

\S*. '^1 (Kaf, 50/21) Ya'nî: "Her bir nefis, kendisi' ile beraber saik ve 
şâhid olduğu halde gelir ve ona denir ki: Sen bundan gaflette idin, biz 
senden perdeyi kaldırdık. Bu günde senin basarın keskindir." 

Keşf-i gıtâ bir tecellî ile vâki' olur. Bu tecellî içinde herkesin suâli ve 
cevâbı vâki' olmuş olur. Zîrâ UuM ^L. 'aJUI ö\ (Âl-i İmrân, 3/199) 
buyrulur. Nitekim bu âlemde mevsim-i bahar bir tecellîden ibarettir. Ve bu 
tecellî-i âmm "Neniz var?" suâlinden ibarettir. İşte bu tecellî-i âmm 
netîcesinde gül ve diken ve tatlı ve acı meyve ağaçlan cevaplarını verip: 
"Bizim isti'dâdımız budur, bunları getirdik" derler. Binâenaleyh herkesin 
saik ve şahidi kâffe-i mevâtında kendisi ile beraber olan isti'dâd-ı zâtîsidir. 
Bu berzahın ahvâline müteallik ba'zı ma'lûmât "mertebe-i misâl" bahsinde 
i'tâ edilmiş olduğundan burada tekrarı zâiddir. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 77 



Ondokuzuncu fasıl: Kıyamet 

Kıyametin envâ'ı vardır. Bunlardan birincisi; her ân ve saatte vuku' 
bulandır. Zîrâ avalim her ânda gaybdan şehâdete ve âlem-i şehâdetten 
âlem-i gayba dâhil olur. Ve bu avalimin fâsidât ve kâinat ve maânî ve 
ecsâm gibi bi'1-cümle envâ'ının şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete 
duhûl ve hurucunu, alâ-tarîkı'1-ihâta, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Zîrâ bu ilim 
/ zevk-ı hibret-i ilâhiyyeden ibarettir. Bunda hiç kimsenin iştiraki yoktur. 

İkincisi; "mevt-i ıztırârî" ile vâki' olandır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz: 
oU c~*tf juü oL. ja "Ölen kimsenin kıyameti kopar" buyururlar. 

Üçüncüsü; "mevt-i iradî ve ihtiyarî" ile olur. Sâlik bu mevt ve 
kıyametten sonra âlemde neş'e-i âhiret üzerine yaşar. İşte buna mebnîdir 
ki, meyyite münkeşif olan ahvâl hîn-i sülûkünde sâlike de münkeşif olur. 
Ve bu hâle "kıyâmet-İ suğrâ" tesmiye ederler. 

Dördüncüsü; ârifîn-i billah hazarâtına fenâ-fillah ve bakâ-billahdan 
sonra vahdet-i tâmme ve inkıhâr-ı keserât hâlinin zuhurudur. Arifin 
nefsinde vâki' olan bu tecellîye de "kıyâmet-i kübrâ" derler. 

Beşincisi; bi'1-cümle kâinat için mev'ûd ve muntazar olan kıyâmetdir 
ki, Hak Teâlâ nazm-ı celîlinde: W L£ Sf %Tî>UI ö\ (Hac, 22/7) ve ö\ 
■ İĞİ ıI'&Lû (Tâhâ, 20/15) ve emsali âyât-ı kur'âniyyedir. Bu 



"kıyâmet-i kübrâ" hakkında esnâ-yı şerhde dahi sırası geldikçe tafsîlât-ı 
kâfiyye i'tâ edilecektir. 

Yirminci fasıl: Cennet ve Cehennem 

Ma'lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri 
mevcûddur: Evvelâ; hazret-i ilmiyye-i ilâhiyyede a'yân-ı sabiteleri vardır. 
Saniyen; vücûd-ı ilmîlerinin emsali âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen; 
hazret-i şehâdette her ikisi de mümtezic olarak zahirdir. Zîrâ hazret-i 
şehâdet mezâhir-i âhirete nazaran evsa' değilse de, ecma'dır. Ve elem ve 
lezzetin imtizacını her zaman bu âlemde zevkan biliriz. Râbian; âlem-i 
insanîde mevcûddur. Zîrâ makâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. 



78 MUKADDİME 

Ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makâm-ı 
kalbe ve ruha dâhil olan ve ahlâk-ı hamide ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf 
olanlar, envâ'-ı naîm ile mütena'im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı, ve hevâ ve 
şehevâtı ile meşgul olanlar envâ'-ı belâya ile muazzeb olurlar. Nitekim 
Hak Teâlâ: '&jtâ\i %^ Jhps- ö\. (Tevbe, 9/49) buyurur. 

/ Celâleddin Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ Hâşiyesi'nde buyururlar 
ki: "Bu âyet-i kerîmeyi te'vîle hacet yoktur. Zîrâ küffârın sû'-i i'tikadları 
ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri, neş'e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhur edip 
küffârı muazzeb kılacaktır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: j^\ 
ö\j-~)\ olj-i-*. ja îj-L->- jl hj~\ Jv\jj ja â— >_jj ya'nî "Kabir, ya cennet 
bahçelerinden bir bahçe, veyahut cehennem çukurlarından bir çukurdur." 
A'râzdan ibaret olan ahlâk ve a'mâl-i insâniyyenin berzahta suver-i 
münâsibe ile zahir olacakları gerek âlem-i misâl ve gerek berzah 
bahislerinde beyân olundu. 

Hâmisen; cahîm ve naîmin en son mezâhiri, dâr-ı âhirettedir. Ve bunlar 
rûhânî değil cismânîdir. Velâkin bu cismâniyyette neş'e-i rûhâniyye 
gâlibdir. Neş'e-i nefsâniyye gâlib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp 
da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ 
ederler. Meselâ bu âlemin suver-i maddiyyâtı bir karar üzere olmayıp 
bozulur. Zîrâ kavânîn-i külliyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve 
cehennem-i cismânînin suveri sabit ve ber-karârdır; ve onların kavânîn-i 
külliyeleri îcâbı budur. İşte bu sebebe müsteniddir ki, bu âlemde akıl ve 
mantıkin kabul edemiyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde 
ma'küldur. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu 
âlemde de mevcûddur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve 
derya üzerinde yürümesi mümkin olmadığı halde, uyuyan kimse havada 
uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki' olan bu 
hâline o mevtin içinde bulundukça taaccüb etmez. Ale'1-âde bir hal 
suretinde telakkî eyler. Uyanıp âlem-i şehâdetin ahkâmı dâiresine avdet 
ettikde, rü'yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder; zîrâ o dakîkada mevtın-ı 
hayâlin dâire-i ahkâmından hurûc etmiştir. İşte gerek ahvâl-i berzah, gerek 
mevtın-ı cennet ve cehennem bu hâle mümasildir. Kitâbullâh'ın haber 



FUSÛSUL-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 79 

verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli ehl-i gaflet tarafından âlem-i 
şehâdete kıyâs olunduğu için, istib'âd ve inkâr olunur. / Çünkü onlar bu 85 
âlemin ahkâmı içinde müstağrak ve mahbûs kalmışlardır. İmdi cennet ve 
cehennem-i cismânî haklarındaki âyât-ı kur'âniyye ve ahâdîs-i şerîfe 
alâ-tarîkı't-temsîl beyânât-ı aliyyeyi hâvidir. Makâm-ı müşahedeye vâsıl 
olmayan her bir mü'min, bu ihbârât üzerine kendi muhayyilesinde icâd 
ettiği suretlere inanmıştır. Halbuki Hak Teâlâ hazretleri hadîs-i kudsîsinde: 

Ya'nî: "Ben sâlih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve kalb-i 
beşere hutur etmedik şeyler hazırladım" buyuruyor. Gözlerin görmediği ve 
kulakların işitmediği ve kalb-i beşere hutur etmeyen şeyler elbette bu 
âlem-i şehâdette görülen ve işitilen ve tahayyül olunan şeylerin hâricinde 
olacaktır. Bu âlemde cennet hakkındaki ta'rîfât ve tafsilât ise, kalb-i beşere 
hutur eden hayâlâttan ibarettir. Binâenaleyh gerek cennet ve gerek 
cehennem bizim hatırımıza hutur eden hisâbât ve tertibat haricindedir. 

Cennet lügatte, "eşcâr-ı kesîre mağrûs olan bir zemîn"den ibarettir ki, 
eşcârın kesretinden dolayı gölgeleri sath-ı arzı setr eder. Ve cennet "setr" 
ma'nâsma gelen "cenne" lafzından müştakk olup, bu kelimenin masdar-ı 
binâ-i merresidir. Ulemâ-ı zahire ıstılahında, dâr-ı âhiretin makâmât-ı 
mütenezzihe ve makâmât-ı tayyibesidir. Ve bu makam ef âl-i hasene ve 
a'mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef âl ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibâriyle 
bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki, bu ef âl ve a'mâl 
cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara "cennât-ı sıfat" derler. Ve o 
abdın sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile 
tahallukudur. Bu cennet dahi, ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir. 
Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "cennât-ı zât" derler. O 
da ibâd-ı hâssına, Rabbü'l-erbâb olan Allah zü'1-Celâl hazretlerinin ve her 
birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan rabbin tecellî-i zât ile 
zuhurundan ve abdin zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde 
istitârından ibarettir. Hak Teâlâ hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır 



80 MUKADDİME 

*, * » , 
ki: <^- Jf-^3 (Fecr, 89/30) kavl-i şerifinden / müstef addır. Hak Teâlâ bu 

cennetleri kendi zâtına izafe buyurur. Birisi; a'yân-ı sabite cenneti"dir ki, 

Hak Teâlâ onunla müstetir olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a'yân-ı 

sabite arkasından müşahede buyurmuştur. İkincisi; "cennet-i ervâh"dır ki, 

Hak Teâlâ o ervâhda öyle müstetir olmuştur ki, ne melek ve ne de beşer 

ona muttali' değildir. Üçüncüsü; âlem-i şehâdet ve mükevvenâftır ki, Hak 

Teâlâ o perdeler arkasında, öyle istitâr eylemiştir ki, ağyardan hiçbir kimse 

muttali' olamaz. 

Cennet-i cismânî dâru'n-naîmdir. Bu mevtına vâsıl oluncaya kadar 
abdin hiçbir mevtında rahatı ve tena'um-i hâlisi yoktur. Ve cennet-i 
cismânî, a'yân-ı sâbite-i süadânın emr-i sülükte müntehâ-yı tarîkidir. 
Husûl-i kemâlleri ancak bu mevtında vâki' olur. Ve ehl-i cennet bu ni'met 
içinde hulûd ve ebediyyet üzeredir. Bunların a'yânına asla fena târî olmaz; 
ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihayeti yoktur. 

Ehl-i cehennem, birisi muvakkat ve diğeri müebbed olmak üzere iki 
kısımdır: Muvakkat olanlar isti'dâd-ı ezelîleri mağfireti iktizâ etmeyen 
usât-ı mü'minîndir. Bunlar tecellî-i Müntakım'den sonra cennete idhâl 
olunurlar. Müebbed olanlar ehl-i şirk ve küfür ve nifak olup, asla 
cehennemden çıkmazlar. Çünkü isti'dâd-ı ezelîlerinin iktizâsı budur. Onlar 
Hakk'ı ancak cehennemde zikr ederler; ve cehennem onların ma'bedidir. 
Fakat devre -i medîdeden sonra cehennemin ateşi soğuyup, harareti zail ve: 
^^ JLp <^~^j c-l~- sırrının zuhuruna mebnî bu hâl ehl-i cehennem 
hakkında bir naîm olur. Nitekim hadîs-i şerîfde: j~rjM ij^ l^i c~~i 
buyrulmuştur. "Circîr" gayet sulak mahalde biten bir nebattır. Ve Kur'ân-ı 
Kerîm'de: LU^t l^â ^ V (Nebe', 78/23) âyet-i kerîmesi ile intihâ-yı azaba 
işaret buyrulur. Zîrâ "hukub" seksen yıl ma'nâsına gelir. Ve "ahkâb" 
"hukub M un cem'i olup müddet-i medîdeden kinaye olmakla, intiha 
ma'nâsını ifâde eder. 

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde, cehennemin 
havâ-yı nârîden ibaret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşleri 
mücrimîn olduğunu ve ehl-i cehennemin bu havâ-yı nârî içinde muhterık 
olmakla beraber vlJuJI ^j-^J ^jj- kj-JU- ^Ha* ^ — *->j-Jk- c^-^ U — L_T 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 81 

(Nisa, 4/56) âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu ihtirâk-ı 
şedide tahammül edebilecek bir vücûda mâlik olacaklarını beyân / 
buyururlar. Bu beyânât-ı aliyyeye nazaran cehennemin, madde-i 
şemsiyyeden ibaret bir küre-i cesîme olacağı anlaşılıyor. Halbuki 
istidlâlât-ı fenniyyeye nazaran bu gibi buhâr-ı nârî hâlinde bulunan 
kürelerin milyonlarca sene sonra fezada teberrüd ve tasallüb edebilmeleri 
vâriddir. Şu hal ise ehl-i cehennem hakkında bi't-tabi 1 bir naîm-i zâid olur. 
Fakat ehl-i cennetin naîmi gibi, naîm-i hâlis değildir. Cehennem-i cismânî 
dahi, a'yân-ı sâbite-i eşkıyanın, emr-i sülükte müntehâ-yı tarîkidir. Ve 
onların husûl-i kemâlleri ancak bu mevtında vâki' olur. 

İmdi ehl-i cehennemin naîmi, ehl-i cennetin naîmine mübâyindir. 
Velâkin emr-i iltizâz ve tena'umda her ikisi müsavidir. Çünkü ehl-i cennete 
nisbeten, cennetin ni'metleri ne ise, ehl-i cehenneme nisbeten dahi azâb-ı 
cehennem odur. Zîrâ tabı'larına mülayim olan ni f metler bunlardır. Ehl-i 
cennet cehennemden nasıl kaçarsa, ehl-i cehennem dahi ehl-i cennetten 
öylece kaçar. Bunun bu âlemde nazâirİ pek çoktur. Meselâ insan necasetten 
nasıl müteneffir olup kaçar ve gül râyihasından hoşlanırsa, necaset böceği 
dahi gülden öylece teneffür edip, firar eder ve necasetten mahzûz olur. 
Velâkin bu iki naîm arasında azîm bu'd ve mübâyenet vardır. Emr-i 
vücûdda tayyib ve habîs yekdîğerinden mütemeyyiz olduğundan, ehl-İ 
cennetin naîmi tayyibât ve ehl-i cehennemin naîmi de habîsât cinsindendir. 
Ehl-i cennetin naîmi mahz-ı imtinân ile "Rahmânü'r-Rahîm" hazretinden ve 
ehl-i cehennemin naîmi ise tecellî-i Müntakım'den ve azâb-ı elimden sonra 
"Erhamü , r-râhimîn"in rahmetinden zahir olur. Ve âteş-i cehennemin 
zevalinden sonra, ehl-i cehennemin bu küre-i mutasallibe üzerindeki 
maişetleri gayet süflî ve hakîr ve azâbât-ı şâire dâiresindedir; ve ebediyyen 
oradan çıkmazlar. dMj *\J U ^ J'j^h °t>— —^ «r-*k ^ *«— ^ &^y (Hûd, 
11/107) 

Hatime 



Mebâhis-i sabıkadan anlaşıldığı üzere, efrâd-ı insâniyyeden her bir 



82 MUKADDİME 

ferd âlem-i şehâdette menkOş olan suverden bir surettir. Ve suret ancak 
ma'nâsmdan dolayı nakş olunur. Ma'nâsız suret nakşı abes ve münâfî-i 
hikmettir. İnsan bu âlemin cevherinden masnû' /ve küllün cüz'ü 
mesabesinde olup, kendi nefsinde bî-ma'nâ nuküş ile izâa-i evkâtı abes 
gördüğü halde, kendi küllü olan vücûd-ı hakîkîde, böyle bir meziyyetin 
adem-i vücûdunu iddia eyler ise, bir cehl-i sarîh ve dalâl-i kabîh olur. Şu 
tarz muhakeme ile aklen sabit olur ki, efrâd-ı insâniyye, kitâb-ı âlem-i 
şehâdette, ma'nâlarından dolayı nakş olunmuş birer surettirler. Hak Teâlâ 
hazretleri bu hakikati: Lsi JJrU&. UjÎ (Mü'minûn, 23/115) ve Ot 1^0 
UjJ 'ja İIÜU; Si Î^J W (Enbiyâ, 21/17) ve emsali âyât-ı kur'âniyyede 
beyân buyurmuştur. İnsan, vücûdun tecellî-i ahîri olduğu için, cemî'-i 
merâtibi câmi'dir. Onun taayyünü ulûhiyyetin cami' olduğu sıfat ve 
esmanın fiilen zuhûr-ı ahkâmına müsâiddir. Ya'nî ulûhiyyet bir ma'nâ 
olup, sûret-i insan kitâb-ı âlemde, ancak o ma'nâyı izhâr için menküştur. 
Ma'nâ suretin aynı olmadığı gibi, gayrı da değildir. Binâenaleyh suret 
ma'nâdan ve ma'nâ da suretten münfekk olmaz. Ma'nâ-yı küllî-i ulûhiyyet 
için menküş olan sûret-i insâniyye, lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Fakat bunların 
taaddüdü, vahdânî olan o ma'nâ-yı külliyi ta'dîd ve teksir etmez. Nitekim 
insaniyet bir mefhûm-ı küllî olduğu halde, bu mefhûma delâlet etmek 
üzere, kâğıt üzerine, şöyle bir insan kelimesini tahrîr ederiz. Bu nakış bir 
suretten ibarettir. Bunu gördüğümüz zaman bilmesi, görmesi, işitmesi, 
istemesi, gülmesi, ağlaması, yürümesi, oturması, uyuması ve ilh... ne 
kadar şuûnâtı varsa hepsi dâhil olmak üzere, insaniyet mefhûmuna delâlet 
ettiğini anlarız. Bu kelimenin on, yüz, bin ve yüzbin mislini tahrîr etsek, 
cümlesi bu mefhûma delâlet eder. O mefhûm-i küllî bi't-tecezzî bu 
kelimelere inkısam etmedi; belki her birine külliyet ile taalluk etti. Ve 
bunları sildiğimizde, insan mefhûm-i küllisi yine kendi âleminde durur. 
Bunlar ile beraber silinmez. Zîrâ o mefhûm bu suretlerin gayrıdır. Fakat 
bu suret olmaksızın o ma'nâyı tefhîm etmek de mümkin değildir. Bu nakış 
görülünce, o ma'nâya intikâl olunur. Binâenaleyh / bu nakış o ma'nânın 
gayrı da değildir. Ve o ma'nânın o surete taalluku bî-keyfiyettir, ta'rîfe 
sığmaz. İnsanın teşekkülât-ı vücûdiyyesi, vücûd-ı hakîkînin sûret-i 



I 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 83 

insâniyyede taayyünü ve o taayyünde a'râzdan ibaret olan zerrât-ı 
unsuriyyenin yekdiğeriyle bi't-terekküb aldığı vaziyetler, akıl dediğimiz 
bir nûr-i fıtrî husule getirmiştir. İnsan bununla umûr-ı dünyeviyyede 
salâhı fesâddan ve hayrı serden temyiz eder. Bunda bilâ-tefrîk-ı cins ve 
mezheb efrâd-ı insâniyye müşterektir. Buna "akl-ı maaş" derler ki, aklın 
mertebe-i sabâveti mesabesindedir. Ve efrâd-ı insâniyyenin ukülü tefâvüt-i 
bünyelerinden nâşî mütefâvittir. Ve tefâvüt-i bünye ve taayyün de onların 
hakîkat-ı şahsiyyeleri ve hakîkat-ı şahsiyyelerinin kâbiliyyeti 
iktizasındandır. Ve ilmin mahall-i taalluku akıl olduğundan, onların 
derecât-ı ilimleri dahi akıllarına tebaan mütefâvittir. Nitekim Hak Teâlâ 
hazretleri bu tefâvüte işâreten buyurur: ^f ^ <j> JT Jji_, (Yûsuf, 12/76) 

İmdi, mademki "akl-ı maaş" mertebe-i sahavettedir; bir sâbî nasıl 
terbiye ve talîme muhtaç ise, "akl-ı maaş" dahi öylece terbiye ve ta'lîme 
muhtâcdır. Hazret-i şehâdette muallim-i ukül iki nev'idir: 

Birisi enbiyâ (a.s.)'dır ki, bu ukülü ism-i Hâdî'nin ahkâmı dâiresinde 
terbiye edip, "akl-ı maâd" mertebesine terakki ettirirler. Nitekim (S.a.v.) 
Efendimiz u~ oi~ buyururlar. Akıl bu mertebede keskin bir nazar peyda 
edip, umûr-ı uhreviyyede salâhı fesâddan ve hayrı serden tefrik eder. 
İnsan bu akl-ı maâd dâiresinde şerîat-ı nebiye kemâl-i ittibâ' ve amel-i 
sâlihe muvâzabat ile te'dîb-i nefis eyledikde, artık kâmil olup "akl-ı kül" 
dâiresine dâhil ve gâye-i hilkatine vâsıl olur. Bu akla taalluk eden ilim ilm-i 
Hak'tır. Zîrâ ilmi, hakîkat-ı muhammediyyeden ibaret olan akl-ı külden 
ahz eder. Hakîkat-ı muhammediyye mertebesi ise vücûdun mertebe-i 
vahdet ve ulûhiyyetidir. 

İkinci nevi' muallim dahi enbiyâya tebaiyyetten istikbâr ve onları inkâr 
eden / taifedir ki, bunlar İblîs'in nâibleridir. Kendilerine tâbi' olanların 90 
akl-ı maaşlarında ism-i Mudill'in ahkâmı dâiresinde tasarruf edip, gerek 
kendilerinin ve gerek tevâbi'inin terakkî-i ukülüne mâni' olurlar. Ve 
hakikati bulacağız diyerek evham çöllerinde ve âlem-i tabiatın karanlık 
sahalarında, serâb arkasında atşân ve ser-gerdân olarak koşarlar. Hak 
Teâlâ bunların ahvâlinden haber verip buyurur: ı~>\j~£ ^Up! \)j£ j-jİNj 
It-J ojl^j çj o ft Ur \*\ j*~ *U oUiJI v«^ "^i (Nûr, 24/39) Ya'nî: "Enbiyâyı 
ve onların getirdikleri kitapları inkâr edip kâfir olanların amelleri çöllerdeki 



84 MUKADDİME 

serâb gibidir. Susamış olan kimse onu görüp su zanneder. O serâb 
mevki'ine geldiği vakit, onu hiçbir şey bulmaz". Bunlar zâhir-i vücûd olan 
kitâb-ı tabiat ile iktifa eden zümre-i münkirindir. Bir vakit hakikat 
zannettikleri şey diğer bir keşif ile kökünden maklû' olur. O maklû' olan 
hakîkat-ı maznûne ise serâbdan başka birşey değildir. Bu taife böyle 
kitâb-ı tabiatı tedkîk etmek suretiyle nihayet bir gün hakikate vâsıl 
olabileceklerini zannederler. Sath-ı deryadaki köpükler ile iştigâl edenler 
ka'r-ı deryaya vâsıl olabilirler mi? Heyhat! bu taifenin Volter'leri, 
Şekispir'leri, Danvin'leri, Böhner'leri ilh... hakikati anlamadan gittiler. Ve 
bunlara peyrev olan zamanımızın münkirleri de onlar gibi gideceklerdir. 
Zîrâ âlem-i tabîatte ve tabîatte mütekevvin olan vücûd-ı insanîde hükümrân 
olan vehim, tarîk-ı hakikatin en büyük bir reh-zenidir. Velâkin enbiyânın 
ve onların vârislerinin cânib-i külden getirdikleri ilim, tasarrufât-ı 
vehmiyyeden tecrîd buyrulan ilimdir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: UL-jî L . 

<jU '<j)i jL&J (Hacc, 22/52) Ya'nî "Ey Habîbim! Senden evvel bir nebi 
veya resul göndermedik, illâ ki kendi nefsinden bir şey temenni ettikde, 
şeytan onun ümniyyesine mülâki olur. Allah Teâlâ ise şeytanın ilkâ ettiği 
şeyi bozar, ba'dehû âyâtını tahkim ve tesbît eder." 

/ İşte görülüyor ki, nefsin temennisi enbiyâda bile vâki' olsa, ona 
şeytân-ı vehim karışıyor; ve ba'dehû vehmin ilkâ âtı, cânib-i Hak'tan nesh 
olunur. Artık cemi' -i evkâtta kendi nefislerinin ahkâmı tahtında zebûn olan 
feylesoflara vehmin derece-i te'sîr ve tasarrufu kıyâs olunsun! İmdi enbiyâ 
(a.s.)'a bi-hakkın tâbi' olup, onların isrlerine iktifadan kıl ucu kadar 
inhiraf etmeyenler kendi asıllarına vâsıl olmuşlardır; ve emr-i ta'lîmde 
onların vâris ve halîfeleri bulunmuşlardır. Saltanat-ı ilmiyye İle zahir olan 
bu kitabın müellifi Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi efendimiz, o 
verese-i kümmelîn ve halîfe-i rûy-i zeminden birisidir. Ve onların ilimleri 
Hak Teâlâ'nın î— JU £ıî '&> iukj (Kehf, 13/65) kavl-i şerifinde işaret 
buyurduğu ilm-i ledünnîdir. Bu ilm-i ledünnî ehl-i kurba, delâil-i akliyye 
ve şevâhid-i nakliyye ile değil, ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbani ile ma'lûm 
ve mefhûm olur. Bu da üç kısım üzerine olup, birincisi "vahy", ikincisi 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 85 

"ilham", üçüncüsü "firâsef'tir. "Vahy" hâssa-i enbiyâ olup iki nevi'dir: 
Biri kelâm-ı ilâhî, diğeri hadîs-i nebevidir; zîrâ akvâl-i enbiyâ (a.s.) jki Uj 
tf-ji ^j Nl jj» ö\ * iSji — N çf- (Necm, 53/3) âyet-i kerîmesi mucibince 
vahiydir. Kelâm-ı ilâhî vâsıta-i Cibril ile Resul (s.a.v.)'in kalb-i şerifine 
münzeldir. Hadîs-i nebevinin ba'zısı mahall-i şuhûdda vâsıta-i Cibril ile 
gelmiştir, ^jî L* «j-p J\ ^/ü (Necm, 53/10) âyet-i kerîmesinde ona 
işaret olunur. Ve ba'zısı da nüzûl-i Cibril vasıtasıyla ve ba'zısı dahi kalb-i 
şerifine "nefs" (d~*) ya'nî nefh-i Cibril ile gelmiştir. Nüzûl-i Cibril'den 
murâd, onun sûret-i melekiyyeden hey'et-i beşeriyyeye tenezzül ve 
temessülüdür. Ve "nefs"den murâd Cibril'in bir surete mütemessil 
olmaksızın vahy-i ilâhînin ma'nâsım kalb-i şerîf-i nebeviye ilkâ etmesidir. 

"İlham" evliyaya mahsûstur. O da sahîh ve sabit olan bir ilimdir ki, 
Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu âlem-i gaybden havâss-ı evliyanın kalblerine 
kazf buyurur. Mutasavvife buna "hâtır-ı hakkânî" derler. Bu ilim ism-i 
Hâdî hazretinden ilkâ olunduğundan, bunda evhâm-ı mudillenin te'sîri 
yoktur. 

"Firâset" bir ilimdir ki, âsâr-ı suretin teferrüsü sebebiyle guyûbdan / 
mekşûf olur. Bu ilim evliya ile havâss-ı mü'minîn arasında müşterektir. 
Nitekim hadîs-i şerîfde -M jy> Jfa. ^L» ^p i-J\j \jJû\ buyrulur. İlham İle 
firâset arasındaki fark budur ki, firâsette umûr-ı gaybiyyenin keşfi, âsâr-ı 
suretin teferrüsü ile olur; ilhamda ise âsâr-ı suretin teferrüsü sebeb 
değildir. Vahy ile ilham arasındaki fark dahi budur ki, ilham vahye 
tâbi'dir; vahy ilhama tâ'bi' değildir. Ya'nî evliyaya ilham, mütâbeat-ı 
Resul vasıtasıyla hâsıl olur. 

îmdi ukûlü ; ism-i Hâdî dâiresinde ta'lîm ve terbiye eden muallimine 
vâki' olan ilkâât-ı ilmiyye bu suretle olduğu gibi, ukülü çâh-ı dalâlete ilkâ 
eden muallimine dahi, ism-i Mudili hazretinden vahy olunur. Nitekim Hak 
Teâlâ buyurur: J^Ujî J\ ö^J ^LjUI 0j (En'âm, ,6/121)^ Ve keza diğer 
âyet-i kerîmede de buyurur: ^y, ji-lj ,^1 û^W h^ ^ J^ ^** ^ **0 
\ J3 j> Jy — SI d»^j ^ojo Jlp+ja** (En'âm, 6/112). Ve evliyâ-i şeyâtînde 
ilhama mukabil "evham" ve firâsete mukabil "hamakat" hükümrân olur. 
Nitekim Hz. Mevlâna (r.a.)buyurur: Mesnevi: 



86 MUKADDİME 

Tercüme: "Böyle bir kimse zekiyy-i mutlak olsa bile, kendisinde bu 
temyîz ve firâset olmadığı için ahmaktır"; ya'nî kendi akıllarına tâbi' olan 
münkirin, her ne kadar ulûm-i tabîiyyede zekiyy-i mutlak olsalar bile, 
mademki onlarda, hakîkat-ı mebde' ve maâdı temyîz edecek kuvvet 
yoktur, ahmaktırlar. 

Hadd-i zâtında bu taifenin ilmi de bir nevi 1 ilimdir. Fakat aklı ıdlâl 

eylediği için kıymeti yoktur. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında *JUI <UU 

jjp J& (Câsiye, 45/23) buyurur: Uj L^jj Oj^j Ljjl_JI LjL». ^1 ^ U I^JIT, 

0J& V\ ]>i 01 ^ ^ dJÜ Ju ; p £j *£ H % t&J* (Câsiye, 45/24). Ya'nî 

"Münkir-i enbiyâ olanlar derler ki, hayât ancak hayât-ı dünyeviyyemizdir. 
Madde, cemâd ve meyyit hâlinde iken terkîb-i hâs dâiresinde eser-i hayât 
izhâr eder; ve bizi ancak dehr helak eder. Halbuki / onların bu 
hükümlerinde ilm-i hakîkî cinsinden bir şey sabit değildir. Belki ilm-i zannî 
ve vehmî vardır" âyet-i kerîmesinde de onların kıymet-i ilmiyyelerinin 
derecesini bizlere duyurur. 

İmdi nâfi' ve gayr-ı nâiT olarak ilmin envâı çoktur. Bu mukaddime 
onların tafsîline müsâid değildir. Bunlardan ilm-i tasavvuf, ilm-i 
ledünnîden olduğu cihetle cümlesinin fevkmdedir. Hükemâ, mesâlik-i 
f e lsefiy yelerinin ba'zı mesailinde hakâyıka temas ettiklerinden, ba'zı 
kûteh-bînân, ilm-i tasavvufun bunlardan me'hûz olduğunu zannederler ise 
de, bunun böyle olmadığı meydandadır. Zîrâ evliya, ilham ve firâsetlerinin 
sıhhatine iki şâhid-i âdil şehâdet etmedikçe, onlara kıymet vermezler. O iki 
şâhid-i âdilden biri "Kur'ân" diğeri de "ahâdîs-i nebeviyye"dir. 

Binâenaleyh ilm-i tasavvuf lübb-i Kur'ân ve ahâdîs-i şerîfe olup, asla 
mesâlik-i felsefiyye ile alâkadar değildir. 

Tevfîkât-ı ilâhiyyeden istiâne ve a'ref-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz 
hazretlerinin füyûzât-ı seniyyelerinden istimdâd ve onların verese-i 
kümmelîni ve husûsiyle hâtem-i evliya Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî 
ve şemsü'l-hakîka cenâb-ı Mevlânâ Celâleddin Rûmî (rıdvânullâhi aleyhim 
ecmaîn) hazarâtının ebvâb-ı keremlerinden tese'ül olunarak şerhine şurû' 
olunan bu Fusûsu'l-Hikem dahi serâpâ ilm-i ledünnî ve lübb-i Kur'ân ve 
ahâdîs-i nebevviyyedir. oyu^ ^6^ sy«Jlj ^j 0y^> ^JÜl *-. dL-ü j~A) 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 87 

öly> *j\j U^Ti ^ 4-JÖ UüpI ja *^ü Nj LjjJi 51 J~l Âi_> j Ajy ^s> İJLup O*; 3 j a^_j 

îk> * r l blTj (Kehf, 18/28) Ya'nî "Vech-i bakîsini murâd ederek, gece ve 
gündüz Rab'lerini zikr eden taife ile beraber nefsini habs ve tesbît et! Ya'nî 
onların sohbetleri ile imrâr-ı evkât eyle! Ve kalbini bizim zikrimizden iğfal 
edip, hevâsına tâbi' ve emr-i nefsânîde müfrit olan kimseye itaat etme, 
ya'nî ona musâhib olma!" / 

Mesnevi : 

c—vj j^- 5 ^j^ ou^r L - c—* jU ai*- oijj iji» _p^y 

"Deme dergâh-ı şene bizlere ruhsat yoktur. 

İş kerîmân ile oldukda suûbet kalkar". 

Hitâm-ı istinsah târihi: 3 Zilhicce 1346/22 Mayıs 1928 



Şeyh Alî Fakîrî Efendi merhumun iş bu mukaddimeyi ba'de'l-mütâlaa 
yazdıkları ebyâtdır: 

jl^\ c^İJük o/* J\ jü jL^J J.3-+ ^1 cjç^T aÜI il jLi 

a_îT ^U ^ b lj j» v-U jl^T jjJIp Sj^ aaI^ \j aS s* 

/ Orhan Şemseddîn Bey merhumun ba'de'l-mütâlaa yazdıkları ebyât-ı 95 
sâniha: 

O^L* jj~* OUy 4iJtS'' jj>- Jjli 
Lrî" (*"* ^J^ (*-* ^J üyç- OL-» jl 
JL. . » ->- j sr «J ;le OLîj »j JjLi 




^^ 







mm, ^ 



DIBACE-İ FUSUSUL-HİKEM 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismi ile başlarım. Her ne 
kadar ihtilâf-ı ümemden nâşî edyân ve mezâhib muhtelif ise de, 
hikmetleri, müstakim olan tarikin ahadiyyeti ile makam -ı 
akdemden kelimelerin kalbleri üzerine inzal eden Allah'a hamd 
olsun (1). 

Ya'nî rahmet-i imtinân ile bi'1-cümle eşyaya vücûd veren ve rahmet-i 
vücûb ile ba'zı ibâdına mütecellî olan cemî'-i kemâlâtın sahibi bulunan 
Allâhü zü'1-Celâl hazretlerinin ism-i şerîfiyle bu Fusûsu'l-Hikem'i 
tahrîre başlarım demek olur. "Rahmet-i imtinân" ile "rahmet-i vücûb"un 
tafsili Fass-ı Süleymânî'de gelecektir. 

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) ^J\ <y-^l ^ r~* v ^ ^ J^ ı£> yi J^ 
^Jaîl j*i hadîs-i şerifine ittibâan kitaba besmele-i şerife ile başladıktan 
sonra, hamd ü sena kemâlâta müteretteb olduğu ve halbuki bi'1-cümle 
kemâlât / Allâhü zü'1-Celâl hazretlerine mahsûs bulunduğu için besmele-i 
şerif eden sonra hamdi zikr etti ki, kâffe-i hamd Allah'a mahsûstur demek 
olur. Ve hamdde üç vecih vardır: 

Birincisi Hak'tan halka olan hamddir ki, bunun delili «£i_L*j aJLÎ! ol 
*Jj\ J* YjJ* (Ahzâb, 33/56) ve ]>£> JU <J^I y (Ahzâb, 33/43) 
âyet-i kerîmeleridir. Bu surette Hak hâmid ve halk mahmûddur. 

ikincisi halktan Hakk'a hamddir ki, bunun delili de VI *^J ^ ojj 
oa^>o ç^~i (Isrâ, 17/44) ve ^f.j >u^> 0y*~** j/y-N Jy- j? ^^ ™^ <^S3 
(Zümer, 39/75) ve emsâl-i âyât-i kur'âniyyedir. Bu surette Hak mahmûd 
ve halk hâmid olur. Ve bu vecihde üç suret vardır: Kavli, fiilî, hâli. 

1. Hamd-i kavli: Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)'ın lisânı üzere Hakk'ın 
kendi nefsine sena ettiği şeyle abdin lisânen hamdidir. 



90 DÎBÂCE 

2. Hamd-i fiilî: Vech-i ilâhîyi taleben ve onun cenâb-ı kerîmine 
teveccühen abdin hayrat ve ibâdâttan bir takım a'mâl-i bedeniyye îfâ 
etmesidir. Bu surette abd, her bir uzvunu, ne için yaratılmış ise, Hakk'a 
ibâdet kasdıyla vech-i meşru' üzere isti'mâl eder. Ve bu hususta nefsinin 
huzûzunu düşünmez. 

3. Hamd-i hâlî: Rûh ve kalb hasebiyle vâki' olur. O da abdin 
kemâlât-ı ilmiyye ve ameliyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile 
tahallükudur. 

Üçüncüsü halktan halka olan hamddir. Bu surette hâmid ve mahmûd 
halk olur. Fass-ı İbrâhîmî'de tafsîl olunduğu üzere, bu nevi' hamdin / 
Allah için olmasının vechi budur ki, Hak taayyün cihetiyle hâmidin 
suretinde zahirdir; ve hamd ile kendi kemâlâtını izhâr eder. Ve her 
mahmûd olan halkın sıfatı bulunan sena dahi, mahmûd suretinde kemâl 
ile mütecellî olan Hakk'm "ayn"ıdır ki, mahmûd o kemâl sebebiyle 
hamde müstehakk olur. Binâenaleyh hamd, Hakk'm kemâlâtından bir 
kemâlin sıfatıdır ki, Hakk'ın hakikatinden sudur eder. Şu halde 
mahmûdun mazharından zahir olan kemâle karşı, hâmidin mazharından 
sâdır olan hamd dahi Hakk'a râci' olur. Ve hamd sâdır olduğu mahal 
i'tibâriyle kâmil ve nakıs olur. Binâenaleyh kâmilden sudur edince kâmil 
ve nakıstan sudur ettikde nakıs olur. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hâtem-i velayet 
makamında müteayyin olduğundan, onun hamdi, kendisi gibi cemî'-i 
mehâmidin ecma'ıdır. Hâtem-i evliya hakkındaki îzâhât Fass-ı Şîsî'de 
gelecektir. 

"Münzil" "inzal" masdarından veyahut "tenzil" masdanndan ism-i 
faildir. Her iki ma'nâ dahi vâriddir. Zîrâ "inzal" bir şeyi def a-i vâhidde 
indirmek ma'nâsınadır. Ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)'ın a'yân-ı 
sabiteleri, rahmet-i rahîmiyye ile merhum olup, mazhar oldukları ism-i 
hâs iktizâsınca, mertebe-i ahadiyyetin mâ-dûnu olan mertebe-i 
vâhidiyyette, a'tıyyât-ı ilâhiyye kendilerine defaten nazil olur. Çünkü 
isti'dâdât-ı gayr-i mec'ûllerinin iktizâsı budur. Ve mertebe-i şehâdette 
zuhur ettikleri hînde, ism-i hâsları hazînesinde meknuz olan hikem, 
isti'dâd-ı mec'ûlleri inkişâf ettikçe, peyderpey ve tedricen nazil olur. 
Nitekim Hak Teâlâ buyurur: çj** jAi Vj A^> Uj *x\y>. iLup H\ ^ j* ö[) 
(Hicr, 15/21). İşte bu âyet-i kerîmede / tedricen nüzul ma'nâsına 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 91 

"tenzil" masdarı isti'mâl buyrulmuş ve hazret-i şehâdette her bir şeyin 
tedricen nüzulüne işaret olunmuştur. 

"Hikem" "hikmef'in cem'îdir. Ve hikmet, hakâyık-ı eşyaya gereği 
gibi ilim ve o ilim.muktezâsınca amelden ibarettir. Bunun için hikmet 
ikiye inkısam etti. Birisine "hikmet-i ilmiyye", diğerine "hikmet-i 
ameliyye" tesmiye olundu. Halbuki "ma'rifet" hikmet gibi değildir. O, 
yalnız hakâyıkı gereği gibi idrâktir. Ve "ilim" ise hakâyıkı ve onların 
levazımını idrâkten ibarettir. Bu sebeble tasdîka "ilim" ve tasavvura 
"ma'rifet" tesmiye olundu. İşte bundan dolayı cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) 
"münzilü'l-maârif" veya "münzilü'1-ulûm" demeyip "münzilü'l-hikem" 
buyurdu. 

"Kulûb" H kalb"in cem'idir. Ve "kalb", sıfât-ı iiâhiyye ile hasâis-ı 
kevniyye beynini cami' olan bir hakikatten ibarettir. Ve bu hakikatin 
kalb-i sanevberîye taalluku ve taaşşuku vardır. Ve ona "kalb" tesmiyesi 
mevcudatın "lübb"ü olduğundan nâşîdir. Zîrâ bir şeyin "lübb"ü, onun 
kalbidir. Veyahut esma ve sıfatın deveranı hasebiyle, kesîrü'l-inkjlâb 
olmasından dolayıdır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, ^M & û**-^ ûm *-i*H 
*Uj ^juS" aAl ,y^J\ ya'nî "Kalb, Rahman' in parmaklarından iki parmak 
arasındadır; onu dilediği vech ile döndürür" hadîs-i şerîfiyle buna işaret 
buyurmuş; ve iki parmakla Hak Teâlâ hazretlerinin "Celâl" ve "Cemâl" 
sıfatlarını murâd etmiştir. 

"Kelim" "kelime"nin cem'idir. Ve "kelime n den murâd "her bir 
mevcudun ayn"ıdır. Zîrâ onlar nefes-i rahmânî ile zuhur etmiştir. Nitekim 
insanın hîn-i tekellümünde, kelimât nefes-i insanî ile zahir olur. Ve 
cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz doksan sekizinci 
babında / buyururlar ki: "Mevcudat bitmek tükenmek bilmeyen kelimâttır. 
Allah Teâlâ vücûd-i îsâ (a.s.) hakkında j£. J\ UUJÎ İLiT j (Nisa, 4/171) 
buyurdu. Ve o îsâ (a.s.)'dır. Ve mevcudatın kelimât olduğuna Hak Teâlâ 
hazretlerinin Jj ^j oLUT jülj 01 JJ _^>JI a*A ^j oUISJ \*\x> y>J\ ûis" J Jî 
bai 4lL ; uW (Kehf, 18/109) kavl-i şerifi delildir. Ve Şeyh-i Ekber (r.a.) 
efendimizin burada "kelim"den murâd-ı âlîsi, atyeb-i kelimâM iiâhiyye 
olan enbiyâ (aleyhimü's-selâm)'ın zevât-ı şerifeleridir. Ve "hikem" 
onların kulûb-i şerîfelerine, ya'nî hakîkatlerine mertebe-i ilimde defaten 



92 DÎBÂCE 

ve mertebe-i şehâdette tedricen nazil olur. 

"Emem" hemzenin fethiyle "akreb ve müstakim" ma'nâsmadır. Ve 
tarîkin akreb ve müstakimi dîn-i İslâm'dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 
v lL__&i \)J '#& jjit Uj 'pKS}\ jüt ^ 'J& oi (Âl-i İmrân, 3/19) ya'nî 
"Muhakkak Allah'ın indinde dîn, İslâm'dır. Ve kitap verilen kimseler 
ihtilâf etmediler." Ve âyet-i kerîmeden dahi anlaşıldığı vech ile dîn-i 
İslâm, yalnız dîn-i muhammedî değildir. Kendilerine kitap verilen enbiyâ 
(a.s.)'ın getirdikleri edyânın kâffesi dîn-i İslâm'dır. Zîrâ İslâm "inkıyâd" 
ma'nâsmadır. Bu bahsin tafsili Fass-ı Ya'kübî'de gelecektir. 
Binâenaleyh hadd-i zâtında dinde ihtilâf yoktur. Tarîk-ı müstakim 
ahadiyyet üzredir. Rûy-i zeminde dîn sebebiyle vâki' olan ihtilâf, her dîn 
ulemâsının ağrâz-ı şahsiyetlerinden tevellüd etmiştir. ^Nitekim âyet-i 
kerîmenin mâ-ba'di olan p&> \ — jJ jJUJI ^U- U jJJ ^ V[ ya'nî "Onlar 
ancak kendilerine ilim geldikten sonra beynlerinde hased ve hubb-i riyaset 
ve menâfi'-i dünyeviyye gibi ağrâz-ı nefsâniyyeden dolayı ihtilâf ettiler" 
kavli şâhiddir. Çünkü enbiyâ (a.s.)ın getirdikleri / edyânın kâffesi 
tevhide da'vetten ibarettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: v 1 ^ 1 >» C J» 
İ_U1 Sh l£ Sfî m fi£j u£ ^ ijf J\ \)Q (Âl-i İmrân, 3/64) Ya'nî "Ey 
Habîbim de ki: Ey ehl-i kitâb bizimle sizin aranızda müsâvî olan kelimeye 
geliniz, ki, o da Allah'ın gayrisine tapmamaktır". Şu halde her hangi bir 
nebinin ümmeti olursa olsun onun zamanında nazil olan kitabın ahkâmına 
inkıyâd ve itaat ile amel ederse Hakk'a vâsıl olur. Zîrâ bu dîn tarîkin 
akrebi ve müstakimidir. Fakat ondan sonra gelen resulün getirdiği kitaba 
îmân ve onun dîni ile amel etmeyen kimselerin tevessül ettikleri dîn-i atîk 
tarîk-ı baîd olacağından, Hakk'a îsâl hususunda fâidesi kalmaz. Zîrâ o 
kimse enbiyâ beynini tefrik etti ve tarîkin ahadiyyetini idrâk edemedi. 
Halbuki dîn-i muhammedîye tevessül edenler. *L-j ^ ±A '£* *dj6 H 
(Bakara, 2/285) dediler. 

"Makâm-ı akdem "den murâd "makâm-ı akdes"tir ki, ahadiyyet-i 
zâtiyye mertebesidir. Ve hazret-i ilmiyyede sabit olan a'yân ve onların 
isti'dâdâtı, evvelen bu ahadiyyet-i zâtiyye menba'mdan feyezan eder. 
Ondan sonra ruhâniyyet ve cismâniyyet mertebelerine nazil olurlar. Onun 
için ahadiyyet-i zâtiyye mertebesine "makâm-ı akdem" ta'bîr buyuruldu. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 93 

Gerçi hadd-i zâtında cemî'-i merâtib vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın esma ve 
sıfatı hasebiyle vâki' olan tenezzülâtmdan ibaret olduğu cihetle o vücûd, 
kıdem ve hudûsden münezzehdir. Ve merâtibin kâffesi müsavidir. 
Velâkin i'tibârât-ı akliyye kıdem ve hudûs ile muttasıftır. Nitekim aklın 
indinde "Mürîd" olmak için evvelen "Âlim" olmak lâzımdır. / Ve âlim 
olmak ise, ancak "Hayy" olduktan sonra mümkin olur. Ve bi'1-cümle 
esma ve sıfat zâtın sübût-i vücûdundan sonra sabit olur. Akıl indinde 
hüküm böyledir. Binâenaleyh nazil olan "hikem ,f dahi bu "makâm-ı 
akdem"den zuhur eder. 

"Milel" "millerin cem'idir, ve "millet" "dîn" ma'nâsınadır. 

"Nihal" "nihle"nin cem'i olup "mezheb" ve "akîde" ma'nâsına gelir. 

İmdi turuk-ı enbiyâ (a. s.) aslında vâhiddir. Edyânın ve şerîatlerin 
ihtilâfı kendi ümmetlerinin ihtilâf-ı isti'dâdından neş'et eder. Zîrâ her bir 
asırda yaşayan akvamın idrâk ve isti'dâdları mütefâvittir. Ve her bir 
nebiye verilen ilm-i risâlet ümmetinin isti'dâdına göredir; ondan ne ziyâde 
ve ne de noksandır. Çünkü o ilm-i risâlet onların isti'dâdından ziyâde 
olsa, hîn-i tebliğde teklîf-i mâ-lâ-yutak olur. Ve noksan olsa, herkese 
kendi hakkı verilmemiş olur; bu ise zulümdür. Halbuki Hak Teâlâ 
hazretleri hakimdir; her şeyi güzel tertîb buyurur ve herkese kendi 
hakkını verir. İşte edyân ve mezâhibin ihtilâfındaki hikmet budur. Ve bu 
ihtilâf tarîkin ahadiy yetine halel vermez. Zîrâ enbiyâ (a.s.) şerîatlerini 
menba'-i vâhidden ahz ederler. Ve cümlesi, câmi'-i cemî'-i esma ve sıfat 
olan "Allah "a da'vet ederler. Binâenaleyh kâf fesinin getirdiği dîn, dîn-i 
haktır. Şu kadar var ki, bu şeriat onların isti'dâdâtına ve kâbiliyyetlerine 
göredir. Ve bunun sırrı budur ki, Hak Teâlâ hazretleri, her anda bir şe'n 
ile tecellî buyurur; ve tecellîde asla tekrar yoktur. Çünkü esma ve sıfât-ı 
ilâhiyye nâ-mütenâhîdir. Bi't-tabî' onların mezâhiri dahi o nisbette olmak 
lâzım gelir./ 

Ve Allah'ın rahmeti ve selâmı, hazâin-i cûd ve keremden kıyl-ı 
akvem ile himmetlere inıdâd eden Hz. Muhammed ve onun Âl'i 
üzerine olsun (2). 



94 DİBACE 

Ma'lûm olsun ki, "salât" Allah tarafından rahmet, ve melâike 
tarafından istiğfar, ve abd tarafından duâ ve huzü'dur. Ve rahmet-i 
ilâhiyye her şeyin isti'dâdı ve talebi hasebiyle o şeye taalluk eder. 
Binâenaleyh rahmet, âsîler ve müznibler üzerine cânib-i Hak'tan afv ve 
mağfiret ile tecellîdir. Ve afv ve mağfiretten sonra abd cennetle mütena'im 
olur. Mutî' ve sâlihler üzerine cennet ve rızâ ve lika haktır ki, bunlar da 
gözler görmedik ve kulaklar işitmedik ve kalb-i beşere hutur etmedik 
niam-ı ilâhiyyedir. 

Ve ârifîn üzerine olan rahmet ise, bu niam ile beraber ulûm-i 
yakîniyye ve maârif-i hakîkıyye ifâzasıdır. 

Ve enbiyâ (a.s.) ile evliyadan muhakkıkîn ve kâmilîn ve mükemmilîn 
üzerine olan rahmet, tecelliyyât-ı zâtiyye ve esmâiyye ve sıfâtiyye ve 
cennât-ı a'mâl ve sıfat ve zâttan merâtib-i cinânın a'lâsıdır. 

Ve rahmet (S.a.v.) Efendimiz'in kalb ve ruhuna mütealliktir. Onun 
kemâl-i isti'dâdından ve kuvvet-i talebinden nâşî, hakîkat-i 
muhammediyye tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyye mertebelerinin en 
a'lâsıdır. Ve onun feyzi bİ'1-cümle envârın menba'ı olan ism-î câmi'-i 
ilâhîden vâki' olur. Ve işte bunun için Hak Teâlâ: J* ûjL^j 4&A*j <ddl ol 
^J\ (Ahzâb, 33/56) / buyurur. Ve hakîkat-i muhammediyye 
bi'1-cümle hakâyıkı cami' olduğundan, rahmet-i ilâhiyye kâffe-i 
hakâyıka bu makamdan tevzî' olunur. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz'e 
getirilen salât, herkesin kendi nefsi için taleb-i rahmeti mütezammın olur. 
Zîrâ rahmet-i ilâhiyye hakîkat-i muhammediyyeye nazil olmadıkça, onun 
cüz'iyyâtı olan hakâyıka vâsıl olmaz. 

Ve melâike "Allah" ism-i a'zamının hadimleri olan esmanın 
mezâhiridirler. Ve hadimin kendi seyyidine mütâbeati tabiîdir. Ve (S.a.v.) 
Efendimiz, ise "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olup, kendi hakikatinin 
cami' olduğu bi'1-cümle mezâhir için istiğfar buyurduğundan melâike-i 
kiram dahi, o hazrete ittibâan istiğfar ederler. Şu halde (S.a.v.) Efendimiz 
her bir "ayn"ın himmetine imdâd eder. Ve a'yânın himemi, o a'yânın 
kendi kemâllerine vusulü için masruftur. Bu kemâl tarîk-ı îmanda olduğu 
gibi tarîk-ı küfürde dahi olabilir. Zîrâ her bir mazhar, kendi Rabb-i hâssı 
olan ismin tarîk-ı müstakîminde yürür. Ve o ismin nihâyet-i tarîki, kendi 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 95 

mazharının kemâlidir. Bu bahsin tafsili Fass-ı İsmâılî ile Fass-ı 
Hûdî'de gelecektir. Ve "himmefe müteallik izâhât da Fass-ı Lûtî'dedir. 

"Hazâin" n hazîne"nin cem'idir. Ve "hazîneler" den murâd hakâyık-ı 
ilâhiyyedir ki, onlara "esma" ve "sıfat" ta'bîr olunur. 

"Cûd" istihkaka ve talebe hacet kalmaksızın vâki 1 olan ihsan 
ma'nâsmadır ki, Hakk'ın sıfat-ı zâtiyyesidir. Zîrâ atâyâ-yı zâtiyye için 
istihkak ve taleb şart değildir. Bu atâyâ iktizâ-yı zatîdir. 

"Kerem" bunun aksinedir. Zîrâ kerem için kabilin istihkakı ve talebi 
lâzımdır. Ve kerem atâyâ-yı esmâiyye neticesidir. Atâyâ-yı zâtiyye ve 
esmâiyye hakkındaki tafsilât / Fass-ı Şîsî'de gelecektir, çj Nl J-üb de W 
"kıyl", "kavi" ma'nâsınadır. "Akvem", "asdak" ve "a'del" ve 
"müstakim" ma'nâsına gelir. Ve fj-» ^1 J*-i^ kelâmı, "mümidd"e 
mütealliktir. Ya'nî (S.a.v.), asdak ve a'del olan kavi ile, her bir "ayn"m 
himmetine imdâd eder ki, o kavide vücûhdan bir vech ile inhiraf ve 
i'vicâc yoktur. Zîrâ hakîkat-i muhammediyye cemî'-i esma ve sıfât-ı 
ilâhiyyeyi cami' olan ve kâffe-i hakâyık-ı vücûbiyye ve imkâniyyenin 
me'haz-i feyzi bulunan mertebe-i ilâhiyyedir. Binâenaleyh (S.a.v.) 
Efendimiz, kendi hakikatinden kendi cüz'iyyâtına, her bir mertebede 
imdâd eder. 

Suâl: Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin yüz 
doksan sekizinci babında buyururlar ki: "Kelâm ve kavi, Allah Teâlâ için 
iki na'ttir. "Kavi" ile ma'dûma ismâ' eder. Ve o da O'nun: ^^ \^y M 
ö^3 'j? iî 1}Jü OÎ ouV,î \l[ (Nahl, 16/40) kavlidir. Ve "kelâm" ile 
mevcuda ismâ' eder. O dahi O'nun: Lj& ^y «W ]£j (Nisa, 4/164) 
kavlidir. " Halbuki burada cenâb-ı Şeyh (r.a.) "kıyl" kelimesini isti'mâl 
buyurdu; "kelâm" buyurması îcâb ederdi. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz, âlem-i 
unsurîde, lisân ile irşâd buyurdu ve mevcuda ismâ' eyledi. 

Cevap: Ma'lûm olsun ki, hakîkat-i muhammediyye zât ile esma ve 
hakâyık-ı vücûdiyye ile suver-i kevniyye arasında berzah-ı câmi'dir. Ve 
bu hakikat (S.a.v.) Efendimiz'in zât-ı şerifinde müteayyin olmuştur. 
Binâenaleyh onun zât-ı şerifi, zât-ı ilâhiyyenin mazhar-ı ekmeli ve 
Hakk'ın bi'1-cümle sıfatının ve esmasının ve efâlinin meclâ-yı 
esmelidir. Hak Teâlâ onun zâtında / ve kuvâ ve a'zâsında sereyân-ı zâti 



96 DİBACE 

*- *' ^ 

ile sârî olup a_UI ^ £*-*. { j>- o^li (Tevbe, 9/6) âyet-i kerîmesinde beyân 

buyrulduğu üzere kurb-i ferâiz makamından o hazretin lisânı üzere nutuk 

eyledi. İmdi bir kimse bir kemâlin husulü veya kendi Rabb-i hâssı olan 

ismin hazînesinden bir atânm vusulü için sarf-ı himmet ettikde, o 

ma'dûm olan atâ-yı ilâhî veyahut Rabb-i hâssı olan ismin hazînesindeki 

kemâl-i matlûb için (S.a.v.) Efendimiz'in hakîkat-i câmia-i berzahiyyesi 

"Kün!" kavli ile kail olur. Ve o şahsın himmetine "Kün!" kavli ile imdâd 

eder. Ve bu kavi hakîkat-i muhammediyye mertebesinden vâki' olan 

Hakk'ın kavlidir. 

Resûlullah Efendimiz âlem-i unsurîde vücûd-i müteayyinleri lisâniyle 
söyledikleri vakit, ümmetine "kıyl-i akvem" ile imdâd ederler. Zîrâ "kıyl-i 
akvem" kelâmı ve lisân-ı zahir ile irşadı iktizâ eder. Çünkü kavl-i 
Hakk'ı, a'del ve ahsen surette kurb-i nevâfil makamından lisân-ı Hak'la 
mevcuda ismâ' eyler. İmdi fahr-i âlem Efendimiz'in gerek bâtını ve 
gerek zahiri ile söylediği kavil, Hakk'ın kavlidir. Ve onun bâtını ve zahiri 
Hakk'ın birer mertebesidir. Binâenaleyh kavl-i bâtını ile ma'dûma ve 
"kıyl-i akvem" olan kavl-i zahirî ile mevcuda ismâ' eder. Ve onun zahiri 
ve bâtını Hak olunca, "kavi" ile "kıyl-i akvem", ya'nî "kelâm", Hakk'ın 
her iki mertebesine göre iki na't-i ilâhî olmuş olur. 

"Âl" inde'1-arab, bilhassa "ehl-i beyf'e değil, azîmü'1-kadr olan bir 
kimsenin dâire-i husûsiyyetine dâhil olanlara ıtlak olunur. Nitekim 
Kur'ân-ı Kerîmde: öy>j Jl ljl>oi (Mü'min, 40/46) / buyrulmuştur. Zîrâ 
Fir'avn, hayât-ı dünyeviyyede bir pâdişâh-i azîmü'1-kadr olduğu için, 
onun avene-i hâssasına "âl" ta'bîr buyruldu. Binâenaleyh "âl" ta'bîrinden 
Resûl(a.s.)ın bilhassa ehl-i beyti murâd olunduğu tahayyül 
olunmamalıdır. Şu halde azîmü'1-kadr olan zevatın avene-i hâssasına "âl" 
ve azîmü'1-kadr olmayan kesânın avene-i hâssasına dahi "ehl" lafzı 
izafe olunur, imdi Resul (a.s.)a karabet, ya yalnız sûreten olur; bu da 
ya dînen veya tıyneten olur. Tıyneten olan karabet şürefâ ve sâdâtın; 
ve dînen olan karabet dahi müctehidînden ehl-i zahirin ve sâirulemâ-i 
zahirenin ve sulehânın ve bi'1-cümle mü'minlerin karabetleridir. 
Veyahut yalnız ma'nen olur. Bu da umûmen evliyâullâhın karabetidir. 
Nitekim Selmân (r.a.) aslen îrânî olduğu halde (S.a.v.) Efendimiz 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 97 

Ia oUL ya'nî "Selmân bizdendir" buyurdu. Veya hem sûreten ve hem de 
ma'nen olur. Bu surette, bu zevat Resul (a.s.)m makamına kâim olan 
halîfe ve imamdırlar. Bunlar da evvel gelen ekâbir-i enbiyâ ile, sonra 
gelen evliyâ-i kâmilinin karabetidir. Şuhalde karâbet-i mu'tebere-i tâmme 
evvelen suret ve ma'nâyı cami' olan karabettir. Saniyen karâbet-i 
ma'neviyye-i rûhiyye, sâlisen karâbet-i sûretiyye-i dîniyye, râbian 
karâbet-i sûriyye-i tıyniyyedir. 

"Ve sellim". Allah tarafından "teslim", Hak Teâlâ'nm mûcib-i naks 
olan her bir şeyden selâmeti îcâb eden, ism-i Selâm hazretinden vâki' 
olan tecellîsidir. Mü'minîn tarafından kavlen duâ; ve fiilen dahi kerhen 
olmayıp, tav'an inkıyâd ve istislâmdır. / 

Bundan sonrasına gelince, muhakkak ben mübeşşirede 
Resûlallah (a.s.)ı gördüm. O bana 627 senesi Muharrem' inin 
aşr-i âhirinde, mahrûse-î Dimeşk'ta irâe olundu. Halbuki 
(S.a.v.)in yedinde bir kitap var idi. Bana buyurdu ki: "Bu 
Fusûsu'l-Hikem kitabıdır. Bunu al ve nâsa ihraç et! Bununla 
intifa' etsinler!" (3) 

Ya'nî besmeleden ve hamd ü senadan ve salât ü selâmdan sonraki 
beyanâta gelince, ben rü'yâ-yı sâdıkada Resûlullah (a.s.)ı rü'yet ettim. 
"Rü'yet" mahsûs ve mütehayyel ve mümessel ve ma'kül olan şeyleri 
müşahede etmek ma'nâsınadır. Ve "ibsâr" yalnız mahsûs olan eşyayı 
görmekten ibarettir. Şu halde "rü'yet" "ibsâr"dan eammdır. Ya'nî her 
rü'yet ibsârdır; ve her ibsâr ise rü'yet değildir. Binâenaleyh rü'yet çeşm-i 
zahir ile mukayyed değildir. Belki basiret ve ilim ve akıl ve hayâl ve kalb 
gözleriyle vâki' olan müşahedeye ıtlak olunur. 

"Mübeşşire" rü'ya-yı sâdıka ve sâliha demektir. Ma'nâ-yı lügavîsi 
"muğayyire"dir. Zîrâ müjde, hüznü sürura tahvil eder. Rü'yâ-yı sâliha 
nübüvvetin kırk altı cüz'ünden bir cüz'dür. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz'e altı 
ay rü'yâ-yı sâlihada vahy olundu. Nüzûl-i vahy müddeti yirmi üç sene 
idi. Altı ay ise yirmi üç senenin kırk altı cüz'ünden bir cüz'dür. Onun 
için (S.a.v.) Efendimiz: olj — jJJ c ■ , l ı 5j — <-^— H c~jö / ya'nî 



98 DÎBÂCE 

"Nübüvvet gitti, rü'yâ-yı sâliha kaldı" buyurdular. Velâkin ehl-i hakikat 
indinde mübeşşirenin mutlaka rü'yâ olması lâzım gelmez. Zîrâ Allah 
Teâlâ hazretleri evliyasını beyne'n-nevm ve f l-yakaza veyahut hâl-i 
yakazada ilkâ ve i'lâm ve tecellî ve vârid-i rûhânî ile tebşir eder. 
Binâenaleyh cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) basar-ı basireti ile (S.a.v.) 
Efendimiz'in sûret-i hakikatini ve çeşm-i ruhu ile suretti rûhâniyyesini ve 
dîde-i hayâli ile sûret-i misâliyyesini gördü. Ve caiz ki, âlem-i histe sûret-i 
mahsüselerini müşahede etti. Zîrâ (S.a.v.) Efendimiz cemî'-i merâtib-i 
ilâhiyyeyi câmi'dir. Ve hiç bir mertebe ile mukayyed değildir. Cenâb-ı 
Şeyh-i Ekber efendimiz dahi onların vâris-i ekmeli olduğu cihetle onlar da 
bir mertebenin hükmü ile mukayyed ve mahbûs değildir. Resûl-i Ekrem'i 
her hangi bir mertebede müşahede etmiş ise, o rü'yet kendileri için 
mübeşşire olur. 

tmdi âmme-i mü'minîn için Resul (a.s.)ın rü'yâda rü'yeti iki vech ile 
olur: 

Birincisi: Hâl-i hayatındaki şekil ve şemâil-i risâlet-penâhîlerine 
muvafık olarak görülür. 

İkincisi: Âlem-i şehâdetteki hilye-i şeriflerine kısmen muvafık ve 
kısmen muhalif, veyahut külliyyen muhalif olarak görülür. Her iki surette 
de râî Resul (a.s.)ı görmüş olur. Zîrâ hadîs-i şerifte OU j\j jjj J\j # 
^ Jji^V ûUa-jJI ya'nî "Beni gören kimse muhakkak beni görür. Zîrâ 
şeytan benim suretimle mütemessil olmaz" buyrulmuştur. Çünkü Resûl-i 
Ekrem Efendimiz "Hadi" ism-i şerifinin, ve şeytan ise "Mudili" ism-i 
şerifinin mazhar-ı etemmidir. Binâenaleyh şeytan ism-i Hâdî'nin 
mazhar-ı etemmiyle mütemessil olup nâs'ı ıdlâl edemez. Râînin Resûl-i 
Ekrem Efendimiz'i hilye-i saadetlerine muhalif olarak görmesi, kendinin 
şerîat-i muhammediyyeye nisbetinin suretidir. Binâenaleyh o râînin 
i'tikâdında veya ilminde veya hâl ve makamında bir noksan vardır. Bu 
muhalefet bunlara işarettir. Rü'yâya müteallik tafsilât Fass-ı İshâkî ile 
Fass-ı Yûsufî'de gelecektir. 

Ma'lûm olsun ki, bi'1-cümle enbiyâ (a.s.) ve evliya (kaddes* Allâhü 

15 esrârahum) hazarâtı kâffe-i ulûm ve hikemi, / velâyet-i hâssa-i 

muhammediyye olan mişkât-ı hâtem-i velayetten alırlar. Ve velâyet-i 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 99 

hâssa-i muhammediyye, (s.a.v.) Efendimiz'in nübüvvetinin bâtınıdır. 
Bu bahsin tafsili dahi Fass-ı Şîsî'de gelecektir. Binâenaleyh enbiyâ 
(a.s.)ın ezvâk ve ulûm ve hikmetlerini cami' olan bu Fusûsu'l-Hikem 
kitabı velayet- i hâssa-i muhammediy yeden, cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) 
efendimize verildi. Ve hazret-i şeyh bu verilen ulûm ve hikemi bilâ-ziyâde 
ve lâ-noksan nâsm müstaidlerine teblîğa me'mûr buyruldu. Şu halde bu 
kitaba i'tirâz, tamâmiyle hâtem-i enbiyâya i'tirâz olduğundan her bir 
mü'mine bundan kat'iyyen ictinâb lâzımdır. Bu ulûm ve hikemi 
anlamayanlar kendi isti'dâdlarına kusur bulmalıdır. 

İmdi ben: "Sem' ve tâat, Allah Teâlâ'ya ve Resûlü'ne ve bizden 
ülü'l-emredir; nitekim emr olunduk" dedim. Binâenaleyh Resû- 
lullah (s.a.v.)in bana tahdîd buyurduğu gibi ziyâde ve noksan 
olmayarak bu kitabın ibrazı için, ümniyyeyi tahakkuk ettirdim 
ve niyeti hâlis kıldım ve kasd ve himmeti tecrîd ettim (4). 

Ya'nî Allah Teâlâ hazretleri ile onun Resûl'ü ve bizim cinsimiz ve 
ehl-i dînimiz tarafından sâdır olan emri dinleyip, ona itaat ederiz. Zîrâ 
Kur'ân-ı kerîmde: °^ ^Si\ jjj jJJj\ \^-ifs ' *UW Ij^-tî (Nisa, 
4/59) ve hadîs-i şerifte dahi lJL>- Iju* ûlT Jj *_^Li \^\ ^j \*\ 
buyrulmuştur, demek olur. Ve her mertebeden sâdır olan emri dinleyip / 
ona itaat etmek Allah Teâlâ'ya itaattir. Zîrâ ulûhiyyet makâm-ı cem', ve 
Resul ve ülü'1-emr makâm-ı tafsildir; ve cümlesi merâtib-i ilâhiyyedir. Ve 
cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) bu Fusûsu'l-Hikem'in nâsa ihracı için 
kendisine vâki' olan emri, Hak'tan ve Resûl'ünden ve ülü'l-emrden 
telakki buyurduğuna işaret eder. Zîrâ âlem-i his ve şehâdete nazil olan her 
bir ilim ve hikmet, mertebe-i zâttan hakîkat-i muhammediyyeye ve 
ba'dehû bâtında ülü'1-emr olan onun hulefâsının kalbine vârid olur. Ve 
Hz. Şeyh-i Ekber vâris-i ekmel-i nebevî olduğu cihetle ülü'1-emr 
kendileridir. Eğer "Bir kimsenin kendine itaati nasıl olur?" denecek 
olursa, cevâbı budur ki: Her bir kimse kalbine gelen her bir şeyi bir 
lüzum olmadıkça mutlaka nâsa ihraç etmez. Eğer lüzum olursa, yine 
kendi bâtınından vârid olan emr üzerine o ma'nâ-yı latîfi harf ve savt ile 



100 DÎBÂCE 

bi't-teksîf nâsa izhâr eder. Bu surette o kimsenin zahiri kendi bâtınına 
itaat etmiş olur. 

"Ümniyye" "temennî"den "istemek" ma'nâsınadır. Şurrâh-ı kiramdan 
Abdürrezzâk Kâşânî hazretleri gibi ba'zıları "ümniyye"yi cenâb-ı Şeyh-i 
Ekber'e Dâvûd-i Kayseri ve diğer şurrâh-ı kiram hazarât-ı gibi ba'zıları 
da Peygamber'e muzâf kılmıştır. Hz. Şeyh'e izafesi hâlinde ma'nâ: "Ben 
vaktaki kendimde böyle bir kitabı ahz ile nâsa ihraç isti'dâdmı müşahede 
ettim, kalben isterdim ki, (S.a.v.) Efendimiz bunu bana emir 
buyursunlar. Bendeki bu "ümniyye" mübeşşirede tahassul edince verilen 
bu kitabı âlem-i şehâdette nâsa ihraç etmek suretiyle o "ümniyyeyi 
tahakkuk ettirdim" demek olur. Ve cenâb-ı Peygamber'e muzâf oldukda 
ma'nâ: "Nâsın intifâ'ı için bu kitabın nâsa ihracı hususunda cenâb-ı 
Peygamber tarafından mübeşşirede vâki' olan "ümniyye"yi âlem-i 
şehâdette tahrîr etmekle tahakkuk ettirdim" demek olur. Abdullah Bosnevî 
hazretleri her iki / şıkkı dahi beyân buyurmuştur. Ve "tahakkuk 
ettirmek" ten murâd âlem-i his ve şehâdete ihraç etmektir. Zîrâ Yûsuf 
(a.s.) evvelce gördüğü rü'yâ eserinin âlem-i şehâdette zuhuru üzerine Iaa 
\L J'j Qw jİ JJ ^ 'işÇj J^gl : (Yûsuf, 12/100) demiş idi. Bu bahse 
dâir olan hakâyık Fass-ı Yûsufî'de gelecektir. 

"Niyeti hâlis kılmak"tan murâd dahi, bu kitabı behemehal nâsa ihraç 
etmektir. Ve "tecrîd-i kasd ve himmet" ten murâd dahi, bu kitabın hîn-i 
tahrîrinde akl-ı nazarî ve ağrâz-ı nefsâniyye sâikasıyla bir harf bile 
yazmayıp Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in tahdîd buyurduğu ilim ve 
hikemi bir kelime bile ziyâde ve noksan olmaksızın, tamâmiyle izhâr 
etmektir. Bu hâl ise ancak vâris-i ekmelin sânıdır. Zîrâ onlar akl-ı 
nazarîlerinin evhamından ve nefislerinin iğvââtından kurtulmuşlardır. 

Ve Allah Teâlâ'dan taleb ve niyaz ettim ki, onu ibrazda ve 
cemî'-i ahvâlimde beni üzerlerine şeytanın tasallutu olmayan 
kullarından eyleye. Ve parmaklarımın yazdığı ve lisânımın 
söylediği ve kalbimin üzerine şâmil olduğu cemî'-i şeyde 
te'yîd-i i' ti s â mî ile rû*-i nefsîde beni ilkâ-i Subbûhî'ye ve 



102 DİBACE 

ruhî" ye ( ^jj ^0 mahal olduğu vakit nûr-i ilâhî ile münevver ve rezâil 
ondan zail olur. 

"İlkâ-i Subbûhî": Mertebe-i ahadiyyetten vâki' olan ilkâdır. Zîrâ 
mertebe-i ahadiyyet kesretten münezzeh olduğundan bu mertebeden vâki' 
olan ilkâât dahi, âlem-i kesretin îcâbâtından bulunan nefis ve şeytanın 
ilkâ âtı olan evham ve hayâlât gibi şaibelerden beridir. 

"Nefs-i ruhî" ( ^jj ^~* ): Ervâh-ı âliyye-i külliyye-i melekiyyeden 
ilkâ olunup, kalbin âlem-i ervaha müteveccih olan yüzünde zuhur eden 
kelâm-ı rûhânî suretidir. Ve o kelâm-i ruhanînin sureti Rûhu'l-Kuds'ten 
kalbin bâtınına menfûhdur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz: £** ^jüI ^jj ö\ 
ufjj ^ hadîs-i şerîfiyle buna işaret buyururlar. 

İmdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)in bu kitaba yazdığı ulûm-i hikem 
evvelen mertebe-i ahadiyyetten âlem-i ervaha; ve saniyen âlem-i ervâhdan 
onun kalbinin bâtınına; ve sâlisen kalbinin zahirine ilkâ olununca, kendisi 
mütercim vazıyetinde olur. Zîrâ mütercim ancak ma'nâyı nakl eder. 
"Mütehakkim" ise, bir ma'nânın izhârında kendi re'yini isti'mâl eder. 
Binâenaleyh Hz. Şeyh bu kitapta "mütehakkim" değildir. Bu kitabın 
mâânîsi, elfâzı, nazmı ve tertîbi ve kitabeti ve ahvâl-i sâiresi te'yîd-i 
i'tisâmî ile hep ilkâ-i Hak'tır. Ve bu kitabın makâm-ı takdisten, ya'nî 
makâm-ı ahadiyyetten, tahâret-i asliyye üzere nazil olduğunu ve makâm-ı 
ahadiyyette kesret olmadığı için oradan nazil olan maânîye mahall-i telbîs 
olan ağrâz-ı nefsâniyye arız olamayacağını ehlullahdan meşrebe kemâlî-i 
ahadî-i cem'î ashabı bilirler. Zîrâ onlar jl-^î j* _> £*İJi J& J> cJ^ d ûlT jJ 
(Kâf, 50/37) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan taifedendirler. Onların 
indinde bu ma'nâ zevkan mütehakkaktır. / 

Ve umarım ki, Hak Teâlâ benim duamı isti mâ' ettikde nidamı 
kabul eyleye! İmdi ben, ancak bana ilkâ olunan şeyi ilkâ 
ederim. Ve ben bu mastûr içinde, ancak benim üzerime onunla 
nazil olan şeyi inzal ederim. Halbuki ben nebî değilim, resul de 
değilim; velâkin vârisim. Ve âhiretim için harisim (6). 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 103 

Ya'nî umarım ki, Hak Teâlâ benim bâlâda zikr ettiğim duamı istimâ' 
buyurduğu vakit nidamı, yanî bu âlem-i his ve şehâdette harf ve savt ile 
vâki' olan bu duamı, ^ ^^^\ ^J^ (Mü'min, 40/60) âyet-i 
kerîmesindeki va'd-i ilâhîsi mucibince kabul ede. Ve ben ancak hakîkat-i 
muhammediyye mertebesinden bana ilkâ olunan hikem ve esrarı ve ulûm 
ve maârifi yazmak suretiyle bu kitabın kâri'lerine ilkâ ederim. Ve bu 
kitapta bir hikmete mahsûs olan her bir faşta, sûret-i muhammediyye-i 
kemâliyye-i hatmiyyede zahir olan, Allah tarafından benim üzerime nazil 
olan ilmi inzal ederim. Fakat bana cenâb-ı ilâhîden vârid olan feyz ve 
ilhamı beyân ettiğimden dolayı efhâm-ı zaîfe ashabı nübüvvet-i teşrîiyye 
da'vâ ettiğimi zannetmesinler. Ben ne nebîyim ve ne de resulüm. Velâkin 
ç\Ji\ Xjj *LJW! ve j j$jj j *W^ *W^j J*J^ £*^ frUJL * İ * 
frtjSf! âSjj ve o-» r^ 1 \yjs u, j Ua j :> ^j h^ s sjj *-* *W^ 
j 3 \ Jâ^e JL^-I *S*-\ hadîs-i şerîfleri mucibince ben vârisim. / Ve verasetim 
sebebiyle hakîkat-i muhammediyyeden aldığım ulûm ve hikemi neşr 
ederim. Ve âhiretim için harisim. Ya'nî arz-ı cismimde meknuz olan 
ulûmu, merci'im ve akıbetim olan hakîkat-i muhammediyye ve zât-ı 
ahadiyye için ihraç eylerim. Şiir: 

İmdi Allah' dan dinleyiniz ve Allah'a rücû' ediniz! (7). 

Ya'nî bu kitapta mastûr olan maârif ve hakâyık, mademki hakîkat-i 
muhammediyye mertebesinden kalbime nazil olur ve ben onları beyân 
hususunda asla mütehakkim olmayıp mütercimim, ve onları olduğu gibi 
nakl ederim; ve hakîkat-i muhammediyye mertebesi ise, zât-ı ahadiyyenin 
bu mertebe ile taayyününden ibarettir; şu halde siz bu ilim ve hikmetleri 
Allah'dan dinleyiniz. Ve bu hikem ve maârifi dinlediğiniz vakit, 
kelâmımın hakikatine adem-i ilminizden dolayı takat getiremeyecek 
olursanız, i'tirâz etmeyip Allah'a rücû ediniz ki, o kelâmın maânîsi ism-i 
cami' hazretinden sizin kalbinize tulü' etsin. 

İmdi benim getirdiğim şeyi istimâ' ettiğiniz vakit, hıfz ediniz! / 
Badehu fehm ile kavlin mücmelini tafsil ediniz ve cem' 
eyleyiniz! (8). 



104 DÎBÂCE 

Ya'nî getirdiğim ulûm ve hakâyık, Hak'ta fânî ve onunla bakî 
olduğum cihetle benden değil, Hak cânibindendir. Onu Hak canibinden 
dinlediğiniz vakit, kalblerinizde hıfz ediniz! Benim bu kitapta zikr ettiğim 
esrâr-ı ilâhiyye mücmel kaviller ile vâki' oldu. Siz bu mücmel kavilleri, 
Allah'a rücû 1 ettiğiniz vakit, o ism-i cami' hazretinden size vâki 1 olacak 
olan tecelliyât-ı fehmiyye ile, şerh ederek tafsil edin! Ve her bir faştaki 
esrar ve hikem-i ilâhiyyeyi zât-ı ahadiyyede cem' edin! Ya'nî zât-ı 
ahadiy yenin ne vech ile kesîr olduğunu ve keserâtm zât-ı ahadiyyede ne 
suretle cem' olduğunu fehm-i ilâhî ile idrâk edin! 

Badehu onun talihlerine onu menn edin, men' etmeyin! 
İşte bu, size vâsi* olan rahmettir; siz de tevsi' edin! (9). 

Ya'nî siz fehm-i ilâhî ile zât-ı ahadiyyeyi keserât ile tafsîl ve keserâtı 
zât-ı ahadiyyede cem' ettikten sonra benim bi-hasebi'1-verâse Hak'tan 
getirdiğim bu hikem ve esrâr-ı ilâhiyyeyi anlamağa teşne olan talihlere 
ihsan edin! Ve akvâl-i mücmelemi tafsîl ve şerh ve emsile îrâd etmek 
sûretleriyle teşnegân-ı ma'rifete ta'lîm eyleyin! Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri 
4 — -i {jJA*cu~a f&**r U-* \jÂü\j (Hadîd, 57/7) / buyurmuş ve Resûlullah 
(S.a.v.) Efendimiz bu kitabın, intifa 1 etmeleri için, nâsa ihracını emr 
etmişlerdir. Binâenaleyh bu hakâyıkı ehli olan talihlerden saklamak asla 
caiz değildir. Velâkin kasîru'1-fehm olan kimselere ta'lîminde fâide değil, 
bilakis zarar olduğu için, ta'lîm münâsip değildir. Şu halde enbiyâ-yı 
kiram hazarâtının ilm-i tevhîddeki ezvâk ve meşâribini beyân buyuran bu 
Fusûsu'l-Hikem, ey ehl-i zekâ ve ey ehl-i irfan, size vâsi' olan rahmet-i 
hâssa-i ilâhiyyedir. Bu rahmet cânib-i Hak'tan nasıl size vâsıl olmuş ve 
sizi istilâ etmiş ise siz de bu rahmeti ehl-i zekâya tevsi' edin! Ve hicâbât-ı 
keserât içinde kalmış olan müstaid talihleri irşâd eyleyin. Tâ ki nereden 
gelip nereye gittiklerini; ve ne için gelip ne için gittiklerini; ve kendilerinin 
ve eşyanın ve bi'1-cümle avalimin ne olduğunu; ve binâenaleyh hilkat-i 
eşyadan maksûd ne olduğunu idrâk etsinler. 

Beyt-i Hz. Mısrî: 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 105 

Savm ü salât ü hacc ile sanma biter zâhid işin 
İnsân-ı kâmil olmağa lâzım olan irfan imiş 
Kande gelir yolun senin yâ kande varır menzilin 
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş 

Ve ben müeyyed olan kimselerden olmaklığımı Allah' dan recâ 
ederim. İmdi o kimse müteeyyid / oldu ve te'yıd eyledi; ve 
şer' -i muhammedî-i mutahhar ile tekayyüd eyledi ve takyîd etti. 
Ve bizi onun ümmetinden kıldığı gibi, onun zümresinden haşr 
eyleye. İmdi Mâlikin abde bundan ilkâ eylediği evvelki 
§ey:(10). 



mm H 



KELİME-İ ADEMİYYE'DE MÜNDEMİÇ "HIKMET-I 
İLÂHİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FAŞTIR 

Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz min-indillâh müeyyed ve şerîat-i 
mutahhara-i muhammediyye ile mukayyed bulunduğu halde, isr-i pâk-i 
peygamberîye ıktifâen lisân-ı edeble min-indillah müeyyed olan ve 
başkalarını da te'yîd eden ve şer'-i muhammedî-i mutahhar ile mukayyed 
olup başkalarını da takyîd eyleyen kulların zümresinden olmaklığı Allâhü 
zü'1-Celâl hazretlerinden recâ eder. Ve bu neş'et-i dünyeviyyede (S.a.v.) 
Efendimiz'in ümmetinden olup bilcümle ahvâlde ona tâbi' olduğu gibi, 
berâzih-ı uhreviyye ve merâtib-i ilâhiyyede o Hazret'in havâssı zümresinde 
mahşûr olmasını ümîd ettiğini beyân buyurur. 

İmdi mertebe-i ahadiyyeden hakîkat-i muhammediyye vasıtasıyla, 
Hakk-ı Mâlik'in abd-i mahzı olan cenâb-ı Şeyh-i, Ekber efendimizin kalb-i 
pâkine, bu Fusûsu'l-Hikem'den en evvel ilkâ ve vahy olunan şey 
Kelime-i Âdemiyye'de mündemiç "hikmet-i ilâhiyye"nin beyânında olan 
faştır. 

"Hikmet-i ilâhiyye"nin Kelime-i Âdemiyye'ye tahsis buyrulmasmdaki 
sebep budur ki: İlâhiyyet bi'1-cümle esma ve sıfât-ı Hakk'ı cami' olan bir 
mertebenin ismidir. Ve Âdem, kemâlât âleminin miftâhıdır. Eğer Âdem 
25 olmasa idi, mertebe-i ulûhiyyetin cami' olduğu / esma ve sıfat kemâliyle 
zahir olmaz idi. Zîrâ "ilâhiyyet" "me'lûh" olmayınca zahir olmaz. Ve 
âlemde Âdem'den gayri olan mezâhirin hiç birisinin taayyünü, bu 
cem'iyyetin zuhuruna müsâid değildir. O mezâhirde ilâhiyyetten zahir olan 
şey, ancak onların Rabb-i hâssı olan ismin rubûbiyyet ve ulûhiyyetinden 
ne kadar hissesi varsa, o kadardır. İmdi âlem mazhar-ı ism-i Rahman 
olduğu ve cr^J^ Cr* ^^' mısdâkınanHemdeki zuhurat kâide-i tekâmüle 



108 ÂDEM FASSI 

tâbi' olup, kemâlât tedricî bulunduğu cihetle ekmel-i mahlûkât ve eşref-i 
mevcudat olan Âdem en sonra geldi. Binâenaleyh Âdem, bu suver-i 
nev'iyye-i kevniyyenin âhiri ve hâtemi oldu. Ve onda kâffe-i mevcudatın 
netâyici ve zübdesi ve hulâsası mevcûd oldu. Ve kemâl-i celâ ve isticlâ 
Âdem'in vücûdu ile husule geldi. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin hey'et-i 
mecmuası bâtında mertebe-i taakkulda iken, Âdem bu hey'et-i mecmua 
suretine mazhar ve âyîne oldu. Beyt: 

j j fi! J — S"j <_jI *4-S*j — ** ji * •~- i ->- i^jj — ^ Ijij >- Cjjj*s> JLA3 tjl*r Ij C— «I y*- 

Tercüme: "Mahbûb-i hakîkî kendi suretini izhâr etmek murâd etti. 
Âdem'in su ve çamur ma'rekesinde çadır kurdu. Kendi cemâlini temâşâ 
için topraktan âyîne yaptı: kendi aksini gördü. Gayretten hepsini alt-üst 
etti." 

İşte "hikmet- i ilâhiyye"nin Kelime-i Âdemiyye'ye tahsisindeki sebep 
budur. 

"Fass" bir şeyin / hulâsası ve zübdesi ma'nâsınadır. Ve hâtemin fassı 
hâtemi tezyin eden şeydir, ya'nî yüzüğün taşıdır ki, onun üzerine sahibinin 
ismi yazılır. 

"Hikmet" ile "kelime"nin ma'nâları evâil-i Dîbâce'de îzâh olundu. 

Vaktaki Hak Sübhânehû ve Teâlâ kâbil-i ta'dâd olmayan esmâ-i 
hüsnâsı haysiyyetinden onların "ayn"larını görmek diledi; -ve 
eğer diler isen, vücûd ile muttasıf olmasından nâşî emri hasr 
eden kevn-i cami 'de kendi "ayn"mı görmekliği ve onunla kendi 
sırrı, kendine zahir olmasını diledi dersin-. Zîrâ bir şeyin kendi 
nefsine kendi nefsi ile / rü'yeti, o şeye mir'ât gibi emr-i aharda 
kendi nefsine rü'yeti gibi değildir. Çünkü ona kendi nefsi 
manzûrun-fîh olan mahallin verdiği bir surette zahir olur. Öyleki 
bu mahallin vücûdu olmaksızın ve onun ona tecellîsi 
bulunmaksızın, ona suret zahir olmaz idi. Halbuki Hak Teâlâ 
âlemin küllisini, kendisinde rûh olmayan tâmmü'l-hilka vücûd-i 
cesed olarak halk etmiş idi. Binâenaleyh gayr-i mücellâ bir 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 109 

âyîne gibi idi. Ve hüknı-i ilâhînin şânındandır ki, muhakkak o, 
bir mahalli ancak "nefh-i ilâhî" ta* bîr olunan rûh-i ilâhîyi kabul 
etmesi lâ-büd olarak tesviye etti. O da ancak lem-yezel ve 
lâ-yezâl olan tecellî-i dâim feyzini kabul etmek için tesviye 
olunan bu suretten isti' dadın husulüdür. Ve ancak kabil kaldı. 
Ve kabil ise, ancak onun feyz-i akdesinden vâki' olur. Böyle 
olunca emrin küllisi, ondan ibtidâ eylediği gibi, ona râci' olur.- 
İmdi emr, mir'ât-ı âlemin cilasını iktizâ etti. Binâenaleyh Âdem, 
bu âyînenin ayn-ı cilâsı ve bu suretin ruhu oldu (1). 

Ma'lûm olsun ki, zât-ı ahadiyyenin külliyyât i'tibâriyle altı mertebesi 
vardır. Ve cüz'iyyât i'tibâriyle merâtibine nihayet yoktur: 

Birincisi: "Lâ-taayyün", "ıtlak" ve "zât-ı baht" mertebesidir. O 
mertebenin bu isimler ile tevsîmi tâliblere tefhîm-i meram içindir. Yoksa 
zât-ı sırf bi'1-cümle sıfat ve nuût ve isim izafesinden münezzeh olduğu 
gibi, kayd-ı ıtlak ve selb-i taayyün mefhûmundan dahi mukaddestir. Ve bu 
mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin künhüdür. Onun fevkinde 
hiç bir mertebe yoktur, belki bi'1-cümle merâtib onun tahtmdadır. Ve zâtın 
bi'1-cümle niseb ve şuûnâtı ve onun kâffe-i merâtibi kendinde / kâmin ve 
muhtefîdir. Ve zât, zâtiyyeti cihetinden âlemlerden ganî olduğundan 
tecellîden müstağnidir. Onun tecellîsini iktizâ eden şey, zâtında muhtefî ve 
kâmin olan niseb ve şuûnâtıdır. Eğer kendisinde bu niseb ve şuûnât 
olmasa idi, zât ebediyyen mütecellî olmaz idi. Ve bi'1-cümle niseb ve 
şuûnât, zâtta müstehlek ve muzmahil olduğundan onlar bu mertebede zât-ı 
bahtın aynıdır. Meşiyyet dahî niseb-i şâire gibi onun bir nisbeti 
olduğundan Hak, mertebe-i ahadiyyette meşiyyetî [meşiyyete mensûb (?)] 
değildir. Ve meşiyyet denilen nisbet ise zâtın "ayn"ıdır. Ve bu mertebe 
eltaf-ı eltaf-ı latîf olduğundan ve eksef-i kesîf olan bu âlem-i şehâdete ve 
esfel-i sâfilîne merdûd bulunan insanın fikri bu mertebeye nazaran eksef 
bulunduğundan, fikir ile zât-ı sırfın idrâki mümkin değildir. Onun için 
hadîs-i şerîfte «111 oli ^ \ 3 £jcj N buyrulmuştur. 

İkincisi: "Vâhidiyyet" mertebesidir. Bu mertebenin husulü, zât-ı 
sırfta muhtefî ve müstehlek olan bi'1-cümle nisebin, ya'nî sıfatın lisân-ı 



110 ADEM FASSI 

isti'dâd ile zuhur takazasında bulunmalarından ve zâtın dahî onları kendi 
mahbesleri olan mertebe-i ahadiyyetten ıtlak için tenfîs etmesinden nâşîdir. 
İşte bu tenfîs ile o sıfatın suveri ilm-i ilâhîde sabit olur. Bu tenfîs, zâtın 
kendisinde, yine kendisine, kendi zâtı ile vâki' olan tecellîsinden ibarettir. 
Ve bu tecellîye "feyz-i akdes" derler. Ve mertebe-i ilimde sabit olan suver-i 
sıfat, zât-ı Hakk'm bunlarla taayyününden ibarettir. Ve bu mertebenin ismi 
"Allah"dır. "Vâhidiyyet" tesmiyesi bi'1-cümle esmanın "Allah" ism-i 
küllisi tahtında müctemi* olmalarından nâşîdir. İlim mertebesinde 
müteayyin olan bu suretlere, "a'yân-ı sabite" derler; ve "hakâyık-ı 
ilâhiyye" de ta'bir ederler. Zîrâ sıfât-ı ilâhiyyenin suretleridir; ve 
mümkinâtın hakâyıkı / ve istinâd-gâhıdır. İşte bu mertebede meşiyyet-i 
zâtiyye dahi, niseb-i şâire gibi, mahbes-i zâttan ıtlak olunduğundan zât-ı 
sırf, nisbet-i meşiyyet ile mütecellî olmakla, bi'1-cümle suver-i niseb, bu 
nisbet-i meşiyyet tahtında M ilm-i ilâhî" mertebesinde müteayyin olurlar. Ve 
"meşiyyet", zâtın zuhur ve izhâra meyi ve hâhişinden ibarettir. Bu babdaki 
tafsilât Fass-ı Dâvûdî nihâyetinde ve Fass-ı Lokmanı evâilinde ge- 
lecektir. Bu mertebe-i vâhidiyyet, ahadiyyet mertebesine nisbeten eltaf-ı 
latîf olan zât-ı Hakk'ın bir mertebe, tekasüf buyurmasından başka bir şey 
değildir. Ve zât-ı sırf bu mertebenin bâtını, vâhidiyyet mertebesi ise, zât-ı 
sırfın zahiri olur. 



Üçüncüsü: "Mertebe-i ervâh"dır. Bu mertebe zât-ı mutlakın merte- 
be-i ilimden bir derece daha tekasüfünden ibarettir. Öyleki mertebe-i ilimde 
sabit olan her bir sûret-i ilmiyye, bir cevher-i basît olarak bu mertebede za- 
hir olur. Ve bu cevâhir-i basîta şekil ve levn ve zaman ve mekân ve hark ve 
iltiyâmdan mücerreddir. Bu bir âlemdir ki, işâret-i hissiyye ile tefhîm et- 
mek mümkin değildir. Bu mertebede her bir rûh kendisini ve kendi mislini 
ve kendi mebdei olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerini müdriktir. Bu 
âleme "âlem-i emr", "âlem-i gayb", "âlem-i ulvî" ve "âlem-i melekût" 
derler. Bu mertebe zât-ı mutlakın ayrılık ve gayriyyet nev'i üzere hâriçte 
zuhurudur. Bu ayrılık ve gayrılık, buhâr-ı latîfin bir mertebe tekasüf 
ederek bulut olmasına benzer. Ve âlem-i ervah vâhidiyyet mertebesinin 
zahiri, vâhidiyyet mertebesi ise onun bâtınıdır. Şu halde mertebe-i ervaha 



I 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 111 

nisbeten mertebe-i ahadiyyet, bâtının bâtını olmuş olur. 

Dördüncüsü: Mertebe-i "âlem-i misâl"dir. Bu mertebe dahi zât-ı 
j mutlakın tecezzi ve inkısam ve hark / ve iltiyâm kabul etmeyen suver ve 
eşkâl ile hâriçte zuhurudur. Ve bu âleme "âlem-i misâl" tesmiyesinin vechi 
budur ki, âlem-i ervâhda bulunan her bir ferdin âlem-i ecsâmda bürüneceği 
bir suretin mümasili bu âlemde zahir olur. Ve bir taife ona "hayâl" derler. 
Zîrâ bunları müdrik olan kuvve-i mütehayy iledir. Ve âlem-i misâle "âlem-i 
berzah" ve "mürekkebât-ı latife" dahi derler. Ve ehl-i tasavvuf ıstılahında 
âlem-i ervah ve misâli cem* edip "âlem-i melekût" derler. Ve âlem-i misâl 
âlem-i ervâhdan âlem-i ecsâma vâsıl olan "feyz-i mukaddes"sin 
vasıtasıdır. Ve ervah ve ecsâm arasında berzahdır. Ve berzahiyyeti 
hasebiyle her iki âlemin ahkâmını câmi'dir ki, onlar da zahir ve bâtındır. 
Ya'nî mertebe-i misâl mertebe-i ervahın zahiri ve mertebe-i ecsâmın 
bâtınıdır. Şu halde zât-ı mutlak mertebe-i misâle nazaran bâtının bâtının 
bâtını olur. Ve bu mertebe gayb ve şehâdet arasında hadd-i fasıldır. Ve 
cism-i mürekkeb-i maddînin aynı olmadığı gibi, cevher-i mücerred-i 
aklînin dahi aynı değildir. Ya'nî âlem-i ervah ile âlem-i ecsâmın gayridir. 
Ervaha nisbeten kesîf ve ecsâma nisbeten latiftir. Şu kadar var ki, cevher-i 
cismânî ile cevher-i mücerred-i aklîye müşabeheti vardır. Ecsâma 
müşabeheti budur ki, ecsâmın nasıl arzı ve tülü ve umku varsa, sûret-i 
misâliyyenin dahi arzı, ve tülü ve umku vardır. Ve onu ölçmek ve göz ile 
görmek mümkindir. Âyîneye mün'akis olan suret gibi. Ervaha müşabeheti 
budur ki, ervah nasıl nûrânî ve latîf ise suver-i misâliyye dahi latîf ve 
nûrânîdir. Ve letafet ve nûrâniyyetinden nâşî el ile tutulmaz ve bıçakla 
kesilmez ve eczaya tefrîk edilemez. Rü'yâda görülen suver bu âlemdendir. 

Beşincisi: "Mertebe-i şehâdef'tir. Bu mertebe dahi zât-ı mutlakın 
tecezzî ve inkısam ve hark ve iltiyâm kabul eden suver-i ecsâm ile hâriçte 
zuhurudur. Onun için bu âleme "âlem-i kevn ve fesâd" derler. Zîrâ suver-i 
ecsâm bir taraftan tekevvün eder ve bir taraftan bozulur. Ve bu âlem-i 
ecsâmın müfredât-ı besâitı müvellidü'1-mâ', müvellidü'l-humûzâ, klor, 
sodyum, karbon, kils-i bakır, altın, gümüş ilh... gibi yetmiş küsur 
anâsırdan ibarettir. Suver-i muhtelife bu anâsırdan bacılarının 



112 ADEM FASSI 

mekâdîr-i muhtelife üzere yek-dîğeriyle imtizacından terekküb eder. Bu 
anâsırın sûret-i umûmiyyede üç hâli vardır. / Onlar da gaz, mayi' ve sulb 
halleridir. Tafsili hikmet-i tabîiyye ve kimya kitaplarında mündericdir. 
Ehl-i tasavvuf, cism-i hayvanın dört rükün üzere bulunduğunu beyan 
ederler ki, bunlar da hava (gaz), su (mayi'), toprak (sulb) ve ateş 
(harâret)ten ibarettir. Bu âlem-i ecsâm merâtib-i sâirenin cümlesinden eksef 
ve azhardır. Ve mertebe-i ahadiyyet bu mertebeye nisbeten ebtan-ı 
butundur. Ve âlem-i ecsâmda zahir olan her bir suretin hakikati mertebe-i 
vâhidiyyette sabit olan a'yândır. Ve her birisinin âlem-i ervâhda birer ruhu 
vardır. Binâenaleyh âlem-i ecsâmda gerek cemâd, gerek nebat ve gerek 
hayvan olsun, ruhu olmayan bir suret yoktur. Zîrâ her bir suret bir ismin 
mazharıdır. Ve onu müdebbir olan rûh o isimdir. "Cemâd" a cemâd 
denilmesi kendi taayyününün âsâr-ı rûhiyye zuhuruna müsâid 
olmamasındandır. Suver-i ecsâm tekâmül-i tedricî ile kendisinde âsâr-ı 
rûhiyye zahir olacak taayyün iktisâb eder; ve akıbet en mükemmel suret 
olan suver-i insâniyyede âsâr-ı rûhiyye pek aşikâr olarak zahir olur. Fakat 
dikkat olunsun ki, bu merâtibde görülen istihâlât ve tağayyürât zât-ı 
mutlakın değildir. Herbir mertebede zât-ı mutlak, zâtiyyeti üzere 
kâimdir. Tağayyürât ve istihâlât, ancak onun arızı olan sıfâtındadır. 
Meselâ buharın zâtı latiftir. Bir mertebe tekasüf edince bulut olur. Bir 
derece daha tekasüf edince su ve yine tekasüf edince buz olur. Her bir 
mertebede buhar zâtiyyeti üzere kâimdir. Zîrâ tağayyür eden şey buharın 
zâtı değildir; onun zâtında mündemiç olan sıfât-ı arızasıdır. Eğer buharın 
zâtı tağayyür etmiş olsa idi buz eriyip su ve tebahhurât-ı tedrîciyye ile bulut 
ve bulut tekrar telattuf ederek buhar olmamak lâzım gelir idi. Zîrâ bozulan 
şey başka bir şey olur ve aslına iltihâk ve rücû' edemez. Meselâ şarabın 
içine tuz konsa, bozulup sirke olur. Zâtı bozulduğundan, artık şarap 
olamaz. / 



Altıncısı: Mertebe-i câmi'-i hazret-i insandır. Bu mertebe dahi 
kezâlik zât-ı mutlakın bir mazhar-ı etemmde zuhurudur. Ve bu mazhar-ı 
etemm dahi nev'-i Âdem'dir. Ve ehl-i tasavvuf âlem-i his ve şehâdet ile 
"hazret-i insan"ı cem'edip "nâsût" derler. Ve işte bu mertebe kâffe-i 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



113 



merâtib-i cismâniyye ve nûrâniyyeyi ve vahdeti ve vâhidiyyeti cami' olan 
bir tecellî ve bir libâs-ı ahirdir. Ve insan sûret-i ilâhiyye üzere mahlûk 
olduğundan bi'1-cümle esmayı cami' olan "Allah" ism-i şerifinin 
mazharıdır. Ve insan, kâmil ve gayr-i kâmil olarak iki kısımdır. Her ikisi 
dahi bu ism-i mübârekin mazharıdır. Fakat enbiyâ ve evliyadan ibaret olan 
insân-ı kâmil tarîk-ı tasfiye ile mebdee rücû' ettikleri ve kendi mevhum 
olan varlıklarından fânî oldukları cihetle şâir efrâd-ı insâniyyeden bu 
kemâl ile mümtaz olmuşlardır. Ya'nî bu zevât-ı kiram Hak-perest ve 
efrâd-ı bâkıyye-i insâniyye ise hod-peresttir. Nitekim Mevlânâ (r.a.) 
buyurmuşlardır: 




Tercüme : 

Her kim ki rubûde-i elesttir 

Tâ ahd-i "elesf'ten o mesttir 

Bağlanmış ayağı derd evinde 

Can vermek için küşâde-desttir 

Kendinden o fânî Dostla bakî 

Hayret ki, o nîsttir ve hesttir 

Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd 

Bakîsi cihanda hod-peresttir 
Ve her mertebe ve taayyün esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır. Ve 
insan "Allah" ism-i küllisinin mazharıdır. Ve kâffe-i esmâ-i ilâhiyye, 
cüz' iyy âtın küllün tahtında indirâcı gibi, ism-i zât ve müstecmi'-i cemî'-i 
sıfat olan "Allah" ism-i küllîsinin tahtında mündemicdir. Ve "Allah" ismi, 
nasıl ki hakîkatte ve mertebede / cemî'-i esma üzerine mukaddem ise, 
"Allah" ism-i mübârekinin mazharı olan hakîkat-i insâniyye dahi cemî'-i 
mezâhirin zâtından ve hakikatinden mukaddem olmak lâzım gelir. 
Binâenaleyh hakîkat-i insâniyye cemî'-i mezâhirin hakâyıkını cami' ve 
kâffe-i merâtibi muhîttir. Ve mertebe-i insandan hâriç hiç bir şey yoktur. 



114 ADEMFASSI 

Nitekim Hz. Emîrü'l-mü'minîn, esedullâhi'l-gâlib Ali İbn Ebî Tâlib 
(k.A.v.) efendimiz "hazret-i insan M ın bu câmi'iyyetinden haber verip 
buyururlar: 

j^-J U J dJ U 4 jbj j KJS \ J ^JL-İ ii jlji 

^TNl jJUJI ^^1 dJLij J — ^J^ ^ j — *■ dLjl ^j 



j- 



j-* 3 ^ N Syrj^ dX? Uj ^J 5 ^^ cT-^J *J*"^< *— ^.J 
Ja«o U dJ-^P £_ j — ^*-* £jl >• ^İ viiJ 4^-1 >~ *>U 



Tercüme: "Senin ilacın sende olduğu halde bilmiyorsun. Ve illetin 
senden olduğu halde görmüyorsun. Ve sen bir cirm-i sağîr olduğunu zu'm 
edersin, halbuki âlem-i ekber sende müntavîdir. Ve sen öyle bir kitâb-ı 
mübînsin ki, muzmer olan şey onun harfleriyle zahir olur. Ve sen 
vücûdsun ve nefs-i vücûdsun. Ve sende mevcûd olan şey hasr ve ta'dâda 
gelmez. Senin hârice ihtiyâcın yoktur. Kitâb-ı kâinatta mastûr olan şeyler 
hep senden hurûc eder." 

İmdi mertebe-i hazret-i insan min-haysü't-taayyün mertebe-i 
ahadiyyetten eb'ad ve esfel-i sâfilîn olur. Nitekim Hak Teâlâ buna işâreten: 
j^y Ji^l »Ij^jj ^ ^yü p*—9-l ^ OL-j)/I UU jjîJ (Tîn, 95/4-5) buyurur. Ve 
zât-ı mutlak mertebe-i insanda bi-hasebi't-taayyün azhar ve 
bi-hasebi'1-hakîka / ebtan-ı butun olmuş olur. Ve insan şecere-i kevnin 
semeresi ve cemâl-i zâtın âyînesi mesabesinde bulunduğundan, îcâdın 

illet-i gâiyyesi insandan ibaret bulunur. 

* ■ ' 

Bu mukaddeme ma'lûm olduktan sonra metnin ma'nâsını anlamak 
kolaylaşır. Şöyle kr.'Cemî'-i izâf âttan münezzeh olan zât-ı mutlak, kendi 
vücûdunda muhtefî ve müstehlek olan ve cüz'iyyâtı cihetinden hasr ve 
ta'dâda gelmeyen esmâ-i hüsnâsı haysiyyetiyle, bu esmanın "ayn'larını 
görmek dilediği vakit, emr-i ilâhî âyine mesabesinde olan âlemin cilasını 
iktizâ etti. Binâenaleyh Âdem, ruhu ye aklı ve nefsi ve cesedi 
haysiyyetinden, bu mir'ât-ı âlemin ayn-ı cilâsı oldu. Zîrâ Âdem'in ruhu 
âlem-i ervahın ve- aklı âlem-i ukülünye nefsi âlem-i nüfûsun ve cesedi 
âlem-i ecsâdın cilâsıdır. Ve Âdem tâmmü'l-hilka bir cesed olan âlemin 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 115 

ruhu oldu. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri âlem-i rûhâniyyâta Âdem'in ruhu ile 
ve âlem-i uküle onun aklı ile ve âlem-i nüfûsa onun nefsi ile ve âlem-i 
ecsâda onun cesedi ile imdâd eder. Binâenaleyh Âdem bu cesed-i 
müsevvânın ruhu olmuş olur. Ve işte Âdem'in en sonra halk 
buyrulmasınm sebebi ve hikmeti budur. İmdi kemâl-i celâ ve isticlâ 
• Âdem'in vücûdu ile olunca sen istersen dersin ki: "Zât-ı mutlak kabil-i 
ta'dâd olmayan esmâ-i hüsnâsı haysiyyetinden -zât-ı sırfı haysiyyetinden 
değil, zîrâ zâtı cihetinden tecellî vâki' olmaz- ba'de'1-adem vücûd ile 
muttasıf olduğu için emr-i ilâhîyi hasr eden kevn-i câmi'de kendi "ayn"mı 
görmekliği ve onunla kendi sırrı kendine zahir olmasını dilediği, ya'nî 
kemâliyle zuhura meşiyyeti taalluk ettiği vakit, emr-i ilâhî mir'ât-ı âlemin 
cilasını iktizâ etti. Âdem bu mir'âtın ayn-ı cilâsı oldu." Zîrâ kevn-i cami" 
evvelce adem-i izafî ile muttasıf iken, ba'dehû vücûd-i izafî ile muttasıf 
oldu; ve emr-i vücûdu / hasr etti. Çünkü kevn-i cami' vücûd-i küllî ile 35 
muttasıftır; ve vücûd-i küllî ile muttasıf olan şeyde, a'yânın zuhuru ve 
tecellîsi dahi küllidir. Binâenaleyh zât-ı mutlak, kevn-i cami' mazharında 
taayyün-i küllî ile müteayyin olmuş olur. 

Suâl: Allah Teâlâ zâtı ve sıfatı ile ezelîdir. Ve âlem-i insanînin 
icadından evvel kendi zâtını ve sıfatını bilir ve görür. Binâenaleyh kendi 
"ayn"ını müşahede için neden bir mazhara lüzum görsün? 

Cevap: Evet, Hak Teâlâ hazretleri zâtı ve sıfatı ile ezelîdir. Ve zâtını 
ve sıfatını bildiğine ve gördüğüne şübhe yoktur. Fakat bu biliş ve görüş, 
kendi zâtını kendi zâtında bilmek ve görmektir. Binâenaleyh kevn-i 
câmi'de esması a'yânını müşahedeye meşiyyet-i ilâhiyyesi taalluk 
etmezden evvel, esmasını ve sıfatını, kendisinin niseb-i zâtiyyesi ve 
şuûn-i gaybiyyesi olarak müşahede eder idi. Bunun için zâtında muhtefî 
olan a'yân-ı esmasının ahkâm ve asarını hâriçte vâki' olan kevn-i câmi'de 
müşahede etmek diledi. Zîrâ bir şeyin kendi nefsini, bir mazharın 
tavassutu olmaksızın, kendi nefsi ile rü'yeti, o şeye âyîne gibi olan emr-i 
aharda, kendi nefsini rü'yete benzemez. Gerçi kevn-i cami' zât-ı mutlakın 
bir mertebe-i tenezzülü ve tecellîsi olmak i'tibâriyle, zât-ı Hak bu kevn-i 
câmi'de dahi a'yân-ı esmadan ibaret olan kendi nefsini, mertebe-i 
ahadîyyette kendi nefsini müşahede ettiği gibi, müşahede eder. Velâkin iki 



116 ADEM FASSI 

müşahede arasında fark vardır. Evvelen, mücmelen rü'yet eder idi. Kevn-i 
cami' mertebesine tenezzülünde tafsîlen müşahede eder. İcmal ile tafsil 
arasında fark olduğu zahirdir. 

Misâl: Bir mahbûbe-i devrân kendisinin tenâsüb-i endama ve hüsn ve 
cemâle mâlik olduğunu, müddet-i ömründe âyîneye bakmamış / olsa, yine 
bilir ve görür. Fakat bu biliş ve görüş, kendi zâtını, kendi zâtında bilmek 
ve görmektir ki, ilm-i icmâlî ve rü'yet-i icmalidir. Hiç bakmamış olduğu 
âyîne kendisine arz olunup bunda muntabı' olan tenâsüb-i endamını ve 
hüsn ve cemâlini müşahede ettikde kendisinde evvelki ilim ve rü'yetten 
başka bir ilim ve rü'yetin zevki hâsıl olur. Ve icmal tafsile münkalib olur. 

Diğer misâl: Kendisinde ressâmiyyet ve hattâtiyyet ve mi'mâriyyet 
sıfatları bulunan bir kimse, hiç resim yapmamış ve yazı yazmamış ve bina 
inşâ etmemiş olsa dahi, kendinde bu sıfatlar olduğunu ve bu sıfatlarla 
beraber zâtını bilir ve görür; bu icmaldir. Vaktaki bir resim levhası yapar 
ve yazı yazar ve bir bina inşâ eder, o resim ve yazı levhalarında ve inşâ 
ettiği binada zâtında bi'1-kuvve mündemiç olan bu sıfatları tafsîlen bilmiş 
ve görmüş olur. Ve bu âsâr bu sıfatların âyînesi mesabesinde bulunur. 
Binâenaleyh evvelki biliş ve görüş ile sonraki biliş ve görüş arasında fark 
zahir olur. 

Ve "emr-i aharda olan rü'yet" te, şeye kendi nefsi, manzûrun-fîh olan 
mahallin verdiği bir surette zahir olur. Eğer bu mahallin vücûdu olmasa ve 
şeyin o mahalle tecellîsi bulunmasa, o şeye suret zahir olmaz idi. Ya'nî 
bâlâdaki misâllerde îzâh olunduğu üzere, bir kimsenin kendi suretini 
temâşâ etmesi, ancak âyînenin vücûdu ile mümkin olur. Çünkü âyîne o 
kimseye evvelce zahir olmayan bir sureti izhâr eder. Binâenaleyh o 
kimsenin nefsi, o kimseye, manzûrun-fîh olan âyînenin verdiği bir surette 
zahir olur. Ve emr-i aharda rü'yet-i suret iki şeyden husule gelir: Birisi 
mahall, diğeri nazırın mahalle tecellîsidir. Eğer mahall olan âyîne 
tamâmiyle musaykal ve mücellâ ise, nazırın sureti onda kemâliyle zahir 
olur. Değil ise / nazıra âyînenin isti'dâdı nisbetinde bir suret görünür. Ve 
keza âyîne muhaddeb veya muka'ar, veya muhaddebiyyet ve muka'ariyyet 



ı 



116 ADEM FASSI 

müşahede arasında fark vardır. Evvelen, mücmelen rü'yet eder idi. Kevn-i 
cami' mertebesine tenezzülünde tafsîlen müşahede eder. İcmal ile tafsil 
arasında fark olduğu zahirdir. 

Misâl: Bir mahbûbe-i devrân kendisinin tenâsüb-i endama ve hüsn ve 
cemâle mâlik olduğunu, müddet-i ömründe âyîneye bakmamış / olsa, yine 
bilir ve görür. Fakat bu biliş ve görüş, kendi zâtım, kendi zâtında bilmek 
ve görmektir ki, ilm-i icmâlî ve rü'yet-i icmalidir. Hiç bakmamış olduğu 
âyine kendisine arz olunup bunda muntabı' olan tenâsüb-i endamını ve 
hüsn ve cemâlini müşahede ettikde kendisinde evvelki ilim ve rü'yetten 
başka bir ilim ve rü'yetin zevki hâsıl olur. Ve icmal tafsile münkalib olur. 

Diğer misâl: Kendisinde ressâmiyyet ve hattâtiyyet ve mi'mâriyyet 
sıfatları bulunan bir kimse, hiç resim yapmamış ve yazı yazmamış ve bina 
inşâ etmemiş olsa dahi, kendinde bu sıfatlar olduğunu ve bu sıfatlarla 
beraber zâtını bilir ve görür; bu icmaldir. Vaktaki bir resim levhası yapar 
ve yazı yazar ve bir bina inşâ eder, o resim ve yazı levhalarında ve inşâ 
ettiği binada zâtında bi'1-kuvve mündemiç olan bu sıfatları tafsîlen bilmiş 
ve görmüş olur. Ve bu âsâr bu sıfatların âyînesi mesabesinde bulunur. 
Binâenaleyh evvelki biliş ve görüş ile sonraki biliş ve görüş arasında fark 
zahir olur. 

Ve "emr-i aharda olan rü'yef'te, şeye kendi nefsi, manzûrun-fîh olan 
mahallin verdiği bir surette zahir olur. Eğer bu mahallin vücûdu olmasa ve 
şeyin o mahalle tecellîsi bulunmasa, o şeye suret zahir olmaz idi. Ya'nî 
bâlâdaki misâllerde îzâh olunduğu üzere, bir kimsenin kendi suretini 
temâşâ etmesi, ancak âyînenin vücûdu ile mümkin olur. Çünkü âyîne o 
kimseye evvelce zahir olmayan bir sureti izhâr eder. Binâenaleyh o 
kimsenin nefsi, o kimseye, manzûrun-fîh olan âyînenin verdiği bir surette 
zahir olur. Ve emr-i aharda rü'yet-i suret iki şeyden husule gelir: Birisi 
mahall, diğeri nâzırm mahalle tecellîsidir. Eğer mahall olan âyîne 
tamâmiyle musaykal ve mücellâ ise, nâzırm sureti onda kemâliyle zahir 
olur. Değil ise / nazıra âyînenin isti'dâdı nisbetinde bir suret görünür. Ve 
keza âyîne muhaddeb veya muka'ar, veya muhaddebiyyet ve muka'ariyyet 



FUSUSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 117 

ile memzûc ise, ona mukabil olmak suretiyle mütecellî olan nazıra kendi 
sureti türlü türlü zahir olur. Gerçi bu âyînelerde zahir olan suret dahi 
nazırın suretidir. Velâkin manzûrun-fîh olan âyînelerde nazırın suretini 
kemâliyle gösterebilmek isti'dâdı olmadığından, böyle muhtelif ve noksan 
olarak irâe etmiştir. Binâenaleyh ihtilâf ve noksan nazırın değil, âyînelerin 
isti'dâd ve kâbiliyyetlerindedir. Halbuki Hak Teâlâ hazretleri âlemin 
hey'et-i mecmuasını kendisinde rûh olmayan tâmmü'l-hilka bir cesedin 
vücûdu olarak îcâd etmiş idi. Binâenaleyh âlem gayr-i mücellâ bir âyîne 
gibi idi. Ve âyîne gayr-i mücellâ olunca, bi't-tabi' nazırın suretini 
kemâliyle izhâr edemez. Ve muhakkak Hak Teâlâ bir mahalli, ancak 
"nefh-i ilâhî" ta'bîr olunan rûh-i ilâhîyi kabul etmek üzere tesviye etti ki, 
böyle olması hükm-i ilâhî şânındandır. Rûh-i ilâhîyi kabul etmek için 
mahallin tesviyesi ise, ancak lem-yezel ve lâ-yezâl olan tecellî-i dâim 
feyzini kabul etmek üzere tesviye olunan suretten isti'dâdı izhâr etmekten 
ibarettir. Ya'nî Hak Teâlâ ruhsuz bir cesed gibi âlemi îcâd etti. Halbuki 
âlem bu halde kalamazdı. Çünkü Hak Teâlâ bir mahalli tesviye ederse, 
mutlaka ona nefh-ı rûh için tesviye eder. Hükm-i ilhahînin sânı budur. Ve 
kevn-i cami' olan insandan mukaddem sûret-i âlemin tesviyesi, ancak bu 
suretten isti'dâdı izhâr etmek içindir. Zîrâ bu suret lem-yezel ve lâ-yezâl 
olan tecellî-i dâim feyzini kabul eder. İşte bu sebeple Hak Teâlâ sûret-i 
âlemin / ruhu olan insanı îcâd eyledi. Nitekim <^jj o? yt °^ ti; -? (Hicr, 
15/29) buyurur . Ve nefh-i rûh cemâd ve nebat ve hayvan hakkında âmm 
ve insan hakkında hâsstır. Şu hâlde tesviye mahall-i müsevvâda 
kâbiliyyetin, ya'nî zatî olan isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlün izhârıdır. Çünkü 
eğer mahallin isti'dâd-ı mec'ûl-i vücûdîyi kabule isti'dâd-ı zatîsi olmasa 
idi, feyz-i dâimi kabul etmeğe müstaid olmaz idi. 

Misâl: Üzerine kesîf bir boya sürülmüş olan bir âyîneye suret 
aksetmez. O boya âyînenin sathından silinmeli ve onun sathına cila 
verilmeli ki, içinde suret görünebilsin. Kable'1-cilâ onda suret görünmek 
isti'dâdı yok idi. Ba'de'1-cilâ bu isti'dâd hâsıl oldu. Bu isti'dâd isti'dâd-ı 
mec'ûldür. Fakat bir tahta parçasına ne kadar cila vurulsa onda âyîne gibi 
suver mün'akis olmaz. Çünkü onda âyînenin isti'dâd-ı zatîsi yoktur. Ne 



118 ADEMFASSI 

kadar tesviye olunsa isti'dâd-ı mec'ûlü tahsîl edip nazırın suretini kabul 
edemez. 

Diğer misâl: Yeni doğan bir çocuk tekellüm edemez. Velâkin onda 
tekellüme isti'dâd-ı zâtı vardır. Cismi ânen-fe-ânen büyüyüp tekemmül 
ettikçe tekellüme başlar. Fakat yeni doğan bir hayvan ibtidâen tekellüm 
edemediği gibi ne kadar büyüse ve ona kelâm ta'lîm edilse tekellüm 
edemez. Çünkü kelâma isti'dâd-ı zatîsi yoktur. İsti'dâd-ı zatînin inkişâfı 
isti'dâd-ı mec'ûlün husulüne mütevakkıftır. 

40 i İmdi mahall-i müsevvâda feyzi kabul eden kabilden gayri hadd-i 
îcâddan hâriç bir şey bakî kalmadı; ya'nî âlem taht-ı îcâda dâhil oldu; ve 
taht-ı îcâda dâhil olmayan ancak kabilin vücûdu kaldı. Ve kabil ise ancak 
Hakk'ın feyz-i akdesinden vâki' olur. Zîrâ mahall-i müsevvâda feyzi kabul 
eden şey, onun ayn-ı sabitesinde olan isti'dâd-ı zâtîsidir; bu da gayr-i 
mec'ûldür; ya'nî taht-ı îcâda dâhil olmuş bir şey değildir. Çünkü bu 
isti'dâd-ı zatî zât-ı ahadiyyette mahfî olan nisebin iktizââtıdır; ve bu niseb 
Hakk'm aynıdır. Ve kabilin vücûdu feyz-i akdesten, ya'nî tecellî-i zatîden 
hâsıl olur. Ya'nî Hak mertebe-i ahadiyyette kendi zâtını kendi zâtıyla bilir 
ki, zâtında mahfî bî-nihâye niseb ve şuûnât mündemicdir; ve bunlar zuhur 
talebindedir. Onların bu taleblerini is'âf için kendi zâtında, kendi zâtına, 
kendi zâtı ile tecellî ettikde onların suretleri ilm-i ilâhîde peyda olur. Ve 
Hakk'ın nefsi bu mertebe-i vâhidiyyette bu nisebin suver : i ilmiyyeleriyle 
müteayyin olur. Binâenaleyh burada îcâd mevzû'-i bahs olamaz. Bu 
mertebe esmanın kesretinden akdes olduğu için bu tecellî-i zatîye "feyz-i 
akdes" demişlerdir. Ve her bir tecellîyi kabul edecek bir mahall lâzımdır ki, 
o mahal o feyzin kabili ve o tecellînin mir'âtıdır. Bu tecellî-i zatînin mir'âtı 
ve bu feyz-i akdesin kavâbili a'yân-ı sabite ve hakâyık-ı ilmiyyedir. Ve bu 
hakâyık ise,. zât-ı Hakk'ın gayri değildir. 

Ve yukarıda zikr olunan merâtib-i sitteden üçüncüden altıncı mertebeye 
kadar olan vücûd-i mutlakın tenezzülâtı, Hakk'ın "feyz-i mukaddesinden 
vâki' olur. Ve "feyz-i mukaddes" a'yân-ı sabite isti'dâdâtının iktizâ ettiği 
şeylerin hâriçte zuhurunu mûcib olan tecelliyât-ı esmâiyyeden ibarettir. Ve 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 119 

tecelliyât-ı zâtiyye / ve esmâiyye hakkındaki îzâhât ve tafsilât Fass-ı 
Şîsî'de gelecektir, tmdi mademki kavâbilin ibtidâsı gayr-i mec'ûl olan 
hakâyık-ı ilâhiyye, ve intihası mec'ûl olan suver-i kevniyyedir; ve 
hakâyık-ı ilâhiyye zât-ı Hakk'ın ve suver-i kevniyye dahi hakâyık-ı 
ilâhiyyenin mir'âtı vâki' olmuştur; ve bunlar da Hakk'ın tecelliyât-ı zâtiyye 
ve esmâiyyesinden ibaret bulunmuştur; şu halde emrin hepsi, ibtidâsı ve 
intihası Hak'tandır. Ve emrin kâffesi ondan ibtidâ ettiği gibi, yine ona 
rücû' eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: A Jjâ. ol Lz~J *\j\ 13J «^i Uj| 
öy^-J <^[j ^^J: Ji" <jl>j£1* ûJ-j iŞJl\ ûU~~-i # öj^i ^ (Yasin, 
36/82-83). 

Velhâsıl Hak Teâlâ hazretleri kendi niseb ve şuûnâtı olan esmâ-i 
bî-nihâyesinin "ayn"larını görmek dilediği vakit, onların suveri mün'akis 
olabilecek âyînenin vücûdu iktizâ etti; bu mir'âta muktezî olan. eşyayı 
tehiyye buyurdu. Mertebe mertebe hazret-i şehâdete tenezzül etti ve âlemi 
halk eyledi. Ve âlem müstaidd-i cila bir âyîne idi. Onda Âdem'i îcâd 
etmekle mir'ât-ı âlemi mücellâ kıldı. Zîrâ Âdem tecelliyât-ı esmâiyyenin 
cümlesini kabule müstaiddir. Ve âlem-i taayyünâtta, onun taayyünü gibi 
ekmel ve akbel bir taayyün yoktur. Ve mazhar-ı Âdem'de müteayyin olan 
ancak Hak olduğundan, Hak Teâlâ kendi zâtını mir'ât-ı Âdem'de 
kemâliyle müşahede buyurur. Binâenaleyh Âdem bi'1-cümle merâtibi 
câmi'dir. Bu surette kemâl-i celâ ve isticlâ Âdem'in vücuduyla hâsıl olmuş 
olur./ 

Ve melâike dahi ıstılâh-ı kavimde "insân-ı kebîr" ta'bîr olunan 
bu suretin, ya'nî sûret-i âlemin, ba'zı kınasından oldu. Böyle 
olunca melâike o suret için, neş'et-i insâniyyede olan kuvâ-yı 
rûhâniyye ve hissiyye gibi oldu. Ve onlardan her bir kuvvet 
kendi nefsi ile mahcûbdur, zâtından efdal görmez. Ve muhakkak 
kuvâda indillâh olan her bir mansıb-ı âlî ve menzilet-i refîa için 
kendi zumunda ehliyet vardır. Zîrâ onların indinde, cenâb-ı 
ilâhîye ve hakîkatüi-hakâyık canibine ve bu evsâfı hâmil olan 
neş'ette kavâbil-i âlemin kâffesini, alâsını, esfelini hasr eden 
tabîat-i külliyyenin iktizâ ettiği şeye râci' olan şey beyninde, 
cem'iyyet-i ilâhiyye hâsıldır (2). 



120 ADEMFASSI 

Ya'nî melâike, evliyâullâhın ıstılahında, "insân-ı kebîr" ta'bir olunan 
cism-i âlem suretinin ba'zı kuvvetlerindendir. Zîrâ âlem kendisinden peyda 
olan insanın vücuduyla beraber hey'et-i mecmûasıyla cemî'-i esmaya 
mazhar olduğu için sûret-i ilâhiyye üzere mahlûktur. Ve cism-i âlemin 
cüz' -i sağîri bulunan insan, cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeye mazhar olarak onun 
ruhu mesabesinde bulunduğu cihetle, cismen sağîr ve ma'nen kebîrdir. 
Çünkü ma'nen âlemi dahi câmi'dir. Bu sebeble evliyâullah, cisim 
i'tibâriyle âleme "insân-ı kebîr" ve Âdem'e "insân-ı sağîr"; ve ma'nâ 
i'tibâriyle âleme "insân-ı sağîr" / ve Âdem'e "insân-ı kebîr" ta'bîr eder. 
Ve cismen insân-ı kebîr denilen âlemde, kuvve-i elektrikiyye, kuvve-i 
buhârîyye, kuvve-i cazibe ve kuvve-i ani'l-merkeziyye gibi bir çok kuvâ-yı 
tabîiyye ve ervâh-ı cinniyye ve ervâh-ı şeyâtîn gibi kuvâ-yı rûhâniyye-i 
kesîre olduğu gibi, onun eczasından olan her bir mahlûkta dahi kuvâ-yı 
nebâtiyye ve hayvâniyye ve bunlarda dahi alâ-vechi't-teselsül lâ-yuad ve 
lâ-yuhsâ kuvâ-yı muhtelife vardır. Halbuki melâike suver-i hissiyye-i 
cismiyye ile kâim olan kuvânın ve kuvâ-yı nefsiyye ve kuvâ-yı akliyye-i 
kudsiyyenin ervahıdır. Bunlar ahkâm-ı rabbâniyye ve âsâr-ı ilâhiyyeyi, 
avâlim-i cismâniyyeye îsâl ederler. Envâr-ı ilâhiyye ile kavî oldukları için 
onlara "melek" tesmiye olunmuştur. Binâenaleyh melâike, âlemin suretinde 
mevcûd olan kuvvetlerin ba'zısı olmuş olur. Şu halde melâike, âlemin 
sureti için neş'et-i insâniyyede olan kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye gibi 
oldu. Ve insandaki kuvâ-yı rûhâniyye havâss-i bâtınesidir ki, onlar da 
"kuvve-i hiss-i müşterek", "kuvve-i hayâliyye", "kuvve-i mütefekkire", 
"kuvve-i vahime" ve "kuvve-i hâfıza"dır. Ve rûh-i tabiîsine râci' olan 
"kuvve-i cazibe", "kuvve-i mâsike", "kuvve-i hâzime", "kuvve-i dâfia", 
"kuvve-i münmiyye", "kuvve-i müvellide" ve "kuvve-i musavvire"dir. Ve 
rûh-i hayvanı ve nefsânîsine âit olan ilim, hilim, vakar, şecaat, adalet, 
siyâset, nahvet ve riyaset gibi kuvvetlerdir. 

Kuvâ-yı hissiyye dahi havâss-i zâhiresidir ki, onlar da: "Kuvve-i 
sâmia", "kuvve-i bâsıra", "kuvve-i şâmme", "kuvve-i zâika" ve "kuvve-i 
lâmise" denilen beş kuvvetten ibarettir. Ve bu kuvvetler mahsûs olan 
maddiyyâta taalluk eder. İşte bu kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye insanın 



120 ADEMFASSI 

Ya'nî melâike, evliyâullâhın ıstılahında, "insân-ı kebîr" ta'bir olunan 
cism-i âlem suretinin ba'zı kuvvetlerindendir. Zîrâ âlem kendisinden peyda 
olan insanın vücuduyla beraber hey'et-i mecmûasıyla cemî'-i esmaya 
mazhar olduğu için sûret-i ilâhiyye üzere mahlûktur. Ve cism-i âlemin 
cüz'-i sağîri bulunan insan, cemî'-i esmâ-i ilâhiyyeye mazhar olarak onun 
ruhu mesabesinde bulunduğu cihetle, cismen sağîr ve ma'nen kebîrdir. 
Çünkü ma'nen âlemi dahi câmi'dir. Bu sebeble evliyâullah, cisim 
i'tibâriyle âleme "insân-ı kebîr" ve Adem'e "insân-ı sağîr"; ve ma'nâ 
i'tibâriyle âleme "insân-ı sağîr" / ve Âdem'e "insân-ı kebîr" ta'bîr eder. 
Ve cismen insân-ı kebîr denilen âlemde, kuvve-i elektrikiyye, kuvve-i 
buhâriyye, kuvve-i cazibe ve kuvve-i ani'l-merkeziyye gibi bir çok kuvâ-yı 
tabîiyye ve ervâh-ı cinniyye ve ervâh-ı şeyâtîn gibi kuvâ-yı rûhâniyye-i 
kesîre olduğu gibi, onun eczasından olan her bir mahlûkta dahi kuvâ-yı 
nebâtiyye ve hayvâniyye ve bunlarda dahi alâ-vechi't-teselsül lâ-yuad ve 
lâ-yuhsâ kuvâ-yı muhtelife vardır. Halbuki melâike suver-i hissiyye-i 
cismiyye ile kâim olan kuvânın ve kuvâ-yı nefsiyye ve kuvâ-yı akliyye-i 
kudsiyyenin ervahıdır. Bunlar ahkâm-ı rabbâniyye ve âsâr-ı ilâhiyyeyi, 
avâlim-i cismâniyyeye îsâl ederler. Envâr-ı ilâhiyye ile kavî oldukları için 
onlara "melek" tesmiye olunmuştur. Binâenaleyh melâike, âlemin suretinde 
mevcûd olan kuvvetlerin ba'zısı olmuş olur. Şu halde melâike, âlemin 
sureti için neş'et-i insâniyyede olan kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye gibi 
oldu. Ve insandaki kuvâ-yı rûhâniyye havâss-i bâtınesidir ki, onlar da 
"kuvve-i hiss-i müşterek", "kuvve-i hayâliyye", "kuvve-i mütefekkire", 
"kuvve-i vahime" ve "kuvve-i hâfıza"dır. Ve rûh-i tabiîsine râci' olan 
"kuvve-i cazibe", "kuvve-i mâsike", "kuvve-i hâzime", "kuvve-i dâfia", 
"kuvve-i münmiyye", "kuvve-i müvellide" ve "kuvve-i musavvire"dir. Ve 
rûh-i hayvânî ve nefsânîsine âit olan ilim, hilim, vakar, şecaat, adalet, 
siyâset, nahvet ve riyaset gibi kuvvetlerdir. 

Kuvâ-yı hissiyye dahi havâss-i zâhiresidir ki, onlar da: "Kuvve-i 
sâmia", "kuvve-i bâsıra", "kuvve-i şâmme", "kuvve-i zâika" ve "kuvve-i 
lâmise" denilen beş kuvvetten ibarettir. Ve bu kuvvetler mahsûs olan 
maddiyyâta taalluk eder. İşte bu kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye insanın 



122 ADEMFASSI 

Ve her bir kuvvet, indallâh her bir mansıb-ı âlî ve menzilet-i refîa için 
kendi zu'munca, nefsinde ehliyet tasavvur eder. Ve kendi nefsinde 
gördüğü kemâl gayrin kemâlini görmeğe hicâb olur. Halbuki hakîkat-i hâl 
böyle değildir. Bu ancak bir zu'm ve tasavvurdan ibarettir. Bunun sebebi 
budur ki, her bir kuvvet indinde cenâb-ı ilâhîye (ya'nî herbir mevcûd için 
bilâ-vâsıta bir vech-i hâs bulunan ve hazret-i vâhidiyyetten ibaret olan esma 
ve sıfat mertebesine) ve hakîkatü'l-hakâyık canibine (ya'nî mevcûd ve 
ma'dûm bi'1-cümle hakâyık-ı mümkinâtı cami" olan hazret-i 
imkâniyyeye), ve bu evsâfı (ya'nî evsâf-ı hakkıyye ve halkıyyeyi) hâmil 
olan neş'et-i insâniyyede kavâbil-i âlemin kâffesini (ya'nî rûh-i tabiîye 
müstaidd olan cesed-i müsevvâyı ve âlem-i tabiînin unsurî, cemâdî, nebatî, 
hayvânî ve insanî bi'1-cümle kavâbilini) a'lâsını (ya'nî melâikeyi) ve 
esfelini (ya'nî âlem-i cismânî-i unsurîyi) hasr eden tabîat-i külliyyenin 
(ya'nî tabâyi'm aslı olan hararet, bürûdet, rutubet ve yubûsetin) iktizâ 
ettiği şey arasında cem'iyyet-i ilâhiyye vardır. Bu cümleyi îzâh için biraz 
tafsilât i'tâsı lâzım geldi. Cem'iyyet-i ilâhiyyeyi cami' olan üç hakikat 
vardır: 

Birincisi: Hazret-i vâhidiyyettir ki, esma ve sıfat mertebesidir. Ve her 
bir mevcuda bilâ-vâsıta bu mertebeden bir vech-i hâss vardır. Zîrâ âlem-i 
eksef olan mertebe-i şehâdete kadar, bu mertebenin mâ-dûnunda bulunan 
her bir mertebede tekevvün eden her hangi bir mevcûd, bu mertebede sabit 
olan bir ismin mazharıdır. Ve bu isim o mevcudun vech-i hâssıdır; ve o 
mevcûd bu ismin zillidir. Gölge ile sahibi arasında vâsıta olmadığı gibi, o 
mevcûd ile bu isim arasında da vâsıta yoktur. 

ikincisi: Hazret-i imkâniy yedir. Bu hazret bi'1-fiil mevcûd olmuş ve 
bi'1-kuvve mevcûd ve bi'1-fiil ma'dûm / bulunmuş olan bi'1-cümle 
hakâyık-ı mümkinâtı câmi'dir. Ve bu öyle bir vech-i kevnîdîr ki, 
rubûbiyyetten temeyyüz edip ubûdiyyetle muttasıf olmuştur. Zîrâ 
vücûd-i vâhid-i hakîkî vitr iken, bu hakîkat-i imkâniyye ile tecellî 
etmekle şef olmuş ve bir vücûd iki görünmüştür. Binâenaleyh hazret-i 
imkâniyye bi'1-cümle keserâtın hakâyıkını câmi'dir. Ve hazret-i 
imkâniyye mertebe-i vâhidiyyete mukabil olduğu ve bi'1-cümle niseb ve 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 123 

şuûnâtı cami' olan vücûd-i vahidin tenezzülünden başka bir şey olmadığı 
için bi't-tabi" cem'iyyet-i ilâhiyyeyi hâizdir. 

Üçüncüsü: Tabîat-i külliyye mertebesidir. Bu mertebe hazret-i 
vâhidiyyet ile hazret-i imkâniyyeyi câmi'dir. Ve âlem-i maddiyyât bu 
mertebenin taht-ı hîtasındadır. Binâenaleyh suver-i âlemde bir vech ile 
müessir ve bir vech ile müteessirdir. Ulûhiyyet bu tabîat-i külliyyenin 
bâtını ve bu mertebe ulûhiy yetin zahiridir. Zîrâ esmâ-i ilâhiy yenin suver-i 
kesîfesi bu âlemde bu tabîat-i külliyye ile zahir olur. Şu ( halde tabîat-i 
külliyye suver-i hakkıyye ve halkıyyeyi cami' olan hakîkat-i külliyye-i 
İlâhiyyedir. Ve Hak ile halk taraflarının kemâli ile zahirdir. 

İşte kuvâ-yı insâhiyyeden her bir kuvvet ve sûret-i âlem kuvâsmın 
ba'zısı mesabesinde olan melâikeden her bir melek ; kendi indinde, zikr 
olunan cem'iyyet-i selâseyi müşahede ettiği için, bu hakâyık-ı selâseye 
râci' bulunan her bir mansıb-ı âlî ve menzilet-i refîaya kendi zu'munda 
ehlijyet tasavvur eder. Halbuki onun bu zu'mu doğru değildir. Kendisinin 
cem'iyyet-i selâseyi cami' olması, kemâlâttan ancak bir kemâl-i mahsûsun 
mazharı olması sebebiyledir. Ta'bîr-i diğerle ifâde edelim: Her bir kuvvet 
bir ismin mazharıdır. Ve isimde iki delâlet vardır: Birisi zâta, diğeri 
kendisinin mevzu' olduğu ma'nâ-yı husûsîye aittir. Zât bi'1-cümle esma ve 
sîfâtm câmi'i olduğundan zâta delâleti i'tibâriyle her hangi bir isim alınsa, 
onda cemî'-i esma mündemiç bulunur. Ve o isim bu i'tibâr ile hâiz-i 
cem'iyyettir. Velâkin onun mazharı, ancak kendisinin âyînesi olduğu 
cihetle, bu mazharın taayyünü, onda mündemiç olan diğer esma 
ahkâmının zuhuruna müsâid değildir. Ve mevzu olduğu ma'nâ-yı husûsî 
i'tibâriyle her bir isim diğer esmadan ayrıdır. Binâenaleyh / bu i'tibâr ile 
onda cem'iyyet yoktur. Fakat "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olan insân-ı 
kâmilin taayyünü bi'1-cümle esma ahkâmının zuhuruna müsâid 
olduğundan, zikr olunan hakâyık-ı selâseyi câmi'dir. Zîrâ ism-i cami' olan 
"Allah" bi'1-cümle esmayı muhît olan zâta delâlet eder. Ve bu bahsin tafsîli 
Fass-ı İdrîsî'de gelecektir. 

Ve bunu akıl nazar-ı fikrî tarîkıyla arif olmaz; belki bu fennin 



124 ADEM FASSI 

idrâki, ancak keşf-i ilâhî ile vâki' olur ki, ervahını kabil olan 
âlem suretlerinin aslı ne olduğu ondan malûm olur (3). 

Ya'nî bu tabîat-i külliyye fennini akıl nazar-ı fikrî tarîki ile bilemez. Bu 
fennin idrâki keşf-i ilâhî ile olur. Ve âlemde tekevvün eden namütenahi 
suretlerin aslı nedir? Ve onlar kendilerinin ruhu olan esmâ-i ilâhiyyenin 
te'sîrâtını ne vech ile kabul ederler? Ve mertebe-i ahadiyyetten âlem-i 
şehâdete keyfiyyet-i nüzulleri nasıldır? Bunlar hep keşf-i ilâhî ile ma'lûm 
olur. Nazar-ı fikrî tankıyla akıllarını isti'mâl eden ehl-i felsefe bu hususta 
hayret içindedirler. Nitekim felâsife-i islâmiyyeden olan Ebû Alî Sînâ 
vefatı zamanında bu tarîk ile sarf ettiği mesaînin ve icra ettiği tetebbuât ve 
tedkîkâtın boş olduğunu ve hiç bir şey tahsil edememiş bulunduğunu 
i'tirâf etmiş ve atîdeki beyt ile bu aczini ikrar etmiştir: 

I Tercüme: "Ftisâm-ı mahlûkat senin mağfiretinledir. Sen'i vasf edenler 
sıfatından âciz kaldılar. Yâ Tevvâb, bize tövbe-i hakîkî ihsan et; zîrâ biz 
beşeriz. Biz seni hakk-ı maVifetin ile bilemedik." 

Ve felâsifenin nerede hayrete düştüklerinin tafsili Fass-ı îdrîsî'de 
gelecektir. 

Ma'lûm olsun ki, tabîat-i külliyye ulûhiyyetin zâhiriyyeti olan hakîkat-i 
vahidedir. Ve yekdiğerine zıd bir takım keyfiyyetleri hâiz olan suver-i 
tabîiyye, her mertebede, o hakîkat-i vâhideden zahir olup taayyünât-ı 
müteaddide ile müteayyin olur. Binâenaleyh tabiat ve tabiattan zahir olan 
ecsâm-ı tabîiyyenin hey'et-i mecmuası, hakîkat cihetinden ayn-ı vahidedir; 
ve taayyün cihetinden uyûn-i kesîredir. Ve ayn-ı vahide dahi Hakkın 
hakikati olan ayn-ı ahadiyyedir. Ve bu suver-i tabîiyye ayn-ı vâhidenin 
taayyünât-ı muhtelifesi olduğu için, sâha-i taayyünâtta mevcûd olmayan bir 
şey, tabiattan zuhur ettikde, veyahut suver-i mevcûde-i tabîiyyeden bir 
takımı bozulup ma'dûm oldukda, o tabiat ne eksilir, ne de ziyâdeleşir. Ve 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 125 

tabiata müteallik tafsilât Fass-ı İdrîsî ile Fass-ı İsevî'de gelecektir. Ve 
tabîat-i külliyye kâffe-i merâtibde suverin mucidi olan hakikatin zâhiriyyeti 
olduğu cihetle, suretler cismânî, aklî, ilmî, hayalî, zihnî, nûrî, rûhânî ve 
ilâhî olur. Nitekim hadîs-i sahîhde buyrulmuştur: aİU üjy* Js- p\ jU 4JUİ 01 
J\jû aA^u zâŞû Âijj â^J! ı Jr * JU; ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ Âdem'i 
sureti üzerine halk etti. Böyle olunca Allah Teâlâ'nın cenabına lâyık sûret-i 
ilâhiyye-i nûriyyesi vardır." İmdi ehl-i hakikate göre suretler, ya ulvî veya 
süflî olur. Ve ulviyyet dahi, hakîkî ve izafî kısımlarına ayrılır: / 

1. Suver-i ulviyye-i hakîkıyye. Mertebe-i vâhidiyyette müteayyin olan 
esmâ-i rubûbiyye suretleridir. Bunların maddesi ve heyulası amâ'-i 
Rab'dır. Ve bu suverin müessiri zât-ı ulûhiyyetin hakîkatidlan ahadiyyet-i 
zâtiyyedir. Ve mertebe-i vâhidiyyetin hey'et-i mecmuasının zâhiriyyeti 
tabîat-i külliyyedir. 

2. Suver-i ulviyye-i izâfiyye. Ervâh-ı aklıyye, ervâh-ı müheyyeme, 
ervâh-ı nefsiyye ve ervâh-ı melâike-i müheyyeme hakâyıkınm suretleridir. 
Bunların maddesi nûr-i tecellîdir. 

3. Suver-i süfliyye. Hakâyık-ı imkâniyye ile âlem-i ecsâm suretleridir. 
Hakâyık-ı imkâniyye suretleri hazret-i imkâniyyede müteayyin olan niseb-i 
ilâhiyyeden ibarettir ki, Rab ve merbûb nisbetleri bu mertebede zahir olur. 
Binâenaleyh hazret-i imkâniyye bi'1-cümle keserâtın suver-i hakâyıkını 
câmi'dir. Ve bunların maddesi amâ'-i merbûbdur. Amâ'-i Rab'de 
müteayyin olan hakâyık-ı ulviyye suretleri bu mertebede merbûbiyyetle 
muttasıf olur. Ve hazret-i imkâniyye misâl-i mutlak ve misâl-i mukayyed 
ve berzah âlemlerindeki suretleri câmi'dir. Ve bu suver âlem-i ecsâma 
nisbeten ulvîdir. Ve bu suretlerin maddesi ve heyulası enfâs ve a'mâl ve 
ahlâk gibi a'râzdır. Binâenaleyh bir kimse şer'a muvafık a'mâl-i sâliha îfâ 
etse ve ahlâk-ı hasene ile muttasıf olsa bunlar âlem-i berzahda hûr ve kusur 
gibi suver-i cemâliyye ile zahir olur. Ve a'mâl-i seyyie ve ahlâk-ı 
zemîmeden dahi nâr ve hayyât ve akârib suretleri peyda olur.* 



Mesnevi, C. II, 958, 1406; C. V. 2211. beyitlere bakınız. (A.A. Konuk) 



126 ADEM FASSI 

Âîem-i ecsâmdaki suretler en sûflî olanlardır. Ve bunların maddesi 
cism-i küldür ki, unsuriyyâttan ibarettir. Bunların ulvîsi hatif olan "nâr" ile 
"havâ"dır. Ve nâr ile hava ervâh-ı havâiyye ve nâriyyenin maddesidir. 
Süflisi sakîl olan eesâm-ı sulbiyye ile mâyi'âttır. Ve bunlar suver-i 
>ö ma'deniyye ve nebâtiyye ve hayvâniyyenin maddesidir. İşte "tabiat" bu 
suretlerin / kâffesini hâmil olan bir hakikattir. Bir vech ile fail ve bir vech 
ile münfaildir. Meselâ tabiatta hararet, bürûdet, yubûset ve rutubet vardır. 
Bu dört şey tabiatın gayri değildir. Fakat tabiat hararetle yubûsette ve 
bürûdetle rutubette faildir; ve yubûset ile rutubet suretlerinde münfaildir. 
Demek ki, tabiat bir vech ile fail ve bir vech ile münfaildir. Ve te'sîr ve 
teessürün kâffesi bu misâle kıyâs olunsun. 

Ve kendi ruhlarını kabul eden âlemin suver-i ma'kûle ve mahsüsesi 
âtideki îzâhât dâiresinde tekevvün eder. Şöyle ki ervahın kâffesi nûr-i 
evvel olan "kalem-i a'lâ"nın hakikatinde müteayyindirler. Ondan sonra 
semâvât ve arzın halkından evvel "levh-i mahfûz"da o maânîyi hâmil olan 
hurûfun kitâbetiyle tafsile gelir. Fakat bu levh-i mahfuzda mersûm olan 
suver ve eşkâl mütebeyyin değildir. Ba'dehû hubb-i zuhur harareti ve 
hareket-i şevkıyye-i rûhâniyye inbi'âs etmekle bu suver ve eşkâl-i gayr-i 
mütebeyyine kendilerine mahsûs olan âlemlerinde, ya'nî âlem-i tabayı 1 ve 
anâsırda tezahür eder. Onların tebeyyün ve tezahürü, ya'nî tesviye-i cesedi 
tamâm oldukda bu suver-i cesediyyeyi muzhir olan rûh-i cemâdîden sonra 
rûh-i nebâtiyye-i nâmiyye sâri olur. Ba'dehû rûh-i hayvâniyye-i 
müteharrike ve en sonra da vücûh-i mümkinenin etemmi üzere, zuhûr-i 
ilâhî için, rûh-i insâniyye-i mükemmelenin sereyânı vâki' olur. 

Misâl: Bir kâtib ilminde olan maânîye suret vermek için kalemini 
hokkaya batırır. Kalem ucunun mahmul olduğu mürekkep o maânîyi hâmil 
olan hurûfu hâvidir. Fakat kâtib mürekkep yerine soğan suyu isti'mâl etse 
ve bu su ile beyaz kağıt üzerine hurufatı nakş etse kağıt üzerinde eşkâl-i 
hurûf mütebeyyin olmaz. Ve bu hurûf ma'nâların suveridir; ve ma'nâlar bu 
suverin ervahıdır. / Ve bu maânî, bu hurûfta ittihâd ve hulul olmaksızın 
mevcûddur. Ba'dehû bu soğan suyu ile yazılmış olan hurûf hararet- i nâra 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 127 

arz olundukda, hurûf-i mersûmeniri rengi kağıdın rengine muhalif olarak 
zahir olmakla karî' onları okuyup, o hurûfta zahir olan ma'nâları anlar. 

İmdi ervahı kabul eden suver-i âlemin aslı bulunan tabîat-i külliyye 
fenninin idrâki akıl ile değil, keşf-i ilâhî ile mümkin olur. Akıl ancak kendi 
nefsini idrâk eder; ve ona ancak kendi nef siyle kendi nefsinden aldığı şey 
münkeşif olur. Zîrâ aklın avâmil ve müessirâtı havâsstir. Akıl vâsıta-i 
havâss ile kendinde müctemi' olan husûsâta nazaran hükm eder. Bu ise 
kendi nefsiyle kendi nefsinden aldığı hükümdür. Bu hükümdeki ihatanın 
cüz'iyyeti ise meydandadır. Onun için nazar-ı fikrî tarîki ile akıllarını 
isti'mâl eden felâsifenin hakâyık-ı eşyaya ıttılâ'ı şimdiye kadar mümkin 
olmadığı gibi, bundan sonra da ebeden mümkin olamayacaktır. Bunlar 
Hz. Hayyâm'ın buyurduğu gibi öküzden süt sağmak gibi abesle 
iştigaldedirler. Beyt-i Hayyâm: 

Tercüme ve îzâh: Onlar ki, akıl ise sa'y ederler; yazık ki, hepsi 
öküzden süt sağarlar. Libâs-ı belâheti giymeleri, ya'nî akıllarını terk edip 
keşf-i ilâhî ashabı olan enbiyâ-i kiramın getirdikleri ahkâmı kabul ve 
onlara tâbi' olmaları, evlâdır. Bu tebaiyyet öyle olmalıdır ki, emr-i 
hakîkatte bu gün aklın hükmüyle bir yaprak bile satmamalıdır. Ya'nî 
ahkâm-ı enbiyâyı ihâta-i cüz'iyye sahibi olan akla tatbik ile i'tirâzâtta 
bulunmamalıdır. 

/ Ve keşf-i ilâhî kevn-i cami' mazharının gayrisinde vâki' olmaz. 
Bunlar ise enbiyâ (aleyhimüVselâm) ile Hz. Şeyh-i Ekber ve emsali 
(rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) gibi onların vârisleri olan kümmelîndir. Zîrâ 
bunlar Allah ism-i câmi'inin mazharı oldukları cihetle, zât-ı mutlakın 
merâtib-i tenezzülâtını kendi nefislerinde zevkan müşahede ederler. Ve 
söyledikleri ve yazdıkları hep kendi müşâhedât-ı zevkıyyeleridir. Ve onlar 
bu müşahede üzerine bilirler ki, tabîat-i külliyye ulûhiyyetin zâhiriyyeti 
olan hakîkat-i vahidedir. Ve bu da külde sârî olan zât-ı ahadiyyeden başka 



128 ÂDEM FASSI 



s v s m * , r s 

bir sev değildir. Bunun için Hak Teâlâ buyurur: <ij <J[ *U*JI ^ <^JÜI j» 3 
*H ^j^K^uhruf, 43/84) ve lisân-ı resûliyyeti ile de 4ÜI J# Ja^J J*_^ ^d* jJ 
deyip külde zât-ı ahadiyyenin sereyânı hakikatini duyurur. 



İmdi bu mezkûr, "insan" ve "halîfe" tesmiye olundu. Onun 
insâniyyetine gelince onun neş'etinin umûmundan ve hakâyıkın 
küllisini hasır olduğundan dolayıdır. Ve o, kendisiyle nazar 
vâki* olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir. Ve 
"basar" ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için "insan" 
tesmiye olundu. Zîrâ Hak, onunla halkına nazar eyledi ve onlara 
rahmet etti (4). 

Ya'nî kuvâ-yı âlemin küllisini, a'lâsını ve esfelini cami' olan bu 
mezkûra, ya'nî kevn-i câmi'a, "insan" tesmiye olundu ki, ism-i aslîdir. Ve 
"halîfe" tesmiye olundu ki, ism-i lakabîdir. Ona "insan" denilmesi 
neş'etinin umûmî / olmasından ve hakâyıkın cümlesini hasr ve ihata 
etmesinden nâşîdir. Zîrâ rûhânî, tabîî ve unsurî olan bi'1-cümle neş'etlerde 
onun sereyânı olduğu gibi ulvî ve süfli kâffe-i hakâyıkı hasırdır. Âlemde 
hiç bir hakikat yoktur ki, onda olmasın. İnsanın zahirinde âlemin zahirinde 
olan ve bâtınında dahi, âlemin bâtınında bulunan her bir şeyin nazîri 
vardır. Binâenaleyh insan hulâsa-i mevcudat ve zübde-i kâinattır. Zîrâ 
âlem sûret-i ilâhiyye üzeredir. Ve insan ise o suretin nümûne-i câmi'idir. 
Ve. bu "kevn-i cami'" kendisiyle nazar vâki' olan gözün, Hak için, 
gözbebeği menzilesindedir. Ve "basar" ta'bîr olunan dahi ancak odur. Ve 
kuvve-i bâsıra görünen şeylerin aynını nasıl gözbebeği ile idrâk ederse, 
zât-ı mutlakın kendi merâtib-i tenezzülâtının kâffesine olan nazarı dahi bu 
gözbebeği mesabesinde olan insân-ı kâmil ile vâki' olur. Ya'nî kuvve-i 
bâsıranın zevki olan rü'yet gözbebeğinin sureti ile vâki' olduğu gibi, Hak 
için zevk-ı rü'yet dahi insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsiyle olur. Ve insan 
kuvve-i bâsırasıyla kendisinin aynı olan vücûduna nazar ettikde hâsıl olan 
zevk-ı rü'yet, gayrdan müstefâd olmaz. Belki bu zevk kendi zâtının kendi 
zâtına verdiği bir zevktan ibarettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla vâki' olan 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 129 

nazar-ı ilâhî de böyledir. Onun için Hz.Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı 
Mekkiyye'nin iki yüz yirmi birinci babında şöyle buyurur: Beyt: 

Tercüme: "Gayr nerededir? Ve kevnde bütün "beşer" tesmiye ettiğin 
vücûdun gayrı bir şey yoktur. Zîrâ o, aynen ve ilmen kevnin kâffesine 
şâmil olur bir isimdir. Binâenaleyh sen suretlerden çıkma!" 

İşte insan, Hak için, gözün gözbebeği mesabesinde bulunduğundan 
nâşî "insan" tesmiye olundu. / Zîrâ Hak insân-ı kâmil ile halkına nazar etti 
ve onlara rahmet eyledi. Çünkü insân-ı kâmil âlemin îcâdına ve onun 
bakâsma ve kemâlâtına ezelen ve ebeden dünyâca ve âhiretçe sebeptir. 

Mertebe-i ilimdeki sebebiyyetine gelince: Hak Teâlâ kendi zâtına zâtıyla 
tecellî ettiği ve cemî'-i sıfatım ve kemâlâtım zâtında müşahede eylediği ve 
onları insân-ı kâmilin hakîkatinde müşahede etmeği murâd ettiği vakit, 
hazret-i ilmiyyede nev'-i insanînin hakikati olan hakîkat-i muhammediyye, 
Hak için, âyîne mesabesinde vâki' oldu. Ve hakâyık-ı âlemin küllisi onun 
vücûdu ile mevcûd oldu. Ve bu hakîkat bütün esmayı cami' olan 
"ilâhiyyet" mertebesine tekabül eyledi. Ba'dehû Hak Teâlâ o hakikatte 
bi'1-cümle esmaya vücûd-i tafsîlî i'tâ edip a'yân-ı sabite zahir oldu. 

"Ayn"daki sebebiyyetine gelince, <jjy aO j^- ^ Jjl hadîs-i şerîfi 
mucibince nûr-i muhammedîden ibaret olan akl-ı evvelin îcâdiyle, Hak 
Teâlâ vücûd-i haricîyi vücûd-i ilmîye mutabık kıldı. Ba'dehû akl-ı evvelin 
mütezammın olduğu mevcûdât-ı şâire zuhura geldi. Nitekim merâtib-i sitte 
bahsinde bâlâda beyân olundu. 

Kemâlâta sebebiyyetine gelince, Hak Teâlâ insân-ı kâmilin kalbini 
tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyyesine mir'ât kıldı. Evvelen ona, ba'dehû 
onun vasıtasıyla âleme tecellî etti. Bu hal, bir âyîneye mün'akis olan nurun 
onun mukabilinde bulunan diğer bir âyîneye in'ikâsına benzer. Şu hâle 
nazaran esmanın ilimde ve "ayn"daki a'yânı ve onların kemâlâtı ancak 
insân-ı kâmil vasıtasıyla hâsıl oldu. Ve insan maksûd-i ûlâ olunca, 




bi't-tabi 1 onun vücûd-i haricîsi hakâyık-ı âlemin vücûdunu iktizâ eder. 
Binâenaleyh Hak Teâlâ en sonra insanı îcâd için, evvelen eczâ-yı âlemi 
îcâd etti. Nitekim buna işâreten hadîs-i kudsîde: il^uSf I -cJLi* a *n^ iW J 
ya'nî "Sen olmasa idin yerleri, gökleri yaratmaz idim" buyruldu. Ve Hz. 
Mevlâna Celâleddîn Rûmî (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şeriflerinin cild-i 
55 râbi'inde bu hakîkati şu vech ile tavzîh buyururlar: / Mesnevi: 

-iiL-J! Ojj — s^-Vi j — *o j_«j ûjji ^i ûl C-— i «^j — »j ji\ j$ı 
-*r «^ es— ^ t>-* f* "0 P^ J û * °JJ— ** j ^ 

Jjl «Jl *j ^j— ; jT cSj^İ 4-^U- J _P jj XÂj >Â j *C » Jjl 

Tercüme: "Zahire nazaran, o dal budak meyvenin aslıdır. Velâkin 
bâtına nazaran, dal budak meyve için vücûd bulmuştur. Eğer meyve meyi 
ve ümîdi olmasa idi, bağçıvan hiç ağacın kökünü diker miydi? Böyle 
olunca o ağaç ma'nâ i'tibâriyle meyveden doğdu. O meyvenin tevellüdü, 
her ne kadar suret i'tibâriyle seçerden vâki' olmuş ise de, bunun için, o 
zû-fünûn olan (S.a.v.) Efendimiz: û^iLJt ûj^Jt j^ ya'nî "Biz sabıklar 
olan âhirleriz" remzini beyân buyurmuştur. Ve yine buyurur ki: Vâkıâ ben 
suret i'tibâriyle Âdem'den doğmuşumdur. Velâkin ma'nâ i'tibâriyle ceddin 
ceddi olarak vâki' olmuşumdur. O meleğin secdesi benim için olmuştur. 
Ve benim için yedinci felek üzerine gitmiştir. Fikrin evveli, amelde âhir 
geldi. Husûsiyle bir fikir ki, vasf-ı ezel ola." 

İşte bu şuhûd-i ezelî ve îcâd-ı ilmî ve aynî onlara nazardan ve onların 
üzerine rahmet-i rahmâniyye-i mücmelenin ve rahmet-i rahîmiyye-i 
tafsîliyyenin ifâzasından ibarettir. Zîrâ bi'1-cümle kemâlât vücûd üzerine 
mürettebdir. Ve vücûd rahmet-i asliyyedir ki, envâ'-ı rahmet ve dünyevî ve 
uhrevî saadet hep bu rahmet-i asliyyeye tâbi'dir. / 

İmdi o, ezelî olan insân-ı hadistir; ve ebedî olan neş'e-i dâimdir; 
ve cami* olan kelime-i fasıladır. Binâenaleyh âlem önün 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 131 

vücuduyla tamâm oldu. Böyle olunca o, âlemden, hâtemden 
hâtemin fassı gibidir ki, o, pâdişâhın hazînelerini onunla 
müh ürl ediği mahall-î nakş ve alâmettir (5). 

Ya'nî kevn-i cami' olan İnsân-ı kâmil suretiyle hadistir ve hakîkat-i 
rûhiyyesiyle ezelîdir. Zîrâ suver-i ilmiyye ilm-i ilâhîdir; ve ilim niseb-i 
ilâhiyyeden bir nisbet olmak i'tibâriyle Hakk'ın aynıdır; ve Hak ise 
ezelîdir. Ve hakîkat-i insâniyye niseb-i nâmütenâhiyyeyi cami' olan zâM 
vâhideye mukabil bulunan âyîne mesabesinde olup zât-ı vâhidenin cemî'-i 
merâtibe tenezzülü bu hakîkatle vâki' olduğundan ve cemî'-i merâtib ise, 
Hakk'ın vücûdundan ibaret ve vücûd-i Hak ise ebedî bulunduğundan, 
insân-ı kâmilin neş'eti dahi ebedîdir. Hiç bir mertebede asla fenâ-pezîr 
olmaz. Ve insân-ı kâmil bir kelimedir ki, ahkâm-ı vücûb ile ahkâm-ı imkân 
aralarını fasl eder. Ve kendisi vücûb ile imkân arasında berzahdır. Ve 
berzah olarak vâki' olan şeyin iki cihete de birer yüzü vardır. Binâenaleyh 
insân-ı kâmil ahkâm-ı vücûb ile ahkâm-ı imkânı câmi'dir. Velâkin onun 
berzahiyyeti tarafeynden mümtaz olmak ve kendisinin ayn-ı zâidesi 
bulunmak suretiyle değildir. Meselâ kelimenin vücûdu suretle ma'nâ 
arasında berzahtır. / Velâkin kelimenin vücûdu suret ve ma'nâya nazaran 
bir ayn-ı zaide değildir. Zîrâ suret kelimenin "ayn"ı olduğu gibi, ma'nâ 
dahi o suretten hâriç değildir. Binâenaleyh kelime suret ve ma'nâyı 
yekdîğerinden ayıran bir berzah olmakla beraber bunlardan ayrı değildir. 
Ve suret ve ma'nâdan fazla olarak bir "ayn"a da mâlik değildir. İşte insân-ı 
kâmilin vücûdu dahi bu misâle mutabıktır. 

İmdi Âdem kâffe-i merâtib-i ilâhiyyeyi cami' olduğu ve onun taayyünü 
bi'1-cümle esmâ-i ilâhiyyenin zuhuruna müsâid bulunduğu için, âlemin 
vücûdu Âdem'in vücûduyle tamâm oldu. Zîrâ Âdem'in vücûdu olmasa idi, 
âlemin vücûdu ruhsuz bir cesed-i müsevvâ ve cilâsız bîr âyîne gibi kalır 
idi. Binâenaleyh âlemin Âdem'e nisbeti, fass-ı hâtemin hâteme nisbeti 
CTîhirlir Ve fass-ı hâtem mahall-i nakş ve alâmettir ki, pâdişâh hazînelerine 



132 ÂDEM FASSI 

onun fassı olduğu gibi, âlemden maksûd dahi, melik-i hakîkînin ismi olan 
"Allah" ism-i câmi'inin mahall-i nakşı bulunan insân-ı kâmildir; ve melik-i 
hakîkî hazâin-i esmâiyyesini bu alâmetle hıfz eder. 

/ Ma'lûm olsun ki ış^ty ^ taJlj Jj^ *ioUJ OUjS/I # ya'nî "O insan 
hâdis-i ezelî ve ebedî olan neş'e-i dâimdir" ibaresi tahtında azîm ma'nâlar 
vardır. Bu beyândan insanın, yalnız küre-i arz üzerinde zuhur eden 
insandan ibaret olmadığı açıkça zahir olur. Zîrâ küre-i arzın evveli ve âhiri 
vardır. Binâenaleyh onun üzerinde zuhur eden insanların da evveli ve âhiri 
vardır. Şu halde küre-i arz üzerindeki insanlar hâdis-i ezelî değildir, ebedî 
olan neş'e-i dâimde değildir. İmdi bu ma'nâyı tavzîh için bir mukaddeme 
lâzımdır. 

Şöyle ki, vücûd-i Hakk'ın ne evveli, ne de âhiri vardır, kadîmdir. 
Binâenaleyh onun sıfat ve esması dahi kadîmdir. Ve sıfat ve esmasının 
zuhûr-i ahkâm ve âsârı asla ta'tîl kabul etmez. Şu halde Hakk'ın tecellî 
etmediği bir ân yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede OU Jt y> ^ JT (Rahman, 
55/29) buyrulur. Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık'tır, Rezzâk'tır, 
Gaffâr'dır, Mümît'tir, Muhyî'dir ilh... Binâenaleyh vücûd kadîm olduğu 
gibi, keyfiyyet-i hudûs dahi kadîmdir. Ancak efrâd-ı hadisin evveli ve âhiri 
vardır. Ve keyfiyyet-i hudûsün evveli ve âhiri yoktur. Ya'nî Hakk'ın halk 
etmediği bir ân yoktur. îmdi fezâ-yı bî-nihâye ayn-ı vücûd-i Hak'tır. Ve 
onda bir taraftan tekevvün ve bir taraftan tefessüd eden kâinat ve zâilât 
sıfat-ı hâlıkıyyetin mazharıdır. Ve o bî-nihâye avalimin üzerinde ezelen 
tekevvün eden insanların efradı hadistir. Binâenaleyh insan hem ezelî ve 
hem de hadistir. Ve efrâd-ı beşer ve üzerinde yaşadığı âlemler ecele tâbi' 
olduğu halde onun bu avâlim-i bî-nihâye üzerinde ilâ-mâlâ-nihâye zuhuru 
onun neş'e-i dâim-i ebedî olduğunu gösterir. Ve "neş'e" "hadis olmak" 
ma'nâsındadır. Bu cümlenin vâzıhan ma'nâsı: İmdi o, hâdis-i ezelî ye 
hâdis-i dâim-i ebedî olan insandır" demek olur. Şu halde insan, kadîm olan 
Hakk'ın varlığında ezelden ebede kadar mevcûddur. Yukarıdaki şerh 
şurrâh-ı kiramın verdikleri ma'nâya göredir. Ve bu zevât-ı kiram, insanın 
hudûsü ancak küre-i arza inhisar ettiği ve âlem-i şehâdet ancak bizim 
âlemimiz olduğu mülahazasıyla bu yolda şerh etmişler; ve insân-ı kâmil, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 133 

suretiyle hadis ve hakîkat-i rûhiyyesiyle ezelîdir demişlerdir. Vâkıâ bu 
beyân dahi doğrudur; fakat efrâd-ı insâniyyeye nazaran doğrudur. Zîrâ 
henüz âlem-i surette zahir olmayan her bir ferdin bir hakîkat-i rûhiyyesi 
vardır. Fakat "insan" mefhûmunun âlem-i surette ezelden beri mevcûd 
olmadığı / mülâhazası darlıktır. Zîrâ âlem-i suret ef âl-i ilâhiyyenin 
meclâsıdır. Ve ef âl-i ilâhiyyenin ezelen ve ebeden ta'tîli caiz değildir. 

Binâenaleyh bizim âlemimiz yok iken fezâ-yı bî-nihâyede başka âlemlerde 

• • .» 

insan suretleri var idi. Bunun delili mukaddemede îzâh olunduğu üzere ^} 
# - » **,*«*,,&*»*,„ " 

2ub ^ U^_J <^> L.j ^j^lj cj\j^J\ jU 47L1 (Şûra, 42/29) âyet-i kerîrnesidir. 
Hak Teâlâ yerde ve göklerde "dâbbe" cinsinden olan mahlûkâtı neşr 
ettiğini beyân buyuruyor. Ve "dâbbe" insanın suretine de şâmildir. 
Nitekim âyet-i kerîmede, sûre-i Enfâl'de Si ^ iîl Ikjt *-*JI -031 jÜp LlyJI ^ ö\ 
Oj&o (Enfâl, 8/22) buyrulur. "Kör ve sağır ve akılsız olan dâbbelerin 
şerlisi" insan olduğu meydandadır. Ve keza diğer bir âyet-i kerîmede de Ol 
ûjL^^J^itj^r^JJl aJüi'j^Lij^^ (Enfâl, 8/ 55) buyrulur. Ve "küfr 
eden ve îmân etmeyen devâbb" ise ancak insandır. Esasen cenâb-ı Şeyh-i 
Ekber hazretleri Fütûhât'ın 367nci babında keyfiyyet-i hilkatin ezelî ve 
ebedî olduğunu beyan buyururlar. Nitekim atîde kıyâmet-i kübrâ bahsinde 
tafsil olunacaktır. Ve cenâb-ı Mevlânâ Celâleddîn Rûmî efendimiz dahi 
Mesnevî-i Şerifin üçüncü cildinde Dekükî kıssasında vâki': 

l^ c^ [J-y J^ *W ^"^ ^ f^^ ^*y **■* jl 
beyt-i şerîfinin ikinci mısra'ında bu ma'nâya işaret buyururlar ki, fakır 
Mesnevî-i Şerife olan Şerh-i âcizânemde bu ma'nâyı îzâh ettim. Burada 
zikri uzun olur./ 

Ve bu ecilden ona "halîfe" tesmiye eyledi. Zîrâ mühür hazâini 
hıfz eylediği gibi, halkını onunla hafızdır. İmdi pâdişâhın 
mührü onların üzerinde bulundukça, onların fethine bir kimse 
cesaret etmez. Ancak onun izniyle açar. Böyle olunca, âlemin 
hıfzında onu istihlâf etti. Binâenaleyh kendisinde inşân -ı kâmil 
mevcûd oldukça, âlem mahfuz olmaktan zail olmaz. Onu görmez 
misin ki, hizâne-i dünyâdan zail olup fekk olunsa Hak Teâlâ'nın 
onda ihtizân edeceği bir şey kalmaz. Ve onda olan şey çıkar ve 



134 ADEMFASSI 

bazısı bazısına iltihâk eder. Ve emr âhirete intikal eyler. Şu 
halde hizâne-i âhiret üzerine hatm-i ebedî ile hatm oldu (6). 

Ya'nî insân-ı kâmil kâffe-i esmayı cami' olan "Allah" isminin mazharı 
olduğu ecilden Hak Teâlâ hazretleri ona "halîfe" tesmiye eyledi. Nitekim 
Kur'ân-ı Kerîm'de melâikeye hitaben ü_Jl>. ^jV! j^ JpU- ^1 (Bakara, 
2/30) buyurmuştur. Zîrâ kilitlerin üzerine mevzu* mühür mumu üstüne 
basılan mühür ile hazîneler hıfz edildiği gibi Hak Teâlâ dahi, kendisinin 
mezâhir-i esmâiyyesi bulunan halkını insân-ı kâmilin vücûdu ile hıfz eder. 
Zîrâ envâ'-ı mevcudat suretlerinin bakâsı, hazâin-i ulûhiyyetten, 
ânen-fe-ânen onlara vâsıl olan atâyâ-yı esmâiyye ile vâki' olur. Eğer bu 
tecelliyât kesilse, suver-i âlem bir anda buz gibi eriyip mahv u nâ-büd olur. 
Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de % "£ Uj ii£* lul* % ,!l* *v ö\j 
pU. jAJ^ (Hicr, 15/21) buyurur. Ve bu suverin baka -yi kemâlât ve asarına 
sebep olan atâyâ-yı ilâhiyye evvelen vâhidü'z-zamân olan insân-ı kâmilin 
mir'ât-ı kalbine nazil olup, ba'dehû onun kalbinden âleme in'ikâs suretiyle 
tevzî' olunur. Ve pâdişâh-ı hakîkînin izni olmadıkça, insân-ı kâmilin hıfz 
ettiği hazâinin serâirine kimse muttali' olamaz; / ve hazâin-i ilâhiyyenin 
tasarrufuna kimse ictisâr edemez. Ve «jiL ^1 deki zamir insân-ı kâmile 
râci' olmak dahi caizdir. Bu surette ma'nâ: "Allah" ism-i câmi'inin mazharı 
olan insân-ı kâmilin izni olmadıkça menba'-ı atâyâ-yı ilâhiyye olan 
hazâinde hiç bir kimse tasarrufa mücâseret edemez, demek olur. Ve insân-ı 
kâmilin hazâin-i ilâhiyyede tasarrufu bi'1-asâle değil, bi'1-hilâfedir. Çünkü 
Hak Teâlâ âlemin hıfzı hususunda insân-ı kâmili istihlâf etti. Binâenaleyh 
âlemde insân-ı kâmil mevcûd oldukça, o âlem dâima mahfuz kalır. 

Sen görmez misin ki, ism-i Zâhir'in mazharı olan bu âlem-i kesîf-i 
dünyâda, Hakk'ın zuhur ve izhârı ve celâ ve istidası, son derece kemâle 
geldikten sonra, insân-ı kâmilin vücûdu zail ve onun mühr-i vücûdu 
hizâne-i dünyâdan fekk olunduğu vakit, artık hizâne-i dünyâda hıfz edecek 
bir şey kalmaz. Zîrâ suver-i zahire bozulup harâb olur. Ve ism-i Zâhir'in 
ahkâmı ism-i Bâtın'ın kabzasına intikâl eyler. Ve âlem-i kesîf-i dünyâda 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 135 

mevcûd olan cemâd ve nebat ve hayvan ve inşân ve cinn ve semâvâtta olan 
melâike âlem-i âhirete hurûc eder ve o âlemde cem' olur. Nitekim Hak 
Teâlâ 'cSj*- J^^-Sl fyj (Tekvîr, 81/5) buyurur. Ve haşr ise her bir şey 
hakkında umûmîdir. Binâenaleyh âlemden hurûc eden şeylerin ba'zısı 
ba'zısma iltihâk eder. Ya'nî fürûât kendi asıllarına mülhak olur. Şu halde 
cemâd ve nebat ve hayvan toprağa; ve insan ve cinnî ise, kendilerinde 
vâki 1 olan galebeye göre, cüz'-i nârîleri şeytandan ibaret olan nâra, ve 
cüz' -i nûrîleri dahi melekten ibaret olan nura iltihâk eder. Ba'dehû nûr 
insân-ı kâmile iltihâk edip, âlem-i nûrânîde onun hakîkat-i hatmiyyesi zahir 
olur. Ve insân-ı kâmil mazhariyle emr-i zuhur âhirete intikâl etmekle, 
insân-ı kâmil nuruyla âlem-i nûrî hizânesinin; ve nârıyla da âlem-i nârî 
hizânesinin, âlem-i âhiret üzerine hatm-i ebedî ile mührü olur. / Zîrâ insân-ı 60 
kâmil melek ve şeytanı câmi'dir. Şu kadar ki, şeytan onda tasarruf edemez; 
belki o şeytanda tasarruf eder. Velâkin insân-ı nakısta şeytan mutasarrıftır. 
Onun için insân-ı nakısta şeytâniyyet gâlib olunca âhirete intikâlinde asl-ı 
şeytan olan nâra mülhak olur. Ve şeytan mazhar-ı Celâl'dir. Âhirette 
tecelliyât-ı celâliyyenin mahalli ise cehennemdir. Ve teçelliyât-ı celâliyye 
elemi iktizâ eder. Ve eğer nûriyyet gâlib olursa âhirete intikâlinde asl-ı 
melek olan nura mülhak olur. Nitekim Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (r.a.) 
efendimiz Mesnevî-i Şeriflerinde buyururlar: Mesnevi: 

Tercüme: "Diğer bir hamlede beşer mertebesinden ölürüm, melâike 
mertebesinden kanat ve baş çıkarmak için." 

Ve nûr mazhar-ı Cemâl'dir. Âhirette tecelliyât-ı cemâliyyenin mahalli 
ise cennettir. Ve tecelliyât-ı cemâliyye lezzeti iktizâ eder. Ve neş'et-i 
uhreviyyede bunların mahalli ayrı olduğu halde, neş'et-i dünyeviyyede 
müttehiddir. Binâenaleyh gerek mü'min ve gerek kâfir bu âlemde 
tecelliyât-ı cemâliyye ve celâliyyeden nasîbe-dârdır. 

İşte insân-ı kâmil, hizâne-i dünyâ üzerine hatm-i muvakkat ile ve 
hizâne-i âhiret üzerine de hatm-i ebedî ile hatm olur. Zîrâ onun hatmiyyeti, 
neş'etin muvakkatiyyeti ve ebediyyetine tâbi'dir. 



136 ADEM FASSI 

İmdi sûret-i Hâhiyyede olan esmanın kâffesi bu neş'et-i 
insâniyy ede zahir oldu. /Böyle olunca onun rütbesi bu vücûd ile 
ihatayı ve cemi hâiz oldu. Ye Allah Teâlâ'nın hücceti melâike 
üzerine, onunla kâim oldu. İmdi tehaffuz et! Muhakkak Allah 
Teâlâ sana, senin gayrin ile va'z etti. Ve nazar et! Üzerine itâb 
vârid olan kimseye nereden itâb vârid oldu? (7). 

Ya'nî insân-ı kâmil melik-i hakîkînin hazâin-i esmâiyyesi üzerine 
mevzu' mührü mesabesinde ve ism-i câmi'in mahall-i nakşı olduğundan, 
sûret-i ilâhiyyede mevcûd olan esmanın küllîsi bu neş'et-i insâniyyede 
zahir oldu. Zîrâ pâdişâhın hâteminde menkûş olan isim görülünce, bu 
hâtemden o pâdişâhın bi'1-cümle sıfat ve esmasına intikâl olunur. 
Binâenaleyh o hâtemde pâdişâhın suretinde mevcûd olan esmanın kâffesi 
zahir olur. Ve hâtem sûret-i cismâniyyesi İ'tibâriyle her ne kadar bir cirm-i 
sağîr ise de, onun ma'nâsı, pâdişâhın kuvve-i kâhiresini ve saltanatını 
ihtar ettiğinden kimse onu fekke cür'et edemez. İşte dünyâda hatm-i 
muvakkat ve âhirette hatm-i ebedî ile hatm olan insân-ı kâmilin neş'eti dahi 
böyledir. Binâenaleyh insân-ı kâmilin rütbesi bu vücûd-i aynî ve unsurîsi 
ile, bi'1-cümle esmanın ihatasını ve zât-ı mutlakın cemî'-i merâtib-i 
tenezzülâtını hâiz oldu. Ve bu ihata ve cem'iyyet hasebiyle Allah Teâlâ'nın 
hücceti melâike üzerine onunla kâim oldu. Zîrâ J*W- J\ Â^J^UiJ dX>j Jli ilj 
5jLU ^>ji\ j^ (Bakara, 2/30) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu üzere 
Hak Teâlâ yeryüzünde halîfe ittihâz buyuracağını melâikeye haber verdi. 
Melâike dahi: "Yâ Rabbî yeryüzünde fesâd eden ve kan döken kimseyi 
nasıl halîfe ittihâz buyuracaksın? Halbuki biz sana tesbîh ve tahmîd ederiz 
ve seni takdîs eyleriz" dediler. Halbuki melâikede bu cem'iyyet ve ihata 
bulunmayıp onlar Hakk'ı, mazhar oldukları esmâ-i hâssa dâiresinde tenzîh 
ve takdîs ettikleri / ve ona bu esma dâiresinde tahmîd eyledikleri cihetle, 
esmâ-i şâire ile Hakk'ın tenzîh ve takdîs ve tahmîdinden bî-haber idiler. 
Vaktaki Hak Teâlâ'nın: ^CX j^f ^Fb (Bakara, 2/33) hitabı üzerine 
Âdem onların bilmedikleri esmadan haber verince, melâike bu hüccet 
üzerine £Jk U H\ Ü jjU Sf iliul* (Bakara, 2/32) deyip aczlerine i'tirâf ve 



j 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 137 

suâllerinden rücû' ettiler. İmdi cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) zuhur ve izhâr 
emrinde kendi hilkatlerini kâfi görüp halîfenin zâid olduğunu zanneden 
melâikenin hâlinden ibret alınması için buyururlar ki: "Sen halîfetullâh 
fi'l-arz olan insân-ı kâmilin rütbesi muvacehesinde hıfz-ı edeb eyle! 
Muhakkak Allah Teâlâ, senin gayrin olan melâikenin haliyle sana va'z ve 
nasihat buyurdu. Ve nazar et ki, üzerine itâb vârid olan melâikeye bu itâb 
nereden ve hangi sebepten vârid oldu?" Zîrâ Hak Teâlâ onların suâli 
üzerine: "Benim bildiğimi siz bilmezsiniz" deyip onları techîl eyledi. Ve 
techîl ise şübhesiz itâbdır. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevi Şeriflerinin 
üçüncü cildinde insân-ı kâmile karşı îfâsı muktezî edeb hakkında böyle 
buyururlar. Mesnevi: 

J-* J_JI^I ^\j->- £_-^ j f j\j j*-^ û V-,j j_*l 

ûL_g_^ J_fti ji Jcj>>\j± lSjS'V ûlf-5 öy? (JjŞ' j Jjjb J>j>*} 

(Jjj >- ji 4j*j>^>- (jL£ÜL"j Jİ (Jjj L— > 4$"t =»o ö\ Ji L-3 j.at 1 7 

y ji *S~\j OL™j ^LJ Ij j a \j c~J\ «i ö\ JUl v-j IS S 

JL-Jb ö\j Jİ j ö\ Jj\ JuX.lT JLl~j JvT ^^U* ^f 0L~L_Oİ j—k 

Tercüme: "Bu sır söyleyici olan resuller İsrafil huylu müstemi' isterler. 
Onların, pâdişâhlar gibi, bir nahveti ve bir kibri vardır. Eni- i cihandan 
çâkerlik isterler. Sen onların lâyık oldukları vazîfe-i edebi yerine 
getirmedikçe onların asaletlerinden nasıl müntefi' olursun? Sen onların 
önünde iki kat olarak râki' olmadıkça / o emânet sana ne vakit vâsıl olur? 
Her bir edep onlara nasıl makbul gelir? Zîrâ onlar eyvân-ı âlîden geldiler." 

Zîrâ melâike bu halîfe neş'esinin verdiği şeye vâkıf olmadı. 
Onlar hazret-i Hakkın ibâdet-i zâtiyyeden iktizâ ettiği şeye de 
vâkıf olmadılar. Çünkü hiç bir kimse Hak'tan kendi zâtının i' tâ 
ettiği şeyin gayrisini bilmez. Halbuki melâike için cem'iyyet-i 
Âdem yoktur. Ve onlar, kendilerine mahsûs olan esmâ-i 
ilâhiyyenin gayrisine vâkıf olmadılar. Ve Hakkı onlar ile tesbîh 
ve takdis ettiler. Halbuki onlar, Allah Teâlâ için, kendilerinin 
ilmi vâsıl olmayan esma olduğunu bitmediler. Binâenaleyh onlar 
ile Hakk'ı tesbîh ve takdis etmediler. îmdi onların üzerine bizim 
zikr ettiğimiz şey galebe etti. Ve onların üzerine bu hâl hükm 



138 ADEM FASSI 

eyledi. Böyle olunca onlar, neş'et haysiyyetinden ju~*. ^ ıi_j# y£\ 
li-i (Bakara, 2/30) ya'nî "Yâ Rab, sen yeryüzünde ifsâd eden 
kimseyi mi halk edeceksin?" dediler. Halbuki nizâ'm gayri 
değildir. Ve o niza', onlardan yakı' oan şeyin aynıdır. Şu halde 
Âdem hakkında dedikleri şey Hak hakkında olan şeyin 
aynıdır. (8) 



Ya'nî melâike bu halîfenin neş'et-i insâniyyesinin zahiren ve bâtınen 
hâiz olduğu ihata ve cem'iyyete muttali' / olmadı. Ve kezâlik onlar 
Hakk'ın ibâdet-i zâtiyyeden iktizâ ettiği şeye de muttali' olmadılar. Ve 
ibâdet-i zâtiyyeden murâd, zât-ı Hakk'a, O'nun cemî'-i esmâsiyle ibâdet 

etmektir. 

Ma'lûm olsun ki, abd "bir mutasarrıfın taht-ı tasarrufunda bulunan 
kimse"ye derler. Ve mezâhirden her bir mazhar, esmâ-i ilâhiyyeden bir 
ismin taht-ı tasarrufunda olup, o ismin iktizââtı kendilerinden sâdır olmak 
suretiyle zât-ı Hakk'a ibâdet ederler. Ve neticede dahi, her bir mazhardan 
ancak kendisinin Rabb-i hâssı olan ismin kemâlâtı zahir olur ki, Hakk'ın 
ibâdet-i zâtiyyesinden iktizâ eden şey, o mazhar hakkında, ancak bu ismin 
ahkâmından ibaret bulunur. O mazhar kendi Rabb-i hâssı olan o ismin 
abdidir. Ve o mazharm ibâdeti de Hakk'ın ibâdet-i zâtiyyesinden ba'zdır. 
Zîrâ zât-ı Hakk'ın vücûh-i kesîresinden bir veçhe müteveccihdir. Velâkin 
kâffe-i esmayı cami' olan "Allah" isminin mazharı bulunan insân-ı kâmil, 
bu ism-i a'zamın abdi olduğundan onun ibâdeti, ibâdet-i zâtiyyeden ba'z 
değildir. Zîrâ zât-ı Hakk'ın kâffe-i vücûhuna müteveccihdir. İşte melâike 
bu hakikate muttali' olmadılar. Çünkü kendisinde cem'iyyet-i esmâiyye 
olmayan bir kimsenin Hak'tan bildiği ve anladığı şey, ancak kendi zâtının 
verdiği ilim kadardır. Ya'nî kendisinin Rabb-i hâssı olan ism-i ilâhî ne ise, 
o kimse Hakk'ı o isim ile kendinden zuhuru kadar bilir. Halbuki melâikede 
Âdem'in cem'iyyeti yoktur. Onlar "Subbûh, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nûr, 
Vâhid, Ahad ve Aliyy" gibi kendilerine mahsûs olan tenzîh ve takdîse 
müteallik esmâ-i ilâhiyyeden başka esmâ-i ilâhiyye bulunduğuna vâkıf 
olmadılar; ve Hakk'ı bu isimler ile tesbîh ve takdîs ettiler. Ve bunu kâfi 
zannedip Âdem'in halkını, hâsılı tahsîl olacağı zu'müne düştüler. Halbuki 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 139 

onlar, Allah Teâlâ'nın başka isimleri de olup, bu esmaya muttali' 
olmadıklarını ve bu isimlerle Hakk'ı tenzih ve takdis etmediklerini 
bilmediler. Binâenaleyh melâike üzerine bizim zikr eylediğimiz adem-i 
vukuf galebe etti. Ve onlar üzerine diğer esmâ-i ilâhiyyeye ilimsizlik hâli 
hükm eyledi. Hadd-i i'tidâlden hurûc edip, dâire-i edebi tecâvüzle Hakk'a 
i'tirâz ettiler. Ve kendi nefislerini tezkiye / ederek Âdem'e ta'n ettiler. 65 
Binâenaleyh melâike neş'et-i cüz'-iyye-i nâkısaları cihetinden "Yâ Rab, 
sen yer yüzünde ifsâd eden ve kan döken kimseyi mi halk edeceksin?" 
dediler. Halbuki melâikenin bu sözleri ancak nizâ'dan ibarettir. Ve niza' ise 
mûcib-i fesâddır. Ve onlardan vâki' olan i'tirâz nizâ'ın aynıdır. Şu halde 
melâike, bu kavilleriyle, Âdem hakkında dedikleri şeyin aynını yapmış 
oldular. Zîrâ onlar, Âdem yeryüzünde ifsâd eder ve kan döker demişler idi. 
Halbuki ifsâd ve sefk-i dimâ', fiilen Hakk'a muhalefettir. Ve muhalefet ise 
i'tirâzdır. Ve i'tirâzın bulunduğu mahalde fesâd hâsıldır. Melâike böyle 
demekle Hakk'a kavlen muhalefet ettiler ve Hakk'ın husûl-i muradının 
hilâfına sa'y eylediler. Bu ise i'tirâzdır. Binâenaleyh Âdem'e isnâd 
eyledikleri fesadın aynını kendileri de yapmış oldular. 

Suâl: Âdem henüz yaratılmamış bulunduğu halde, melâike Âdem'in 
fesâd edeceğine ve kan dökeceğine nasıl hükm ettiler? 

Cevap: Bu suâlin cevâbım Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (r.a.) Fîhi 
Mâ-fîh nâmındaki eser-i âlîlerinde ber-vech-i âtî beyân buyururlar: "Buna 
iki vech ile cevap verdiler. Biri menkûl, diğeri ma'küldür. Menkûl olan 
odur ki, melâike bir kavmin geleceğini ve sıfatları böyle olacağını levh-i 
mahfuzdan mütâlâa ettiler. Binâenaleyh ondan haber verdiler. İkinci vech 
odur ki, melâike tarîk-ı akıl ile o kavmin yeryüzünde zuhura geleceklerini 
ve lâ-büd hayvan olacaklarını ve hayvandan bu zahir olacağını ve her ne 
kadar onlarda ma'nâ bulunur ve nâtık olurlar ise de, kendilerinde 
hayvâniyyet olduğundan nâ-çâr fısk edeceklerini ve kan dökeceklerini ve 
kan dökücülüğün levâzım-ı âdemîden olduğunu istidlal ettiler. 

Bir taife başka bir ma'nâ beyan buyururlar: Şöyleki, melâike akl-ı 
mahz ve hayr-ı sırftırlar. Ve onların bir işte asla ihtiyarları yoktur. 



140 ADEM FASSI 

Nitekim rü'yâda bir fiil icra eylersen, onda muhtar olmazsın. / Eğer hâlet-i 
nevmde küfr etsen veya tevhîd eylesen veyahut zina irtikâb etsen lâ-cerem 
sana i'tirâz veya sena olunmaz. Melâike hâl-i yakazada bu mesabededirler. 
Ve âdemîler ise bunun aksinedirler. Onlarda ihtiyar ve heves vardır. Her 
şeyi kendi nefisleri için isterler. Ve her şey kendilerinin olmak için kan 
ederler. Bu hal ise sıfat-ı hayvâniyyettir. Binâenaleyh melâike, âdemîler 
hâlinin zıddı olarak zahir oldu. İmdi her ne kadar orada bir söz ve zeban 
mevcûd değil ise de böyle dediler deyu, bu tarîk ile onlardan haber vermek 
caizdir. Onun takdîri böyle olur ki, eğer bu iki hâl-i mütezâdd söze gelseler 
ve kendi hâlinden haber verseler, böyle olur. Nitekim şâir der ki: "Havuz, 
ben doldum der." Havuz söz söylemez. Onun ma'nâsı budur ki, eğer 
havuzun dili olsa idi, bu hâl içinde böyle der idi. Her bir meleğin bâtınında 
bir levh vardır ki, o levhden kendisinin kuvveti kadar ahvâl-i âlemi ve 
vuku' bulacak şeyleri evvelce okur. Ve o okuyup bildiği şeyler, vücûda 
geldiği vakit, o meleğin Bârı Teâlâ hakkındaki i'tikâdı ve aşkı ve mestliği 
artar. Ve Hakk'ın azametine ve gayb-dânlığına taaccüb eyler. Ve onun aşk 
ve i'tikâdmın ziyâdeliği ve taaccübü bî-lafz ve ibare onun tesbîhi olur. 
Nitekim m'imâr, bu evi bina ederken bu kadar kereste ve bu kadar kerpiç 
ve bu kadar çivi gidecektir, deyu şakirdine haber verir. Hanenin 
hitâmında, bilâ-ziyâde ve lâ-noksan, ancak o kadar levazım, sarf edilmiş 
olur. Şakirdin i'tikâdı tezâyüd eder. Melâike dahi bu mesabededirler."/ 

İmdi eğer onların neş'eti bunu vermeye idi, Âdem hakkında 
dedikleri şeyi demezler idi. Halbuki onların şuurları yoktur. 
Eğer onlar nüfûslarım arif ola idiler, bilirler idi. Ve eğer bile 
idiler, ismet olunurlar idi. Ondan sonra onlar tecrîh ile 
kalmadılar. Belki takdis ve teşbihten üzerinde bulundukları 
şeyle davada ziyâde ettiler. Halbuki Âdem indinde, melâikenin 
üzerinde olmadıkları esmâ-i ilâhiyye vardır. Binâenaleyh onlar 
Rablerini o isimler ile teşbih etmediler ve onlardan takdis 
eylemediler. Böyle olunca bizim onun indinde vâkıf olmamız ve 
Allah Teâlâ ile edebi Öğrenmemiz için, Hak bize mâ-cerâyı vasf 



1 



FUSÛSUL-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 141 

eyledi. Şu halde biz onunla mütehakkık olduğumuz ve hâvî 
bulunduğumuz şeyi takyîd ile da'vâ etmeyelim. İmdi biz nasıl 
davada ıtlak edelim? Binâenaleyh hâlimiz olmayan ve ondan 
bizim ilim üzere olmadığımız şeyi da'vâ ile tamım eyleyelim? 
Neticede onun sebebiyle müftezıh olalım? İşte bu ta'rîf-i ilâhî 
üdebâ, ümenâ ve hulefâ olan kullarını Hakkın te'dîb eylediği 
şeydir (9). 

Ya'nî melâikenin bu neş'et-i cüz'iyye-i nâkısaları Âdem hakkında bu 
i'tirâzı vermeye idi, Adem hakkında: "Yâ Rab sen yeryüzünde fesâd eden 
ve kan döken kimseyi yaratır mısın?" demezler idi. Halbuki melâike, 
kendi neşetlerinin muktezâsı olan hâlin galebesinden dolayı, Hakk'a karşı 
niza' ve i'tirâz ettiklerinin ve bi'n-netîce Âdem'e isnâd ettikleri fesadın 
kendilerinden dahi sâdır olduğunun farkına varmadılar. Eğer onlar kendi 
nüfûslarının erbâb-ı hâssası olan esmâ-i ilâhiyyenin hakîkat-i Âdem'in 
taht-ı hîtasında olduğunu arif olsa idiler, bu külliyyeti hasebiyle Âdem'in 
hilâfete istihkakını bilirler idi. / Ve- eğer Âdem neş'etinin külliyyetini bile 
idiler, ona ta'n etmekten ismet ve hıfz olunurlar idi. Melâike Âdem'e ta'n 
ve onu tecrîh etmekle iktifa etmediler. Belki kendilerinin mazhar oldukları 
ba'zı esma hasebiyle, kendilerinden sâdır olan tenzîh ve takdisi kâfi görüp: 
<iii ^-^j *U*>o £~j cj^3 (Bakara, 2/30) demek suretiyle da'vâyı 
artırdılar. Halbuki Âdem melâikenin mazhar olmadığı bir takım esmâ-i 
ilâhiyyenin mazharıdır. Binâenaleyh melâike, Rabbü'l-erbâb olan Allah 
Teâlâ'yı, Âdem'in mazhar olduğu o isimler ile tesbîh ve tenzîh etmediler; 
ve o esma ile nakayıstan Hakk'ı takdîs eylemediler. Zîrâ esmâ-i 
ilâhiyyeden ba'zılarının zuhûr-i ahkâmı âlem-i kesafetin vücûduna 
mütevakkıftır. Eğer bu âlem-i kesafette Âdem'in vücûdu olmasa idi, acz ve 
iftikâr ve maâsî gibi bir takım nakâyısın mahall-i zuhuru bulunmaz idi. 
Zîrâ Âdem "Mürîd" isminin dahi mazharı olduğundan, kendi iradesiyle 
emr-i ilâhîye muhalefet eder; ve ondan bir takım isyan sâdır olur. Halbuki 
bâlâda Fîhi Mâ-fm'den muktebes fıkarâtta dahi beyân olunduğu üzere 
melâikede ihtiyar yoktur ki, onlardan Hakk'a muhalefet sâdır olsun da, 
bilâhare Gafur ve Gaffar isminin mahall-i tecellîsi olabilsinler. Nitekim 



142 ADEMFASSI 

hadîs-i şerifte bu hakikate işaret buyrulur: çyl> *.Wj «Ut v*^ Oj-^-tf ^1 V^î 
^ yjci aJÜI j Jjr ijcL-^i OjJJb ya'nî "Eğer siz günâh etmeseniz Allah Teâlâ 
hazretleri sizi giderip günâh eden bir kavim getirir. Onlar Hak'tan mağfiret 
taleb ederler. Hak da onları mağfiret eyler." Bey t: 

Âyna-i mağfiret sûret-i isyanadır 

Halk günâh etmese halk eder ahar İlâh 

Binâenaleyh Âdem melâikenin mütehakkık olduğu ve olmadığı bir 
takım esmâ-i ilâhiyye ile mütehakkık olduğu cihetle bir mazhar-ı ekmeldir. 
Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de biz ümmet-i Muhammed'e 
melâikenin bu nizâ'ı ve da'vâsı mâ-cerâsını vasf buyurdu. Tâ ki bu 
mâ-cerâyı işitip, nefsimiz icrâât-ı Hakk'a karşı da'vâ-yı cerha tasaddî 
etmek istediği vakit, tevakkuf edelim. Ve nasîhat-i ilâhiyye ile mütenassıh 
olarak, Allah Teâlâ'ya karşı, edeb dâiresinde muamele etmeği öğrenelim. 
Böyle olunca biz esmâ-i ilâhiyyeden hangileriyle / mütehakkık olmuş ve 
ilimden ve kemâlâttan ve ezvâktan ne gibi şeyleri hâvi bulunmuş isek 
onlarla iktifa etmeyelim. Ve "İşte esma bizim mütehakkık olduğumuz 
kadardır. Ve kemâlât dahi bizden sâdır olan mikdârdır" diyerek esma ve 
kemâlâtı takyîd ile da'vâ etmeyelim. Hakîkat-i hâl bu merkezde iken biz 
kâffe-i esmâ-i ilâhiyye ile tahakkuk eylediğimizi ale'l-ıtlâk nasıl da'vâ 
edebiliriz? Ve mütehakkık olmadığımız cihetle hâlimiz olmayan ve o 
kemâlâttan bizim ilm-i zevki ve hâli üzere olmadığımız bir şeyi da'vâ ile 
ta'mîm eyleyelim de, bu da'vâ-yı umûmîmiz sebebiyle, indallâh ve 
inde'n-nâs rezîl mi olalım? İşte hilkat-i Âdem hakkında melâike canibinden 
vâki' olan niza' ve da'vâ bahsindeki ta'rîf-i ilâhî, Hak Teâlâ hazretlerinin 
üdebâ ve ümenâ ve hulefâ olan kullarını te'dîb eylediği bir şeydir. Bundan 
mütenebbih olmak lâzım gelir. Mesnevi: 



JUJl Ja>- (^JÜI tyJ\ <-V^>lj f j ^. c-jJ * L 15 p j "V 



l « -/»Ü ö\f>-\ j\j U ; ^J \./7Î\\ $,j~> L* Ö\ SJ- j\ Ö\ jj ^J 



142 ÂDEM FASSI 

hadîs-i şerifte bu hakikate işaret buyrulur: f jJû *Wj *Ul s-**^ ûj-Ji; p&\ N^J 
^ jLkj aÜ\ Oj>J*^-^i ü^İj ya'nî "Eğer siz günâh etmeseniz Allah Teâlâ 
hazretleri sizi giderip günâh eden bir kavim getirir. Onlar Hak'tan mağfiret 
taleb ederler. Hak da onları mağfiret eyler." Bey t: 

Âyna-i mağfiret sûret-i isyanadır 

Halk günâh etmese halk eder ahar İlâh 

Binâenaleyh Âdem melâikenin mütehakkık olduğu ve olmadığı bir 
takım esmâ-i ilâhiyye ile mütehakkık olduğu cihetle bir mazhar-ı ekmeldir. 
Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de biz ümmet-i Muhammed'e 
melâikenin bu nizâ'ı ve da'vâsı mâ-cerâsını vasf buyurdu. Tâ ki bu 
mâ-cerâyı işitip, nefsimiz icrâât-ı Hakk'a karşı da'vâ-yı cerha tasaddî 
etmek istediği vakit, tevakkuf edelim. Ve nasîhat-i ilâhiyye ile mütenassıh 
olarak, Allah Teâlâ'ya karşı, edeb dâiresinde muamele etmeği Öğrenelim. 
Böyle olunca biz esmâ-i ilâhiyyeden hangileriyle / mütehakkık olmuş ve 
ilimden ve kemâlâttan ve ezvâktan ne gibi şeyleri hâvî bulunmuş isek 
onlarla iktifa etmeyelim. Ve "İşte esma bizim mütehakkık olduğumuz 
kadardır. Ve kemâlât dahi bizden sâdır olan mikdârdır" diyerek esma ve 
kemâlâtı takyîd ile da'vâ etmeyelim. Hakîkat-i hâl bu merkezde iken biz 
kâffe-i esmâ-i ilâhiyye ile tahakkuk eylediğimizi ale'l-ıtlâk nasıl da'vâ 
edebiliriz? Ve mütehakkık olmadığımız cihetle hâlimiz olmayan ve o 
kemâlâttan bizim ilm-i zevkî ve hâlî üzere olmadığımız bir şeyi da'vâ ile 
ta'mîm eyleyelim de, bu da'vâ-yı umûmîmiz sebebiyle, indallâh ve 
inde'n-nâs rezîl mi olalım? İşte hilkat-i Âdem hakkında melâike canibinden 
vâki' olan niza' ve da'vâ bahsindeki ta'rîf-ı ilâhî, Hak Teâlâ hazretlerinin 
üdebâ ve ümenâ ve hulefâ olan kullarını te'dîb eylediği bir şeydir. Bundan 
mütenebbih olmak lâzım gelir. Mesnevi: 

j^ -OO f J^> <_£* ^/ *>y cf y* »^ j ^yr c/ s-o li 

JUJl Ja>- ,JJS\ ft _j*Jl d>ss>\j Çj &\* C-jJ * L lî p j "M 



d\ ö\yf-\ j\j U j ^ — ^ij UaiJl ç,j~> L» ö\ *■ j\ £>t ji — Sİ 

•*j gd. ^ jc* CJ»b ^ C «J £ — -a y Cİj-* jl j&Jj 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 143 

Tercüme: "Yâ Rab, bu cür'eti bendeden afv et! Bu kavl-i i'tirâzdan 
tevbe ettim, beni muâhaze buyurma! Ey istimdâd edenlerin feryâd-resi, 
bize hidâyet eyle! Bizim ulûm ve gına ile iftiharımız yoktur. Kalbi 
kaydırma, kereme mültebis olduğu halde hidâyet kıldın; kalem-i kazanın 
yazdığı sû'ü tahvil et! Sû'-i kâzâyı bizim canımızdan geçir! Bizi ihvân-ı 
safâdan münkatı' kılma! Senin firakından daha acı hiç bir şey yoktur. 
Senin hıfzın ve himayen olmaması, dolaşıklığın gayri değildir." / 70 

Badehu hikmete rücû' edip deriz: M al umun olsun ki, 
muhakkak umûr-i külliyye -her ne kadar onların "ayn"ında 
onlar için vücûd yok ise de- onlar bilâ-şek zihinde ma' kül ve 
malûmdur. İmdi onlar bâtındır; vücûd-i aynîden zail olmaz. Ve 
kendisi için vücûd-i aynî olan her bir şeyde, onların hükmü ve 
eseri vardır. Belki o emr-i küllî onların, ya'nî mevcûdât-ı 
ayniyye a'yânının gayri değil, "ayn"ıdır. Ve umûr-i külliyye 
kendi nefsinde ma' kül olmaktan zail olmadı. Binâenaleyh onlar, 
ma'kûliyyeti haysiyyetiyle bâtın oldukları gibi, a'yân-ı 
mevcudat haysiyyetiyle zahirdir. Böyle olunca her bir mevcûd-i 
aynînin akıldan ref olunamayan ve onunla ma 'kül olmaktan zail 
olacak bir vücûd ile, "ayn"da vücûdu mümkin olmayan bu 
umûr-i külliyyeye istinadı sabittir. O mevcûd, gerek muvakkat 
ve gerek gayr-i muvakkat olsun, müsavidir. Muvakkat ve gayr-i 
muvakkatin bu emr-i küllî-i ma' küle nisbeti nisbet-i vahidedir. 
Şu kadar var ki, bu emr-i külliye kendisinin verdiği şey 
hasebiyle, mevcûdât-ı ayniyyeden bir hüküm râci' olur. İlmin 
âlime, hayâtın hayye nisbeti gibi. İmdi hayât bir hakîkat-i 
ma 'küledir. İlim dahi hayâttan mütemeyyiz olan bir hakîkat-i 
ma 'küledir. Nitekim hayât ondan mütemeyyizdir (10). 

/ Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Kelime-i Âdemiyye'de mündemiç 
"hikmet-i ilâhiyye"yi beyân ederken, istitrâd tarikiyle neş'et-i Ademî ile 
neş'et-i melâike arasındaki farkı; ve melâikenin neş'et-i Âdem hakkındaki 
ihtirazlarını ve melâikenin bilmediği esmâ-i ilâhiyyeyi Âdem'in haber 



144 ADEM FASSI 

vermesi üzerine melâikenin mahcûb olduklarını; ve Hak Teâlâ hazretleri bu 
mâ-cerâyı ihbar buyurmakla, "edîb" ve "emîn" ve "halîfe" olan kullarım 
te'dîb buyurduğunu îzâh eylemişler idi. Şimdi de buyururlar ki: Biz 
alâ-tarîkı'1-istitrâd bu maârifi beyândan sonra yine hikmet-i ilâhiyyeye 
rücû' edip deriz ki: Hayat, ilim, kudret ve irâde gibi umûr-i külliyyenin, 
her ne kadar vücûd-i aynîleri yok ise de, onlar şübhesiz zihinde ma'kül 
olarak ma'lûmdurlar. Zîrâ onların bi'1-farz, kağıt, kalem, hokka gibi 
vücûd-i aynîleri olmadığı için, "şu hayattır, bu ilimdir ve o kudrettir" diye 
kendileri işâret-i hissiyye ile gösterilemez. Ve hiss-i basar onları müşahede 
edemez. Binâenaleyh onlar akıl gözüyle meşhûd olarak zihinde ma'lûm 
olurlar. Şu halde bu umûr-i külliyye bâtın olmakla beraber vücûd-i aynîden 
zail olmazlar; ya'nî bu maânî-i latîfe-i batine suver-i kesîfe-i ecsâma dâima 
taalluk eder. Zîrâ suret ma'nâ ve ma'nâ da suret ile müttehiddir. Ve onların 
yekdiğerine alâkât-ı şedîdesi vardır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazretlerinin 
murâd-ı âlîleri, Hakk-ı latîf ile âlem-i kesîf arasındaki irtibatı beyândan 
ibarettir. 

İşte vücûd-i kesîf-i aynî sahibi olan her bir şeyde, bu umûr-i 
külliyyenin hükmü ve eseri vardır. Zîrâ umûr-i ma'küleden olan vasıf, 
taalluk edecek bir mevsûf ister. Mevsûf olmayınca vasfın irâesi mümkin 
değildir. Meselâ tûl, arz ve umk birer vasıftır. Cisim olmayınca bu vasıflar 
görünmez. Halbuki cismi ta'rîf ederken kendisinde tûl ve arz ve umk olan 
şeydir deriz. Bu vasıflar ise, cisimden mücerred olmayıp, belki cismin 
aynıdır. Binâenaleyh o emr-i külli mevcûdât-ı ayniyye a'yânının / gayri 
değil, belki aynıdır. Velâkin bu ayniyyet, külliyye-i mutlaka cihetinden 
değildir. Meselâ uzunluk bir vasf-ı küllî^i mutlaktır. Elimize uzun bir 
değnek aldığımızda bunda uzunluk vasfını görürüz. Ve bu uzunluk o 
değneğin aynıdır. Fakat uzunluğun hepsi bu değnekte müctemi' değildir. 
Yekdîğerinden daha uzun bir çok değnekler daha vardır. Şu halde bu değ- 
nekteki uzunluk vasf-ı cüz'î-i mukayyeddir. Ve o değnek bu vasf-ı cüz'î'-i 
mukayyed olan uzunluğun aynıdır. Ve umûr-i külliyye, kendi nefsinde, 
dâima mertebe-i akılda sabittir. Binâenaleyh o umûr-i külliyye, mertebe-i 
akılda sübûtu cihetinden bâtın oldukları gibi, a'yân-ı mevcûdât-ı kesîfe 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 145 

cihetinden dahî zahirdir. Meselâ tûl, arz ve umk umûr-i külliyyedendir. 
Bunlar kendi nefislerinde ve zâtlarında, her hangi bir cisme taalluk 
etmedikleri vakit, akıl mertebesinde dururlar. Ve akıl mertebesinde sabit 
oldukları hînde bâtındırlar. Fakat kesif olan bir cisme taalluk ettikleri 
vakit, mertebe-i histe zahir olurlar. İmdi mademki mertebe-i akılda sabit 
olan umûr-i külliyyenin bu mertebeden ref i mümkin değildir; ve mademki 
onları akıl mertebesinden izâle edebilecek bir vücûd ile, mertebe-i histe bu 
umûr-i külliyyenin vücûd-i aynî sahibi olmaları mümkin değildir, şu halde 
gerek âlem-i ruhanîde ve gerek âlem-i histe her bir mevcûd-i aynînin bu 
umûr-i külliyyeye istinadı sabittir. Meselâ uzunluk vasf-ı küllisini akıl 
mertebesinden kaldırmak mümkin değildir. Zîrâ bu, bir mefhûm-i küllidir. 
Birçok uzunluklar ecsâm-ı kesîrede zahir olmakla, bu mefhûm-i küllî yine 
akıl mertebesinde durur. Bunu oradan ayırmak imkânı yoktur. Ve bu 
mefhûmun akıl mertebesinden kamilen kalkıp da âlem-i histe bir vücûd-i 
aynî sahibi olması da mümkin değildir. Şu halde değnekler, ağaçlar, 
kuleler, minareler ilh... gibi âlem-i histe bulunan her bir mevcûd-i aynînin 
bu uzunluk mefhûm-i küllisine istinadı sabit olur. Diğer mefhûmât-ı 
külliyye de buna kıyâs olunsun. / 

Ve umûr-i külliyyeye istinâd eden her bir mevcûd, gerek zamanla 
mukayyed olan âlem-i histeki suver-i cismâniyye gibi muvakkat olsun ve 
gerek zamanla mukayyed olmayan kadîm veya mevcûdât-ı rûhâniyye gibi 
gayr-i muvakkat olsun müsavidir. Zîrâ mevcûdât-ı muvakkate ve gayr-i 
muvakkatenin bu emr-i küllî-i ma'küle nisbeti, nisbet-i vahidedir. Şu kadar 
ki, cismânî ve rûhânî mevcûdât-i ayniyyeden her bir mevcudun, kendi 
hakikatinin ve ayn-ı sabitesinin verdiği muktezâ neden ibaret ise, onun bu 
muktezâsı hasebiyle bu emr-i külliye bir hüküm râci' olur. İlmin âlime, 
hayâtın hayye nisbeti gibi. İmdi "ilim" ile "hayât" yekdîğerinden ayrı birer 
hakîkat-i ma'küle ve birer mefhûm-i küllidir. Meselâ bir inşân, bir de 
melek tasavvur edelim. Bunların her ikisine de "ilim" nisbetini izafe 
ettiğimiz için kendilerine "âlim" diyoruz. Fakat ilim, bu iki mevcudun 
bildiği kadar değildir. Ancak bunların isti'dadât-ı zâtiyyeleri, bu hakîkat-i 
ma'küle olan ilimden ve bu emr-i külliden ne mikdârını bilmelerini îcâb 
etmiş ise, ilim hakîkat-i ma'külesi üzerine o kadar hüküm râci* olur. Bu iki 



146 ADEM FASSI 

mevcudun ilimdeki seviyeleri bir olmasa bile, emr-i küllî-i ma'kül olan 
ilme nisbetleri nisbet-i vâhideden ibaret olur. Hayât, kudret, irâde gibi şâir 
umûr-i külliyye dahi bu misâle kıyâs olunsun./ 

Badehu biz Hak Teâlâ hakkında, muhakkak onun için "ilim" ve 
"hayat" vardır deriz. Binâenaleyh Hak Teâlâ "Hayy" ve "Âlim"dir. 
Ve biz melek hakkında dahi muhakkak onun için ilim ve hayat 
vardır deriz. Binâenaleyh o, hayy ve âlimdir. Ve insan hakkında 
dahi onun için ilim ve hayat vardır, deriz. O da hayy ve âlimdir. Ve 
ilmin hakikati vâhiddir. Hayâtın hakikati dahi vâhiddir. Ve onların 
âlim ve hayye nisbeti dahi nisbet-i vahidedir. Ve biz ilm-i Hak 
hakkında muhakkak o kadîmdir; ve ilm-i insan hakkında da 
muhakkak o hâdisdir, deriz. İmdi bu hakîkat-i ma'külede izafet 
ihdas eden şeye nazar et! Ve ma'külât ile mevcûdât-ı ayniyye 
arasında olan bu irtibata nazar et! İmdi ilim, kendisiyle kâim olan 
kimse üzerine onun hakkında, o âlimdir, denilmeği hükm eylediği 
gibi, onunla mevsûf olan kimse dahi, ilim üzerine, hadis hakkında 
hadis ve kadîm hakkında dahi kadîmdir, diye hükm etti. 
Binâenaleyh her birisi mahkûmun-bih ve mahkûmun-aleyh oldu (11). 

Ya'nî vakit ile mukayyed olmayan vücûd-i Hak'ta "ilim" ve "hayât" 
vardır, deriz. Bu nisbetle Hak Teâlâ "Hayy" ve "Âlim" olmuş olur. Ve 
keza zamanla mukayyed olmayan melek hakkında da onun ilmi ve hayâtı 
vardır, deriz. İsnâd ettiğimiz bu nisbetle o da hayy ve âlim olmuş olur. 
Kezâlik vakit ile muvakkat olan insanın dahi ilmi ve hayâtı vardır, deriz. O 
da hayy ve âlim olmuş olur. Halbuki bu âlim ve hayylerin ilimdeki ve 
hayâttaki seviyeleri bir olmamakla beraber, ilim ve hayat sıfatları birer 
hakîkat-i vahidedir. Ve ilmin âlime ve hayyin hayâta nisbeti dahi, nisbet-i 
vahidedir. Ancak kendisine ilim ve hayât emr-i küllileri nisbet olunan 
mevcûdlardan bu emr-i küllilere birer hüküm râci' olur. O hüküm de budur 
ki, vücûd-i Hak kadîmdir. Ve vücûd-i Hak'tan, ilim ve hayât emr-i 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 147 

küllilerine râci' olan hüküm dahi "kadîm" hükmü olur. Şu halde, Hakk'ın 
ilmi ve hayâtı kadîmdir, deriz. Vücûd-i insan ise hâdisdir. Binâenaleyh 
vücûd-i insandan bu emr-i küllilere raci' olan hüküm de "hadis" hükmü 
olur. Bu halde de, insanın ilmi ve hayâtı hâdisdir, deriz. Demek ki, umûr-i 
külliyyenin zuhuru mahal hasebiyle oluyor ve mahal onlara bir hüküm 
veriyor. İmdi / ey tâlib-i hakikat, basiret gözüyle nazar et ki, birer hakîkat-i 75 
ma'küleden ibaret olan ilim ve hayât mevcudata izafe olunduğu vakit, 
kıdem ve hudûsü nasıl ihdas etti; ve ma'dûmâttan ibaret olan ma'külât ile 
mevcûdât-ı ayniyye arasındaki bu irtibata nazar-ı taaccüb ile bak! Zîrâ 
ma'dûm ile mevcûd arasındaki irtibat bir emr-i acîbdir. Böyle olunca ilim, 
ilimle kâim olan kimse hakkında "âlim" denilmesine hükm ettiği gibi, ilim 
ile mevsûf olan kimse dahi, eğer kendisi hadis ise, ilim üzerine "hadis" ve 
kadîm ise "kadîm" denilmesine hükm eyler. Şu halde ilim ile âlimden her 
birisi hem mahkûmun-bih ve hem de mahkûmun aleyh olmuş olur. 

Ve malûmdur ki bu umûr-i külliyye, her ne kadar ma' kül ise 
de, onlar ma'dûmetü'1-ayn ve mevcûdetü'l-hükmdür. Nitekim 
vücûd-i aynîye nisbet olundukda onlar, mahkûmun-aleyhdir. 
Binâenaleyh a'yân-ı mevcûdede hükmü kabul eder; ve tafsili ve 
tecezziyi kabul etmez. Zîrâ bu onlar üzerine muhaldir. Çünkü 
umûr-i külliyye, onlar ile her bir mevsûfta, zâtı ile zahirdir. 
İnsâniyyet gibi, bu nev'-i hâstan her bir şahısta taaddüd-i eşhas 
ile taaddüd ve tefazzul etmedi ve makûl olmaktan da zail 
olmadı. Ve vaktaki vücûd-i aynîsi olanla vücûd-i aynîsi olmayan 
arasında irtibat sabit oldu -/ ve o niseb-i ademiyyedir- 
binâenaleyh mevcudatın bazısının bazısına irtibatı fehm 
olunmağa akrebdir. Zîrâ alâ-külli-hâl onların beyninde bir cami' 
vardır "ki, o da vücûd-i aynîdir. Ve burada cami* yoktur. Ve 
muhakkak adem-i cami' ile irtibat bulundu. Böyle olunca 
cami' in vücûdu ile irtibat akvâ ve ehakktır (12). 

Ya'nî ma'lûm ve muhakkaktır ki, bu hayât ve ilim gibi olan umûr-i 



148 ÂDEM FASSI 

külliye, akıl mertebesinde sabit olduklarından, onların hâriçte vücûd-i 
aynîleri yoktur; velâkin hükümleri hâriçte mevcûddur. Ve her bir mevcûd-i 
aynî üzerine hükm ederler. Nitekim bu hayât ve ilim, vücûd-i aynî sahibi 
olan, bi'1-farz Zeyd'e nisbet olunduğu ve "Zeyd âlimdir ve hayydır" 
denildiği vakit, onların aleyhine hudûs ile hükm olunur; ve Zeyd'in ilmi ve 
hayâtı hadistir deriz. Zîrâ bu umûr-i külliyye hadis olan bir mahalle taalluk 
etti. Binâenaleyh onlar hudûs hükmü ile mahkûmun-aleyh olurlar. Ve bu 
surette de a'yânın muktezâları hasebiyle hükmü kabul etmiş olurlar. Böyle 
olmakla beraber, bu umûr-i külliyye tafsil ve tecezzi kabul etmez. Meselâ 
"Zeyd ile Amr âlimdir" dediğimiz vakit, mertebe-i akılda sabit olan ilim 
mefhûm-i küllîsinin birer parçaları o mertebeden ayrılarak Zeyd'e ve 
Amr'a taalluk etti diyemeyiz, çünkü bu muhaldir. Zîrâ hayât ve ilim ile 
mevsûf olan Zeyd ile Amr'ın her birerlerinde bu hayât ve ilim zâtiyle 
zahirdir. Bunun için onların tafsili ve tecezzisi gayr-i mümkindir. Meselâ 
insâniyyeti alalım: İnsâniyyet mertebe-i akılda sabit olan bir mefhûm-i 
küllidir. Bu mefhûm, bu nev'-i hâss-ı insanîden her bir şahısta sârî ve 
zahirdir. Bu sereyân ve zuhur ile beraber, eşhasın taaddüdü ile müteaddid 
ve mütefassıl olmadı; ve bu mefhûm akıl mertebesinden de zail olmadı. 
Ya'nî Zeyd ve Amr, ayrı ayrı iki şahıs olduğu halde, her birine insandır 
diye hükm ederiz. İnsâniyyet her birisinde zâtiyle mütehakkık ve zahir 
olmakla beraber iki kısma ayrılmadı; ve bunların şahıslarının taaddüdü ile 
müteaddid olmadı; ve bunların / şahıslarında zâtiyle zahir olmakla akıl 
mertebesinden dahi zail olmadı. Ve vücûd-i aynîsi olan şey ile, niseb-i 
ademiyyeden ibaret olmasından dolayı vücûd-i aynîsi olmayan umûr-i 
külliyye arasında irtibat mevcûd olunca, bu irtibattan şübhesiz mevcudatın 
ba'zısının ba'zısma irtibatı anlaşılır. Zîrâ alâ-küllî-hâl mevcudat arasında 
onları toplayan ve yekdiğerine rabt eden bir şey vardır ki, o şey de vücûd-i 
aynîdir. Halbuki burada, ya'nî emr-i küllî ile vücûd-i aynî arasında olan 
irtibatta cami' yoktur. Ve bir cami' olmaksızın umûr-i külliyye ile vücû- 
dât-ı ayniyye arasında irtibat vardır. İmdi umûr-i külliyye ile vücûdât-ı ay- 
niyye arasında bir cami' olmaksızın irtibat bulununca, aralarında bir cami' 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 149 

bulunan mevcudatın yekdiğerine irtibatı daha kavî ve daha haklı olur. 

Misâl: İnsâniyyet akıl mertebesinde sabit olan bir emr-i küllidir ki, 
hâriçte onun vücûd-i aynîsi yoktur. Zîrâ niseb-i ademiyyeden bir nisbettir. 
Fakat bu insâniyyet, Zeyd'in ve Amr'ın şahıslarında zâtiyle zahirdir. Şu 
kadar ki, Zeyd ile Amr'ın hâriçte vücûd-i aynîleri vardır. Ve insâniyyetin 
hâriçte vücûd-i aynîsi yoktur. Halbuki vücûd-i aynî câmi'dir. Binâenaleyh 
insâniyyet ile Zeyd ve Amr arasında cami' yoktur, velâkin irtibat vardır. 
Eğer irtibat olmasa idi, Zeyd ile Amr'a insandır diye hükm edemeyecek 
idik. İmdi bunların arasında vücûd-i aynîden ibaret olan cami' olmadığı 
halde irtibat bulununca vücûd-i aynî sahibi olan Zeyd ile Amr arasında da 
irtibat bulunduğuna şübhe yoktur. Zîrâ bu vücûd-i aynî onları câmi'dir. 

İşte hayât, ilim, sem', basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn Hakk'ın 
şuûnât-ı zâtiyyesinden olan ve niseb-i ademiyyeden ibaret bulunan umûr-i 
külliyyeden olduğu ve bunların hâriçte vücûd-i aynîleri olmamakla beraber 
vücûd-i aynî sahibi olan efrâd-ı insâniyyede zâtlarıyla sâri ve zahir 
bulunduğu cihetle, bu umûr-i külliyyenin efrâd-ı insâniyye arasında 
irtibatları sabit ve mütehakkıktır. Diğer taraftan insanın her bir ferdi dahi 
vücûd-i aynî sahibidir. Ve bu vücûd-i aynî ise / onları câmi'dir. 
Binâenaleyh efrâd arasında da irtibat der-kârdır. Meselâ Zeyd'in vücûd-i 
aynîsi hâdisdir; Amr'ın vücûd-i aynîsi de hâdisdir. Ve keza Zeyd âlimdir; 
Amr dahi âlimdir. İlim ise Hakk'm şuûnât-ı zâtiyyesinden tecezzi kabul 
etmeyen bir emr-i küllidir. Şu halde biz "mertebe-i akıl da sabit olan ilim 
mefhûm-i küllisi Zeyd'e ve Amr'a taksîm edildi de mertebe-i akıldaki bu 
mefhûmdan bir mikdârı eksildi" diyemeyiz. Zîrâ vücûd-i aynî sahibi 
değildir ki, emr-i küllî tecezzi ve inkısam kabul etsin. Böyle olunca 
Hakk'ın ilmi ile efrâd-ı insâniyyenin ilmi arasında bir irtibat vardır. Şu 
kadar ki, taalluk ettiği mahal hasebiyle emr-i külliye bir hüküm lâhık olur. 
O da Zeyd ve Amr hadis olduğu için, onların ilmi dahi hâdisdir, 
hükmünden ibarettir. Ve vücûd-i aynî efrâd-ı insâniyye arasında bu umûr-i 
külliyyeyi cami' olduğu için, bu câmi'iyyet onları yekdiğerine rabt eder. 



150 ADEM FASSI 

Ve bu surette de kadîm olan vücûd-i Hak ile, hadis olan vücûd-i halk 
arasında irtibat sabit olur.. 

Ve şek yoktur ki, muhakkak muhdesin hudûsü ve kendisini 
ihdas eden muhdise onun iftikârı, onun kendi nefsinde 
imkânından nâşî sâhit oldu. İmdi onun vücûdu, onun 
gayrindendir. Böyle olunca o irtibât-ı iftikâr ile murtabıttır. Ve 
müstenedün - ileyhin, li-zâtihî vâcibü'l-vücûd, kendi nefsiyle 
vücûdunda ganî, / gayr-i müftekır olması lâ-büddür. Ve o, bu 
hâdise kendi zâtiyle vücûdu veren zâttır. Binâenaleyh ona 
müntesib oldu. Ve vaktaki li-zâtihî onu iktizâ eyledi, onunla 
vâcib oldu. Ve vaktaki onun istinadı li-zâtihî kendisinden zahir 
olan zâta oldu, isim ve sıfattan her bir şeyden ona nisbet olunan 
şey de onun sureti üzerine olmasını iktizâ eyledi, vücûb-i 
zatîden mâ-adâ. Zîrâ hadis hakkında bu sahîh değildir, eğerçi 
vâcibü'I-vücûddur; velâkin onun vücûbu, kendi nefsiyle değil, 
kendisinin gayriyledir (13). 

Ya'nî şübhe olunmaz ki, muhdesin hâdisliği ve muhdesin kendi zâtında 
vücûdu olmadığı cihetle onu hadis kılan bir muhdise ihtiyâcı sabit oldu. 
Böyle olunca muhdesin vücûdu, kendisinin gayHnden husule gelmiştir. 
Binâenaleyh muhdes, vücûdda kendisinin gayri olan muhdise, irtibât-ı 
iftikâr ile murtabıttır. 

Misâl: Buharın zâtı bir derece tekasüf edince bulut olur. Buharın 
vücûdu bulutun vücûdundan mukaddemdir. Bulutun vücûdu buhara 
nazaran hadistir. Şübhe yoktur ki, bulut kendi zâtında vücûd-i müstakil 
sahibi olmadığı cihetle, kendisini ihdas eden bir muhdise, ya'nî buharın 
vücûduna muhtaçtır. Şu halde muhdes olan bulutun vücûdu, kendisinin 
gayri olan buhâr-ı latifin vücûdundan husule gelmiştir. Binâenaleyh 
muhdes olan bulut, muhdis olan buhâr-ı latîfe irtibât-ı iftikâr ile 
murtabıttır. İşte muhdes olan halk-ı kesîfin kadîm olan Hakk-ı latîfe 
irtibatı bu misâle mutabıktır. 

İmdi muhdes vücûdda muhdise müstenid olduğu için, 
müstenedün-ileyhin li-zâtihî vâcibü'l-vücûd olması, kendi nefsinde 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 151 

vücûdunda ganî bulunması ve vücûdunun başka bir vücûda müftekır 
bulunmaması lâ-büddür. Eğer böyle olmasa, ya'nî vücûd-i Hak kendisinin 
gayri bir vücûda müftekır olsa (yumurta tavuktan ve tavuk yumurtadan 
peyda oldu) gibi devr; ve (halkın vücûdu Hak'tan ve Hakk'ın vücûdu 
falan şeyden ve falan şeyin vücûdu da falandan ilh... çıktı) gibi 
ilâ-mâ-lâ-yetenâhî teselsül lâzım gelir. Devr ve teselsül ise, emr-i vücûdu 
bir mebdee îsâl edemeyeceğinden fâsid olur. Ve müstenedün-ileyh, bu 
hâdise, kendi zâtı ile vücûd veren / zâttır. Böyle olunca hadis, vücûdda, 80 
vâcibü'l-vücûd olan müstenedün-ileyhe müntesib oldu. Ve vâcibü'l-vücûd, 
hadisi kendi zâtı için iktizâ edince, o hadis vâcibü'l-vücûdun vücûdu ile 
vâcib oldu. Zîrâ vâcibü'l-vücûd, hâdise vücûd ifâza etmese, zahir olmaz 
idi. Binâenaleyh hâriçte zuhur için, vâcibü'l-vücûdun hâdise vücûd ifâza 
etmesi, kendisinin iktizâ-yı zâtîsidir. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı 
Mekkiyye'lerinde vücûd hakkında atîdeki îzâhâtı beyan buyururlar: 
"Ma'lûm olsun ki, emr-i vücûd Hak ve halktan ibarettir. O emr-i vücûd, ya 
lem-yezel ve lâ-yezâl vücûd-i mahzdır; yahut lem-yezel ve lâ-yezâl vücûd-i 
imkân-ı mahzdır; veya lem-yezel ve lâ-yezâl adem-i mahzdır. Vücûd-i 
mahz ezelen ve ebeden adem kabul etmeyen şeydir. Adem-i mahz dahi 
ezelen ve ebeden vücûd kabul etmeyen şeydir. Jmkân-ı mahz ise, ezelen ve 
ebeden bir sebeple vücûdu; ve keza bir sebeple ademi kabul eden şeydir. 
İmdi vücûd-i mahz ancak Allah'dır, onun gayri değildir. Ve adem-i mahz 
ancak muhaldir; ve muhalin gayri değildir. Ve imkân-ı mahz ise, ancak 
âlemden ibarettir ve âlemin gayri değildir. Ve âlemin mertebesi ise, vücûd-i 
mahz ile adem-i mahz beyninde vâkı'dir." 

Vaktaki hadisin istinadı, vâcibü'l-vücûdun iktizâ-yı zatîsinden nâşî, o 
vâcibü'l-vücûddan zahir olmakla, O'na oldu; ya'nî hadis, zuhur etmiş 
olduğu vâcibü'l-vücûda istinâd etti; bu istinâd, vâcibü'l-vücûda nisbet 
olunan her bir isim ve sıfatta, hadisin o vâcibü'l-vücûdun sureti üzere 
olmasını iktizâ eyledi. Ya'nî Allah Teâlâ hazretleri vâcibü'l-vücûddur. 
İnsan ise hadistir. Vücûd-i insanî zuhurda vâcibü'l-vücûda müsteniddir ki, 
bâlâda îzâh olundu. İşte insan bu istinâd sebebiyle Hakk'ın esma ve 



152 ADEMFASSI 

sıfatıyla mevsûm ve muttasıf oldu. Meselâ Hak hayât, ilim, sem', basar, 
kudret, kelâm ve tekvîn sıfatlariyle muttasıf; ve bu sıfatlardan mütezâhir 
olan Hayy, Alîm, Semi', Basîr, Kadîr, Mütekellim ve Mükevvin 
isimleriyle mevsûmdur. İnsan dahi bu sıfatlar ile tavsif ve bu isimler ile 
tevsîm olunur. Yalnız vücûb-i zatî müstesnadır, tnsan vücûb-i zatî ile 
tavsîf olunamaz, çünkü hadistir. Ve hadisin vücûb-i zatî ile ittisâfı sahîh 
değildir. Vâkıâ hadis hadd-i zâtında / vâcibü'l-vücûddur. Zîrâ hadis, 
vâcibü'İ-vücûdun mertebe-i letafetten mertebe-i kesafete tenezzülünden 
başka bir şey olmadığı cihetle onun gayri değildir. Velâkin kesifin vücûdu 
latifin vücûduna muhtaçtır. Binâenaleyh hadisin vücûbu, nefsiyle değil, 
gayrin vücuduyla hâsıldır. Ve vücûb-i zatîde hadisin kademi yoktur. 

Ondan sonra malûm olsun ki, muhakkak emr, bizim dediğimiz 
üzere, onun suretiyle, onun zuhurundan oldukda, Hak Teâlâ bizi 
ilminde hâdisde nazar üzerine havale etti. Ve muhakkak âyâtını 
bize, bizde gösterdiğini zikr eyledi. Binâenaleyh biz, bizim ile, 
ona istidlal ettik. Şu halde biz onu bir vasf ile vasf etmedik, illâ 
ki vücûb-i hâss-ı zatînin gayri, biz bu vasıf olduk. İmdi vaktaki 
biz onu bizim ile bizden bildik; bize nisbet ettiğimiz her şeyi ona 
nisbet ettik; ve bununla bize, elsine-i terâcim üzere ihbârât-ı 
ilâhiyye vârid oldu. Böyle olunca nefsini bize bizim ile vasf 
eyledi. Binâenaleyh biz onu, müşahede ettiğimiz vakit, kendi 
nüfûsumuzu müşahede ederiz. Ve bizi müşahede ettiği vakit, 
nefsini müşahede eder. / Ve biz her ne kadar bizi cem' eden 
hakîkat-i vahide üzerine isek de, şekk etmeyiz ki, muhakkak 
biz, şahıs ve nevi' ile çoklarız. İmdi biz kat'â biliriz ki, 
muhakkak bir fârık vardır. Onun sebebiyle eşhasın bazısı 
bazısından ayrıldı. Eğer bu olmasa idi, vâhidde kesret olmaz 
idi. Yine böylece, her ne kadar Hak, min-cemî'i'I-vücûh kendi 
nefsini vasf ettiği şeyle, bizi vasf etti ise de, bir fârık 
lâ-büddür. Ve o fârık, vücûdda ancak bizim ona iftikârımız ve 
imkânımızdan dolayı vücûdumuzun ona tevakkufu ve bizim ona 
müftekır olduğumuz şeyin mislinden onun gınâsıdır (14). 

Ya'nî hadisin emri ve sânı, bâlâda îzâh ettiğimiz vech ile, 



FUSÛSUL-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 153 

vâcibü'l-vücûdun suretiyle onun zuhurundan olunca, Hak Teâlâ hazretleri 
kendi vücûdunu bilmemiz hususunda bizi hâdise nazar etmeğe havale etti. 
Ve (H^ 1 ^3 *İ^! ^ LjU pi— i/" (Fussılet, 41/53) ya'nî "Biz, âyâtımızı 
karîben onlara âfâkta ve nefislerinde gösteririz" âyet-i kerîmesinde, âyâtını 
bize bizde gösterdiğini beyân buyurdu. Binâenaleyh biz hadis olan 

vücûdumuza nazar ettik; ve onda hayat, ilim, sem', basar, kudret ilh 

gibi sıfatlar gördük. Bu sıfatlarımız ile vücûd-i vacibe ve onun böyle 
sıfatları bulunduğuna istidlal eyledik. Şu halde biz onu bir vasıf ile vasf 
etmedik, illâ ki biz o vasfın aynı olduk. Yalnız kendimizi vasf etmediğimiz 
bir vücfib-i hâss-ı zatî kaldı. Zîrâ biz hadis olduğumuz için, vücûb-i hâss-ı 
zatî vasfı ile kendimizi vasf etmemize imkân yoktur. İmdi biz 
vâcibü'l-vücûdu, hadis olan vücûdumuz ile, vücûd-i hadisimizden 
bildiğimiz vakit, kendimize nisbet ettiğimiz her vasfı, ona nisbet ettik; ve 
enbiyâ-yı izam hazarâtının lisanıyla bize bununla ihbârât-ı ilâhiyye vârid 
oldu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de : ^ £-*!- ^i û i ( Bakara > 2/181) ve ^4 
Jfj *^J CkZ (Tâhâ, 20/46) ve *j*J* *^L 'dJl ö\ (Lokman, 31/28) ve & 
aJÜİ £uJ juS Jjl J\ ^ (Nisa, 4/80) ve c^j \[ 'cZ'j Uj (Enfâl, 8/17) / ve <k' 
l^r >İI (Ra'd, 13/42), ^fUl '> '«üf, (Âl-i İmrân, 3/54), Uj '-0JI \jW)\j 
\Z>- (Hadîd, 57/18), ÎjlT 1?T , (Târik 86/16) ve "^ iı* j£-I '<ltf (Bakara, 
2/15) ve dj^jj *UI Ojijj ^JÜI ö\ (Ahzâb, 33/57) gibi bir çok âyât-ı kerîme 
ve gr-**-^" ?& ^***~ j «^• ujr (Ji c-v»y gibi de ahâdîs-i kudsiyye lisân-ı Nebî 
üzere vârid olmuştur. Ve keza aJÜI £Ü»l jul» ,ypU»l ey» ve ^>^ oü 4—*âî öy> ^ 
*o gibi ahâdîs-i şerife buyrulmuştur. 

Suâl: İlim, sem', basar, kudret gibi sıfât-ı kemâliyyenin 
vâcibü'l-vücûd hazretlerine izafesi caizdir. Fakat mekr, keyd, istihza ve 
ezâ, hastalık, açlık ve ifâm gibi sıfât-ı halkıyyenin Hakk'a nisbeti nasıl 
olur? 

Cevap: Biraz yukarıda denilmiş idi ki, muhdesin kendi zâtında 
vücûdu yoktur. Ve onu hadis kılan bir muhdise ihtiyâcı sabittir. 
Binâenaleyh muh- desin vücûdu, kendi vücûdunun gayri olan 
vâcibü'l-vücûddan husule gel- mistir. Zîrâ vâcibü'l-vücûdun vücûdu latîf 
ve hadisin vücûdu ise kesiftir. Ve latîf kesifin gayridir. Fakat latiften olan 
kesifin vücûdu min-haysü'z-zât o latifin aynıdır. Ve bu ayniyyet ve 



154 ADEMFASSI 

gayriyyet yine bâlâda buhar ile bulut misalleriyle tavzih edilmiş idi. İmdi 
vâcibü'l-vücûd, hâdise vücûd ifâza etmese ya'nî mertebe-i letafetten 
mertebe-i kesafete tenezzül edip hudûs sıfatını o mertebede iktisâb etmese, 
hâriçte ism-i Zâhir'in ahkâmı zuhur etmez idi. Mademki hadisin vücûdu, 
vâcibü'l-vücûdun vücûdudur, şu halde bu mertebe-i kesafette zahir olan 
mekr, istihza', ezâ ve hastalık ve açlık gibi sıfât-ı muhdesâtın dahi 
min-haysü't-taayyün ona izafesi der-kârdır. Zîrâ bu sıfat muktezâ-yı 
kesafettir. / Velâkin Hak, minhaysü'z-zât bu sıfattan münezzehidir. Zîrâ 
îcâbât-ı kesafetin letafetle asla münâsebeti yoktur. 

Böyle olunca Hak Teâlâ kendi nefsini bize hayât, ilim, sem', basar, 
kudret ve irâde gibi bizde olan sıfatlarla vasf eyledi. Binâenaleyh biz onu 
âlimiyyet, kâdiriyyet ve mürîdiyyet gibi vasıflar ile müşahede ettiğimiz 
vakit, bu vasıflar ile kendimizi müşahede ederiz. Zîrâ niseb-i ademiyyeden 
ibaret bulunan bu umûr-i külliyye, bizlerde zâtlarıyla sârî ve zahirdir. Ve 
bizim vücûdât-ı ayniyyemiz bu umûr-i külliyyeye müsteniddir. Ve umûr-i 
külliyye mertebe-i akılda sabit olan Hakk'ın şuûnâtından ibarettir. Ve Hak 
Teâlâ dahi bizi bu vasıflar ile müşahede ettiği vakit, kendi nefsini o vasıf 
ile müşahede eder. Zîrâ bizim vücûdât-ı kesıfemiz dahi onun vücûdudur. 
Binâenaleyh merâyâ-yı kesîfede Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsini 
müşahede eder. Beyit: 

olji JT ji 4«f*-j jlaLü c— U aaLİ ( j+~>- Cj\j* ölpr 

İmdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Hak ile halk beynindeki irtibatı beyân 
buyurduktan sonra bir i'tibâr ile beyinlerindeki farkı îzâhan derler ki: Biz 
her ne kadar bizi cem'eden ve ihata eyleyen insâniyyet hakîkat-i vâhidesi 
üzerine isek de, şübhemiz yoktur ki, biz Zeyd, Amr, Bekir ilh... gibi şahıs 
ve arab, acem, türk ve çerkes ilh... gibi nevi' ile kesiriz. Ve biz kafa biliriz 
ki, ortada bir fârık vardır ki, o fârık sebebiyle eşhasın ba'zısı ba'zısından 
ayrılır. O fârık dahi bizim husûsât-ı zâtiyyemizdir. Ve husûsât-ı 
zâtiyyemiz dahi, bizim isti'dâdât-ı zâtiyyemizden ibarettir ki, hüsn ve 
kubuh, ilim ve cehl gibi şuûnâtımız bu isti'dâdâta taalluk eder. Eğer ortada 
böyle bir fârık olmasa idi, küll olan vâhidde cüz'iyyâtın kesreti zahir olmaz 



FUSÛSU'L-HÎKEM TERCÜME VE ŞERHİ 155 

idi. İşte nasıl ki, hakîkat-i vahide olan insâniyyetin taht-ı hîtasında 
müctemi 1 olan eşhas ve enva' arasında fârık mevcûd ise, Hak Teâlâ 
hazretleri hayât, ilim, kudret ve irâde gibi min-cemî'i'1-vücûh kendi nefsini 
vasf ettiği şeyle bizi vasf etmekle beraber, vücûd-i Hak'la vücûd-i halk 
beyninde öylece bir fârık lâ-büddür. O fârık dahi, vücûd ile adem arasında 
vâki' olan vücûd-i imkânîmizden dolayı / vücûdda bizim ona muhtaç 
olmamızdır. Ve varlığımızın onun varlığına mütevakkıf olmasıdır. Ve 
mevcûd olmamız için bir vâcibü'l-vücûda muhtaç olmamız gibi bir halden 
onun ganî bulunmasıdır. Zîrâ Hakk'ın vücûdu zâtındandır; ve zâtının 
aynıdır; ve zâtı üzerine zâid değildir. Fakat bizim vücûdumuz böyle 
değildir; vücûdda biz O'na müftekıriz. 

İmdi bu sebeple, Hak için kendisinden evveliyyet müntefî olan 
ezel ve kıdem sahih oldu; o da Öyle bir evveliyyettir ki, onun 
için ademden iftitâh-ı vücûd vardır. Binâenaleyh o "Evvel" 
olmakla beraber ona nisbet olunmaz. Ve işte bunun için onun 
hakkında "Âhir" denildi. İmdi onun evveliyyeti vücûd-i takyîd 
evveliyyeti ola idi, mukayyed için "Âhir" olması sahih olmaz 
idi. Zîrâ mümkin için âhir yoktur. Çünkü mümkinât gayr-i 
mütenâhîdir, onlar için âhir yoktur. Belki emrin küllisi, bize 
nisbet olunduktan sonra, ona rücû' ettiği için, o "Âhir" oldu. 
Böyle olunca o, ayn-ı evveliyyetinde "Âhir" ve ayn-ı 
âhiriyyetinde " Evvel "dir (15). 

Ya'nî abdin iftikârından ve Hakk'ın gınâ-yı zatîsinden ibaret olan bu 
fârık sebebiyle, Hak için ezel ve kıdem sahîh oldu. Fakat bu ezeliyyet ve 
kıdemiyyet öyle bir ezeliyyet ve kıdemiyyettir ki, bunlardan evvelıyyet-i 
mukayyede müntefîdir. Ve bu müntefî olan evveliyyet, kendisi için 
ademden iftitâh-ı vücûd-i evveliyyettir. Zîrâ yoktan var olmağa 
başlamaktan ibaret olan evveliyyet ile muttasıf olan bizim vücûdât-ı 
ilmiyyemizdir. Çünkü meşiyyet-i ilâhiyye zuhuru iktizâ ettikde, ilk önce 
İlm-i ilâhîde bizim hakâ yıkımız sabit oldu. İmdi bizim bu hakâyıkımıza ve 



156 ADEM FASSI 

a'yân-ı sabitemize nisbeten Hak Teâlâ evvel olmakla beraber, mertebe-i 
ıtlâkında, ona evveliyyet nisbet olunmaz. Çünkü mertebe-i ıtlakta 
bi'1-cümle niseb müzmahıl ve mütelâşîdir. Ve ezmân ve evkâtın vücûdât-ı 
izâfiyyelerine müteallik olan hudûs ve kıdem gibi nisbetlerden vücûd-i 
mutlak-ı Hak münezzehdir. Ve vücûdât-ı izâfiyyenin iftitâhı kendisinden 
olduğu için, bu vücûdâta nazaran "Evvel" denildiği gibi, yine bu vücûdâtın 
85 ihtitâmıyla bakî olan yine kendisi / olduğu için, Hak Teâlâ hakkında 
"Âhir"dir denildi. Eğer Hakk'ın evveliyyeti vücûd-i aynî sahibi olmak 
suretiyle mukayyed olan evveliyyet ola idi, vücûd-i aynî sahibi olan 
mukayyedât için Âhir olması sahîh olmaz idi. Zîrâ mümkinin âhiri yoktur; 
çünkü gayr-i mütenâhîdir. 

Suâl: Mevcûdât-ı hâdisenin âhiri olmayıp gayr-i mütenâhî olunca, 
suver-i âlemin ebedî olması ve bu suver-i âlemin infisahından ibaret olan 
kıyâmet-i kübrânın kâim olmaması lâzım gelmez mi? 

Cevap: Ma'lûm olsun ki, vücûd-i mümkin yalnız sathında 
yaşadığımız küre-i arzdan ibaret değildir. Belki arz vücûd-i mümkinâttan 
bir zerre mesabesindedir. Zîrâ fezâ-yı nâmütenâhî ta'bîr olunan saha ayn-ı 
vücûd-i mutlaktan ibarettir. Ve vücûd-i mutlak mine'1-ezel ile'1-ebed 
nefes-i rahmânîsiyle müteneffistir. Ve bu tenfîs vücûdun iktizâ-yı zatîsi 
olup meşiyyeti değildir. Binâenaleyh zuhur zât-ı sırfın muktezâsıdır. îmdi 
bu tenfîs netîcesinde fezâ-yı bî-nihâyede, ya'nî vücûd-i mutlakta öbek 
Öbek inbisât eden nefes-i rahmânî avâlim-i bî-nihâyenin heyûlâsıdır. Ve bu 
tenfîs, zâtın kendi zâtında, yine kendi zâtına, kendi zâtı ile vâki' olan bir 
tecellîsidir. Ve nefes-i rahmânî zâtın "ayn"ıdır. Ancak, zât-ı latifin 
bi't-tenezzül, nefesini teksif etmesinden ibarettir. Nitekim Ebu'l-Hasan 
Gûrî hazretleri buyurur: UU aL— i <u^ <JüTj U^~ oL~i a^Jû j^ ^ 0U*~- Bu 
nefes-i rahmânî âlî iken, ya'nî zât-ı bahtın tenlisini müteâkıb kemâl-i 
letafetinden bî-sûrettir; teseffül eyledikçe teberrüd ve tasallub edip eşkâl ve 
suver iktisâb eyler. Nitekim nefes-i insanî zemheride bir cam üzerine irsal 
olundukda hîn-i huruçta hararetle latîf ve bî-sûret iken teseffül eyledikçe 
teberrüd ve tasallub edip cam üzerinde çiçekli buzlar peyda kılar. Ve o 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 157 

buzlardaki eşkâl ayn-ı nefestir. Nefes-i rahmânî de hîn-i tenfîste böylece 
latîf olup tedricen duhân-ı ziyâ-dâr hâline gelir ve avalimin madde-i ûlâsı 
olur. Nitekim Hz. Şeyh (r.a.) Fass-ı İsevî'de : 

beyt-i şerîfiyle bu hakikate işaret buyururlar ki, inşâallah orada şerh 
olunur. 

İmdi fezada öbek öbek tekasüf ve teberrüd eden sehâb-ı muzîler ilk 
devrelerinde dumandan başka bir şey değildirler. Nitekim âyet-i kerîmede 
OUj ^j fr U— J! J[ isy^\ (*j (Fussılet, 41/11) buyrulur. Ba'dehû bunların 
kendi mihverleri etrafındaki devirlerinden mütehassıl kuvve-i / 
ani'l-merkeziyye hasebiyle, bir takım küreler ayrılıp kendilerinden iftitâk 
ederek şems hâlinde kalan merkezin etrafında mahrekleri üzerinde devr 
ederler. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyrulur: olj-Jjl ö\ IjjiS'^JÜI j, jjjî 
LaUlû* Ltij Uiis" J^j^j (Enbiyâ, 21/30). İmdi fezada mütekevvin sehâb-ı 
muzî kütlelerinin her birisi şemsleriyle beraber birer manzume olup bunları 
görüp ta'dâd etmek bizler için kabil değildir. Yalnız âlet vasıtasıyla 
görülebilenler hakkında alâ-tarîkı'1-istidlâl erbâb-ı fenn-i hey'et tarafından 
beyân-ı mütâlaât olunabilmektedir. Ve bu avalime ehl-i hakikat indinde 
"âlem-i simsime" ta'bîr olunur. Ve "simsime" ibare ve beyâna sığmayan 
ma'rifet demektir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'de bu 
avalimden bazılarının ahvâlini beyan buyurmuşlar ve: "Her şeyi ki, akıl 
onu işbu dâr-ı dünyâda muhal görür, biz onu o arzda mümkin bulduk. Ve 
bildik ki, ukül kasırdır" demişlerdir. Zîrâ bizim aklımız üzerinde 
yaşadığımız arzdaki kavânîn-i tabîiyyeyi bile tamâmiyle ihatadan âcizdir. 
Bu arzın kavânîn-i tabîiyyesi hâricinde kalan avâlim-i sâirenin tâbi' olduğu 
kavânîne ıttıla' nasıl mümkin olabilir? 

İmdi "semâvât-ı seb'a" ta'bîri bizim manzumemize taalluk eden bir 
beyândan ibarettir. Ve âyet-i kerîmede jj!> ^ ç&y -LiU jJİj (Mü'minûn, 
23/17) âyet-i kerîmesinde işaret buyrulan "tarîk"lar her biri bir felekten 
ibaret olan seyyârât-ı seb'anın mahrekleri olup bu babdaki îzâhât Fass-ı 
İdrîsî'de gelecektir. Nefes-i rahmaninin tenfîsi iktizâ-yı zatî olan zuhura 
müstenid bulunduğundan ve kemâl-i zuhur ve ma'rifet ise, sûret-i 
ilâhiyyenin ancak bir endam âyînesinde intıbâ'ıyla hâsıl olabileceğinden, 



158 ÂDEMFASSI 

bu avâlim-i nâ-mütenâhiyyenin her birerleri birer endam âyînesi 
mesabesinde vâki' oldu. Hakk-ı mutlak her birerlerinde sûret-i ilâhiyyesini 
müşahede buyurur. Fakat bu müşahede uzaktan ve kendi vücûdunun 
hâricinde vâki' olan bir şeye nazar ile vâki' olan müşahede kabilinden 
değildir. Belki cemî'-i zerrâtta bi'z-zât zuhur ve huzur ile vâki' olan 
müşâhede-i zevkıy yedir, j — «*U <J»-JaDl y>j jU^Nl iij^» j*j jW*1 jS'jJj V 
(En'âm, 6/103) Zîrâ zât-ı latîf eşya sûretleriyle mütekâsif olunca, onlarda 
bi-hasebi'1-kesâfe zahir olan ahvâl ve şuûn, zevk-ı şuhûdî ve huzûrî ile 
zât-ı latifin ma'lûmu olur. Onun için âyet-i kerîmede "Latîf" ve "Habîr" 
buyrulmuştur. Çünkü "hibret" ilm-i zevkidir. Ve ^J». M W y>j jU ^ jJUj Y\ 
jJ-\ (Mülk, 67/14) âyet-i kerîmesi de ayn-ı ma'nâ-yı münîfi müş'irdir. 
Velâkin bu avalimin her biri âyîne olmakla beraber kemâliyle musaykal 
değildir. Nitekim âlemin mir'ât-ı gayr-i meclüvve olduğu bâlâda murûr 
etmiş idi. Sûret-i ilâhiyyenin aksini kemâliyle kabul edecek ve azhar / bir 
surette gösterecek âyîne bu âlem üzerinde insandır; ve insan nümûne-i 
ilâhîdir. Bizim manzûme-i şemsiyyemizde arzın nev'-i inşâna tahsîs 
buyrulduğu ^VÎtAJ \#i>j J^j^j (Rahman, 55/10) âyet-i kerîmesinden 
anlaşılır. Ya'nî arzın halkından maksad üzerinde Adem'in zuhurudur, 
demek olur. Diğer ecrâm-ı semâviyyede nebatat ve hayvan nev'inden 
mahlûkât-ı şâire olduğu ^J^}j ^j — — J' <y *v^ zJ*i <^ j^ 9 b* 1 *—* ^ 
(Nemi, 27/25) ve J* J»'j «îb '^C^—J lî-î Uj ^'j%'^\jllİJ\ jU üCJ'ja) 
J4& *Uu \h[ (*£**• (Şûra, 42/29) âyet-i kerîmelerinde beyân buyrulur. Ve 
insan dahi "devâbb" kısmındandır. Nitekim âyet-i kerîmede işaret 
buyrulur. öj»'£ Si ]^i I ^iT ^ Jül M 's» %\^\ ^ oj (En'fâl, 8/55). 

Velhâsıl arz üzerinde yaşayan efrâd-ı âdemiyye, nasıl ki eceli gelip 
zahirden bâtına intikâl eder ve bununla sûret-i insâniyyede olan tecelliyât-ı 
Hak muattal ve munkatı' olmazsa, efrâd-ı âlemden birinin kıyameti 
kopmakla Hakk'm avâlim-i şehâdiyye suretindeki tecellîsi dahi muattal ve 
munkatı' olmaz. ^U c-^ü XL* oU j* hadîs-i şerifi cevâmiu'l-kelimdir; 
avalime de şâmildir. Zîrâ her bir âlem-i şehâdî insân-ı kebîr olduğundan 
"men" kelimesi tahtına dâhil olur. 

İmdi avalimin fezada (vücûd-i mutlak)da tekevvün ve tefessüdünün 
ibtidâsı ve intihası yoktur. Vücûd-i hakîkî ezelî ve ebedî ve kadîm olduğu 
gibi, vücûdât-ı izâfiyyenin bu tekevvün ve tefessüdü keyfiyyetleri dahî 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 159 

ezelî ve ebedî ve kadîmdir. Ancak efradının ibtidâsı ve intihası vardır. 
Vasf-ı hudûs ve evveliyyet ve âhiriyyet bu tekevvün ve tefessüd eden 
avalimin her birerlerine izafe olunur. Âlem-i şehâdeti içinde bulunduğumuz 
âlemden ibaret zannettiklerinden onun kıdemi ve hudûsü hakkında bir çok 
kıyl ü kâller vâki' oldu. Ve âlem-i şehâdetin, bir âlemden ibaret olduğuna 
göre, kıyâmet-i kübrânın vuküuyla esmâ-i ilâhiyyenin muattaliyyeti lâzım 
geleceğinden, muhakkikinden bir takımı da te'vîl cihetine gittiler. Nitekim 
cenâb-ı Bedreddîn-i Simâvî Vâridât'ında şöyle buyurur: J* :>U^>-Nl jj^ 5 

jj_^j J ûl~J^I f- y j* u ^^ ! V ^hi^ OUj y^t ö\ j&L j&j ç*#i ->^V ç\yi\ {*}&* 

J^ldL pj fa ^\ % ^\j> qa 0L«jNI ya'nî "Avamın zu'm eyledikleri şey üzere 
haşr-i ecsâd sahîh olmaz. Velâkin mümkindir ki, nev'-i insandan âlemde 
bir şahsın kalmadığı bir zaman gele. Ba'dehû topraktan babasız ve anasız 
insan tevellüd ede. Sonra da tenasül ile doğa." İşte bu hükümler hep sûret-i 
ilâhiyyeyi hâiz olan mahlûku ancak bir âlemin mahmul olduğuna zehâbdan 
mütevelliddir. 

/ Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin üçyüz 
altmış yedinci babında semâvâtta İdrîs (a.s.)a mülâkî olduğu hînde 
sorduğu suâllerden birisi olmak üzere buyururlar ki: 

4_~Jj jj (_s-*— j tpUjs-l j* 4j\ J^l ı-ii^^aJL La^*_J ^«Jlj ^ c-jIj ^L» cJi 
JUi aSjX ?cjjÜI ,J IjJUp jjîi U, fs\ ^p -«ÎL-İ h** t_iJl û^*jjİ ^J jLSi &y OUj ^p <dLJ 
Ujup <JuU SJL^ JL*JU -İpİ Vj 4J1 ^ -(-il Jju* JLü u^ill f-sl jfi- Jl— J ç$\ iş\ ^ A 

cJLâ* frLJ U Vj <Up ja ^Jo O^Ja-->*j *^j oLJp aluipl L_» ^Jb^ ^-UjNI *> jl^ti ji^-1 

Ya'nî: "Ben İdrîs (a.s.)a dedim ki, vakıamda tavafta bir şahıs 
gördüm. Bana ecdadımdan olduğunu haber verdi ve ismini söyledi. 
Zamân-ı mevtinden suâl ettim. Bana kırk bin senedir, dedi. Bizim 
indimizde târîhde takarrür eden Âdem'in müddetinden sordum. Hangi 
Âdem'den suâl ediyorsun? Yakın olan Âdem mi? dedi. İdrîs (a.s.) 
buyurdu ki: Doğrudur. Ben Allah'ın nebîsiyim ve âlemin müddetini 
bilmem. Ve onun cümlesi indinde tevakkuf ederiz. Şu kadar var ki, 
bi'1-cümle hâlikan lem-yezeldir, dünyâ ve âhiretçe lâ-yezâldir. Ve eceller 



160 ADEM FASSI 

halk hakkında değil, mahlûk hakkında müddetlerin intihası iledir. İmdi 
halk enfâs ile teceddüd eder. Binâenaleyh biz bize bildirilmiş şeyi bildik: 
l(j L-h Vl ^*İp ^ tjjsj öj^y] (Bakara, 2/255) İdrîs (a.s.)'a dedim ki: 
Kıyametin zuhuruna ne kaldı? Buyurdu ki: <Up ^ ^j ^L-^ ^-b-JU *-»r»l 
öj^j** (Enbiyâ, 21/1) Onun kurbu alâmetlerinden bir alâmeti bana ta'rîf 
buyur, dedim. Vücûd-i Âdem kıyamet alâmetlerindendir, buyurdu." 

Velhâsıl zât-ı mutlakın cemî'-i merâtibde tecellî etmediği bir ân yoktur. 
Ve onun bu tecelliyâtı ezelî ve ebedî ve kadîmdir. Ve bir âlemin kıyameti 
kopmakla, hazret-i şehâdiyye suretinde olan tecelliyât-ı ilâhiyye ebeden 
münkatı' olmaz. Kıdem ve hudûs arasındaki tekaddüm zamânî değil, belki 
akılda sabit olan bir ma'nâ-yı rütebîdir. Ey tâlib-i hakikat, bu beyanâtın 
zevkına vâsıl oldun ise, sana bir sırr-ı azîm münkeşif oldu; ve anladın ki, 
kıyâmet-i kübrâ haktır / ve vâki' olacaktır. Ve vücûd-i mümkinât gayr-i 
mütenâhîdir ve âhiri yoktur. 

İmdi Hakk'ın evveliyyeti, nasıl ki evveliyyet-i mukayyede değilse, 
âhiriyyeti dahi öylece âhiriyyet-i mukayyede değildir. Belki bize nisbet 
olunan emrin küllisi Hakk'a rücû' ettiği için, Hak "Âhir"dir. Zât-ı 
mutlakın, bi'1-cümle taayyünâtın mebdei olduğu için, sabit olan evveliyyeti 
ve bi'1-cümle taayyünâta nisbet olunan emrin zât-ı mutlaka rücû' 
etmesinden dolayı onun sabit olan âhiriyyeti, ıtlâk-ı zatîsi üzerine emr-i 
zâid olmayıp, emr-i nisbî olduğundan, Hak ayn-ı evveliyyetinde "Âhir" ve 
ayn-ı âhiriyyetinde "Evvel "dir. / 

Ba'dehû bilelim ki, muhakkak Hak Teâlâ kendi nefsini "Zahir" 
ve "Bâtın" olmakla vasf eyledi. Binâenaleyh âlemi, gaybımız ile 
bâtını, ve şehâdetimiz ile zahiri idrâk etmemiz için, âlem-i gaybi 
ve şehadeti îcâd eyledi. Ve kendi nefsini rızâ ve gazab ile vasf 
etti. Binâenaleyh âlemi havf ve recâ sahibi olarak îcâd eyledi. 
Böyle olunca biz onun gazabından korkarız ve rızâsını recâ 
ederiz. Ve nefsini "Cemîl" ve "Zül-celâl" olmakla vasf etti. Ve 
bizi heybet ve üns üzere îcâd eyledi. Ve ona mensûb olan ve 
onlar ile tesmiye olunan şeylerin kâffesi böyledir. İmdi Hak 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 161 

Teâlâ, âlemin hakâyık ve müfredatını cami' olmasından nâşî, 
insân-ı kâmilin halkına teveccüh eylediği bu iki sıfatı "iki el" 
ile ta* bîr buyurdu. Böyle olunca âlem "şehâdet"; ve halîfe 
"gayb"dir. Ve bundan dolayı sultân ihticâb eder. Ve Hak Teâlâ 
kendi nefsini hucüb-i zulmâniyye ile vasf eyledi; ve onlar 
ecsâm-ı tabîiyyedir. Ve hucüb-i nûrâniyye ile vasf etti; onlar da 
ervâh-ı latîfedir. Böyle olunca âlem, kesîf ile latîf arasındadır. 
Ve o kendi nefsine ayn-ı hicâbdır. İmdi âlem, Hakkın kendi 
nefsini idrâk ettiği vech ile Hakk'ı idrâk etmez. Ve ona iftikârı 
sebebiyle kendi mucidinden mütemeyyiz olduğunu bilmekle 
beraber, hicâb içinde zail olmaz. Velâkin vücûd-i Hak olan 
vücûd-i zatînin vücûbunda âlem için haz yoktur. Binâenaleyh 
onu ebeden idrâk edemez. Şu halde Hak Teâlâ bu haysiyyetten, 
ilm-i zevk ve şuhûd ile gayr-i ma'lûm olmaktan / ebeden zail 
olmaz. Zîrâ bunda hadis için kadem yoktur. İmdi Allah Teâlâ 
Âdem'i ancak teşriften dolayı "iki el "i arasında cem* etti (16). 

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri ^UİM, ^IMj ^% JjSfl ^ (Hadîd, 57/3) 
âyet-i kerîmesinde kendi nefsini "Zahir" ve Bâtın" olmakla vasf etti. 
Çünkü her mertebe vücûd-i mutlakının tenezzülâtından zahir olmuştur. Ve 
her mertebe kendisinden evvelki mertebeye nisbeten "zahir" ve evvelki 
mertebe de ona nisbeten "bâtın" olur. Binâenaleyh Hak Teâlâ eksef olan 
âlemi yarattı. Ve âlem sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olmakla bilcümle 
merâtibi cami' olduğu gibi, Âdem dahi sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk 
olduğundan, bizim gaybimiz, ya'nî havâss-i bâtınemiz ile bâtını ve 
şehâdetimiz, ya'nî havâss-i zahiremizle zahiri idrâk etmemiz için, âlem-i 
gaybi ve şehâdeti îcâd eyledi. Şu halde biz havâss-i zahiremizle suver-i 
kesîfe olan eşyayı ve havâss-i bâtınemizle de suver-i latîfe olan ma'nâyı 
idrâk ederiz. Ve bu idrâk dahi isti'dâdât-ı zâtiyyemizin bize verdiği kadar 
olur. Ve keza Hak Teâlâ nefsini rızâ ve gazab ile vasf etti; âlemi de havf ve 
recâ sahibi olarak îcâd eyledi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyurur Ujît J 
4ÜI £si ^ UxJ* Lsii. k$) £r J* ûF^İl ü> (Haşr, 59/21) ve keza: £*/> q 
\^'jkiJ! 3 IİİInİ oî'^ü jy-lj ^j% ofj— JL-JI Jp ÎL^İI (Ahzâb, 33/72) 
Binâenaleyh âlemin cüz'ü olan biz insanlar onun gazabından korkarız ve 



162 ADEM FASSI 

rızâsını recâ ederiz. Ve keza Hak Teâlâ nefsini "Cemil" ve "Zû-Celâl" 
olarak vasf eyledi. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: jSU-l c£î ^o p-*' &jQ 
f^b (Rahman, 55/78) ve hadîs-i şerifte JUjM s~~j J-**- aüI üt buyrulur. 
Binâenaleyh biz onun celâliyle heybet ve cemâliyle üns üzerine oluruz. 

Ma'lûm olsun ki, "gazab" ve "rızâ" Allah Teâlâ hazretlerinin iki 
sıfatıdır ki, ehl-i bidayet için zahir olurlar. Onların zuhûruyla ehl-i 
bidayette havf ve recâ zuhur eder. Bu sıfatlara mukabil olarak Celâl ve 
Cemâl dahi kezâlik iki sıfat-ı ilâhiyyedir ki, ehl-i sülûkün mutavassıtları 
için zahir olurlar. Bunların zuhûruyla ehl-i tavassutta heybet ve üns ve 
kabz ve bast halleri / zahir olur. Kezâlik tecellî ve istitâr dahi iki sıfat-ı 
ilâhiyyedir ki, ehl-i nihayet için zahir olurlar. Bunların zuhûruyla ehl-i 
nihayette fena ve baka halleri zahir olur. İşte i'zâz ve izlâl, darr ve nef , atâ 
ve men', ve ihya ve imâte gibi Hakk'a nisbet olunan ne kadar sıfatlar; ve 
Muizz ve Müzill, Mâni' ve Mu'tî, ve Muhyî ve Mümît gibi kendisinin 
tesmiye olunduğu ne kadar isimler varsa hepsi böyledir. Her bir sıfatı 
bizde bir sıfat-ı infiâliyyeyi ve her bir ismi bir eseri îcâd eder. İmdi Hak 
Teâlâ, âlemin rûhânî ve cismânî hakâyıkmı ve eşhâs-ı cüz'iyye gibi 
müfredatını cami' olan insân-ı kâmilin halkına, gazab ve rızâ ve celâl ve 
cemâl gibi yekdiğerine mütekâbil sıfatlar; ve Mâni' ve Mu'tî ve Celîl ve 
Cemîl gibi keza yekdiğerine mütekâbil isimler ile teveccüh buyurdu. Ve 
tekabül i'tibâriyle ikiye inkısam eden bu sıfatlara da "iki el" ta'bîr 
buyurdu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyrulur: Û o**-; üî iu2.U < _ r -A i \ C 
cfj^ cJîU (Sâd, 38/75) ya'nî "Ey iblis, iki elimle yarattığım şeye secde ve 
ser-fürû etmekten seni men* eden şey nedir?" İmdi izlâl ve Müzill, ve darr 
ve Dârr, ve men' ve Mâni* gibi sıfat ve esmâ-i celâliyyeye Hakk'ın "sol 
el" i; ve i'zâz ve Mu'izz, ve nef ve Nâfi', ve atâ ve Mu'tî gibi sıfat ve 
esmâ-i cemâliyyeye de "sağ el" ta'bîr olunur. Küffâr üzerine esmâ-i 
celâliyye gâlib olduğu cihetle onlara "ashâb-ı şimal" ve mü'minîn üzerine 
esmâ-i cemâliyye gâlib olduğundan onlara da "ashâb-ı yemin" denir. 
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyrulur:,** JLjlJI U^J U JlİjUt v WÎ, 
^a-j pw (Vakıa, 56/41) ve *?*>** ^ ^ üıy. H v^*-^' ^ ç&».Jt ^U-^lj 
(Vakıa, 56/28). Münâfikîn ise, celâl ve cemâl arasında hâl-i tezebzübde 
bulundukları ve bu tereddüdden ayrılamadıkları cihetle onların makarlan 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 163 

ehl-i îmân ile ehl-i küfrün makarrları tahtında vâki' olur; ve bu makarr ise, 
nârın derk-i esfelidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm' de buyrulur: ^ û&âMAİ ö[ 
fi\'xfiJi\£^\ (Nisa, 4/145). 

/ İmdi mademki Hak Teâlâ nefsini "Zahir" ve "Bâtın" olmakla vasf etti 
ve ism-i Zâhir'in mazharı olmak üzere âlem-i şehâdeti ve ism-i Bâtın'm 
mazharı olmak için dahi âlem-i gaybı yarattı; ve mademki insan şehâdeti, 
ya'nî cismâniyyeti ile zahiri; ve gaybı, ya'nî rûhâniyyeti ile bâtını idrâk 
ediyor; şu halde cesed-i müsevvâ olan âlem "şehâdet", ve bu cesed-i 
müsevvânın ruhu olan ve Âdem'den ibaret olan halîfe "gayb"dır. Zîrâ 
ma'nâ suret perdesi arkasında muhtefîdir. Nitekim bu ma'nâya işâreten 
cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) buyurur: Beyt: 

^U jl^w *JLsr fr <dJ U Jijj jj c~*\ ç*\ JSCj* jA 

îzâhan tercüme: Âdem'in sûret-i cİsmânîsi olan bu heykel, bu kalıb bir 
nikâb ve perdeden ibarettir. Bu surete taalluk eden ma'nâ ki, hakîkat-i 
insâniyyeden ibarettir; ve bu hakîkat ise, sûret-i ilâhiyyeden ibaret ve 
"Allah" ism-i câmi'inin mazharıdır. Ka'be-i muazzama mazhar-ı ism-i zât 
olmak i'tibâriyle, nasıl ki bi'1-cümle secdelerin kıblesi olmuş ise, mazhar-ı 
ism-i zât olan bizim hakikatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir. Ve bu 
ma'nâya işâreten Ebu'l-Hasan Harkânî (r.a.): ^yAs^_*J ^yz±f jj ya'nî 
"Eğer benim hakikatimi arif olaydınız, bana secde ederdiniz" 
buyurmuştur. 

İşte bu sırdan dolayı, selâtîn-i sûriyye kendi teb'asiyle dâima ihtilât 
etmeyip, kendi sarayında ihticâb eder. Hadd-i zâtında sultan sureti 
i'tibâriyle, efrâd-ı reayadan mümtaz değildir. Fakat onda îcâb-ı saltanat 
olarak, bir izzet ve azamet ma'nâları vardır ki, bu i'tibârla teb'asından 
mümtazdır. Bu ma'nâlar ise "gayb"dır. Ve gayb ihticâbı iktizâ eder. Suret 
ma'nâdan münfekk olmadığı için, sultânın sureti manâ sına tebean ihticâb 
eyler. 

Ve Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsini hucüb-i zulmâniyye ile vasf 
eyledi ki, onlar, mâddiyyûnun "madde" ta'bîr eyledikleri ecsâm-ı 
tabîiyyeden ibarettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: «JJl <j«-~- aIJ ö\ 
iUkj jy qa uU> ya'nî "Muhakkak Allah Teâlâ'nın nurdan ve zulmetten 



164 ADEM FASSI 

yetmiş bin hicabı vardır" / Ve keza Hak Teâlâ nefsini hucüb-i nûrâniyye ile 
vasf etti ki, onlar da ervâh-ı latifedir. Şu halde hakîkat-i vücûdu madde 
vasıtasıyla arayan maddiyyûn, vücûd-i hakîkînin perdesine ve nikâhına 
yapışmış kalmışlardır. Ve mertebe-i rûhâniyyette arayan ve ezvâk-ı 
rûhâniyyeye dalan mü'minîn dahi ayn-ı hâl içinde hayrete düşmüşlerdir. 
Böyle olunca âlem, kesîf ile latîf arasında vâki 1 olmuştur. Ya'nî ma'nâsı 
i'tibâriyle latîf ve sureti i'tibâriyle kesîftir. Gerek latîf ve gerek kesîf olan 
suretlerde müteayyin olan vücûd-i mutlak-ı Hak'tır ki, akl-ı kesifin idrâk 
edemeyeceği mertebede eltaftır. Ve âlem-i suret ma'nâya, ve âlem-i ma'nâ 
da âlem-i surete hicabdır. Ta'bîr-i dîğerle kesîf latîfin ve latîf dahi kesîfin 
hicabıdır. Binâenaleyh âlemin sûret-i kesîfesi, sûret-i latîfesi olan kendi 
zâtına ve hakikatine ayn-i hicabdır. Ve âlem mademki kendi hakikatine 
ayn-ı hicâb oluyor, şu halde Hakk'ın kendi zâtını idrâk ettiği gibi, âlemin 
Hakk'ı idrâk edememesi pek tabîî bir hâl olur. Vâkıâ âlem, vücûdda kendi 
mucidine müftekır olduğunu ve binâenaleyh ondan mütemeyyiz 
bulunduğunu bilir. Fakat onun bu bilişi, kendini hicâbdan kurtarmaz. Bu 
hâle bizim zevkimiz şâhiddir. Bu adem-i idrâk, vücûd-i Hak'tan ibaret olan 
vücûd-i zatînin vücûbunda, âlemin hazzı olmamasındandır. Vücûd-i 
zatînin vücûbunda âlemin hazzı ve zevki olmayınca, vâcibü'l-vücûdu 
ebeden idrâk edemez. İşte vücûd-i zatînin vücûbunda âlemin hazzı 
olmaması haysiyyetiyle, Hak Teâlâ ilm-i zevk ve şuhûd ile gayr-i ma'lûm 
olmaktan ebeden zail olmaz. Zîrâ âlem hadistir. Ve hadisin vücûb-i zatî 
mertebesine adım atabilmesi kabil değildir. Eğer vücûb-i zatî mertebesine 
kadem basmış olsa buz gibi eriyip taayyünü kalmaz. Ve sıfat-ı hudûs 
kendisinden zail olur. Ve o vakit "müdrik" ve "müdrek" ve "idrâk" 
nisbetleri şey-i vâhid olup vücûb-i zatî mertebesinde muzmahil olur. 
95 Nitekim hadîs-i şerifte bu hakikate işaret buyurulur J-îl^ cJbu- 4İİI J^j Jlî 
c-S/-»-N UUjI c-jIj J jy {j* v^-^ <Jd\ ü¥h" ^j (C^ ûl : JU ? dbj tsj J* İşte 
"Rabb'ini görüyor musun?" suâline cevaben Cibril (a.s.) Rabb'isi ile kendi 
arasında hicâb-i zulmânî olduğunu beyân buyurup, yetmiş bin hicâb-ı 
nûrânî olduğunu ve bu hicâbât-ı nûrâniyye kalkmış olsa, kendi taayyün-i 
nûrânîsinin muzmahil olacağını ifâde eylemiştir. Zîrâ cenâb-ı Cibril dahi 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 165 

hadistir. Ve hadisin vücûb-i zatîye bir adım atabilmesi mümkin değildir. 
İmdi Hak Teâlâ hazretleri, ancak teşrif ve ta'zîm için, Âdem'i, "iki el" ile 
ta'bîr buyurduğu sıfât-ı mütekâbilesi arasında cem' etti. Ve Âdem bu 
sebeple mazhar-ı Celâl ve Cemâl oldu. Zîrâ Âdem'in sûret-i ilâhiyye üzere 
olan hakikati mir'ât-ı cemâl-i ilâhîdir. Ve cismâniy yetinden ibaret olan 
sûret-i kevniyyesi, bu mir'âtın perdesi ve hicabı olduğundan, mazhar-ı 
Celâl'dir. 



/ Ve işte bunun için Hak Teâlâ İblîs'e: "İki elimle halk ettiğim 
şeye ser-fürû etmekten seni men' eden şey nedir?" buyurdu. 
Halbuki o, sûret-i âlem ile sûret-i Hak'tan ibaret olan iki suret 
arasında ancak onun ayn-i cem'idir. Ve onlar da Hak Teâlâ'nın 
yedidir. Ve İblîs âlemden bir cüz'dür. Onun için bu cem'iyyet 
hâsıl olmadı. Ve bundan dolayı Âdem halîfe oldu. İmdi eğer 
onu istihlâf ettiği şeyde, onu istihlâf edenin suretiyle zahir 
olmaya idi, halîfe olmaz idi. Ve eğer onda, üzerlerine istihlâf 
olunduğu reayanın taleb ettiği şeyin kâffesi mevcûd olmasaydı, 
onlar üzerine halîfe olmaz idi. Zîrâ onların istinadı onadır. 
Böyle olunca muhtâcün-ileyh olan şeyin kâffesi ile kâim olması 
lâ-büddür. Ve yoksa onların üzerine halîfe değildir. Bu takdirde 
hilâfet ancak insân-ı kâmil için sahîh oldu. İmdi onun sûret-i 
zahiresini hakâyık-ı âlemden ve onun suretinden inşâ eyledi. Ve 
sûret-i bâtınesini de Allah Teâlâ kendi sureti üzere inşâ etti. Ve 
bunun için onun hakkında: "Ben onun sem'i ve basarı olurum" 
dedi. Ve onun "ayn"ı ve "üzn"ü olurum demedi. Şu halde iki 
suret arasını tefrîk etti (17). 

Ya'nî Âdem cem'iyyet-i ilâhiyye ile müşerref olduğu için, Hak Teâlâ 
İblîs'e: "İki elimle, ya'nî sıfat ve esmâ-i celâliyye ve cemâliyyemle halk 
eylediğim Âdem'e secde ve ser-fürû etmekten seni men' eden şey nedir?" 
diye hitâb ve itâb eyledi. Halbuki o "iki el" ile Âdem'i halk etmek, birisi 
âlemin, diğeri Hakk'm sureti olmak üzere iki suret arasında, ancak Âdem'i 
cem' etmenin aynıdır. Zîrâ Hakk'ın sureti, esmâ-i ilâhiyye ve sıfât-ı 



166 ADEMFASSI 

rabbâniyye hey'et-i mecmuasının suretidir. Ve bu esma ve sıfat müessir ve 
fa'âl olduğu cihetle Hakk'ın "veren eli"dir; ve âlemin sureti ise, âlem-i 
kevnde ne kadar suretler var ise hepsinin hey'et-i mecmuasıdır. Ve suver-i 
kevniyye müteesir ve münfail olduğu cihetle, Hakk'ın "alan eli"dir. 
Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: İ^-L j ^Lp ^ ajjlS\ J-i y> aJUI ûi IjJUj ^Jl 
oUjlUjI (Tevbe, 9/104) Ve İblis eczâ-yı âlemden bir cüz' olduğu cihetle, 
Âdem'deki cem'iyyet onda yoktur. Zîrâ İblîs'in bâtını olan "Mudili" ismi 
esmâ-i celâliyyeden olduğu gibi, zahiri olan neş'et-i unsuriyyesi dahi 
havadan ibaret olan müvellidü'l-humûza ile tekevvün eden nârdır. 
Binâenaleyh onun eczâ-yı unsuriyyesi nâr ile havadır. Ve onun cüz'-i 
a'zamı olan nâr ise, mezâhir-i celâliyyedendir. Şu halde İblîs zahiren ve 
bâtınen mazhar-ı Celâl olduğundan yed-i şimal olan sıfat-ı celâliyye ile 
mahlûktur. Bu sebeple İblîs'in hakikati olan ism-i Mudili ıdlâl, hîle, küfür, 
cühûd, hıkd ve hased gibi sıfatı hâizdir. Ve neş'et-i unsuriyyesi olan nâr 
dahi isti'lâ, kibir, tasallut ve ceberut gibi sıfât-ı kahriyyeyi iktizâ eder. 
Âdem'e gelince onun bâtını "Allah" ism-i şerifi olduğu ve bu ism-i a'zam 
Celâl'i ve Cemâl'i bi'1-cümle esmayı cami' bulunduğu gibi, onun zahiri 
olan neş'et-i unsuriyyesi dahi mezâhir-i celâliyyeden olan nâr ile havadan 
ve mezâhir-i cemâliyyeden olan mâ' ile türâbdan mürekkebdir. 
Binâenaleyh onun hakikati olan "Allah" isminde ism-i Mudili ve zahirinde 
nâr mündemiç olduğu cihetle, bâlâda zikr olunan sıfât-ı mezmûmeyi hâvi 
olduğu gibi, "Hâdî" ism-i şerifinin muktezâsı olan hidâyet, istikâmet, 
îmân, ikrar, kabul, teveddüd ve hayır-hâhlık gibi sıfatı ve neş'et-i 
unsuriyyesinin cüz'-i a'zamı olan mâ* ile türabın muktezâsı olan tezellül, 
tevazu', adem-i tasallut ve hilim gibi sıfât-ı hamîdeyi şâmildir. Eğer 
Âdem'de yed-i şimalin ahkâmı olan sıfât-ı iblîsiyye gâlib olursa, kendisi 
ashâb-ı şimalden olup "el-cinsü maa'1-cins" îcâbınca mahall-i Celâl olan 
cehenneme ve eğer yed-i yeminin ahkâmı olan sıfat gâlib olursa mahall-i 
Cemâl olan cennete dâhil olur. Nitekim âyet-i kerîmede işaret buyurulur: 
y~H Ji *&h H 1 «î *&h (§ûrâ, 42/7), / Bey t: 

yt. dlj ijS ^y ±y*- £*&r C~ £* _>& cJt)U-l_j <_>U>jl 2jJ öy? 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 167 

j\ ö\ Pr A—i J 9- jlj— .1 Öj^j* j— £-i J 1 ■*■ ül^î- jJ ijta 4-S^ ^ 



Tercüme: "Eğer senin evsâf ve ahlâkın iyi olursa, ey iyi huylu, sekiz 
cennet sensin. Ve eğer sıfât-ı zemîmenin giriftarı oldun ise, cehennem de 
sensin, azâb-ı ebedî de sensin. Cihanda her kimin ahlâk-ı hamîdesi varsa, 
o kimsenin canı esrâr-ı Hakk'ın mahzeni olur. Cehennemin mayası nedir? 
Kötü ahlâktır. Kötü ahlâk râh-ı Hakk'ın şeddi ve mânı'idir. Ey oğul, 
ahlâk ve evsâfın kâffesi, her zaman bir takım suretlerde temessül eder. 
Onlar, sana ba'zan nâr ve ba'zan nûr; ba'zan da cehennem ve ba'zan 
cennetler ve hûrîler suretinde görünür. Eğer ayne'l-yakîn sahibi isen benim 
bu söylediğim şeylerin istidlal ve taklîd tankından değil, belki keşif 
cihetinden olduğunu anlarsın." 

İşte İblîs Âdem'de, böyle bir cem'iyyet hâsıl olduğunu ve kendisinde 
bu cem'iyyetin bulunmadığını bilmedi. Âdem'i dahi kendi hâline kıyâs 
edip, secde ve ser-fürû ile emr olundukda, bâtınının ve zahirinin iktizâsına 
tebean istikbâr etti. Ve kendi taayyünü ile Âdem'in hakikatinden mahcûb 
olduğu için, Hak Teâlâ onu verâ-yı hicaba tard etti. Zîrâ / İblîs'in 
muktezâsı bu idi. Hak Teâlâ hazretleri hakîm-i mutlaktır; hükmünü 
mahalline vaz' eder ve hükmünde asla kimseye zulm etmez. 

Şu hakikat ma'lûm olsun ki, bâlâda bir çok mahallerde dahi îzâh 
olunduğu üzere, kisve-i taayyüne bürünen vücûd-i vâhid-i Hak'tan gayrisi 
değildir. Bu taayyün dediğimiz perde, müteayyin olan vücûd-i Hak üzere 
İsti'lâ edip onu setr eder. Maahâzâ bu taayyün perdesinin sebatı yoktur, 
i^-j ^1 İÜU tjj JT (Kasas, 28/88) âyet-i kerîmesinde işaret buyrulduğu 
vech ile vücûd-i Hakk'ın nuru, ânen-fe-ânen bu perdeleri yırtar. Şu halde 
taayyün, zât-ı Hakk'a nazaran "mel'ûn" ve "matrûd" olur. Ey tâlib-i irfan, 
eğer sen bu taayyün perdesinin arkasında Hakk-ı müteayyini müşahede 
edersen, hakikati hicâbda müşahede etmiş olursun. Ve seni "ben, ben" 
demeğe sevk eden şey, ancak taayyününden ibarettir. 



168 ADEM FASSI 

Gülşen-i Râz'dan beyt: 

Tercüme: "O hakikat ki, taayyün ile muayyen oldu, sen o hakikate, 
esnâ-yı tekellümünde "ben" dedin." 

İmdi bu perdenin sebat üzere olmadığını yakînen bildin ise, artık "ben, 
ben" diyecek mecalin kalmaz. Ve eğer bu taayyün perdesinin arkasında 
vücûd-i müteayyin olan Hakk'ı müşahede etmezsen, taayyün ile hicaba 
düşersin. Ve kendi taayyünün, kendi nefsine hicâb olur. 

Gülşen-i Râz'dan beyt: 

Tercüme: "Âlemin taayyünleri senin üzerine târîdir. İşte bundan dolayı 
100 şeytan gibi; "Benim gibi kim vardır? dersin./ 

Ve böyle olan kimse, bu taayyünle zât-ı Hak'tan mel'ûn ve matrûd 
olup, müteayyin ve muhtecib olan ayn-ı vâhideyi ebeden müşahede 
edemez. A'mâl-i hasenesi sebebiyle cennete dâhil olsa bile, taayyünât-ı 
cinâniyye ile Hak'tan mahcûb olup, bunlarla meşgul olur. 



İşte Âdem'in halîfe olmasının sebebi, "iki el" ta'bîr olunan sıfât-ı 
mütekâbile-i ilâhiyye ile mahlûk olmasındandır. İmdi Âdem, oğer Hakk'ın 
istihlâf ettiği âlemde ve eczâ-yı âlemde, kendisini istihlâf eden Hakk'ın 
sureti ile zahir olmasa idi, onda hilâfete istihkak tezahür edip, halîfe olmaz 
idi. Ve eğer Âdem'de, üzerlerine istihlâf olunan reayanın, ya'nî âlemin ve 
eczâ-yı âlemin, taleb ettiği şeyin kâffesi mevcûd olmasaydı, âlem üzerine 
halîfe olmaz idi. Zîrâ âlemin istinadı halîfeyedir. Binâenaleyh âlem ve 
eczâ-yı âlem neye muhtâc ise, halîfe olan Âdem onların kâffesiyle kâim 
olmak iktizâ eder. Ve eğer âlemin muhtâc olduğu şeyler bulunmasa, 
Âdem'de hilâfet sabit olmaz. Zîrâ âciz olan bir kimse, kendi gibi âciz olan 
diğer bir kimsenin ihtiyâcını te'mîn edemez. Bu takdirce hilâfet, sûret-i 
ilâhiyye üzere mahlûk olmak i'tibâriyle, bi'1-cümle cüz'iyyât-ı âlemi cami* 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 169 

olan insân-ı kâmil için sahîh oldu. Böyle olunca Hak Teâlâ, insân-ı 
kâmilin sûret-i zahiresini hakâyık-ı âlemden ve hakâyık-ı âlemin 
suretlerinden inşâ etti. Ve sûret-i bâtınesini de £jy-~e J* ç*\ jL>- <d)l ül 
muktezâsınca, Allah Teâlâ kendi sureti üzere inşâ eyledi. Ve insân-ı 
kâmilin bu vech ile inşâsından dolayı, onun hakkında hadîs-i kudsîsinde: 
"Ben onun sem'i ve basarı olurum" dedi. Ve onun sûret-i 
cismâniyyesinden olan "gözü ve kulağı olurum" demedi. Ve böyle 
buyurmakla sûret-i batine ve zahiresi arasını tefrik etti. Zîrâ sem' ve basar 
sûret-i bâtınedendir. Ve sem'iyyet ve basariyyet Hakk'a isnâd olunur. 
Velâkin göz ve kulak Hakk'a / muzâf kılınmaz. Cisim ve cismâniyyet 
hadisin ve müteayyinin sânıdır. Zât-ı Hak ise hudûs ve taayyünden 
münezzehdir. 

Ve bunun gibi, o, âlemden her bir mevcûdda, bu mevcudun 
hakikatinin taleb ettiği kadardır. Velâkin halîfe için mecmu' olan 
şey, bir ahad için yoktur. Böyle olunca, ancak mecmu' ile faiz 
oldu. İmdi eğer Hakkın mevcudatta suretle sereyânı olmaya idi, 
âlem için vücûd olmaz idi. Nitekim o hakâyık-ı ma'küle-i 
külliyye olmasa idi, mevcûdât-ı ayniyyede bir hüküm zahir 
olmaz idi. Ve bu hakikatten, âlemin kendi vücûdunda Hakk'a 
iftikârı sabit oldu (18). 

Ya'nî Allah Teâlâ'nın sureti Âdem'de külliyyet ve cem'iyyet üzeıe 
zuhur ettiği gibi, âlemin cüz'ünden her bir mevcûdda, bu mevcudun 
hakikatinin isti'dâdı, Hakk'ın kendisinde ne kadar zuhurunu taleb etmiş 
ise, Hakk'ın zuhuru o mevcûdda o kadardır. Eczâ-yı âlemden hiç bir 
mevcûdda halîfe için olan cem'iyyet yoktur. Zîrâ halîfenin isti'dâd ve 
kâbiliyyeti, kendisinde kâffe-i esmâ-i ilâhiyyenin fiilen zuhuruna müsâid 
olacak kadar geniştir. Mevcûdât-ı sâirenin isti'dâdında bu vüs'at ve 
kâbiliyyet yoktur. Binâenaleyh Âdem, sûret-i Hak'la sûret-i âlem / 
cem'iyyetini hâiz olduğu için, hilâfete nail oldu. İmdi eğer zât-ı mutlak-ı 
Hakk'ın sûret-i ilâhiyyesiyle mevcudatta sereyânı olmaya idi, âlemin 
vücûdu olmaz idi. Zîrâ zât-ı Hak vâcibü'l-vücûd ve âlem mümki- 
nü'1-vücûddur. Ve mümkinin vücûdu ise, bâlâda îzâh olunduğu üzere, 



170 ADEM FASSI 

vücûd ile adem arasında vâkı'dir. Binâenaleyh eğer Hakk-ı latif, mertebe-i 
kesafete bi't-tenezzül, mevcûdât-ı mümkinede esması suretiyle müteayyin 
olmasaydı, bu mevcûdât-ı mümkine ademde kalır idi. Nitekim eğer hayât, 
ilim, sem', basar ve irâde ve kudret gibi mertebe-i akılda sabit olan 
hakâyık-ı külliyye olmaya idi, bu hakâyık-ı külliyyenin mevcûdât-ı 
ayniyyede birer hükmü zahir olmaz idi. Umûr-i külliyyenin vücûdât-ı 
ayniyyeye irtibatı bâlâda tafsil olunmuş idi. İşte Hakk'ın mevcudatta 
suretle sereyânı hakikatinden dolayı, âlemin vücûd iktisâ etmesinde, 
Hakk'a iftikâr ve ihtiyâcı sabit oldu. Demek ki, vücûd-i mümkin 
hakâyık-ı ma'küle-i külliyyeye merbut olduğu gibi vücûdda dahi Hakk'a 
merbuttur. Zîrâ bir şeyin mertebe-i kesafeti mertebe-i letafetine merbuttur; 
ve vücûdda ona muhtaçtır. Şiir: 

İmdi hepsi müftekırdir; küllisi müstağni değildir. İşte bu haktır 
ki biz dedik; ve kinaye etmedik (19). 

Ya'nî gerek Hak ve gerek âlem yekdiğerine müftekırdir; her birisi 
yekdîğerinden müstağni değildir. Âlemin Hakk'a iftikârı, bâlâda îzâh 
olunduğu üzere, vücûddadır. Ve Hakk'ın âleme iftikârı, ise, vücûdda 
olmayıp esma ve sıfât-ı ilâhiyyesinin âlemin mazharında fiilen 
zuhûrundadır. Hâce Hafız Şîrâzî (k.a.s.) bu iftikârı bir beytinde "iştiyak" 
ile ta'bîr buyurmuştur. Beyt-İ şerif şudur: / 

*ji JflsJU iç jl £}jt 7r}&*A j\j\a xJ 4^. JUil £\ j^-îIp j JjJt** ^^L* 

Tercüme: "Ma'şûkun sayesi, âşık üzerine düştü ise ne oldu? Biz 
vücûdda ona muhtaç ve müftekır idik. O da zuhurda bize müştak idi." 

İmdi Hakk'ın bize iftikârı, gayre iftikâr zannolunmasın. Bu iftikâr 
onun esması arasındaki nisebden bir nisbettir. Onun ism-i Bâtın'ı, 
zuhurda ism-i Zâhir'ine müftekırdir. Bizler ise Hakk'ın ism-i Zâhir'inin 
mazharıyız. İşte bizim açık söylediğimiz ve kinaye etmediğimiz bu kavi 
haktır. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 171 

İmdî eğer sen Ganîyi zikr edersen, ki onun iftikârı yoktur; 
binâenaleyh bizim kavlimiz ile murâd ettiğimiz şeyi muhakkak 
bilirsin (20). 

Ya'nî eğer sen, Hak Teâlâ hazretlerinin zâtı itibariyle ganî olup, hiç bir 
şeye muhtaç olmadığını zikr edersen, bu takdirce sen bizim bâlâdaki beyt-i 
şerifte J*** J&l* ya'nî "Gerek Hak ve gerek âlem yekdiğerine müftekırdir" 
kavlimizden ne ma'nâyı murâd ettiğimizi bilirsin; ve anlarsın ki, bizim Hak 
hakkında beyân ettiğimiz iftikâr, onun asla zâtına taalluk etmez. Belki bu 
taalluk-ı iftikâr ancak esma ve sıfat i'tibâriyledir. Beyt-i şerifteki cjJ"* 
sîğasında şurrâh-ı kiram: İki i'tibâr vardır; birisi "muhâtab" diğeri "nefs-i 
mütekellim"dir, diyorlar. Muhâtab i'tibâr olunursa, suâl-i mukadderin 
cevâbı olur. Ya'nî gûyâ bir sâil çıkıp der ki: Ey hazret, sen Hakk'ı da 
müftekır mevkı'ine vaz' ettin, bu nasıl olur? Halbuki Allah Teâlâ hazretleri 
Kur'ân-ı Kerîm'inde: ü*JU ^ Jü iül ö\ (Ankebût, 29/6) buyurur. İşte bu 
beyt-i şerif buna cevap olur. Eğer nefs-i mütekellim olursa, beyt-i şerif 
evvelki beyt-i şerifin îzâhı olur./ 



Binâenaleyh hepsi, hepsine merbuttur. Şu halde ondan onların 
infisâli yoktur. Benim dediğim şeyi benden alın! (21). 

Ya'nî gerek küll olan Hak ve gerek o küllün bi'1-cümle suver-i 
esmâiyyesinden İbaret olmakla küll olan âlem yekdiğerine merbuttur. 
Onların o irtibattan asla infisâli yoktur. Benim: "Hak, rubûbiyyetini izhâr 
etmek için âleme merbuttur; ve âlem dahi vücûdda Hakk'a müftekırdir. 
Binâenaleyh bu hususta tarafeynin yekdiğerine iftikârı sabittir" dediğim 
sözü benden ahz ve zabt edin! Zîrâ bu söz, ehl-i felsefenin hükümleri gibi 
mahsûl-i istidlal değil, belki keşf tarîkıyla söylenmiştir. 



İmdi muhakkak sen, cesed-i Âdem neş' esinin hikmetini bildin; 
ben onun sûret-i zahiresini murâd ederim. Ve muhakkak rûh-i 
Âdem neş 'esini de bildin, ben onun sûret-i bâtınesini murâd 



172 ADEM FASSI 

ederim. Binâenaleyh o Hak ve halktır. Ve onun rütbesini de 
105 bildin. O da onunla hilâfete müstehak olduğu mecmu* dur. / 
Böyle olunca Âdem, kendisinden bu nev'-i insanî halk olunan 
nefs-i vahidedir. O da Hak Teâlâ'nın kavlidir: "Ey nâs, sizi 
nefs-i vâhideden halk eden ve ondan onun zevcesini yaradan ve 
her ikisinden ricâl-i kesîri ve nisayı bess eyleyen Rabb'inizden 
ittikâ edin! " (Nisa, 4/1) İmdi ^- — »j \J. — sl_ji kavli, sizden zahir olan 
şeyi Rabb'inize vikaye edin. Ve sizden bâtın olan şeyi ki, o 
sizin Rabb'inizdir, kendinize vikaye edin, demektir. Zîrâ emr, 
zemm ve hamddir. Binâenaleyh siz, zemmde vikaye olun ve onu 
hamdde kendinize vikaye edin ki, âlimlerin üdebâsı olasınız 
(22). 

Ya'nî sen bâlâdaki izahattan, Âdem'in cesedi olan sûret-i zahiresinin 
hakâyık-ı âlemden ve onun suretlerinden inşâ olunduğunu ve bunun 
hikmeti dahi, Âdem âlemde halîfe ittihâz olunup, bu halîfenin, âlemin 
muhtaç olduğu şeyin kâffesi ile kâim olması lâzım gelmesinden ibaret 
bulunduğunu bildin. Ve keza Âdem'in ruhu olan sûret-i bâtınesini de Hak 
Teâlâ hazretlerinin kendi sureti üzere inşâ edip, onun sem'i ve basarı 
olduğunu bildin. Ve keza Âdem'in hilâfetten ibaret olan rütbesini de bildin 
ki, o rütbe, Hak Teâlâ hazretlerinin Zahir ve Bâtın isimlerinin taht-ı 
hîtasında bulunan bi'1-cümle esma cem'iyyetinden ibarettir; ve Âdem, 
bunların hey'et-i mecmuasını cami' olduğu için, hilâfete müstehak 
olmuştur. Âdem zahiri ve bâtını cami' olunca, kendisinden bu nev'-i 
insanî halk olunan nefs-i vahide olmuş olur. 

Misâl: Elimize bir şeftali alalım. Bu nefs-i vâhideden ibaret bir 
meyvedir. Çekirdeği bâtını ve içi; ve eti zahiri ve dışıdır. Demek ki bu 
şeftali zahiri ve bâtını câmi'dir. Onun çekirdeğini arza dikip terbiye 
ettiğimizde bir şeftali ağacı çıkar. Çekirdek bâtın ve ağaç zahir olur. Ve 
ağaçta binlerce şeftali peyda olur ki, her bir şeftali zahir ve bâtını cami' 
bulunur. İşte o elimize aldığımız bir şeftaliden alâ-vechi't-teselsül 
namütenahi ağaçlar ve şeftaliler / zuhura gelir. İşte bu misâle mutabık 
olarak, Hak Teâlâ Âdem'den bu nev'i inşânı halk eyledi. Bunun delîli dahi 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 173 

Hak Teâlâ hazretlerinin: 1*a* jUj sj^-Ij ^Jû ^ S2&- ç^JÜI *ioj iy;1 ^Ul l^iL 
çl— jj Ij—î-^ VU-j 1*j> d-jj l^jj (Nisa, 4/1) kavl-i şerifidir ki, metnin 
tercümesinde ma'nâ-yı münîfi beyân olundu. 

Hilkat-i Âdem hakkında ehl-i kitâb ile maddiyyûn arasında ihtilâf 
vardır. Ehl-i kitâb, Âdem'in sûret-i zahiresi olan cesedinin kırk günde 
tesviye buyrularak, rûh nefh olunduğunu ve ba'dehû onun dıl'-i 
eyserinden zevcesi olan Havva'nın halk edildiğini ve sonra sâdır olan 
zelleleri hasebiyle arza ihbât olunduklarını beyân ederler ki, kütüb-i 
münzelenin ibârât-ı zahiresinden böyle anlaşılır. 

Maddiyyûn ise, hilkat-i âlemin kavâid-i tekâmüliyyeye müstenid 
olduğunu ve küre-i arzın ibtidâ sehâb-ı muzî hâlinde tekevvün edip, 
ba'dehû buhâr-ı nârî, sonra da mâyi'-i nârî hâline geldiğini ve ondan sonra 
da tasallub ederek milyonlarca seneler sonra rûy-i arzda nebatat bittiğini ve 
yüz binlerce sene sonra nebatatın envâ'ı tedricen tekemmül ede ede 
hayvânât-ı ibtidâiyye olan zevâhıf zuhur eylediğini ve zevâhıf tekemmül-i 
tedricî ile memeli hayvanlar şekline inkılâb ettiğini, ve sinîn-i vetireden 
sonra bu hayvanâtın dahi tekemmül ederek nesnâsa tebeddül eylediğini ve 
nesnâsın tekemmülünden dahi ibtidâî insanlar zuhura geldiğini ve bu 
ibtidâî insanların ale't-tedrîc tekemmül ederek bugünkü mertebeyi, ihraz 
eylediklerini tedkîkât-ı müstehâsâttan istidlâlen beyân edip Hâlık'ı, 
peygamberi, dîni inkâr eylerler. Ve derler ki: "insanın kendisinde ebedî bir 
rûh tasavvur etmesi hubb-i enâniyyetten mütevellid bir keyfiyyettir. Bu 
enâniyyete o kadar merbuttur ki, kendi ecdadı olan hayvanâtta böyle bir 
rûh tasavvurunu zihnine sığdıramaz. Ve kendisini hayvanât ve nebatat ve 
ma'deniyyâttan bu hususta mümtaz görür." Halbuki bâlâda görüldüğü 
üzere hayat, ilim, sem' ilh... hakâyık-ı ma'küleden olup onların hâriçte 
vücûdu yoktur. Onların hükmü zahir olmak için mevcûdât-ı ayniyyeye 
lüzum vardır. Binâenaleyh hayât bir emr-i küllî-i ma'küledir ki, hükmü 
cemî'-i mevcudatta sâridir. Şu kadar ki, her bir mevcudun taayyünü bu 
hayâtın zuhuruna müsâid değildir. Hayât, cemâdâtta gayr-i mahsûs 
nebatatta mahsûs, hayvanâtta zahir ve ahsen-i takvîm üzere mahlûk olan / 
insanda ise azhardır. Şu halde inde'l-muhakkıkîn, efrâd-ı mevcudattan her 



174 ADEM FASSI 

bir ferd zî-rûhdur. Zîrâ her birisi bir ismin mazharıdır; ve o isim onun 
Rabb-i hâssı ve ruhudur; ve onun müdebbiri olan bu isim zâta delâleti 
hasebiyle kâffe-i esmayı câmi'dir. O mevcudun "Hayy" isminden dahi 
nasibi vardır. Velâkin bu ismin hükmü ba'zısında bâtın ve ba'zısında 
zahirdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu hakikate işâreten buyrulur: ,y öU 
^ — -j-j ö&ü» * c^J f^i &"* ^î&* Q s ™> 17/44) imdi her bir şey 
Hakk'ı tesbîh etmek için zî-rûh olmak lâzımdır. Ehl-i hicâb onların 
teşbihlerini işitmez ve bilmezler. Velâkin hicâb-ı taayyünden halâs olan 
ehl-i keşf sem'-i rûh ile onların nutuklarını işitirler. Bu husustaki tafsilât 
Fass-ı Hûdî'de ve diğer faşlarda gelecektir. Mademki her bir mevcudun 
hakikati, mazhar olduğu isimdir ve isim ise müsemmânın aynıdır; şu halde 
o mevcudun sureti fenâ-pezîr olsa da, hakikati bakîdir. Bu husustaki 
tafsilât dahi Fass-ı Yûnusî'dedir. Binâenaleyh hilkat-i Âdem keyfiyyeti 
maddiyyûnun tedkîkâtma mutabık olsa dahi, Hakk'ı, peygamberi, dîni 
inkâr etmek için hiç bir sebep yoktur. Bu inkâr onların vehm ile meşûb 
olan nazar-ı aklîlerinin hükmü iktizasındandır. Yazık ki hicâb-ı 
enâniyyetleri sâikasıyla Peygamber'e tebaiyyetten istikbâr edip, şikeste ve 
beste olan ukül-i cüz'iyyelerine mağrûren, sûret-i insâniyyede mevcûd 
olmak gibi bir nfmetin kadrini bilmezler. Ey tâlib-i ma'rifet, bu fırsat eline 
bir defa geçer. Kibir ve gurur ve isti'lâ gibi huzûzât-ı nefsâniyyeye tâbi' 
olup isti' dadını zayi' etme! 



İmdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)... ^ \£\ ^UJl l^î i (Nisa, 4/1) âyet-i 
kerîmesinin lisân-ı hakikatle tefsirine şurû' edip buyururlar ki: ^X>j t>tt 
kavli "Vücûd-i zahiriniz olan bu taayyün-i kesifinizi Hakk'a vikaye, ya'nî 
siper ittihâz ediniz" demektir. Zîrâ bu vücûd-i kesîf-i beşerînin bir çok 
evsâf-ı mezmûmesi vardır. Her ne kadar hakikatte bunların senden zuhuru 
esmâ-i ilâhiyye asarından ibaret ise de, mademki senin ortada bir vücûd-i 
hâdis-i kesifin vardır ve bunların cümlesinin o vücûda taalluku der-kârdır 
ve Hak, min-haysü'z-zât, bunların kâffesinden münezzehdir; şu halde 
senden evsâf ve ef âl-i zemîme sâdır olursa, "Bunlar Hakk'ındır, deme; 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 175 

benimdir de!" Ve eğer kerem ve atâ ve rahmet gibi evsâf ve ef âl-i hamîde 
sâdır olursa / bâtının olan Rabb'ini nefsine siper edip "Bunlar Hakk'ındır, 
de!" Zîrâ bunlar ahlâk-ı ilâhiyyedendir. Ve biz bu ahlâk ile tahalluka 
me'mûruz. Nitekim buyrulur: <M JtsUL» IjâUj Ve Hak Teâlâ bize şu: 
İLİ ^J a£, 'j* ilîut Uj <JW |>*i jLİ ^ dJİutü (Nisa, 4/79) ya'nî "Sana 
iyilikten bir şey isabet ettikde, Allâh'dandır; ve fenalıktan bir şey isabet 
eyledikde nefsindendir" âyet-i kerîmesinde bu edebi ta'lîm buyurdu. Eğer 
böyle yapacak olursan, ya'nî vücûd-i kevnîde sabit olan zemm ve 
hamdden, zemde nefsini Hakk'a siper; ve hamdde Hakk'ı nefsine siper 
edecek olursan, âlim olan kimselerin edîblerinden olursun. Nitekim Âdem 
(a.s.) kendisinden sâdır olan zelleyi, hakîkat-i hâli arif iken, kendi nefsine 
isnâd edip Cilt U& u/, (A'râf, 7/23) buyurdu. Ve zellede nefsini 
Rabb'ine siper ittihâz ettiği için, mahzâ bu edebi sebebiyle makbul oldu. 
Ve İblis ise Hak'la münazaa edip, terk-i edeb ettiği için matrûd ve mel'ûn 
oldu. 

Ondan sonra Allah Teâlâ, onda îdâ' eylediği şeye onu muttali* 
eyledi. Ve bunu kendisinin iki kabzasında kıldı. Kabza-i 
vâhidede âlem ve kabza-i uhrâda Âdem ve evlâdı ve onda 
onların merâtibi var idi. Vaktaki Allah Teâlâ, bu imâm-ı vâlid-i 
ekberde îdâ' eylediği şeye, sırrımda beni muttali* kıldı; bu 
kitapta, ondan bana tahdîd olunan şeyi îrâd ettim, yoksa ona 
vâkıf olduğum şeyi değil. Zîrâ buna, ne kitap ne de el'ân 
mevcûd olan âlem vâsi' olmaz. İmdi bu kitapta îdâ' ettiğimiz 
şey, müşahede ettiğim şeydendir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) 
Kelime-i Âdemiyye'de mündemiç hikmet-i ilâhiyyeyi bana tahdîd 
eyledi. O da, bu babdır. Ba'dehû Kelime-i Şîsiyye'de mündemiç 
hikmet-i nefesiyye, ba'dehû Kelime-i Nûhiyye'de mündemiç 
hikmet-i subbûniyye, ba'dehû Kelime-i İdrîsiyye'de mündemiç 
hikmet-i kuddûsiyye, ba'dehû Kelime-i İbrâhîmiyye'de 
mündemiç hikmet-i müheyyemiyye, ba'dehû Kelime-i 
İshâkıyye'de mündemiç hikmet-i hakkıyye, ba'dehû Kelime-i 
îsmâîliyye'de mündemiç hikmet-i aliyye, ba'dehû Kelime-i 
Ya'kübiyye'de mündemiç hikmet-i rûhiyye, ba'dehû Kelime-i 
Yûsufîyye'de mündemiç hikmet-i nûriyye, ba'dehû Kelime-i 



176 ADEMFASSI 

Hûdiyye'de mündemiç hikmet-i ahadiyye, ba'dehû Kelime-i 
Sâlihiyye'de mündemiç hikmet-i fütûhiyye, ba'dehû Kelime-i 
Şuaybiyye'de mündemiç hikmet-i kalbiyye, ba'dehû Kelime-i 
Lûtiyye'de mündemiç hikmet-i melkiyye, ba'dehû Kelime-i 
Uzeyriyye'de mündemiç hikmet-i kaderiyye, ba'dehû Kelime-i 
îseviyye'de mündemiç hikmet-i nebeviyye, ba'dehû Kelime-i 
Süleymâniyye'de mündemiç hikmet-i rahmâniyye, ba'dehû 
Kelime-i Dâvûdiyye'de mündemiç hikmet-i vücûdiyye, ba'dehû 
Kelime-i Yûnusiyye'de mündemiç hikmet-i nefsiyye, ba'dehû 
Kelime-i Eyyûbiyye'de mündemiç hikmet-i gaybiyye, ba'dehû 
Kelime-i Yahyâviyye'de mündemiç hikmet-i celâliyye ba'dehû 
Kelime-i Zekeriyyâviyye'de mündemiç hikmet-i mâlikiyye, 
ba'dehû Kelime-i İlyâsiyye'de mündemiç hikmet-i înâsiyye, 
ba'dehû Kelime-i Lokmâniyye'de mündemiç hikmet-i ihsâniyye, 
110 ba'dehû / Kelime-i Hârûniyye'de mündemiç hikmet-i imâmiyye, 
ba'dehû Kelime-i Mûseviyye'de mündemiç hikmet-i ulviyye, 
ba'dehû Kelime-i Hâlidiyye'de mündemiç hikmet-i samediyye, 
ba'dehû Kelime-i Muhammediyye'de mündemiç hikmet-i 
ferdiyyedir (23). 

Ya'nî Hak Teâlâ hazretleri, Âdem'e tevdi' eylediği şeyi göstermek 
suretiyle, o şeye muttali' kıldı; ve göstererek muttali' kıldığı bu şeyi, iki 
kabzasında ona irâe etti. O iki kabzadan birisi, sıfât-ı kâbiliyyet sahibi olan 
sol kabzadır ki, onda âlem var idi. Ve diğer kabza dahi sıfât-ı fiiliyye 
sahibi olan sağ kabzadır ki, onda Âdem ve evlâdı ve evlâdının merâtibi 
meşhûd idi. Vaktaki Allah Teâlâ bu imâm-ı vâlid-i ekber olan Âdem'de 
îdâ' eylediği şeye beni sırrımda muttali' kıldı ve onun kâmil olan 
evlâdının suver-i cem'iyye-i ilâhiyyesini tafsîlen müşahede ettirdi; bu 
kitapta sırrımda vâki' olan müşâhedâtımdan bana tahdîd olunan şeyi îrâd 
ettim. Zîrâ sırrımda cemî'-i enbiyânın hakâyıkını müşahede ettiğimde, 
ezvâk-ı enbiyâyı zevk-ı muhammedî dâiresinde izhâr ve bu kitapta beyân 
etmek için, (S.a.v.) Efendimiz tarafından bana bir hadd ta'yîn buyruldu. 
Binâenaleyh ben bu kitapta bana ta'yîn olunan haddi tecâvüz etmedim. Ve 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 177 

sırrımda vâki' olan müşâhedâtımın hepsini yazmadım. Zâten müşahede 
ettiğim esrar ve ezvâk, ne bu kitaba ve ne de el'ân mevcûd olan âleme 
sığmaz. Zîrâ bir bahr-i bî-pâyân olan ezvâk ve maânî libâs-ı surete sığmaz. 
Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri buyurur: Beyt: 

û^ er** J 5 -J tj** Cf^ 1 j 5 •-— ^ ^ J f^ ^J f^ Jk 

Tercüme: "Söylediğimden rücû' ettim. Zîrâ sözde ma'nâ ve ma'nâda 
söz yoktur." 

İşte bu kitapta îdâ' ettiğim şey dahi, sırrımda müşahede ederek muttali' 
olduğum ezvâk ve maârifdendir. Nkekim (S.a.v.) Efendimiz, Kelime-i 
Âdemiyye'de mündemiç olan "hikmet-i ilâhiyye"yi bana tahdîd etti, o da 
bu babdır. Binâenaleyh hikmet-i ilâhiyyeden sırrımda muttali' olduğum 
şeyi ber-vech-i tahdîd yazdım. / Ondan sonra sırasıyla her birinin ezvâkı, 
bu kitâb-ı münîfin birer babından kinaye olan her bir faşta beyân 
olunmuştur. Her bir kelimenin bir hikmete sebeb-i ihtisası, her faşsın 
ihtidasında mukaddeme olarak gösterilmiş olduğundan burada ayrıca 
beyânına hacet görülmemiştir. 

Ve her bir hikmetin fassı, kendisine nisbet olunan kelimedir. 
Binâenaleyh bu kitapta, ümmü'l-kitapta sabit olduğu şey üzere, 
bu hikmetlerden zikr ettiğim şey üzerine iktisâr ettim. İmdi ben, 
bana resm olunan şeye imtisal ettim. Ve bana tahdîd olunan şey 
indinde durdum. Ve eğer bunun üzerine ziyâde etmeğe meyi 
etsem, kadir olmaz idim. Zîrâ hazret bundan men' eder. 
Muvaffık ancak Allah 'dır. Onun gayri Rab yoktur (24). 

Ya'nî her bir hikmet, bir nebînin kalbinde müntekıştır. Ve o nebînin 
vücûdu bir kelimedir ki, onun kalbinde müntekış olan hikmet o kelimeye 
nisbet olunur. "Kelime" ye "fass" haklarındaki îzâhât "Dîbâce"nin şerhinde 
murûr etti. Hz. Şeyh (r.a.) buyurur ki: Ben bu kitapta, ümmü'l-kitapta 
sabit olan hadd dâiresinde, bu hikmetlerden zikr ettiğim ezvâk ve maârif 
üzerine iktisâr ettim. Bu ümmü'l-kitapta sabit olan haddi tecâvüz etmedim. 
Bu ümm-i kitap, hakîkat-i muhammediyyeden ibaret olan taayyün-i 



178 ADEM FASSI 

evveldir. Ve cemî'-i enbiyâ ve evliya, kâffe-i ezvâk ve ulûmu, velâyet-i 
hâssa-i muhammediyye ve makâm-ı mahmûddan ibaret bulunan, bu 
mertebeden alırlar. Ve bu ümm-i kitap hâtem-i evliya mişkâtıdır. Bu 
babdaki tafsilât Fass-ı Şîsî'de gelecektir. Hz. Şeyh-i Ekber / (r.a.) vâris-i 
kâmil-i nebevi olduğundan buyururlar ki; Ben hâtem-i enbiyâ mişkâtında, 
bu Fusûsul-Hikem kitabında beyân ettiğim ulûm ve ezvâk-ı enbiyâyı 
tahrîrde, bana resm olunan hadde imtisal ettim; ve bu tahdîd olunan mikdâr 
dâiresinde durdum. Bu dâireyi asla tecâvüz etmedim. Eğer bunun 
ziyâdesine, meyi ede idim, kadir olamaz idim. Zîrâ ben ubûdiyyet 
mertebesinde sabitim. Ve hazret-i ubûdiyyet ise, seyyidin resm ettiği şeye 
muhalefetten men' eder. Binâenaleyh hakîkat-i muhammediyyeden me'hûz 
olan bu Fusûsui-Hikem'de izhârına me'mûr olduğum maârifte ne ziyâde 
ve ne de noksan vâki' olmamıştır. Doğru yolda tevfik ihsan eden ancak 
Rabbü'l-erbâb olan Allâhü zü'1-celâl hazretleridir. O Rabbü'l-erbâbın gayri 
olan bir Rab yoktur. j^\ ^ aJÜIj 

İmdi kitap müellifleri kendi hal ve şanlarına kıyâsen bu 
Fusûsu'l-Hikem'de Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimizin himmet ve 
tasarrufu sebk ettiğine zâhib olurlar ise, hatâ-yı azimde bulunurlar. Vâris-i 
ekmelin ulûmu, ehl-i hicabın âlem-i tabiattan müstenbat olan ulûm-i 
istidlâliyyesi gibi değildir. İşte bu kıyâs-ı nefsten dolayıdır ki, ulemâ-i 
zahireden bir çoğu bu kitâb-ı münîfe i'tirâz edip ihrâka teşebbüs etmişler; 
ve ba'zıları Hz. Şeyh'in kadr-i âlîsini mu'terif olmakla beraber, mahzâ 
isti'dâdât-ı zâtiyyelerinin adem-i müsâadesinden dolayı mündericât-ı 
kitaptan ürkerek, bu kitabın bir İspanyol generali tarafından bi't-te'lîf Hz. 
Şeyh'e isnâd olunduğunu beyân etmişlerdir. Halbuki bu isnâd o kadar 
cahilanedir ki, külfet-i redde bile değmez. Şu kadar diyelim ki, bu kitâb-ı 
münîfin te'lîfi, 627 sene-i hicriyyesindedir. Fütûhât-ı Mekkiyye ise 590 
senesinde Mekke'-i Mükerreme'de te'lîf buyrulmuştur. Tecelliyât-ı Mev- 
sıliyye ise Musul'da te'lîf olunmuştur. Halbuki o vakit usûl-i tıbâat mev- 
cûd olmadığı cihetle Fütûhât-ı Mekkiyye gibi bir eser-i cesîmin İspan- 
ya'ya kadar intişârı, nasıl mümkin oldu da bu general bu kitâb-ı münîfte 
Fütûhât-ı Mekkiyye ve Tecelliyyât-ı Mevsıliyye ve Kitâbü İnşâi'd- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



179 



Devâir gibi Hz. Şeyh'in bir takım âsâr-ı celîlesi mündericâtına / atf-ı 
hakâyık etti? O ne büyük general imiş ki, lübb-i Kur'ân'a ve Hz. Şeyh-i 
Ekber'in âsâr-ı aliyyesinde inbâ' buyurduğu ezvâka vâsıl olmuş da, 
Fusûsui-Hikem gibi bir eser-i azîm vücûda getirmiştir, ve mertebe-i 
kemâlde Hz. Şeyh'e müsâvî gelmiştir? Bunun mümkin olmadığı 
meydanda olduğundan bu isnâd bir ürcûfe-i cahilanedir. Ey mü f min-i 
mütefekkir, eğer bu ve emsali âsâr-ı ekâbiri okuyup anlamıyor isen, ta'n 
etme! Benim için değildir, de, bırak! Bu, tarîk-ı insaftır. Ve insaf dînin 
yansıdır. Zîrâ âsâr-ı ekâbirden her ferdin nasibi yoktur, ^j a&>* *-% 
^M Js^i ji ilJlj lûJ ^ (el-Bakara, 2/105). 



İntiha: Leyle-i perşenbe 2 Kânûn-i Sânî 335 ve 29 Rebîu'1-Âhir 337; Saat 1,5. 



rJ™* 




mmâ-, -£ 



II 



[KELİME-İ ŞISİYYEDE MÜNDEMİÇ "HİKMET-İ 
NEFSİYYE'NİN BEYÂNINDA OLAN FAŞTIR] 

"Nefs" ( iUl) "tuh tuh diyerek üflemek" ma'nâsına gelir. Nitekim ehl-i 
azâim, ya'nî hastalar üzerine okuyucular yapar. Zamanımızda onlara 
alâ-tarîki't-tezyîf "üfürükçü" de derler; ve arablar o gibi kimselere "neffâs" 
ta'bîr ederler ve Kur'ân-ı Kerîm'de: ottliÜ — J! *Jj ^ (Felak, 113/4) 
buyurulur ki, "neffâse olan kadınların şerrinden" demektir. 

Ve "Şît" "tâ" ile ibranî lügatinde "Atâullah" ma'nâsınadır. Arablar "sâ" 
harfiye "Şîs" telâffuz eder. Âdem (a.s.), Hâbil'in vak'a-yı şehâdetinden 
sonra teskîn-i teessürü için Hak'tan bir mevhibe taleb etti. Ona Şîs (a.s.) 
atâ olundu. 

Burada "nefs"den murâd, zât-ı ahadiyyette mahbûs kalıp sıkılan 
esmâ-i ilâhiyyeyi nefes-i rahmanisini irsal ile Hakk'ın tenfîs etmesinden 
ibarettir. Ve "hikmet-i nefsiyye"hin Kelime-i Şîsiyye'ye sebebi-i tahsîsi 
budur ki, cenâb-ı Âdem taayyün-i evvel-i icmâlî olup, onun mertebesi 
kâffe-i merâtib-i âlemi müştemil idi. Hak Teâlâ hazretleri o icmali, vücûd-ı 
mutlakının a'yân-ı sabite üzerine inbisâtından ibaret olan nefes-i rahmânîsi 
ile tafsîl etmek murâd etti. Feyz-i cûdî ve menh-i vehbîden ibaret bulunan 
Hz. Şîs'in taayyünüyle zahir oldu. Ve bu zuhur "nefes-i rahmânî" 
hasebiyle olduğu için, irsâl-i nefes ma'nâsına olan "nefs"e müteallik 
hikmet, "atâullah" ve "hibetullah" ma'nâsına olan Kelime-i Şîsiyye'ye 
tahsis buyruldu. Ve Hz. Şeyh (r.a.) bu sebebden dolayı "hikmet-i 
nefsiyye"yi "hikmet-i ilâhiyye"den sonra zikr ederek bunda, Şîs (a.s.)'ın 
kalb-i şerifine vârid olan ulûm-ı vehbiyye-i ilâhiyyeyi ve atâyâ-yı zâtiyyeyi 
ve onun birtakım ahkâm ve maârifini ve ezvâk ve kemâlâtını beyân 
buyurdu. / 



182 ŞİT FASSI 

Malûm olsun ki, kevnde kulların elleri üzere ve onların 
ellerinin gayrı üzere olan atâyâ ve minah-i zahire iki kısım 
üzerinedir: Onlardan biri atâyâ-yı zâtiyye, diğeri atâyâ-yı 
esmâiyyedir; ve ehl-i ezvâk indinde mütemeyyiz olur (1). 

Ya'nî muallim vasıtasıyla müteallime hâsıl olan herhangi bir ilim; ve 
şeyh ve melâike ve ervâh-ı enbiyâ ve evliya vasıtalarıyla müride hâsıl olan 
maârif-i rabbâniyye gibi, kulların elleri vasıtasıyla ve bir muallimin 
ta'lîmine ve şeyhin irşadına muhtâc olmaksızın tâlib-i Hakk'a cihet-i 
bâtından hâsıl olan ilim gibi, kulların elleri tavassut etmeksizin vücûd-ı 
haricîde vâki' olan Allah'ın ataları ve ihsanları iki kısımdır: Biri "atâyâ-yı 
zâtiyye", diğeri "atâyâ-yı esmâiyye"dir. 

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı mutlak-ı Hak zât-ı ahadiyyesi hasebiyle, atâ 
ve ihsan etmez. Zîrâ atâ sıfat ve esma icabıdır. Bu mertebede ise Hak 
kâffe-i sıfat ve esma ile zuhurdan ganîdir. Ve O'nun bi'1-cümle sıfat ve 
esması zât-ı ahadiyyetinde mündemiç ve müstehlektir. Bunlar zuhur 
etmese de, zât-ı mutlakı, yine zât-ı mutlaktır. Vaktaki zâtında mahv ve 
müstehlek olan bu sıfat ve esma zuhur isterler, Hak kendi zâtına, yine 
kendi zâtında tecellî etmekle, onların suver-i ilmiyyeleri Hakk'm zâtında 
peyda olur. Buna "feyz-i akdes" ta'bîr ederler. Ve Hakk'ın bu tecellîsi ile 
"mertebe-i ilm"e tenezzülü mertebe-i esma ve sıfat, vahdet ve ulûhiyyet 
mertebesidir. Ondan sonra zât-ı Hakk'ın herbir mertebeye tenezzülü, bu 
mertebe-i ilimde hâsıl olan esmasının sureti üzerine olur. Binâenaleyh 
vücûd-ı hâricide, ya'nî şimdi bizim içinde bulunduğumuz hazret-i 
şehâdette ve âlem-i dünyâda bu vücûdlarımızda hâsıl olan atâyâ, atâyâ-yı 
esmâiyyedir. Ve bu atâyâ-yı esmâiyye, atâyâ-yı zâtiyyede mündericdir. 
Zîrâ zât-ı Hak, ilminde peyda olan suver-i esmâiyyeye, nefes-i 
rahmânîsiyle münbasit olmak, ya'nî mertebe-i letafetten mertebe-i kesafe- 
te tenezzül etmek suretiyle vücûd verdi. Ve onların isti'dâdları ve 
kabiliyetleri neden ibaret ise, ona göre atâ ve ihsan etti. / Binâenaleyh 
bu atalar, zât-ı vahdet ve ulûhiyyetten inbiâs eyledi. Bu surette 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 183 

atâyâ-yı zâtiyye ve tecelliyât-ı zâtiyye dedikleri zât-ı ulûhiyyetin tecellîsi 
olur. 

İmdi insân-ı kâmil "Allah" ism-i câmi'inin mazharı olmak i'tibârıyle, 
âlem-i kevnde Hakk'ın tecellî-i zatîsi hassaten ona olur. Ve o zât-ı 
saâdet-simât kâffe-i mevcudatın a'yân-ı sabiteleri iktizâsınca, kendilerine 
vârid olması îcâb eden atâyâyı ve minah-ı ilâhiyyeyi, hilâfeti ve niyabeti 
hasebiyle, onlara tevzî' eder. Âlem-i kevnde vâki' olan bu tecelliyât-ı 
esmâiyyeye "feyz-i mukaddes" ta'bîr ederler. İşte bu iki kısım atâyâ, zevk 
sahipleri indinde yekdîğerinden fark olunur. 

Nitekim ondan ba'zısı, muayyende suâlden ve gayr-ı 
muayyende suâlden vâki' olur; ve ondan ba'zısı da suâlden 
vâki* olmaz. Gerek atıyye-i zâtiyye olsun, ve gerek esmâiyye 
olsun müsavidir. İmdi "Yâ Rab bana bunu ver!" diyen gibi 
muayyin, ona onun gayri bir şey hutur etmeyen bir emri ta'yîn 
eder; ve gayr-ı muayyin dahi "Yâ Rab benim latîf ve kesiften 
olan zâtımın her bir cüz' üne min-gayr-ı ta'yîn, benim onda 
maslahatım olduğunu bildiğin şeyi ver! " diyen kimse gibidir (2). 

Hz. Şeyh (r.a.) atâ-yı ilâhiyyeyi, "atâyâ-yı zâtiyye" ve "atâyâ-yı 
esmâiyye" nâmıyla iki kısma taksîm edip temyizini de zevke havale 
buyurdu. O atâyâyı burada da, hiss ile idrâk olunan kısımlara taksîm edip, 
beynlerindeki farkı misâl ile tavzîh buyurdu. Zîrâ ma'kül misâl ile mahsûs 
olur. Ve evvelki taksîm fail cihetinden ve bu taksîm ise kabil cihetindendir. 
Ya'nî Hak'tan lafz ile bir şey taleb eden kul, ilim ve yakîn gibi ya muayyen 
bir şey ister; veyahut / "Yâ Rab! Sen benim hâlimi ve benim salâhım hangi 
şeyde olduğunu bilirsin. Benim zâtımın latîf olan cüz'üne, ya'nî ruhuma 
ve kuvâ-yı rûhâniyyeme ve kesif olan cüz'üne, ya'nî âlem-i kesafette 
müteayyin ve mukayyed olan vücûduma ve nefsime ve kuvâ-yı 
nefsâniyyeme muvafık ve sâlih olan ne ise ez-gayr-ı ta'yîn onu ihsan et!" 
kavlinde olduğu gibi gayr-ı muayyen bir şey'i taleb eder. Ve taleb lafzı ile 
vâki' olmayan atâ dahi, taleb lafzıyla olan ile müsavidir. Bu atâyâ ister zâti, 



184 ŞİT FASSI 

ister esmâî olsun. Zîrâ suâl ya lisân-ı kal veya hâl veyahut isti'dâd ile olur. 
Suâl olmak hususunda cümlesi birbirine müsavidir. Meselâ bir dilenci 
gelip "On para ver!" der. Bu lisân-ı kal ile suâldir. Bir diğer dilenci gelip 
boynunu bükerek el açıp durur, bu da lisân-ı hâl ile sadaka taleb ediyor. 
Fakat aile sahibi olup akşama yiyeceği ve bir kesbi olmadığını bildiğiniz 
bir fakîr ne lisân-ı kal ile ve ne de lisân-ı hâl ile sizden sadaka istemediği 
halde, siz onun mahall-i sadaka olmak isti'dâdım hâiz olduğunu bildiğiniz 
için ona muavenette bulunursunuz. Binâenaleyh onun sizden sadaka taleb 
etmesi lisân-ı isti'dâd ile olmuş olur. 

Ve sâiller iki sınıftır: Bir sınıfı suâle isti'câl-i tabiî ba's etti. 
Zîrâ insan acûlen mahlûktur. Ve diğer sınıfı da suâle ilmi ba's 
etti. Zîrâ bildi ki Allah indinde, ilim sebk ettiği umur vâki'dir. 
Ona ancak talebden sonra nail olunur. İmdi der ki, me'mûldür ki 
Hak'tan taleb ettiğimiz şey bu kabilden ola. Böyle olunca onun 
suâli, imkândan / üzerinde bulunduğu şey için ihtiyattır. Ve 
halbuki Allah'ın ilminde olan şey ve onun isti 'dadının kabulde 
i'tâ ettiği şey bilinmez. Zîrâ her zaman ferdde, bu zamanda 
şahsın isti 'dadına vukuf, malûmatın en gamız olanındandır. Ve 
eğer isti'dâd, suâli i'tâ etmiye idi, suâl etmezdi (3). 

Ya'nî Allah'ın atalarını, ihsanlarını lisân-ı kal ile taleb edenler iki 
sınıftır: Bir sınıfını bu atâyâyı Hak'tan talebe sevk eden şey isti'câl-i 
tabiîdir. Zîrâ acele etmek insanın şânındandır; o acul olarak halk 
olunmuştur. Vaktinin hululünden mukaddem kemâle vusulü taleb eder. 
Sâillerden bu sınıf, bilmezler ki, taleb ettikleri atayı, ilrn-i ilâhîde ayn-ı 
sabitelerinin lisân-ı isti'dâd ile vâki' olan talebleri üzerine Hak hükm etmiş 
midir; ve kendileri hangi zamanda, hangi şeye müstaiddir? İşte bir sınıfın 
talebi böyle cehl üzerine vâki' olur. 

Diğer sınıfı suâle sevk eden şey ise, onun ilmidir. Zîrâ bu sınıf 
icmâlen bilirler ki, Allah'ın indinde ilm-i ilâhî sebk etmiş olan bir takım 
umur vardır; ve o umura ancak talebden sonra nail olunur. Ya'nî birtakım 
atâyâ-yı ilâhiyye vardır ki, onların zuhuru, ilm-i ilâhîde talebe meşrut 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 185 

kılınmıştır. Binâenaleyh taleb olmadıkça zuhur etmez. Bunun için bu 
sınıf, Hak Teâlâ hazretlerinden bizim taleb ettiğimiz şey belki bu 
kabildendir, deyip imkân-ı husulü, ilm-i ilâhîde talebe mütevakkıf olduğu 
mütalaasıyla o şeyi ihtiyaten Hak'tan ister. Maahâza bu taleble beraber, o 
şeyin ilm-i ilâhîde sübûtu vâki' midir; ve onun ayn-ı sabitesinin isti'dâdı 
bu taleb ettiği şeyi ezelde, Hak aleyhine hükm etmiş midir; ve binâenaleyh 
ilm-i ilâhîde sabit olan şey, zahirde umduğuna muvafık mıdır, bunları 
bilmez. Zîrâ a'yan-ı sabite Hakk'a ne suretle ilm vermişler ise, o suretle 
Hakk'ın malûmu olurlar; ve Hakk'a, bizim hakkımızda böyle hükm et 
diye, Hak aleyhinde ne vech ile hükm etmişler ise, Hakk'ın onlar 
hakkındaki hükmü dahi ona göredir. Zîrâ hâkim hükm ettiği şeyde 
mahkûmun-aleyhdir. Bu bahsin tafsili Fass-ı Üzeyrî'de zikr olunmuştur. 
İşte sâil ayn-ı sabitesi ilm-i Hak'ta ne suretle ma'lûm olduğunu 
bilmediği için, / taleb ettiğim şey belki ilm-i ilâhîde sabit olmuş bir şeydir, 
deyip ihtiyaten suâl eder. Fakat bunun sabit olup olmadığını bilmez. Zîrâ 
her bir zamanda, her bir şahsın isti'dâdına vâkıf olmak keyfiyyeti pek 
gamız ve en derin ve gizli ma'lûmât cinsindendir. Binâenaleyh her bir fert, 
her ânda olan isti'dâdını bilmez ki, o dakîkada müstaid olduğu şeyi hemen 
Hak'tan taleb etsin de, o şey dahi derhal vâki' oluversin. îşte bunu 
bilmediği için, belki eser-i icabet zahir olur diye, müstaid olduğunu 
zannettiği şeyi Hak'tan taleb eder. Bu sebeble onun istediği şeylerin 
ba'zısı vâki' olur, ba'zısı vâki' olmaz. Fakat şurası şâyân-ı dikkattir ki, 
insan sûret-i umûmiyyede olarak kabulüne müstaid olduğu şeyi idrâk 
edebilir. Meselâ bir kimse tıp veya riyaziye tahsiline mübaşeret eder. Az 
mesaî ile çok ma'lûmât elde ettiğini ve o ilmin mesailini anlamakta asla 
güçlük çekmediğini görür. Bundan anlar ki, o ilmin husulüne kendisinde 
isti'dâd vardır. İşte bu icmâlen isti'dâdına vuküfdur ki, buna "kaza" 
derler. Fakat onun vakten-mine'l-evkât ne miktar hâsıl olacağını, ya'nî 
kazanın tafsili olan "kader"i bilmez. Meğer ki Hak bunların ba'zısına 
kendini muttali' kılsın. Ve bunların cümlesine ıttıla' ilm-i ilâhîde olan şeye 
ıttılâ'dır ki, bu da Hakk'a mahsûstur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de 
buyrulur: \^ ^S3 bU ^jû ^js Uj (Lokman, 31/34). Ya'nî: "Bir nefis, 



186 ŞİT FASSI 

yarın ne kesb edeceğini bilmez". 

İmdi abd her ne kadar isti'dâdını bilmez ise de, eğer isti'dâd, sâile suâli 
i'tâ etmese idi, ondan taleb sâdır olmaz idi. Zîrâ abd üzerinde her anda carî 
olan ahvâl, onun isti'dâdından münbaisdir. Ve abdin talebi dahi, üzerinde 
câri olan ahvâlden bir haldir. Binâenaleyh abdin suâli dahi, onun 
isti'dâdından münbais bir keyfiyet olur. Şu halde sâil Hak'tan bir şey taleb 
ettikde, onun o suâli, taleb ettiği şeydeki isti'dâdına delâlet eder; ve işte o 
isti'dâd, talebe sebeb olmuştur. Fakat abd, / her zaman ferdde, ya'ni 
eczâ-yı zamandan her bir cüz'de, isti'dâdının ne şeyi iktizâ ettiğini bilmez. 
Eğer bilse idi talebini müteâkib o şey zuhur ediverir idi. 

İmdi bunun mislini bilmeyen ehl-i huzurun gayesi, onu içinde 
bulundukları zamanda bilmeleridir. Zîrâ onlar huzurları 
sebebiyle bu zamanda Hakkın onlara verdiği şeyi ve onu ancak 
isti'dâd sebebiyle kabul ettiklerini bilirler. Ve onlar iki sınıftır: 
Bir sınıfı kabullerinden isti'dâdlarını bilirler; ve bir sınıfı dahi 
ne şeyi kabul ettiklerini isti'dâdlarmdan bilirler. Bu da, bu 
sınıfta ma'rifet-i isti'dâdda vâki' olan şeyin etemmidir. Ve bu 
sınıftan, istical ve imkân için değil, ancak Allah Teâlâ'nm gjjiil 
fö ±**J (Mü'min, 40 / 60) kavlindeki emrine imtisâlen suâl 
eden kimse vardır. Böyle olunca o, abd-i mahzdır. Ve bu dâî 
için, suâl ettiği şeyde muayyenden ve gayr-ı muayyenden, 
himmet-i müteallıka yoktur. Onun himmeti ancak efendisinin 
evâmirine imtisâldedir. Binâenaleyh hal, suâli iktizâ ettikde, 
ubûdiyyeten suâl eder; ve tefviz ve sükûtu iktizâ ettikde dahi, 
sâkit olur. İmdi Eyyûb'u ve sâireyi mübtelâ kıldı. Halbuki 
Allah'ın onları onunla mübtelâ ettiği şeyin ref'ini suâl 
etmediler. Ba'dehû diğer zamanda onlara bunun ref'ini taleb 
etmek iktizâ etti. Binâenaleyh suâl ettiler. O halde Allah, 
onlardan onu ref eyledi (4). 

/ Ya'nî şalilerden bunun mislini, ya'nî ilm-i ilâhîyi ve isti'dâdlarını 
bilmeyen ehl-i huzurun gayesi, içinde bulundukları zamanda isti'dâdlarını 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 187 

bilmeleridir. Onlar a'yân-ı sabitelerinin ilm-i Hak'ta ne suretle sübût 
bulduğunu ve lisân-ı isti'dâdlarıyla Hak'tan, ne şeyi taleb etmiş 
olduklarını bilmemekle beraber, gerek bi'1-vâsıta ve gerek bilâ-vâsıta 
varidattan, tecelliyâttan, ulûm ve ahlâktan, bulundukları zaman içinde 
Hakk'ın ne şeyi ihsan buyurduğunu ve hâzır oldukları zaman içinde kabul 
ettikleri atâyâ-yı ilâhiyyeyi ancak o zamanda olan isti'dâd-ı cüz'îleriyle 
kabul ettiklerini bilirler. Zîrâ Hak'la huzur ve şuhûdları sebebiyle, vücûdda 
ve te'sirde Hak'tan başka hiçbir şey görmezler. Ve Zeyd ve Amr yediyle 
kendilerine vâsıl olan atâyâyı gördükde: "İşte bu bizim ilm-i ilâhîde sabit 
olan a'yânımızın lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği şeydir ki, şu 
zamandaki isti'dâd-ı cüz'îmiz sebebiyle şimdi bize Hak'tan ihsan olundu" 
derler. 

Bu ehl-i huzur dahi iki sınıftır: Bir sınıfı atayı kabullerinden dolayı 
isti'dâdlarını bilirler; zîrâ bunlara a'yân-i sabiteleri mekşûf değildir. 
Binâenaleyh isti'dâdlarını tafsîlen bilmezler. Ancak kendilerine vârid olan 
atâyâyı kabul edip hazm etmeleri hasebiyle isti'dâdlarını icmâlen bilirler;ve 
"Eğer isti'dâdımız olmasa idi,bu atayı kabul etmez idik" derler. Nitekim 
cenâb-ı Şeyh Ekber (r.a) bu Fusûsui-Hikem'de binlerce hakâyık ve 
maârif beyân buyururlar. Nice kimseler vardır ki, bu maârifi havsalalarına 
sığdırıp kabul edemez. Bu kabul edememek keyfiyyeti şübhe yoktur ki 
adem-i isti'dâddandır. Ve yine bir çok kimseler Hz. Şeyh-i Ekber 
mazharından vârid olan bu atâyâyı kabul edip ve âb-ı hayât gibi içip hazm 
ederler. Bu da kabule olan isti'dâddan nâşîdir. 

İmdi kelâm bir, fakat isti'dâd-ı sâmi'în muhteliftir. Ve ehl-i huzurun bir 
sınıfı dahi, ilm-i ilâhîdeki a'yân-ı sabitelerini ve onların isti'dâdlarını bil- 
dikleri için, bu isti'dâdlan hasebiyle ne şeyi kabul edeceklerine vâkıftırlar. 
Binâenaleyh onlar ancak kendilerinde kabule isti'dâd gördükleri şeyi 
Hak'tan taleb ederler; ve istedikleri şey de fi'l-hâl veya bir müddet sonra 
vâki' olur. Ve bu ikinci sınıf, ehl-i huzur sınıfında, ma'rifet-i isti'dâd key- 
fiyetinde vâki' olan şeyin etemmidir. Ya'nî bu ikinci sınıf birinci sınıftan 
daha tamâmdır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) atâyâ-yı ilâhiyyeyi evvelâ "taleb ile" 
ve "talebsiz" hâsıl olan atâyâya; ve taleb ile olan atâyâyı dahi "muayyen" 



188 ŞİT FASSI 

ve "gayr-ı muayyen" olan şeye taksim etti. Şimdi de sâili, suâle sevk eden 
şey hasebiyle / taksim edip buyururlar ki: Bu ehl-i huzurdan olan sâillerden 
bir sâil vardır ki Hak'tan taleb eder, fakat isti'câl-i tabiî ve imkân için suâl 
etmez; belki onun suâli Allah Teâlâ hazretlerinin p£i < r ~>c^\ ^yoi 
(Mü'min, 40/60) ya'nî "Benden suâl edin, sizin için isticâbe edeyim" 
kavliyle vâki' olan emrine imtisal içindir. Bu sâil abd-i mahzdır. Onun 
dünyevî ve uhrevî, ve zahirî ve bâtınî, muayyen ve gayr-ı muayyen, hiçbir 
şeye himmeti müteallik değildir. Binâenaleyh taleb ettiği şeyi himmetini 
ta'lîk ederek istemez. Onun himmeti, ancak Efendi'sinin emirlerine imtisal 
etmektedir. Mesnevi : 

Tercüme: "S^ltân-ı dîn, mademki benden tama' ister, bundan sonra 
kanâatin başına toprak saçılsın!" 

Binâenaleyh hâl, suâl iktizâ edince, bu abd-i mahz ancak ubûdiyyeten 
suâl eder. Zîrâ onun vech-i Hak'tan ve cemâl-i mutlaktan başka hiçbir 
muradı yoktur. Cem'an makâm-ı vahdette ve tafsîlen mezâhir-i kesîrede, 
ya'nî suver-i âlemdedir. Eğer muktezâ-yı hâle göre lafzan Hak'tan bir şey 
taleb ederse, Efendi'sine karşı kulluğun sânını isbât içindir. Ve eğer hâl, 
Hakk'a tefvîz-i umur edip sükût etmeyi iktizâ ederse, susar; ne himmeti ile 
ma'nen ve kalben; ve ne de lisânı ile lafzan bir şey taleb etmez. Nitekim 
Hak Teâlâ hazretleri Eyyûb (a.s.)ı ve şâir enbiyâyı ve onların vârisleri olan 
evliyayı, birtakım belâlara mübtelâ eyledi; onlar bu belâların refini 
Hak'tan taleb etmediler, o belâları çektiler. Ba'dehû diğer zamanda hâl, o 
belâların refini taleb etmek iktizâ etti. Onlar da muktezâ-yı hâle göre o 
belâların refini Hak'tan taleb ettiler. Hak Teâlâ hazretleri dahi ref eyledi. 

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretlerinin kullarını mübtelâ kıldığı 
her mihnet ve belâ kahr-ı mahz değildir; belki mihnet ve belâ suretinde 
zahir olan rahmet ve ni'met-i mahsûsadır. Ve mihnet ve belâ Hakk'ın 
Celâl'inden; ve rahmet ve ni'met ise Cemâl'indendir. Ve insan mazhar-ı 
Cemâl ve Celâl'dir. Nitekim Hak Teâlâ insan hakkında </ol cJÎi (Sâd, 
38/75) ya'nî "İki elimle halk ettim" buyurur ki, yed-i Cemâl'imle ve yed-i 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 189 

Celâl'imle halk eyledim / demektir. Binâenaleyh Hak insanı, mazhar-ı 10 
kâmil olduğu için mükerrem kılmıştır. Ve insanın gayri olan mahlûkât-ı 
ilâhiyyede bu cem'iyyet yoktur. Onların ba'zısı cemâli ve ba'zısı celâlidir. 
Meselâ hayvanât mazhar-ı Celâl'dir. Çünkü Müzill isminin mazharıdırlar. 
İşte bu kemâlinden nâşî insan teklîfât-ı ilâhiyyenin muhatabı olmuştur. Ve 
insan nefsi, ya'nî vücûd-ı müteayyini ve mukayyedi i'tibâriyle mazhar-ı 
Celâl ve ruhu i'tibâriyle de mazhar-ı Cemâl'dir. Zîrâ rûh hadd-i zâtında 
ednâs-ı tabîatten pâktir. Nefis ise böyle değildir. Onun mahtidi âlem-i 
anâsır ve tabâyi'dir; ve âlem-i tabîat ise mazhar-ı kahr ve celâldir. Onun 
için nefsin sânı Hakk'a muhalefet ve ruhun sânı dahi mutavaattır. 
Binâenaleyh nefsi ruhuna tâbi' olanlar "cemâli" ve ruhu nefsine tâbi' 
olanlar ise "celâlî olur. İmdi kahır ve lütuf, muhakkıkîn nazarında 
hakîkat-ı vâhidenin şuûnâtından başka bir şey olmadığından ikisi de şey-i 
vahiddir. Ancak bi-hasebi'1-mezâhir biribirinden ayrı ve yekdiğerinin zıddı 
görünürler. İşte bu sebebden Hz. Mevlâna (r.a.) buyururlar: Mesnevi: 

Tercüme: "Ben onun kahrına ve lutfuna cidden âşıkım; acîbdir ki ben, 
bu her iki zıddın âşıkıyım." 

Bu gibi zevât-ı kiram nasıl kahra âşık olmasınlar ki, kahır vech-i 
Hakk'ın nikâbı olan nefse taalluk eder ve onu yırtıp cemâl-i Hakk'ı izhâr 
eyler. Onların matlûbu da bundan ibarettir. Ve kahır ve celâlin mevridi 
vücûd-ı mümkinât olup, onlar da dâim olmadıklarından, J& J^^j ^~V- 
^ûp hadîs-i kudsîsi mucibince kahır ve celâl arızî; ve lütuf ve rahmet 
zatîdir. Ve Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i şehâdette gerek mü'minlere ve 
gerek kâfirlere kahır ve celâliyle tecellî buyurur. Mü'minîne isabet eden 
kahrı, onların ref.-i derecâtı içindir. Zîrâ her bir belâ nazil oldukça 
nefsinden tebâudü ve Hakk'a takarrübü ziyâde olur. Binâenaleyh o belâ, 
mihnet ve nikmet suretinde zahir olan rahmet ve ni'met-i hâssadır. Bu 
belâlara ancak Hakk'ın murâdını bilen ve sırr-ı kadere muttali' olan 
zevât-ı kiram tâlib olur. Ve kâfirlere isabet eden kahır ise, i~A3*S\ j* {-&âMj 
r -&\ yüJI b/ J&I (Secde,32/21) / ya'nî "Biz onlara azâb-ı ekberin, 



190 ŞİT FASSI 

azâb-ı âhiretİn gayrı olan azâb-ı ednâyı, azâb-ı dünyâyı tattırırız" âyet-i 
kerîmesi mucibince azâb-ı ilâhîdir: Bu bahisde birçok suâller ve cevaplar 
vardır. Tafsîl olunsa, belki bir cild kitap olur. Zikr olunan esâsât erbâb-ı 
irfana kifayet eder. 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.), sâili suâle sevk eden şey hasebiyle atâyâ-yı 
ilâhiyyeyi taksîm ettikten sonra atayanın ta'cîl ve te'hîrine sebeb olan şeyi 
beyânen buyururlar ki: 

Ve mes'ûlün-fîh ile ta'cîl ve ibtâ', Allah indinde onun için 
muayyen olan kaderden nâşîdir. îmdi suâl, vakte muvafık 
oldukda, icabet ile isrâ' olunur; ve vakit, yâ dünyâda veya 
âhirette teahhür ettikde icabet, ya'nî mes'ûlün-fîh, teahhür eder; 
yoksa Allah dan lebbeyk ile olan icabet te'hîr olunmaz. İmdi 
bunu anla! (5). 

Ya'nî Hak'tan taleb olunan şeyin çabuk zuhuru veya geç kalması, duâ 
eden kimse için Allah indinde muayyen olan kadere mebnîdir. Binâenaleyh 
abd Hak'tan bir şey istediği vakit, eğer bu duası vakt-i muayyene muvafık 
olursa, derhal fiilen lebbeyk ile icabet olunur. Ve eğer vakt-i mukaddere 
muvafık olmayıp da, Allah indinde ma'lûm olan ayn-ı sabitesinin isti'dâdı 
muktezâsınca, ya dünyâda vakti gelince zuhuru veyahut âhirette icabeti 
îcâb eylese, Hak tarafından derhal lebbeyk ile icabet olunmakla beraber, 
fiilen icabet gecikir. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur: J_^j *o ^ ül x*S\ ol 
c^jlp dU «Dİ Ya'nî "Tahkîkan abd, Rabb'ine duâ ettiği vakit, Allah Teâlâ 
hazretleri, ey benim kulum lebbeyk, buyurur." Binâenaleyh / abdin 
isti'dâdı, talebine muvafık olmadığı için icabet fiilen te'hîr olunmakla 
beraber Hak, taleb olunan şeyin ya dünyâda veya âhirette vakti gelince i'tâ 
olunmak üzere, lebbeyk ile icabet eder. Böyle olunca hadd-i zâtında her bir 
duâ müstecâbdır. Fakat ta'cîl ve te'hîri kadere bağlıdır. Bu sırra vâkıf 
olmayan kimseler zannederler ki, Hak ba'zı kullarına istediği şeyi verir ve 
ba'zısma vermez. Halbuki iş böyle değildir. Atâyâ-yı ilâhiyye, a'yân-ı 
sabitenin Hakk'a verdiği ma'lûmât üzerine lâhık olan kaza ve kader-i 



I 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 191 

ilâhîye tâbi'dir. Ve kaza ve kader ise hikmetine müsteniddir. Meselâ herkes 
Hak'tan gına ister; halbuki bu suâl, kâffe-i ibâdın isti'dâdâtına muvafık 
değildir. Ve Hak isti'dâdâta muvafık olmayan atâyâyı, bi'1-farz ibâdına 
ibzal buyursa, nizâm-ı âlem muhtell olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: Jj 
j>}*\ yi \jkŞ «LJ Jj^II İJÜI Ü4 (Şûra, 42/27). Ya'nî "Eğer Allah Teâlâ 
hazretleri rızkı kullarına mebsût kılsa yer yüzünde fesâd ederlerdi". 

Misâl: Kerîm olan bir pâdişâha bi'1-farz birkaç kişi müracaatla 
makâm-ı sadâreti taleb etseler; pâdişâh evvelen onların bu tevcîh ve ihsanı 
kabule isti'dâdları olup olmadığına nazar eder; ve içlerinde hangisinin 
isti'dâdı talebine muvafık ise, bu makamı ona tevcîh eyler. Ve binâenaleyh 
onun suâline fiilen icabet etmiş olur. Diğerlerinin suâli, isti'dâdlarına 
muvafık olmadığı cihetle, bu makama muktezî ma'lûmâtın tahsili için 
onları birer münâsib me'mûriyetlere ta'yîn eder. Bu da "Pek a'lâ, sizin 
taleblerinizi de vakti gelince is'âf edeyim!" demek olur ki, atâ-yı 
pâdişâhînin fiilen te'hîri ve lebbeyk ile icabetidir. 

İmdi kulûb-i sâlihîn ilm-i ilâhîde muayyen olan vakt-i icabeti, ilhama 
veya o sırada vârid olan âyât-ı kur'âniyyeye veyahut şâir işârât-ı 
kevniyyeye müsteniden hissederek Hakk'a arz-ı hacet eder; ve o hacet 
derhal kaza olunur. Bunu görenler, filân kimse müstecâbü'd-da'vedir, 
derler. / Ve o zevat bu vakt-i muayyenden sonra suâl muvâkıf olmadığını 
hissederlerse, Hakk'a duâ etmezler. Ve bu halde dahi halk onun hakkında 
derler ki: "Eğer Hakk'a duâ edeydi, kabul olurdu, fakat etmedi". İşte bu 
sırra vâkıf olanlar ile olmayanların farkı budur. 

Diğer taraftan Hakk'ın lebbeyk ile icabet edip, fiilen icabeti te'hîr 
buyurması, sırr-ı mahbûbiyyete delâlet eder; ve bu mahbûbiyyet ezelî 
olup, ayn-ı sabitesinin isti'dâdı iktizasındandır. Binâenaleyh mahbûbân-ı 
ilâhiyye, bu âlem-i şehâdette Hak'tan bir şey taleb ettikleri vakit, onların 
duada ısrarları Hakk'a hoş geldiği ve Hak onların kendisinden bir şeyle 
muhtecib olmalarını istemediği için o şey'-i matlûbu vermez; vakt-i 
merhûnuna ta'lîk eyler ki, onun hakkında hayırlı olan ancak budur. Ve 



192 ŞİTFASSI 

Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Ma'nevî'lerinin cild-i sâdisinde bu hâli bir 
misâl-i haricî ile tasvir ve îzâh buyururlar. Mesnevi: 

a ^il J-— >-b J^_j OU ju^ ^ Jbt _j ji j^u^iyt- *£ \j j_f j Ol j 

J — ij4 c5 _> «jUJ üL_J 4_JUo «_f j_j j? ^ ^Uj CA-^i J"^j-^ 

Tercüme: "Mahbûb dostun önüne biri ihtiyar ve çirkin, ve diğeri güzel 
olarak iki kişi gelip her ikisi de ekmek istedikleri vakit, o mahbûb dost 
çabucak un getirip o ihtiyara "Al!" der. Halbuki ona boyu ve yanağı hoş 
gelen diğerine, ekmeği bile vermeyip, belki te'hîre düşürür. Ona der ki: 
"Biraz rahatça otur, zîrâ evde taze ekmek pişiriyorlar." O güzel olan 
kimseye zahmetten sonra sıcak ekmek eriştikde, o mahbûb dost ona "Otur 
ki tatlı gelir" der. İşte Hakk'ın kendi mahbûblarıyla olan muamelesi 
böyledir / 

Ve kısm-ı saniye gelince, o da bizim Jlj— &> öj^j V L-. l_^j 
kavlimizdir. Binâenaleyh suâlden olmayandır. İmdi suâl ile 
benim muradım ancak onunla telaffuzdur. Zîrâ nefs-i emirde, ya 
lafz ile, ya hâl ile veyahut isti'dâd ile suâl lâ-büddür (6). 

Hz. Şeyh (r.a.) bâlâda atâyâyı, Hakk'a nazaran "zatî" ve "esmâî" 
kısımlarına ve halka nazaran dahi "taleb ile" ve "talebsiz" vârid olan 
atâyâya taksim buyurmuş; ve talebsiz olan atâyâyı beyânen, bâlâda U l^j 
İJU— I jl yti LjapNi cjLT ,\y* Jtj_— ^p öj£j V ya'nî "Atâyâdan ba'zısı da 
suâlden vâki' olmaz; gerek atıyye-i zâtiyye olsun ve gerek esmâiyye olsun 
müsavidir" demiş idi. Taleb ile olan ve kısm-ı evvelden bulunan atâyâyı 
îzah buyurduktan sonra, şimdi de talebsiz olan ve kısm-ı sânîden bulunan 
atâyâyı îzâhen buyururlar ki: Suâlden vâki' olmayan atâyâ demekten mura- 
dım, ancak Hak'tan taleb olunan şeyin lisânen telaffuz olunmasıdır. Ya'nî 
"Yâ Rab, bana şunu ver, bunu ver!" gibi suâl-i lafzî ile vârid olmayan ata- 
yadır. Ve bu suâl-i lafzî, hâl ve isti'dâd ile vâki' olan suâller anlaşılmamak 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 193 

için kayd-ı ihtirâzîdir. Zîrâ suâl mutlaka bu üç suretten biriyle olur. 

Lisân-ı lafzî ile suâl: "Yâ Rab fakirim bana gına ihsan eyle!" demek 
gibidir. 

Lisân-ı hâl ile suâl: Aç ve susuz olan kimse gibidir ki, açlığıyla tokluğu 
ve susamışlığıyla suya kanmayı taleb eder. Binâenaleyh açlık, tokluğun 
talebine bâis olan bir haldir; ve hâl ise, talebe sebeb olan şeydir. 

Lisân-ı isti'dâd ile suâl: Bu da iki kısımdır. Birisi mec'ûl olan 
isti'dâd-ı cüz'înin lisanıyla; ve diğeri gayr-ı mec'ûl olan isti'dâd-ı küllinin 
lisanıyla olur. / 

İsti'dâd-ı cüz'î lisanıyla suâl: Yeni doğan bir çocuğun mürûr-ı sinîn ile 
bünyesi tekâmül ederek meşye ve tekellüme kâbiliyyet gelmesiyle, mec'ûl 
ve muhdes olan bu isti'dâd-ı cüz'înin lisanıyla Hak'tan meşy ve tekellüm 
taleb etmesi; ve keza bir fidanın büyüyüp tekemmül ederek meyve vermek 
kabiliyetini hâiz bir ağaç olduktan sonra mevsiminde meyvesinin taleb-i 
zuhuru gibidir. Bu atâyâda teahhur yoktur, husûl-i kâbiliyyeti müteâkib 
zuhur eder. 

İsti'dâd-ı külli lisanıyla suâl: İlm-i ilâhîde sübût bulan a'yân-ı sabitenin 
Hak'tan vücûd-ı haricîyi ve her bir ayn-ı sabitenin kendi müdebbiri ve 
ruhu ve rabb-i hâssı olan ism-i ilâhî hazînesinde meknuz bulunan 
kemâlâtın zuhurunu taleb etmesidir; ve bu atâ dahi tahallüf etmez. Çünkü 
esma şuûnât-ı ilâhiyyedir; ve şuûnât, zâtın muktezâsıdır; ve a'yân-ı sabite 
ise esmanın suveridir; ve bu esma hazînelerinde meknuz olan kemâlât dahi, 
onların isti'dâdâtıdır; ve mezâhir-i kevniyye ise, a'yân-ı sabitenin 
suveridir. 

İmdi bir şey Hak'tan lisân-ı lafzî ile suâl olunduğu vakit, eğer lisân-ı 
hâl ve isti'dâda muvafık olursa icabet derhal vâki' olur; ve eğer muvafık 
olmazsa, teahhur eder. Ve lisân-ı hâl ve lisân-ı isti'dâd bir şeyi suâl ettiği 
vakit, lisân-ı lafzî vâki 1 olmaksızın o şey ihsan olunur; ve o şeyin taleb 
olunmaksızın verildiğini zannederler. Halbuki iş böyle değildir. 
"Ağlamayan çocuğa meme vermezler" meseli meşhurdur. Binâenaleyh 
ba'zı dualarda Jlj-Jl JJ JlyJI (J**^ ya'nî "Ey talebden evvel ihsan veren!" 
vârid olması, ancak suâl-i lafzîye şâmildir. 



15 



194 ŞİT FASSI 

İmdi her atâ mukabilinde bir hamd lâzım geldiğine ve talebsiz vâki' 
olan atâ-yı mutlaka da, hamd-i mutlak tekabül eylediğine mebnî Cenâb-ı 
Şeyh (r.a.) atâ-yı mutlakla hamd-i mutlakı mukâyeseten buyururlar ki: 

Nitekim hamd-i mutlak ancak lafızda sahih olur; velâkin 
ma'nâda onu hâlin takyîd eylemesi lâbüddür. / Binâenaleyh seni 
Allah'ın hamdine ba's eden şeyin hamdi, sana ism-i fiil ile veya 
ism-i tenzîh ile mukayyeddir (7). 

Ya'nî bâlâda îzah olunduğu üzere atâ sualsiz olmaz. O suâl ile 
mukayyeddir. Talebsiz olan atâ-yı mutlak ancak suâl-i lafzîye nazarandır. 
Binâenaleyh lafzan suâl ve taleb vâki' olmaksızın vârid olan ataya, atâ-yı 
mutlak deriz. Halbuki bu atâ hakkında lisân-ı hâl ve isti'dâd ile ma'nen 
suâl vâki' olmuştur. İşte bunun gibi hamd-i mutlak dahi lafza nazaran 
hamd-i mutlaktır; yoksa ma'nâya göre hamd-i mutlak değildir. Çünkü o 
hamdi bir hâl takyîd eder. Meselâ karnın açıksa "Yâ Rab bana taam ver!" 
diye lafzan taleb etmeksizin Hakk'ın atası olarak, evvelce hanende mevcûd 
olan taamı yesen bu bir atadır; fakat lafzan taleb vâki' olmadığı için atâ-yı 
mutlaktır. Velâkin ma'nen sen lisân-ı hâl ve isti'dâdınla onu Rezzâk'tan 
taleb etmiş idin. Bu i'tibâr ile atâ-yı mukayyeddir. Şimdi, o taamı yedin ve 
"elhamdülillah" dedin. İşte bu hamd lafz i'tibâriyle mutlak oldu. Çünkü 
cemî'-i esmayı cami' olan Allah'a hamd ettin. Fakat ma'nâda, esmanın 
hepsine hamd etmedin. Belki Rezzâk ismine hamd ettin. Ya'nî senin bu 
hamdin, meselâ Dârr ve Mâni' isimlerine değildir. Zîrâ atâ-yı rızk bu 
isimlerden vâki' olmadı, ancak ism-i Rezzâk'tan sudur etti. Ve keza 
sıhhatine ve hüsn-i endamına hamd ettiğin vakit, onlar Bârı ve Hafız 
isimlerinin mazharı olduğu için, esmâ-i ef âlden olan bu isimlere hamd 
etmiş olursun. Binâenaleyh "elhamdülillah" dediğin zaman, lafzan mutlak 
olan bu hamdini, ma'nen bu işlerin faili olan isimlere hamd etmiş olmakla 
takyîd edersin. Veyahut "Allah'a hamd ve sena olsun ki bizi buna hidâyet 
eyledi" dediğin vakit, keza bu hamdin lafzan mutlak olur. Fakat ma'nen 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 195 

hamdin esmâ-i tenzîhiyyeden olan Sübbûh ve Kuddûs isimlerine olduğu 
için, bu hamdini ism-i tenzih ile takyîd etmiş olursun. 

/ Ve abdden olan isti'dâda sahibinin şuuru yoktur; ve hâle şuuru 
vardır. Zîrâ bâisi bilir, o da hâldir. Böyle olunca isti'dâd, 
suâlin ahfâsıdır. Ve bunları, ancak Allah'ın kendileri hakkında 
sâbika-i kazası olduğuna ilimleri, suâlden men' eder. 
Binâenaleyh onlar, Hak'tan vârid olan şeyin kabulü için 
mahallerini hazırladılar ve nüfûslarından ve ağrâzlarından gâib 
oldular (8). 

Ya'nî lisân-ı kal ile vâki' olmayıp, lisân-ı isti'dâd ile olan suâlde, 
abdin isti'dâdına vukufu olmaz. Çünkü derin ve gizlidir. Halbuki lisân-ı 
hâl ile olan talebine sahibi vâkıftır. Çünkü hâlin sahibi, bâis olan şeyi bilir; 
ve bâis olan şey dahi hâlin kendisidir. Meselâ aç olan kimse tokluğu ister; 
ve açlık bir hâldir ki, bunu ancak sahibi bilir. Zîrâ yanında bulunan 
kimseler, bir adamın açlığını veya tokluğunu bilmezler. Fakat lisân-ı kal 
ile olan suâli, başkaları da işitip bilir. Lisân-ı isti'dâd ile olan suâle gelince, 
bu hepsinden ahfâdır; çünkü aç olan kimse lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan ne 
nevi' ve ne mikdâr rızk taleb etmiş olduğunu bilmez. Şu halde lisân-ı kal 
ile bir kimse "Yâ Rab, karnım aç bana rızık ver!" dese, bu suâli kendi ve 
gayrileri bildiği için, gayet açık bir taleb olur. Fakat aç olan bir kimse, 
lafzan böyle bir talebde bulunmasa, hâlen tokluğu taleb eder ve lisân-ı hâl 
ile olan talebine sahibi vâkıf olur ise de gayrileri vâkıf olmaz; ve lisân-ı 
isti'dâd ile olan suâline ne kendi ve ne de gayrileri vâkıf değildir; zîrâ pek 
gizlidir. Ve kısm-ı sânîden bulunan talebsiz atâyâ sâhibleri, ilm-i ilâhîde 
kendilerinin a'yânı ne vech ile sabit oldular ise, vücûd-ı halkîde, ya'nî 
âlem-i dünyâda, dahi öylece zahir olmalarına kazâ-yı ilâhî sebk ettiğini 
bildikleri için, onların ancak bu bilişleri, kendilerini suâlden men' eder. 
Binâenaleyh onlar Hak'tan hiçbir şey taleb etmeyip, kendi ism-i hâslarının 
hazînesinde meknuz olan ahvâlin / zuhuruna intizârla vârid olacak ahkâmı 
kabul etmek üzere mahallerini, ya'nî mevrid-i ahvâl ve ahkâm olan 
kalblerini, ihzar ettiler; ve vücûd-ı Hakk'ın müşahedesinde nefislerinin 



196 ŞİT FASSI 

müşahedesinden ve Rab'lerinin tenfîz-i irâdesinde garazlarının talebinden 
gâib oldular. Beyit: 

Tercüme: "Sen, bendeliği dilenciler gibi, ücret şartıyla îfâ etme; zîrâ 
efendi, bende-perverlik revişini bilir." 

Ve Allah'ın ona ilmi, onun cemî'-i ahvâlinde, onun vücûdundan 
evvel, "ayn"ının sübûtu hâlinde üzerinde sabit olan şey 
olduğunu; ve Hak, ancak onun "ayn"ının ilimden Hakk'a i'tâ 
ettiği şeyi verdiğini; ve o da sübûtu hâlinde üzerinde sabit 
olduğu şey idiğini bilen kimse, onlardandır. Böyle olunca 
Allah'ın ilmi ona nereden hâsıl olduğunu bilir. Ve ehlullahdan 
bu sınıfdan aiâ ve ekşef bir sınıf yoktur. Binâenaleyh bunlar 
sırr-ı kadere vâkıftırlar (9). 

Kısm-ı sânîden, ya'nî suâl ile vâki' olmayan atâyâ ashabından bir sınıf 
vardır. İşte bu sınıftan bulunan arif bilir ki, kendisi Hakk'ın şuûnâtından 
bir şe'n olan bir ismin mazharıdır; ve onun âlem-i dünyâdaki vücûd-ı 
unsurîsinden evvel, ilm-i ilâhîde kendisinin ayn-ı sabitesi sübût bulmuş 
idi. Ve o ayn-ı sabite, Hakk'ın bir şe'n-i zatîsi olan ve kendisinin müdîri 
ve ruhu bulunan bir ismin sureti idi. Ve o ismin isti'dâd-ı zatîsi neden 
ibaret idiyse, ilm-i ilâhîde, öylece sabit olmuş idi. / Ve ayn-ı sabitesinin 
hîn-i sübûtunda, Hakk'ın ne vech ile ma'lûmu olmuş ise, Hakk'ın ona 
verdiği şey dahi, ancak ilm-i Hak'ta hâsıl olan şeyden ibarettir. Ve onun 
ayn-ı sabitesinin Hakk'a verdiği şey dahi, kendi isminin muktezâ-yı 
isti'dâdıdır ki, onun ayn-ı sabitesi bu isti'dâd üzerine sübût bulmuş idi. 
İşte bunları bilen kimse, kendi hakkında Allah'ın ilminin nereden hâsıl 
olduğunu bilmiş olur. Ve bu ikinci sınıfta bulunan ehlullah arasında bu 
zikr olunan sınıftan a'lâ ve ekşef olan sınıf yoktur. Çünkü bunlar bâlâda 
îzâh olunan sırr-ı kadere vâkıftırlar. Zîrâ bilir ki, ezelde ilm-i ilâhîde ayn-ı 
sabitesi ne suretle Hakk'ın ma'lûmu olmuş ise, Hak hükmünü o suretle 
vermiştir. Ve onun ayn-ı sabitesi şuûnât-ı zâtiyyeden bir şe'n olan bir 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 197 

ism-i ilâhîdir; ve o ismin hazînesinde isti'dâdının muktezâsı olarak, 
meknuz olan ahvâl ve ahkâm nelerden ibaret ise, her bir mevtında evkât-ı 
muayyenesinde peyderpey zahir olacaktır. Şu halde "Yâ Rab, bana şunu 
ver, bunu ver!" diye mutâlebât-ı müteselsile ile beyhude yere gönlünü 
üzmez. O ahkâm ve ahvâlin zuhuruna müterakkıb ve muntazır olur. Amma 
zuhur eden ahvâl, tabîatına mülayim değil imiş, ne yapalım! Mazharı 
olduğu ismin isti'dâd-ı gayr-ı mec'ûlünün muktezâsı budur. Nefis ve 
tabiatın tasarrufundan kurtulup, her zahir olanı hoş görene aşk olsun! 

imdi bu bahis, Fusûsu'l-Hikem'in esâs-ı hakâyık ve maârifi 
olduğundan, lâyıkıyla anlaşılmak üzere biraz daha îzâha lüzum göründü. 



İlim malûma tâbi'dir 



İlim, Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır; ve Hakk'ın sıfatı, Hakk'ın 
zâtında mündemiç birtakım nisbetlerden ibaret olup zâtıyla beraber 
kadîmdir. Ve her sıfat bir ismin menşe'idir. Meselâ sıfat-ı ilimden Alîm; 
ve hayatdan Hayy; ve sem'den Semi'; ve basardan Basîr; ve irâdeden 
Mürîd; ve kelâmdan Mütekellim; ve kudretten Kadîr ve Kadir; ve 
tekvinden Mükevvin isimleri inbiâs eyler. Ve her bir isim, şuûnât-ı 
zâtiyyeden bir şe'ndir. Ve esmâ-i ilâhiyye külliyyât cihetinden kâbil-i 
ta'dâddır; fakat cüz'iyyât cihetinden kâbil-i hasr ve ta'dâd değildir; çünkü 
nâmütenâhîdir. Meselâ Hayy ismi bir ism-i küllidir; onun tahtında / 2 
muharrik, muhassis, mümeyyiz, muhyî, muskî ilh... gibi bir çok esmâ-i 
cüz'iyye vardır. Ve bunların her biri suver-i âlemden bir suretin mürebbî- 
sidir; ve o suret bu şe'n-i ilâhînin bir âyînesi olup onda ale'd-devâm o 
ismin suver-i ahkâmı görünür, ou ^ ^ ^ JT (Rahman, 55/29) Ya'nî 
"Her ân-ı gayr-ı munkasimde Hak bir şe'ndedir." Ve bu esmanın kâff esi- 
nin müsemmâsı bir olup, cümlesi o müsemmânın aynıdır; ve müsemmâ 
ise Zât-ı Hak'tır. Binâenaleyh esma dahi Zât-ı Hak'la beraber kadîmdir. 
Şu halde Hakk'ın sıfat ve esmasına olan ilmi, zâtına olan ilmidir. Böyle 



198 ŞİT FASSI 

olunca "ilim" kadîm, "ma'lûm" da kadîm olur. Ve "ilim ma'lûma ta'bîdir" 
denilince, evvelâ ma'lûm hadis olur, ba'dehû ilim de ona lâhık olur, 
ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Ma'lûmun ilme takaddümü, takaddüm-i zamânî 
değil, ancak takaddüm-i aklîdir. Meselâ "Falan kimse bildi" denilse, akıl, 
"Neyi bildi?" diye sorar. Demek ki akıl, ma'lûmu ilme takdim ediyor. İşte 
aklen, evvelen "ma'lûm" ve sonra da ona lâhık olacak olan "ilim" mevcûd 
olmak lâzım geldiği için, ilim ma'lûma tâbi' olmuş olur. Ve ma'lûm 
olmayan şey murâd olunamıyacağmdan, irâde de ilme tâbi' olur. Ve irâde 
olunmayan şey hakkında, sarf-ı kudrete mahal olmayacağından, kudret 
dahi irâdeye tâbi'dir. 

Bu maârifin zevkine vusulden sonra anlarsın ki sen, sana verdin; ve 
sen, senden aldın. Şu kadar ki bu alış veriş Hakk'ın vücûdunda ve 
Hakk'ın vücuduyla vâki' olmuş ve olagelmekte bulunmuştur. Bu âlemde 
her ân-ı gayr-ı münkasimde, eline geçen her bir meta' ister tab'ına 
mülayim gelsin ister gelmesin, hep senin hazînendeki metâ'dır. Beyhude 
yere kimseye ta'n etme! 



/ Ve onlar dahi iki kısım üzerinedir: Ve bunu mücmelen bilen 
onlardan biridir; ve onu mufassalan bilen de onlardan diğeridir. 
Ve onu mufassalan bilen mücmelen bilenden a'lâ ve etenidir. 
Zîrâ o, kendi hakkında olan Allah'ın ilmindeki şeyi, ya Allah 
Teâlâ ona ayn-ı sabitesinin ilimden Hakka i 'tâ ettiği şeyi i'Iâm 
etmekle, veyahut ona ayn-ı sabitesinden ve onun üzerine olan 
ilâ-mâ-lâ-yetenâhî ahvâlin intikâlâtından keşf etmekle bilir. O da 
âlâdır. Zîrâ onun kendi nefsine olan ilmi, Allah'ın ilmi 
menzilesinde olur. Çünkü ilmin ahzı ma'den-i vâhiddendir (10). 

Ya'nî sırr-ı kadere vâkıf olan sınıf iki kısım üzerinedir: Bir kısmı 
Hakk'ın ona ve ahvâl-i zahire ve bâtınesine olan ilmi, kendi ayn-ı 
sabitesinin muktezâsı üzere olduğunu mücmelen bilir; ve onun bu ilm-i 
icmâlîsi burhan ve îmân ile olur. Ve diğer kısmı dahi bu sırr-ı kaderi böyle 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 199 

burhan ve îmân ile mücmelen değil, belki keşf ve ayan ile mufassalan bilir. 
Ve sırr-ı kaderi mufassalan bilen, mücmelen bilenden daha âlî ve daha 
tamdır. Çünkü sırr-ı kaderi mufassalan bilen kimse, kendi hakkında, ilm-i 
ilâhîde sabit olan şeyi bilir. Ve bu biliş dahi iki suretle olur: Ya Hak Teâlâ 
Hazretleri o kimsenin ayn-ı sabitesinin ilm-i ilâhîde ne suretle ma'lûm 
olduğunu ona bildirir. Eğer o kimse bir nebî ise bu i'lâm, Hak tarafından 
ona ya melek vasıtasıyla veyahut kalbine ilkâ ve inzal ederek ta'lîm ile 
olur. Ve eğer o kimse veliyy-i vâris ise, onun ayn-ı sabitesinin iktizâ ettiği 
ahvâl-i muayy enenin nelerden ibaret bulunduğu kalbine ilkâ olunmakla 
olur. İkinci suret dahi, Hak onun ayn-ı sabitesini ve ayn-ı sabitesi üzerinde 
ilâ-mâ-lâ-yetenâhî ahvâlin intikâlâtını kendisine keşf eder. Ve bu zât kendi 
ayn-ı sabitesinin dünyâda ve âhirette iktizâ ettiği ahvâli müşahede ettiği 
gibi, cemî'-i a'yân-ı sabiteyi dahi müşahede eyler. Zîrâ kendisinin ayn-ı 
sabitesi Hakk'ın ilminin me'hazıdır. Ve ayn-ı sabite ise, vücûd-ı Hak'ta 
Hakk'ın aynıdır. Ve sırr-ı kaderi böyle keşf ile bilen, Hakk'ın i'lâmı ile 
bilenden a'lâdır. Zîrâ bu insân-ı kâmilin kendi nefsine olan ilmi, Allah'ın 
ilmi menzilesinde olur. Çünkü Hakk'ın ilmi, onun ayn-ı sabitesinden / 
me'hûz olduğu gibi, kendisinin ilmi de yine buradan alınmıştır. 
Binâenaleyh her iki ilim ma'den-i vahidden ve bir menba'dan olmuş olur. 
Mesnevi: 

Tercüme ve îzâh: Evliyanın damı olan o hayâlât, bostân-ı Huda 
meh-rûlarının aksidir. Ya'nî evliyada dahi birtakım hayâlât vardır; ve onlar 
da dâm-ı hayâlâta tutulur. Fakat zannetme ki onların dâm-ı hayâlâtı dahi, 
sıfât-ı nefsâniyyeye esir olan kimselerin tutuldukları dâm-ı hayâlât gibi, 
âlem-i suflîden mün'akis olan birtakım suver-i hayâliyyedir. Onlar 
bostân-ı Huda, ya'nî ilm-i ilâhî meh-rûlarının, ya'nî ayn-ı sabitelerinin 
aksidir. 

Ancak şu kadar vardır ki, abd tarafından o ilim, ayn-ı sabitesi- 
nin ahvâli cümlesinden onun için sebk eden, Allah'dan bir ina- 
yettir. Onu, bu keşf sahibi buna, ya'nî ayn-ı sabitesinin ahvâ- 
line, Allah Teâlâ muttali' kıldığı vakit bilir. Zîrâ sûret-i vücûd 



200 ŞİTFASSI 

onun üzerine vâki' olan ayn-ı sabitesine Allah Teâlâ onu 
muttali* kıldıkda bu halde Hakkın bu a'yân-ı sabiteye onların 
ademi hâlinde olan ıttılaına vüs'-i mahlûkta, muttali' olmak 
yoktur. Çünkü onlar niseb-i zâtiyyedir. Onlar için suret yoktur 

(11). 

Ya'nî gerek Hakk'ın ve gerek abdin ilmi, ayn-ı sabiteden me'hûz 
olmak i'tibâriyle her iki ilim dahi bir menba'dan ise de, aralarındaki fark 
budur ki, Hakk'ın a'yân-ı sabiteye olan ilmi bi-zâtihîdir; ve belki O'nun 
ilmi a'yânın takririni mültezim olmuştur. Fakat abdin ilmi Hakk'ın 
inâyetiyle hâsıl olur. Ya'nî abde nisbetle / Hak tarafından onun için sebk 
etmiş bir inayettir; ve o inayet dahi, o abdin ayn-ı sabitesinin cümle-i 
ahvâlindendir, ya'nî ayn-ı sabitesinin gayr-ı mec'ûl olan isti'dâdının 
lisâniyle Hak'tan taleb ettiği şeydir. Hak Teâlâ bir kimseyi, kendi ayn-ı 
sabitesinin ahvâline muttali' kılınca, bu keşif sahibi o inayeti bilir. 
Binâenaleyh abdin ayn-ı sabiteye olan ilmi, ilm-i ilâhîde sabit ve müteayyin 
olduktan sonradır. Halbuki Hak, bu a'yân-ı sabiteye, taayyün-i ilmîden 
evvel, adem hâlinde iken dahi muttali'dir. Abdin hâl-i ademde olan a'yân-ı 
sabiteye ıttılâ'a takati yoktur. Çünkü adem hâlinde sabit olan a'yân, 
vahdet-i zâtiyyenİn nisbetleridir. Vahdet mertebesinde, niseb-i Hakk'ın 
vücûd-i ilmîleri ve onların henüz suretleri olmadığından abdin onları 
bilmesi mümkin değildir. Çünkü bu mertebede niseb-i Hak kendi zâtının 
"ayn"ıdır; ve ilim dahi niseb-i zâtiyyeden bir nisbettir. Binâenaleyh 
Hakk'ın ilmi dahi, zâtının "ayn"ıdır. Vahdette mahlûkıyyet i'tibârî olduğu 
cihetle, ilm-i mahlûk dahi mevzû'-i bahs olamaz. 



İmdi bu mikdâr ile biz deriz ki, muhakkak inâyet-i ilâhiyye, 
ifâde-i ilimde, bu abd için, bu müsavat ile sebk etti. Ve 
buradandır ki, Allah Teâlâ j£i J^- (Muhammed, 47/31) ya'nî "Tâ ki 
biz bilelim" buyurur. Ve o, manâsı muhakkak olan bir 
kelimedir. O kendisine bu meşreb hâsıl olmayan kimsenin 
tevehhüm ettiği şey gibi değildir (12). 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 201 

tmdi a'yân-ı sabite ilm-i ilâhîde sübût bulduktan sonra, bu a'yân-ı 
sabite hakkında hâsıl olan ilim, gerek Hak ve gerek abd için, bir 
menba'dan müstefâd olmuş olduğundan, bizlere Allah'ın inayeti olarak 
hâsıl olan bu ilim ile deriz ki, bu abd için Allah'ın inayeti, a'yân-ı 
sabitenin gerek Hakk'a ve gerek abde verdiği ilimdeki bu müsavat ile sebk 
etti. / Ya'nî Hak ile abd arasında vâki' olan ilimdeki müsavat, ancak 
a'yân-ı sabite suretlerinin ilm-i ilâhîde peyda olmasından sonradır. 
A'yân-ı sabite vahdet-i ilâhiyye mertebesinde hâl-i ademde muzmahil ve 
müstehlek iken, Hak'tan başka onların ahvâline kimsenin ilmi lâhık olmak 
ihtimâli olmadığından, bu mertebede Hakk'ın ilmi ile müsavat mutasavver 
değildir. Çünkü zuhur yoktur; ve abd, Hakk'ın i'lâm veya keşfiyle ancak 
zahir olan şeyi bilebilir. Diğer taraftan abdin vücûdu da yoktur. Mevcûd 
olmayan şeyin bi't-tabi' ilmi de olamaz. İşte Hakk'ın a'yân-ı sabiteye olan 
ilmi, onların suver ve ahvâlinden müstefâd olması mertebesindendir ki, 
Allah zü'1-Celâl Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de: ^4*Ü JJU; J^ JJ^Mj 
Ji^î* (Muhammed, 47/31) Ya'nî "Biz sizi elbette imtihan ederiz, tâ ki 
sizden mücâhid olanları bilelim" buyurur. Ve (jJUj) ya'nî "Biz bilelim" 
kelimesi, ma'nâsı tahakkuk etmiş olan bir kelimedir. Onun ma'nâsı, 
meşrebleri tevhîd-i hakîkîye müsâid olmayan, mütekellimîn gibi tenzîh-i 
vehmî sahihlerinin tevehhüm ettikleri gibi değildir. Zîrâ bunlar vâhid-i 
hakîkîyi zâtının muktezâsından tenzîh ederler. Halbuki bir şey zâtının 
muktezâsından tenzîh olunmaz. Onlar Hakk'ın ve halkın vücûdlarını 
yekdiğerinin gayrı zan ettikleri için, Hakk'ın "Tâ ki biz bilelim" kavlini 
te'vîl etmeseler, ilm-i Hak, gayrdan me'hûz olmuş olacağını tevehhüm 
ederler. Halbuki gayr nerededir ki, Hak ilmini oradan almış olsun? 



İlm-i Hak iki nevi'dir 

İlm-i Hak, biri "zatî", diğeri "sıfâtî ve esmâî" olmak üzere iki nevi'dir: 
İlm-i zatî: Mertebe-i vahdette, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın kendi zâtına 



202 ŞİT FASSI 

olan ilmidir. Şuûnât-ı zâtiyyeden ibaret bulunan sıfat ve esma vahdet-i 
zâtiyyesinde mahv ve müstehlektir. Bu niseb zahir olmasa dahi, vücûd-ı 
mutlak, yine vücûd-ı mutlaktır; ve kâffe-i nisebden ve onların mezâhiri 
olan âlemlerden ganîdir. ^U^p ^'illl d[ (Ankebût, 29/6). Bu ilm-i zâtı, 
ilm-i icmalidir. İmdi mademki bu ilim Hakk'ın kendi zâtına olan ilmidir; ve 
mertebe-i zâtta, zâtın zâtiyyeti üzerine zâid olarak, onun kendi nisebinden 
mütevellid kesret-i izâfiyye yoktur; şu halde "bilmek", "bilen" ve "bilinen" 
hep müttehiddir. Zîrâ bunların kâffesi nisebdir; ve niseb ise zâtın "ayn"ı 
olarak cem' makâmındadır. Binâenaleyh ilm-i zatî, tahakkukta ma'lûmâta 
25 mütevakkıf değildir. / Bu bilişin evveli yoktur, zât ile beraber olup 
kadîmdir. 



Misâl: Zeyd dediğimiz vakit efrâd-ı insâniyyeden şahs-ı vâhid 
tasavvur ederiz. Bu şahs-ı vahidin gülme, ağlama, öksürme, söyleme, 
bilme gibi zâtının birçok nisbetleri ve sıfatları vardır; ve bu sıfatların her 
birinden, gülen, ağlayan, öksüren, söyleyen, bilen gibi birçok şe'nler ve 
isimler inbiâs eder; ve bunların cümlesi Zeyd'in zâtının muktezâsıdır. Bir 
kimse Zeyd'i bu niseb ve şuûnâtından tenzîh etmiş olsa, onun bu tenzîhi 
doğru birşey olmaz. Zîrâ bir kimse zâtının muktezâsından tenzîh olunmaz; 
ve bu niseb ve şuûnât, Zeyd'in mevcûdiyyetiyle beraber olup arızî değildir; 
ve cümlesi Zeyd'in vahdet-i şahsiyyesinde mahv ve müstehlektir. Ve 
Zeyd, bu nisbetleri içinde bulunan "bilme" nisbeti ile, kendisinde gülme, 
ağlama, öksürme, söyleme gibi birçok nisbetler bulunduğunu bilir. İşte 
Zeyd'in sükûn ve sükûtu hâlinde olan bu ilmi, kendi zâtına olan ilm-i 
icmâlîsidir. Bu mertebede "ma'lûm" Zeyd'in kendi zâtı olduğu gibi, bilme 
ve bilen dahi yine kendidir. Bu ilmin tahakkuku için sonradan hâsıl olmuş 
bir malûma ihtiyaç yoktur. Ya'nî Zeyd'in gülmesine, ağlamasına, 
öksürmesine, söylemesine ihtiyaç yoktur: Zeyd, bu ilminde, bunların 
zuhurundan müstağnidir. 

İlm-i sıfâtî ve esmâî: Vücûd-ı Hak mertebe-i vahdetten mertebe-i 
vâhidiyyete tenezzül buyurdukda, vahdette mahv ve muzmahil ve müttehid 
olan esmanın suretleri ilm-i ilâhîde zahir olup birbirinden ayrılırlar. Ervah 
ve misâl ve şehâdet mertebelerine tenezzül etdikde dahi, o esma her bir 



J 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 203 

mertebenin icâbına göre bir libâs-ı taayyüne bürünerek meşhûd olur. Ve 
her bir şe'n ile bir zuhuru vardır; ve her bir şe'n her bir mertebede ne 
suretle zahir olmuş ise, o suretle Hakk'ın ma'lûmu olur. Binâenaleyh bu 
ilm-i sıfâtî ve esmâî tahakkukta ma'lûmâta mütevakkıftır. Ve bu ilim, ilm-i 
zatînin tafsilidir; ve taayyünâtın zuhuru cihetinden ilm-i zatîye muzâf olmak 
i'tibâriyle onun gayrıdır; ve her bir şe'n bir suretle zahir oldukça bu ilim 
teceddüd eder. Zîrâ bi'1-kuvve mevcûd olanı bilmek başka, / zahir olanı 
bilmek yine başkadır. 

Misâl: Yukardaki misâlde îzâh olunduğu üzere Zeyd kendisinde 
gülme, ağlama, öksürme, söyleme gibi sıfat olduğunu bilir. Fakat bunlar 
zahir olmadıkça Zeyd'in zâtında müttehid ve henüz kuvvededirler. Vaktaki 
Zeyd güler, ağlar, öksürür ve söyler, işte bu mertebe-i zuhurda bunların 
yekdîğerinden ayrı şeyler olduğu tezahür eder; ve hande ve giryesinin tarzı 
ve sureti kendine ma'lûm olur. Ve bu ilim, Zeyd'in ilm-i zâtî-i icmâlîsinin 
tafsîli olur ki, bir ilm-i muzâfdan ibarettir; ve bu ilim, bi't-tabi' evvelki 
ilmin gayrıdır. Zîrâ her ne kadar hande ve girye Zeyd'in ma'lûmu idiyse 
de, zuhur ettikten sonra o hande ve giryenin tarzı ve sureti ona tafsîlen 
malûm oldu. Şu kadar ki bu ilim Zeyd'e, Zeyd'in vücûdunun hâricinden 
gelmedi. Belki bu ilmi Zeyd'in vücûdu ve zâtı, Zeyd'e verdi. Ve Zeyd'in 
bu ilmi her zuhurda teceddüd eder. 

İşte bu îzâhâttan dahi anlaşıldığı üzere Hak Teâlâ Hazretlerinin ç&jLAj 
ç&a jiJi»WI jJUj j&- (Muhammed, 47/31) kavlini te'vîle mahal yoktur. "Tâ 
ki biz bilelim" kavlinin ma'nâsı tahakkuk etmiştir; ilm-i sıfâtî ve esmâîye 
râci'dir. Zîrâ bu âlem-i hiss ve şehâdette her bir mazhar, hangi libâs-ı 
taayyüne bürünüp zahir olmuş ise o suretle Hakk'ın ma'lûmu olur. 
Binâenaleyh mü'minler, bu dünyâda mücâhede ile muttasıf olmadıkça, 
mücâhid suretinde zahir ve o suretle de Hakk'ın ma'lûmu olmazlar. 



Münezzihin gayesi bu hudûsu, ilimde, taalluk için kılmasıdır. O 
da bu mes'elede aklı ile mütekellim olan kimse için vechin 
a'lâsıdır. Eğer o, zât üzre ilm-i zâid isbât etmese idi. / 



204 ŞİT FASSI 

Binâenaleyh taalluku zât için değil, ilim için kıldı; ve bununla 
ehlullâhdan sâhib-i keşf ve şuhûd olan muhakkıktan ayrıldı (13). 

Ya'nî tenzîh-i vehmî ve aklî ile tenzih eden kimsenin en yüksek 
mertebesi pJUi j>- kavlinde beyân buyrulan ilimdeki bu hudûsü, ya'nî ilmin 
sonradan husulünü, ilmin taalluku için kılmasıdır; ya'nî "Hudûs, zâtın 
aynı olan ilmin hakikatinden değil, belki bilenin, taallukundandır" 
demesidir. Eğer akıl ve nazar-ı fikrî ile mütekellim olan kimse, bu 
mes'elede zât üzerine ilm-i zâid isbât etmese idi, bu kavil, a'lâ bir vech 
olurdu. Binâenaleyh bu münezzih, taalluku zât için değil, ilim için kıldı. 
Halbuki bunda bir vech ile fesâd lâzım gelir. Çünkü zât üzerine ziyâde 
olarak diğer bir şey isbât etti; ve işte bu sebeble de ehlullâhdan keşf ve 
şuhûd sahibi olan muhakkıktan ayrıldı. Çünkü muhakkik indinde, âlem-i 
his ve şehâdette her bir mazharda zahir olan ilim, onların a'yân-ı 
sabitelerinin ma'dûmiyyetleri hâlinde sübût bulan ilmin tafsilidir; ve bu ilim 
zât üzerine zâid bir şey değildir. Nitekim bâlâda misaller ile izah olundu. 

Bundan sonra a'tıyâta rücû' edelim. İmdi biz deriz ki, 
muhakkak a'tıyât, yâ zâtiyyedir yahut esmâiyyedir. Zâtı olan 
minah ve hibât ve atâyâya gelince, o ebeden vâki' olmaz, ancak 
tecellî-i ilâhîden vâki' olur. Ve zâttan olan tecelli dahi ebeden 
vâki* olmaz, ancak mütecellâ-lehin isti' dadı suretiyle vâki' olun 
Bunun gayrı olarak vâki 1 olmaz (14). 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) yukarıda atâyâ-yı ilâhiyyenin suâl üzerine vâki' 
olan aksamını beyân buyurduğu sırada söz, isti'dâd bahsine intikâl etmiş 
ve bu bahse taalluk eden esrar ve hakâyıkı / lüzumu kadar beyân eylemiş 
idi. Şimdi de a'tıyâtın, ya'nî ataların, beyânına mübaşeret buyururlar: 

A'tıyât, ya zât-ı ulûhiyyetten gelir, buna "a'tıyât-ı zâtiyye" derler; 

veyahut esmâ-i ilâhiyyeden gelir, buna da "a'tıyât-ı esmâiyye" denir. Zatî 

olan bahşişlere ve inâyâta ve atalara gelince bunlar, asla ve ebeden bir 

^min husûsiyyeti olmaksızın, ancak tecellî-i ilâhîden vâki' olur. Bu atâyâ 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 205 

ister ulûm ve hakâyık gibi rabbânî ve rûhânî olsun; ve ister mal ve rızk ve 
kadın ve evlâd gibi cismânî olsun müsavidir. Ve bu ma'rifet ma'rifetlerin 
a'lâ bir kısmıdır; zîrâ abdin zâtı şuhûd-ı Hak'ta mahv ve müstehlek olur. 
Onun nazarında zât-ı Hak'tan gayrı hiçbir şey kalmaz; sıfat ve ef âl kalır 
mı? İşte abd bu vakit "Allah" ism-i câmi'inin mazhariyetiyle müşerref olur; 
ve acz ve hayret, abde bu makamda hâsıl olur. 

Suâl: Zâtın, zâtiyyeti cihetinden âlemlerden ganî olduğu ve 
binâenaleyh tecellîden müstağnî bulunduğu bundan evvel defâatle beyân 
edilmiş idi. Şimdi de zâtın tecellîsinden bahs olunuyor. Bu ne demektir? 

Cevap: Şübhe yoktur ki, zât zâtiyyeti haysiyyetinden tecellîden 
müstağnidir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı Hak, zât-ı ahadiyyesİ 
hasebiyle tecellî etmez. Onun tecellîsi ancak sıfat ve esma îcâbıdır. 
Binâenaleyh atâyâ-yı zâtiyye denilince, mertebe-i sıfat ve esma olan zât-ı 
ulûhiyyetin tecellîsi anlaşılmalıdır. İşte bu hakîkatı beyânen Cenâb-ı Şeyh 
(r.a.) buyururlar ki, zâttan ebeden tecellî vâki' olmaz. Zîrâ onun için 
gınâ-yı mutlak sabittir. Ve daha açıkçası budur ki, bi'1-farz zât-ı 
ahadiyyette mündemiç ve bi'1-kuvve mevcûd sıfat ve esma bulunmasa, zât, 
zâtiyyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî vâki' olmaz idi. Fakat onda 
bi'1-kuvve birçok sıfat ve esma bulunduğundan ve onlar lisân-ı 
isti'dâdlarıyla zuhur taleb ettiklerinden, zât onları tenfîs edip kümm-i 
gaybdan ihrâc etti. Binânenaleyh zât-ı ulûhiyyetin tecellîsi ancak 
mütecellâ-lehin, ya'nî kendisine tecellî olunan şeyin, isti'dâdı suretiyle 
vâki' oldu. Mütecellâ-lehin isti'dâdı dahi zuhuru taleb eden ismin isti'dâd-ı 
gayr-ı mec'ûlüdür. / 

İmdi mütecellâ-leh, tecellîyi gördükde, mir'ât-ı Hak'tan kendi 
suretinin gayrini görmedi; ve Hakk'ı görmedi. Ve kendi 
suretini, ancak onun içinde gördüğünü bilmesiyle beraber, onu 
görmek mümkin değildir, zahirde âyîne gibi. Sen onda suretleri 
gördüğün vakit, muhakkak sen suretleri veyahut suretini ancak 
onun içinde gördüğünü bilmen ile beraber, onu göremezsin. 
İmdi Allah Teâlâ bunu, tecellî-i zatîsi için, bir misâl olarak ibraz 



206 ŞİT FASSI 

edip onu nasb eyledi, tâ ki mütecellâ-leh onu görmediğini bilsin. 
Ve rü'yet ile tecellîye bundan daha yakın ve daha şebîh misâl 
yoktur. Ve âyînede bir sureti gördüğün vakit, nefsinde âyînenin 
cirmini görmeğe çalış. Elbette onu hiçbir vakit göremezsin. 
Hattâ görünen suretlerde bunun mislini idrâk edenlerden 
bazısı, sûret-i mer'iyye râînin başarıyla âyîne aralarında hâsıl 
olduğuna zâhib oldu. Bu ona ilimden kadir olduğu şeyin 
azamidir. Ve emr bizim dediğimiz ve ona zâhib olduğumuz 
gibidir. Ve biz bunu Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân ettik (15). 

Ya'nî tecellî-i ilâhî, mütecellâ-leh olan abdin isti'dâdınm sureti üzere 
zahir olduğu vakit, onun isti'dâdına göre müteayyin olur. Binâenaleyh o 
tecellîde müteayyin olup zahir olan ancak mütecellâ-leh olan abdin 
30 isti'dâdınm / suretidir. Şu halde tecellî-i ilâhî abdin isti'dâdınm suretine 
âyîne olur. Mütecellâ-leh olan abd, kendi isti'dâdınm suretinde tecellî-i 
ilâhîyi müşahede ettiği vakit, vücûd-ı Hak âyînesinde kendi suretinden 
gayrisini müşahede etmez; ve abd-i mütecellâ-lehin müşahede ettiği Hakk-ı 
mutlak değildir. Zîrâ onun Hakk-ı mutlakı müşahede etmesi mümkin 
değildir. Çünkü ilm-i ilâhîde sübût bulan ayn-ı sabitesi Hakk-ı mutlakın 
şuûnât-ı zâtiyyesinden bir şe'ndir; ve tecellî-i ilâhîde abd-i mütecellâ-lehin 
nazır olduğu şey, ancak kendisinin ayn-ı sabitesinden ibarettir. Şuûnât-ı 
ilâhiyyeden birisini müşahede etmekle bi't-tabi' ayn-ı kül olan Hakk'ı 
müşahede etmiş olmaz. Ve Hakk-ı mutlakı görmek mümkin olmamakla 
beraber abd, kendi suretini ancak O'nun vücûdu içinde gördüğünü bilir. 
Bu hal, âlem-i histe âyîne içinde mün'akis olan sureti görmeye benzer. 
Nitekim sen âyîne içinde mün'akis olan suretleri veya kendi suretini, âyîne 
içinde gördüğünü bilirsin; fakat bu ilmin ile beraber âyînenin cirmini 
göremezsin. Ya'nî sen âyînedeki hayâlin müşahedesinde müstağrak ve 
onunla meşgul iken âyînenin sathını ve âyînenin sathıyla meşğûl olduğun 
vakit hayâl-i mün'akisi müşahede edemezsin. Zîrâ aynı zamanda hem 
hayâli ve hem de âyînenin sathını görmek mümkin değildir. Maahâzâ 
nazarının aynı zamanda her ikisine de ma'tûf olduğunu bilirsin. İşte 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 207 

âyînede rü'yet keyfiyyetini Allah Teâlâ hazretleri tecellî-i zatîsi için bir 
nümûne ve misâl olmak üzere âlem-i his ve şehâdette izhâr edip, nasb 
eyledi. Tâ ki abd-i mütecellâ-leh, Hakk-ı mutlakı görmeyip, ancak kendi 
suretini gördüğünü bilsin. Ve bu âlem-i dünyâda tecellî-i zatî için bu 
misâlden fehme akreb ve zât-ı aliyyenin rü'yetine en ziyâde müşabih bir 
misâl yoktur. Nazarın âyînede zahir olan surete mün'atıf olduğu vakit, 
kendince âyînenin cirmini ve sathını görmeye çalış bakalım. Muhakkak 
surette aynı zamanda hem sûret-i hayâli ve hem de cirm-i mir'âtı 
göremezsin. İşte bunun gibi Hakk'ın mir'ât-ı vücûdunda zahir olan ayn-ı 
sabitenin suretini müşahede ettiğin vakit, vücûd-ı Hakk'ı müşahede 
edemezsin. Maahâzâ müşahede ettiğin / sureti Hakk'ın vücûdu içinde 
müşahede edersin; ve sen zannedersin ki, gördüğün suret Hakk'ın 
suretidir. Fakat o meşhûd olan suret Hakk'ın değil, senin suretindir. Hattâ 
âyînedeki suretin rü'yeti hâlinde âyînenin sathı görülemediğini idrâk eden 
kimselerden ba'zısı, âyînede görülen suretlerin, âyîneye nazar eden 
kimsenin gözüyle, âyîne arasında hâsıl olduğuna ve âyînede olmadığına 
zâhib oldu. Bu zehâb o kimsenin kudreti yettiği ilmin nihayetidir ve 
a'zamıdır. Halbuki işin hakîkati bizim îzah ettiğimiz ve ona zâhib 
olduğumuz gibidir. Ve bu îzâhâtı biz Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân 
eyledik. 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin altmış üçüncü babında 
buyururlar ki: "Hayâl mevcut değildir, ma'dûm da değildir; ma'lûm 
değildir, mechûl de değildir; menfî değildir, müsbet de değildir. Nitekim 
insan, âyînede suretini idrâk eder. Bir vech ile suveri idrâk ettiğini kafan 
bilir; ve onda gördüğü şey'in rikkatinden nâşî bir vech ile de kafan suretini 
idrâk etmediğini bilir. Mir'âtın cirmi büyük olduğu vakit, suretini de 
nihayet derecede büyük görür; ve muhakkak kendi suretinin, gördüğü 
şeyden daha küçük olduğuna hükmeder. Ve kendi suretini gördüğünü de 
inkâra muktedir değildir; ve bilir ki mir'âtta olan onun sureti değildir; ve o 
suret onunla âyîne arasında kâin değildir. Ve ister kendi sureti olsun ve 
ister gayrisi olsun hâriçten onda olan sûret-i mer'iyyeye şuâ'-ı basarın 
in'ikâsından hâsıl değildir. Zîrâ eğer böyle olaydı, sureti, mikdârı üzerine 
ve bulunduğu şey üzere idrâk eder idi. Ve o suretin parlak bir kılıçta tülden 



208 ŞİTFASSI 

ve arzdan rü'yeti bizim zikr ettiğimiz şeyi beyân eder. Bilâ-şekk kendi 
suretini gördüğünü bilmekle beraber o, kendi suretini gördüğü kavlinde 
sâdık da değildir, kâzib de değildir. İmdi o sûret-i mer'iyye nedir ve onun 
mahalli neresidir ve şe'ni nedir? Binâenaleyh o suret menfîdir, sabittir; 
mevcûddur, ma'dûmdur; ma'lûmdur ve meçhuldür. Abd bu hakikati 
idrâkinde acz ve hayrete düştüğü vakit, bilmesi ve mütehakkık olması için, 
Hak Teâlâ Hazretleri bu âyînede rü'yet keyfiyetinin hakikatini abd için 
darb-ı misâl olarak izhâr etti. Ve âyîne ile hayâl, mezâhir-İ âlemden olduğu 
halde, / abdin indinde hakîkatiyle bir ilim hâsıl olmadı. İmdi abd ona 
muhalif olan şeyin hakikatim bilmek hususunda daha âciz ve daha câhil ve 
hayrette daha şedîddir." 

Ve sen bunu tattığın vakit, mahlûk hakkında onun fevkinde bir 
gaye olmayan gayeyi tattın. Böyle olunca bu derecelerden daha 
yükseğine terakki etmede tama' etme ve nefsini yorma! Bundan 
a'lâsı asla vâki' değildir; ve ondan sonrası ancak adem-i 
mahzdır (16). 

Ya'nî, ey ma'rifetullah için yâr olmuş olan inşân! Bil ki, vücûd-ı 
mutlak-ı Hak, mertebe-i ıtlakta bulundukça hiçbir şeyle müteayyin olmaz. 
O'nun taayyünü ancak zât-ı mutlakında mündemiç niseb-i zâtiyyesiyledir. 
O niseb-i zâtiyye, ki onun sıfatı ve esmâsıdır, zuhur talebinde 
bulundukları için vücûd-ı eltaf-ı Hak, onların husûsiyyetleri ve isti'dâdları 
suretine göre, her bir mertebede müteayyin olarak zahir olmuştur. Ve 
vücûd-ı mutlakın bu taayyünâtı şuûnât-ı zâtiyyesinin âyîneleridir. 
Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı Hak mertebe-i sıfata ve esmaya tenezzül 
buyurdukda, ilk önce ilm-i ilâhîde peyda olan ve senin müdebbirin ve 
ruhun bulunan ism-i hâssının suretidir; bu da senin ayn-ı sâbitendir. 
Demek ki, Hak senin Rabb-i hâssının suretine göre mertebe-i ilimde 
müteayyin olmuştur; ve ilk âyîne senin ayn-ı sâbitendir. Binâenaleyh Hak 
sana tecellî-i zatî ile tecellî buyurdukda, sen Hakk'ı ancak ayn-ı sabitenin 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 209 

suretinde müşahede edersin; ve bu müşaheden Hakk'ın vücûdunda vâki' 
olan bir müşahededir, imdi eğer sen bu müşahedede "Hakk'ı gördüm" 
dersen yalan söylersin. Çünkü Hak, bilâ-hicâb künh ve hakîkatiyle 
görülmez. Ve eğer "Hakk'ı görmedim" dersen, bu doğru değildir. Çünkü 
rü'yeti mümkin olduğu kadar ayn-ı sabitenin âyînesinde Hakk'ı müşahede 
ettin. Nitekim bâlâda geçen âyîne misâlinde bu keyfiyyet tavazzuh etti. / 
Zîrâ âyînede gördüğün suret, senin suretin olduğunu iddia etsen bu 
kavlinde sâdık da değilsin, kâzib de değilsin. İşte sen bu ilmin zevkine 
vâsıl olduğun vakit, öyle bir gayeye vâsıl olmuş olursun ki, onun 
fevkinde mahlûk için başka bir gaye yoktur. Bu zevk mahlûkun 
müntehâ-yı zevkidir. Bundan daha yüksek bir dereceye vâsıl olacağım 
diye beyhude yere kendini üzme ve daha al'âsına tama 1 etme! Çünkü 
bundan ötesi adem-i mahzdır; ve zât-ı mutlakta mahv ve istihlâktir. Zîrâ 
sen, taayyün-i kesifin ile sensin; ve taayyünün İse vücûd-ı mutlaka muzâf 
olan bir vücûd-ı i'tibârî olup onun sânı ademiyyettir. Cemî'-i merâtibin 
icâbına göre zahir olan taayyünün kalkınca, artık sen, sen değilsin; o 
senlik adem-âbâda gider ve mahlûkiyyet takazası da zail olur. Ve 
mahlûkıyyet mevcut olmadığı halde, bir mahlûkun Hakk'ı müşahedesi de 
mevzû'-ı bahs olamaz. 



İmdi nefsini görmekte O senin âyînendir; ve sen esmasını ve 
esmasının zuhûr-ı ahkâmını rü'yet etmesinde O'nun âyînesisin. 
Halbuki O'nun "ayn"ının gayri değildir. Böyle olunca emir, 
muhtelit ve münketim oldu. Binâenaleyh bizden ilminde câhil ve 
hâir olan kimse "İdrâkin idrâkinden acz, idrâktir" dedi. Ve 
bizden bilen kimse bunun gibi demedi; ve o kavlin a'lâsıdır. 
Belki ilim, ona sükûtu i 'tâ etti, aczi i' tâ etmedi. Ve bu, ilm-i 
billâhın a'lâsıdır; ve bu ilim, ancak / hâtem-i rusül ve hâtem-i 
evliya için hâsıldır. Ve onu enbiyâ ve rusülden bir kimse 
görmez, ancak resûl-i hâtem mişkâtından görür; ve evliyadan bir 
kimse görmez, ancak veliyy-i hâtem mişkâtından görür (17). 



210 ŞİTFASSI 

Ya'nî vücûd-ı Hak senin âyînendir. Sen kendi nefsini onda müşahede 
edersin. Zîrâ sen zât-ı ahadiyyesinde mahfî, onun bir şe'ni idin. Kendi 
vücûduna vâki' olan tecellîsi ile, o şe'nin sureti onun ilminde peyda oldu. 
Ve yine o vücûdun her bir mertebeye vâki' olan tenezzülüyle, o sûret-i 
ilmiyyen ile zahir oldun. Ve şimdi âlem-i dünyâdaki hâlin dahi böyledir; ve 
bundan sonra gideceğin âlem-i berzahta ve âlem-i hasırda ve dâr-ı naîmde 
dahi yine böylesin. Eğer sen bu dünyâdaki taayyününe muzâf olan niseb 
ve sıfatından, ya'nî sıfât-ı nefsâniyyenden, soyunmuş olsan, vücûd-ı 
Hak'ta ayn-ı sabiteni görürsün. Binâenaleyh Hakk'ın vücûdu kendi 
nefsini görmekte sana âyîne olmuş olur. Ve keza sen insan suretinde 
müteayyin olduğun için, Hakk'ın kâffe-i esmasına mazhar ve o esmanın 
zuhûr-ı ahkâmına müstaidsin. Zîrâ Allah Âdem'i kendi sureti, ya'nî sıfatı, 
üzerine halk eyledi. Binâenaleyh Hak cemî'-i şuûnâtınm zuhûr-ı 
kemâlâtını senin vücûd-ı izafînde müşahede eder. Şu halde senin vücûdun 
dahi esmasını müşahede etmekte ve esmasının zuhûr-ı ahkâmında 
Hakk'ın âyînesi olmuş olur. Halbuki zât-ı ahadiy yenin nisebi ve şuûnâtı 
olan esmâ-i ilâhiyye, zât-ı Hakk'ın gayrı değildir. İmdi Hakk'ın vücûdu 
sana ve senin vücûdun dahi Hakk'a âyîne olmakla emr-i vücûd birbirine 
karıştı ve ibhâm zuhura geldi. Nitekim Hallâc-ı Mansûr Hazretleri 
buyurur: Beyit: 

tjcîl oLît j* <£Ul>. İİUU. û^\ J o^\ ti* üt fi CJÎÎ 

Tercüme: "Ayn-ı vücûdda olan bu "ayn" sen misin, yoksa ben miyim? 
İkilik isbâtından hem seni ve hem de beni tenzîh ederim." 

İşte emr-i vücûdda hâsıl olan bu ihtilât ve ibhâmdan dolayı verese-i 
muhammediyyînden olan ba'zımız hayrete düşerek ilminde câhil oldu. Ve 
35 nitekim Hz. Ebû Bekri's-Sıddık (r.a.) Efendimiz / illjil illjAl Aj* & >**)! 
Ya'nî "İdrâkin nihayeti, emr-i vücûdu hakîkat-i hâl üzere idrâk 
edebilmekten aczini ikrar etmektir." Ve bu bir hayrettir ki, ilmin neticesi 
olduğu için makbul ve matlûbdur. Zîrâ hayrete düşen kimseyi, ilmi iki 
taraftan bir tarafta karâr ettirmez. Ve (S.a.v.)*Efendimizin \jJ- dJL» ^j ^j 
Ya'nî "Yâ Rab, benim sende olan hayretimi ziyâfreleştir!" buyurmaları bu 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 21 1 

hayret hakkındadır. Ve keza veres-i muhammediyyînden olan ba'zımız 
bildi ki, Hakk'ın vücûdu halka ve halkın vücûd-ı izafîleri dahi Hakk'a 
âyinedir. Emr-i vücûdun böyle olduğunu bildikten sonra zikr olunan sözler 
gibi bir söz söylemedi ve ızhâr-ı acz etmedi. Belki kemâl-i ma'rifetinden 
sükût etti; ve ilmi ona acz getirmedi. Ve bu ilmin sahibi âlim-i billah olan 
taifenin a'lâsıdır. Ve bu ilim bi'1-asâle ancak hâtem-i rusül ve hâtem-i 
evliya için hâsıldır. Ve o ilmi enbiyâ ve rusülden gören, ancak resûl-i 
hâtemin mişkâtından müşahede eder; ve evliyadan gören dahi, ancak 
veliyy-i hâtemin mişkâtından görür. Burada hâtem-i evliyadan murâd, 
hâtem-i velâyet-i muhammediyyedir. 

Ma'lûm olsun ki, bâlâda zikr ve tavzîh olunan ilim, ancak hakîkat-ı 
muhammediyye için hâsıldır. Ve onun dahi zuhuru ve butunu vardır; ve 
gerek zahir ve gerek bâtını için ahadî, cem'î, kemâli bir taayyün 
mevcûddur. Hakîkat-ı muhammediyyenin zahiri cemî'-i hakâyık-ı ilâhiyye 
ve kevniyyeyi câmi'dir. Bâtını ise, bevâtın-ı ilâhiyye ve evsâf-ı 
rabbâniyyeyi hâvîdir. Zahiri mişkât-ı hâtem-i enbiyâ, bâtını dahi mişkât-ı 
hâtem-i evliyadır. Hâtem-i rusülün kendisi, ilm-i mezkûru hâtem-i evliya 
olan kendi bâtınından alır; ve resullerin kâffesi, velayetleri cihetinden, 
hâtem-i rusülden alırlar. Velâkin gerek hâtem-i rusül ve gerek diğer 
resuller bu ilmi izhâr etmezler. Zîrâ vasf-ı risâlet men' eder. Fakat hâtem-i 
rusülün bâtını, hâtem-i evliya suretinde zahir olduğu vakit, bu ilmi izhâr 
eder. Nitekim bu kitâb-ı Fusûsu'l-Hikem'in münşisi Cenâb-ı Şeyh-i 
Ekber ve misk-i ezfer (r.a.), hâtem-i rusülün hâtem-i evliya suretinde zahir 
olan bâtını bulunduğundan, resûl-i hâtemin mişkâtından ahz eylediği bu 
ilmi izhâr buyurmuşlardır. / 

Hattâ muhakkak rusül o ilmi ne zaman görseler, ancak hâtem-i 
velayet mişkâtından görürler. Zîrâ risâlet ve nübüvvet, ya'nî nü- 
büvvet-i teşri' ve risâlet-i teşrî' munkatı'dırlar. Velayet ise ebe- 
den munkatı' olmaz. Mürseller evliya olduklarından dolayı zik- 
rettiğimiz ilmi ancak hâtem-i evliya mişkâtından görürler. Böyle 
olunca onların mâdûnu olan evliya nasıl olur da ondan almazlar? 



212 ŞİTFASSI 

Her ne kadar hâtem-i evliya, hükümde hâtem-i rusülün teşri* den 
getirdiği şeye tâbi' ise de bu, onun makamına kadh vermez; ve 
bizim zâhib olduğumuz şeye de münâkız olmaz (18). 

Ma'lûm olsun ki, velayet "vâv"ın fethiyle, "hâkim ve mutasarrıf 
olmak" ma'nâsınadır. Bunun da envâ'ı vardır: 

1. Velâyet-i mutlaka-i ilâhiy yedir. Bu velayet cemî'-i enbiyâ ve 
evliyadaki velâyâtı cami' ve kâffe-i eşyanın vücûh-ı hâssalarını ve 
bi'1-cümle mevcudatın a'yân-ı sabitelerini ve hakâyıkı müştemil olan 
velayettir. Ve bu i'tibâr ile "Velî" esmâ-i ilâhiyyedendir. Nitekim âyet-i 
kerîmede buyrulur: **~JA Jjs'yî 3 (Şûra, 42/28). 

2. Velâyet-i hâssa-i muhammediyyedir. Bu velayet dahi cemî'-i esma 
ve sıfât-ı ilâhiyyeyi cami' olan ve kâffe-i hakâyık-ı vücûbiyye ve 
imkâniyyenin me'haz-i feyzi bulunan mertebe-i ilâhiyyedir. Buna "mişkât-i 
hâtem-i velayet" derler. Evvelki velayet ile bu velayet arasındaki fark 
taayyünden ibarettir. Ve bu velayet hâtem-i enbiyânın bâtınıdır; ve bu 
makam, makâm-ı Muhammed'dir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ö\ ^^ 

bj^>~. LâU- dlj dk*~> (Isrâ, 17/79) Ve cemî'-i evliya ve enbiyâ ilimlerini 
buradan alırlar. Binâenaleyh cemî'-i enbiyânın getirdikleri şerâyi', 
hakîkatte şer'-i Muhammedî idi. Bunun için (S.a.v.) Efendimiz: (Jp cuUp 

jij-^-^j o$p\ buyurdular. İmdi evliya vâris-i enbiyâ olduklarından, 
onlardan her kim ki o husûsiyyetin vârisi ise,ona "Muhammedî" derler. Ve 
her kim velâyet-i îseviyye'nin vârisi ise, ona îsevî derler; ve İbrâhîmî ve 
İshâkî ve Ya'kûbî ve Musevî ve sair enbiyâ (aleyhimü's-selâm) buna kıyâs 
olunsun. Ehl-i hakîkatin ıstılahında "falan velî falan peygamberin / kademi 
veya kalbi üzerindedir" denildikde bu ma'nâ anlaşılmalıdır; ya'nî o 
peygamberde olan ulûm ve tecelliyât ve hâlât bu velîye o peygamberin 
vasıtasıyla "mişkât-i hâtem-i velâyet"ten hâsıl ve vâsıl olur demektir. 
Binâenaleyh o velî Muhammedî-i İbrâhîmî veya Muhammedî-i Musevî 
veya Muhammedî-i îsevî olur. 

Velâyet-i muhammediyye de iki nevi'dir: Evvelkisi budur ki, tasarruf-ı 
ma'nevî ve sûrî beynini câmi'dir. Âlemde ma'nâ hasebiyle tasarrufu, kutup 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 213 

hakkındaki tasarrufu gibidir; ve suret hasebiyle tasarrufu, selâtîn 
hakkındaki tasarrufu gibidir. Bu da iki nevi'dir: Birincisi hilâfete makrûn 
olur. İkincisi hilâfete makrûn olmaz. Velâyet-i muhammediyyenin ikinci 
nev'i, tasarruf-i sûrî ve ma'nevî beynini cami' olmaz. 

Şâir enbiyânın velayetinden ibaret olan velâyet-i muhammediyye, 
Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân buyrulduğu üzere dört nevi' üzerinedir. Bu 
dört nevi'den her bir nev'in bir hâtemi vardır. 

Sûrî ve ma'nevî tasarruf beynini cami' olup makrûn-ı hilâfet olan 
velâyet-i muhammediyyeden birinci nevi' hâtem, Ali İbn Ebî Tâlib 
(kerremallâhü vecheh ve radıyallâhu anh) Efendimiz hazretleridir. Zîrâ 
Hulefâ-i râşidînin âhiridir. Kale (A.s.): ^U c~*jl»j h^ öjW ç^juj Âiy&.\ Bu 
hâteme "hâtem-i kebîr" denir. 

Tasarruf-ı sûrî ve ma'nevî beynini cami' olup hilâfete makrûn olan 
velâyet-i muhammediyyeden ikinci nevi' hâtem, Mehdî (alâ nebiyyinâ ve 
aleyhi's-selâm) hazretleridir ki, âhir zamanda zahir olur; ve ismi 
Muhammed'dir; ve hilkat ve surette Resûlullah (s.a.v.) Efendimize 
müşabihtir; amma hulkta onun mâdûnundadır. Ondan sonra hiç bir velî 
sultân olmaz. Bu velayet onunla hatm olur; ve ona "hâtem-i sagîr" derler. 
Nitekim Şeyh-i Ekber (r.a.) onu Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinde beyân 
buyurmuştur. 

Velâyet-i muhammediyyeden üçüncü nevi' hâtem, bu kitabın sahibi 
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (r.a.) efendimizdir. Ona "hâtem-i 
asgar" derler. Zîrâ o tasarruf-ı sûrî ve ma'nevî beynini cami' ve fakat 
yalnız tasarruf-ı ma'nevîye mâlik olup, makrûn-ı hilâfet olmayan nev'-i 
velayetin hâtemidir. 

Velâyet-i muhammediyyeden dördüncü nevi' hâtem, îsâ İbn Meryem 
(alâ nebiyyinâ ve aleyhi's-selâm)dır ki, ondan sonra hiçbir velî mevcûd 
olmaz. Ya'nî velâyet-i âmme onunla hatm olur. Ona da "hâtem-i ekber" 
derler. Ondan sonra bu devr tamâm olup kıyamet kopar. Ya'nî mevlîûm 
olan suretler mürtefi' olur. Ve h^ J\ ^_p^ y> U^ aşikâr olur. (Şerh-i 
Bosnevî ile Envârur-Rahmân'dan hulasaten iktibas olundu). 

Bu îzâhât anlaşıldıktan sonra metnin şerhi böyle olur: Peygamberler 



214 ŞİT FASSI 

zikr olunan ilmi her ne vakit görseler, ancak hâtem-i evliya mişkâtından 
görürler. Ve mişkât-ı hâtem-i evliya, velâyet-i hâssa-i muhammediyyedir 
ve makâm-ı mahmûddur; ve o ilmi oradan cihet-i velâyetleriyle alırlar, 
cihet-i nübüvvetleriyle almazlar. Ve hattâ her bir peygamber nübüvvetini ve 
şeriatının ahkâmını bile velâyetiyle alır. Zîrâ peygamberin iki ciheti vardır: 
Birisi halka nisbeten onun kemâlidir ki, bu da havâdis-i ekvâna müteallik 
olan ahkâmın tebliğidir; ve o, bu tebliğ i'tibâriyle resul ve şâri'dir; ve onun 
nübüvveti dahi teşrîiyyedir. Diğeri onun Hakk'a nisbetle olan kemâlidir ki, 
/ bu da gaybdan ihbar ve Hakk'm zâtını ve sıfatını ve esmasını ta'rîfdir. 
Ve bu ihbar i'tibâriyle velîdir; ve nübüvveti dahi tahkîkıyyedir. Ve risâlet-i 
teşri', nübüvvet-i teşri' halka taalluk ettiği ve halkta fena bulduğu için 
munkatı'dır. Fakat onun makâm-ı velayeti Hakk'a taalluk ettiği ve Hak'ta 
bakî bulunduğu için ebeden munkatı* değildir. Ve her bir peygamber velî 
olduğundan, bu ilmi ebedî dûçâr-ı inkıta' olmayan velâyetleriyle, cemî'-i 
velayeti muhît ve cami' olan mişkât-i hâtem-i velâyetden alırlar. 
Binâenaleyh onların madununda olan ve bir peygamberin şeriatına tâbi' 
bulunan evliyanın Hakk'a taalluk eden ulûmu o mişkâtdan almaları 
evlâ bi't-tarîktir. Ve hâtem-i evliyanın, hâtem-i rusül tarafından getirilen 
şeriata tâbi' olması makamın ulviyyetine kadh ve noksan vermez. Ve 
biz bâtınları hasebiyle evliya olan enbiyâ ve rusulü^ı ilimlerini onun 
mişkâtından aldıklarına zâhib olmuş idik. Bu hâl bizim, şu zehabımıza da 
münâkız olmaz. Zîrâ hâtem-i evliya, hâtem-i enbiyânın bâtınıyla 
müteayyin olan zât-ı saâdet-simâttır ki, zahirde hâtem-i enbiyânın getirdiği 
şeriata tâbi'dir. Ve kendisi bir kânun ve şeriat sahibi değildir. Bu zât-ı 
şerifin cismi ve sureti her ne kadar Muhammed (s.a.v.) Efendimizin gayrı 
ise de, bâtını ayniyle Muhammed Mustafâ (s.a.v.) dir. Ve âlem-i şehâdette 
cismen müteayyin olan hâtemü'l-enbiyâ Muhammed (aleyhi's-salâtü 
ve's-selâm) Efendimiz dahi getirdiği kavânîn ve ahkâm-ı şer'iyyeyi kendi 
bâtınları olan hâtem-i velayetten ahz buyururlar idi. Ta'bîr-i diğerle 
söyleyelim: Ezmine-i muhtelifede hâtem-i evliyanın cismi ve sureti değişir. 
Fakat ma'nâ yine o ma'nâdır; onda asla tebeddül yoktur. Binâenaleyh 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 215 

hâtem-i evliya hangi bir zamanda, her hangi bir suret üzerine olursa olsun, 
hâtem-i enbiyânın şeriatına tâbi' olmakla beraber, bi'1-cümle evliyanın 
ulûmda me'haz-i feyzidir. Nitekim Hz. Mevlânâ Celâleddin (r.a.) 
efendimiz nefs-i nefislerinden ihbâren buyururlar: Beyt: 

Tercüme: "Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at-pûş 

Mustafâ geldi yine cümleniz îmân ediniz." / 

Binâenaleyh o, bir recinden enzel olur ve bir vecihden de a'lâ 
olur. Ve tahkîkan bizim zâhir-i şer'imizde Ömer'in Bedir esirleri 
hakkında, onlara hükm etmekle vâki* olan fazlı ve hurma 
ağacının telkihi hakkında, bizim zâhib olduğumuzu müeyyid 
olan şey zahir oldu. Binâenaleyh kâmil için her şeyde ve her 
mertebede kendisi için tekaddüm hâsıl olmak lâzım gelmez; ve 
ancak nazar-ı racül, ilm-i billah merâtibindeki tekaddümedir; 
onların matlabı oradadır; ve havâdis-i cihâna gelince, onların 
havâtırının ona taalluku yoktur. Böyle olunca bizim zikr 
ettiğimiz tahakkuk etti (19). 

Ya'nî hâtem-i evliya, ahkâm-ı şer'iyyede hâtem-i rusüle tâbi' olması ve 
ilm-i şeriatı ondan ahz etmesi cihetinden hâtem-i rusülden daha aşağı olur; 
ve hâtem-i rusül ulûmu onun mişkâtından aldığı cihetten, hâtem-i evliya 
hâtem-i rusülden daha yüksek olur. Binâenaleyh hâtem-i evliya hâtem-i 
enbiyâ olan (s.a.v.) Efendimiz'in bâtınları olan hâtem-i velayet, zahirleri 
olan hâtem-i nübüvvetten bir vecihden enzel, bir vecihden a'lâ olur. Bir 
şeyin bir vecihden aşağı, bir vecihden yukarı olduğuna delilin nedir 
diyecek olur isen, zâhir-i şeriatımızda Hz. Ömer (r.a.)ın Bedir 
muharebesinde alınan esirler hakkındaki hükmüyle, (S.a.v.) Efendimiz'in 
hurma ağaçlarının terk-i telkihi hakkındaki hükmüne nazar et! 

Şöyle ki, Bedir muharebesinde ehl-i İslâm müşriklere galebe etmiş 
ve onlardan yetmiş esir almış idi. (S.a.v.) Efendimiz esirler hakkında 
icrası lâzım gelen muameleye dâir ashâb-ı kirâmıyla istişare buyurdu. 



216 ŞİT FASSI 

Hz. Sıddîk (r.a.) "Yâ Resûlallah bunlar bizim akraba ve taallukâtımız- 
darıdır; bir mikdar para alıp onları âzâd edelim" buyurdu. Diğer ashâb-ı 
40 kiram dahi bu re'yi kabul ettiler. Ve Hz. Ömer (r.a.) / "Bunlar küfrün 
imamlarıdır; hepsini kati edelim" buyurdu. Ve Cenâb-ı Muâz (r.a.) dahi 
Hz. Ömer'e iştirak eyledi. Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz Hz. Sıddîk'm 
re'yini tasvîb buyurdular ve öyle yaptılar. Onu mütâkib bu âyet-i kerime 
nâzü oldu; UJij û 4\£j> OjLJ ^\ £ç$J* J°A iî ûjkj af ^ *& ^ 
(JâP v^ f^ W f^-lî c5^- jül er- v^f ^y J^S- ^ 4i!j s^fl 1/ (Enfâl, 
8/67-68) Ya'nî: "Yedinde, yer yüzünde katl-i kesir îkâ' eden esirler 
bulunan bir peygambere fidye almak lâyık olmadı. Siz metâ'-ı dünyâyı 
istersiniz. Halbuki Allah, âhireti murâd eder. Allah Teâlâ hükmünde 
azizdir. Eğer sizin muâhaze olunmamanız için, Allah'dan ezelde hüküm 
mesbûk olmasa idi, aldığınız şey hakkında azîm azâb olurdu." Bunun 
üzerine (S.a.v.) Efendimiz ağlayıp buyurdular ki: "Eğer azâb nazil olaydı, 
Ömer ve Muâz (r.a.) dan başkaları kurtulmaz idi". Zîrâ Sa'd b. Muâz 
hazretleri dahi Cenâb-ı Ömer'in re'yinde bulunmuş idi. Binâenaleyh Hz. 
Risâlet-penâh bu hususta her ikisini de orada hâzır olanların üzerine tafdîl 
buyurdu; ve nefs-i nefîs-i Risâlet-penâhı dahi bi't-tabi' huzzâr arasında 
idi. 

Ve keza ashâb-ı kiram hurma ağaçlarını aşılamak mı, yoksa terk etmek 
mi münâsib olduğunu Fahr-i âlemden suâl ettiler. Cevaben: J ^ Jt>\ U 
û / u j*V Ya'nî "Eğer terk olunurlarsa çoğalır zannederim" buyurmaları 
üzerine ashâb aşıyı terk ettiler. O sene hurma az oldu. Bunun üzerine 
Risâlet-penâh Efendimiz: ^Ui ^Ua-c ^1 ^1 ya'nî: "Siz dünyânızın 
işlerim daha iyi bilirsiniz" buyurdu; ve bu hususta ashabın fazlını isbât 
eyledi. İşte bu iki delîl-i şer'î, kâmil için her şeyde ve her mertebede 
tekaddüm hâsıl olmak lâzım gelmediğini gösterir. Zîrâ bu zikr olunan 
fazâil-i cüz'iyye nübüvvetin muktezâsından değildir. Başkalarında 
bulunup da nebide bulunmaması, onun nübüvvetine noksan vermez. 
Ricalin ve ehl-i kemâlin nazarı bu gibi fazâil-i cüz'iyyeye değil, ancak ilm-i 
billah merâtibindeki tekaddümedir. Onların matlabı bu mertebelerdedir. 
Onlar kişiyi ilm-i billah mertebelerindeki fazîletleriyle ölçerler. Havâdis-i 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 217 

ekvâna ve vuküât-ı cihâna hatırlarını ta'lîk edip bunlara müteallik olan 
fazâil-i cüz'iyyeye asla ehemmiyet vermezler. Zîrâ bunların cümlesi 
cemâl-i vahdetin hicabıdır. İşte bu îzâhât ile, "hâtem-i evliya bir vecihden 
enzel ve bir vecihden a'lâdır" kavlimiz tahakkuk etti./ 

Vaktaki Nebî (s.a.v.)e nübüvvet, kerpiçten bir duvar ile temsil 
olundu; bir kerpiç mevzi 'inden gayri kâmil olmuş idi; imdi 
Resûlullah (s.a.v.) bu kerpiç oldu. Şu kadar ki Resûlullah 
(s.a.v.), dediği gibi ancak bir kerpiçten başka kerpiç görmedi. 
Ve hâtem-i evliyaya gelince, onun için de bu rü'yâ-Iâ-büddür. 
Binâenaleyh o, Resûlullah (s.a.v.)e temsil olunan şeyi görür; ve 
duvarda iki kerpiç mevzi' ini görür. Kerpiç dahi altından ve 
gümüştendir. İmdi duvarın noksan olup onlar ile kâmil olan bu 
iki kerpicin birisini altından ve birisini de gümüşten görür. 
Böyle olunca onun kendi nefsini bu iki kerpicin mevzi'inde 
mu n tabı' görmesi lâ-büddür. Binâenaleyh hâtem-i evliya bu iki 
kerpiç olup duvar tamâm olur (20). 

Ya'nî Cenâb-ı Peygamber'e rü'yâsmda veyahut hayâlinde, nübüvvet 
kerpiçten bina olunmuş bir duvar suretinde temsil olundu ki, o duvarın 
ancak bir kerpici eksik kalmış idi. O kerpiç dahi (S.a.v.) idi. Nitekim 
hadîs-i şerîfde buyrulur:SJ^Ij âJ Vl <±S\* UoîL?- ^ J^-j Ju_T *W^ ^ <J&* 
Jj— j ^j c^-jy ^-J }L_» fcJÜi dJLL" Ul c^So Ya'nî "Enbiyâ arasında benim 
meselim, bir duvar bina ve bir kerpiçten gayri olarak onu ikmâl eden adam 
meseli gibidir, işte ben bu kerpicim. Benden sonra, ne nebî ve ne de resul 
yoktur". (S.a.v.) bu hadîs-i şerîfde buyurduğu gibi kendisine / temessül 
eden dîvâr-ı nübüvvette noksan olarak, ancak bir kerpiç gördü. Hâtem-i 
evliyaya gelince, onun dâhi böyle bir rü'yâ görmesi lâzımdır. Böyle 
olunca hâtem-i evliya Resûlullah (S.a.v.) Efendimiz'e rü'yâsmda temsîl 
olunan duvarı görür; ve duvarda dahi iki kerpiç mevzi'ini görür. Halbuki 
hâtem-i evliyanın gördüğü duvarın kerpici altından ve gümüştendir. Ya'nî 
o öyle bir duvardır ki, bir kerpici altından ve bir kerpici de gümüşten 



218 ŞİT FASSI 

olmak üzere bina olunmuştur. Binâenaleyh hâtem-i evliya duvarda nakıs 
olup onlar ile tamâm olacak olan iki kerpiçten birini altından ve diğerini 
gümüşten müşahede eder; ve altın ile gümüşten olan iki kerpiç mahallini 
kendi nefsi ile sedd ettiğini hâtem-i evliyanın görmesi lâzımdır. 

Burada "altın kerpiç"ten murad nübüvvetin bâtını olan velayet; ve 
"gümüş kerpiç" ten murâd dahi, velayetin zahiri olan nübüvvettir. 
Binâenaleyh bâtın "altın" ve zahir "gümüş" olarak temsil olunmuştur. 
Hâtem-i enbiyânın gördüğü duvardaki gümüş kerpiçlerin her birisi bir 
peygamberi temsil eder; ve onda noksan olan kerpiç kendisinin 
nübüvvetidir. "Duvarın bir kerpiç ile tamâm olması" onun hatmiyyetini 
gösterir. Bâtını hâtem-i velayet olduğu halde "duvarda altın kerpicin 
noksan olduğunu" müşahede etmemiş olması, kendisinin velayetle değil, 
nübüvvetle zuhurundan nâşîdir; zîrâ halka ahkâm-ı şeriatı tebliğe 
me'mûrdur. Hâtem-i evliyaya gelince, "duvarda bir altın ve bir de gümüş 
kerpicin noksan olduğunu" görmesi, kendisinin zahirde bir peygamberin 
şeriatına tâbi' olduğunun suretidir. Binâenaleyh "gümüş kerpiç", tâbi' 
olduğu hâtem-i enbiyânın nübüvvetine; ve "altın kerpiç" dahi, hâtem-i 
evliya olup esrâr-ı ilâhiyye-yi zâtiyye ile zuhuruna işarettir. Ve Cenâb-ı 
Şeyh (r.a.) Mekke-i Mükerreme'de 599 senesinde böyle bir rü'yâ 
gördüğünü Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân buyururlar. Bu ihbâr-ı âlîlerine 
nazaran kendilerinin hâtem-i evliya olduklarına şübhe yotur. / 

Onun iki kerpiç görür olmasını mûcib olan sebeb dahi, hâtem-i 
evliyanın zahirde hâtem-i r usûlün şeriatına tâbi' olmasıdır; ve o 
tâbi' olması da gümüş kerpiçtir. O dahi zahirdir; ve ahkâmdan 
ona tâbi' olduğu şeydir. Nitekim o, sûret-i zahirede onda 
müttebi' olduğu şeyi, sırda Allah' dan âhizdir. Zîrâ o, emri 
olduğu hâl üzere görür. Onu böyle görmesi lâ-büddür. O dahi 
bâtında kerpicin mevzi'idir. İmdi o öyle bir ma'denden ahz eder 
ki, resule onunla vahy olunan melek ondan alır. Eğer sen benim 
işaret ettiğim şeyi anladın ise, senin için ilm-i nâfî* hâsıl oldu 
(21). 



FUSÛSU'L-HÎKEM TERCÜME VE ŞERHİ 219 

Ya'nî hâtem-i evliyanın, rü'yâda kendisine temsil olunan duvarın 
üstünde iki kerpici noksan olarak görmesini mûcib olan sebeb, kendisinin 
zahirde hâtem-i rusülün şeriatına tâbi' olmasıdır. Ve onun tâbiiyyetinin 
sureti de "gümüş kerpiç" in mevzi' idir ki, bu da hâtem-i evliyanın zahiridir; 
ya'nî ahkâmdan hâtem-i rusüle tâbi' olduğu şeydir ki, bu şey, hâtem-i 
evliyanın zahiridir. Ve nitekim sırda bilâ-vâsıta Allah'dan ahz eylediği 
hükm ile zahirde muttasıf olur. Ya'nî hâtem-i evliya, nasıl ki bâtınen 
vasıtasız olarak Allah'dan hüküm ahz edip zahirde bu hüküm ile muttasıf 
olur ve o hükmün müttebi'i bulunursa, şerîat-ı zahire ahkâmından her 
hangi bir hükümde de hâtem-i rusüle tâbi' olup, zahirde o hüküm ile 
muttasıf olur. Zîrâ hâtem-i evliya, emr-i ilâhîyi, mertebe-i halka 
tenezzülünde hakîkati üzere müşahede eder; ve emr-i ilâhîden vücûd-ı halk 
ile muhtecib olmaz. / 

Hâtem-i evliyanın bu emr-i ilâhîyi bu zikr olunan sıfat üzere görmesi 
lâzımdır. Ve emr-i ilâhînin his ve aklın verâsında bulunan nûr-i îmân ile 
sırda ve cihet-i bâtında Allah'dan ahzi "altın kerpiç" mevzi'idir. Ve hâtem-i 
evliya emr-i ilâhîyi kendi bâtınından aldığı gibi, resule getirdiği vahy-i 
ilâhîyi de melek oradan alır. Binâenaleyh Cibril (a.s.) hâtem-i enbiyâ 
(s.a.v.) Efendİmiz'e getirdiği vahy-i ilâhîyi onların bâtını olan hâtem-i 
evliya mişkâtından ahz eder; ve her iki ahz dahi ma'den-i vâhidden olmuş 
olur. Ey tâlib-i esrâr-ı ilâhî, bu kelâmda işaret ettiğim şeyi anladın ise, 
dünyâda ve âhirette cidden sana ilm-i nâfi' hâsıl oldu. Bu ni'mete şükret! 
Bundan da gafil olma ki, bu alış-veriş vücûd-ı Hak'ta ve Hakk'm nisebi 
arasında vâki' olur. 

Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Risâle-i Ahadiyye'lerinde buyururlar: 
"Hakk'ı, Hakk'm gayrı bir kimse görmez; nebiyy-i mürsel dahi Hakk'ı 
görmez; ve veliyy-i kâmil ve melek-i mukarreb dahi Hakk'ı bilmez. 
Hakk'ın nebîsi kendi zât-ı aliyyesidir; ve Hakk'ın resulü kendi zât-ı 
şerifidir. Ve Hakk'm risâleti ve kelâmı dahi kendi zât-ı şerifidir. 
Kendisinin gayrı sebeb ve vâsıta olmaksızın Hak Teâlâ Hazretleri kendi 
zât-ı şerifini, kendi zâtı ile, kendi zâtından, kendi zât-ı şerifine gönderdi. 
"Mürsel" ve "mürsejün-bih" ve "mürselün-ileyh" beyninde fark yoktur. 



220 ŞİT FASSI 

Ya'nî "Cibril" ve "vahy" ve "rusül" beyninde fark yoktur. Cümlesi birdir. 
Vücûd-i enbiyâ vücûdullah olduğundan başka "nebe"' ve "enbiyâ" 
harflerinin vücûdu dahi, Hak Teâlâ'nın vücûdudur; Hakk'ın gayrı 
değildir. Ve Hakk'ın gayrisi için vücûd olmadı; ve ol vücûdun fenası da 
olmadı; ve ol vücûdun ismi ve müsemmâsı da olmadı. Böyle olduğu 
etilden, Nebî (s.a.v.) Efendimiz: "Rabb'imi Rabb'imle bildim" diye 
45 buyurdu." / 

İmdi Âdem zamanından son nebiye varıncaya kadar, eğer ki 
vücûd-ı tıyneti taahhur ederse de, onlardan hiç biri yoktur, illâ 
ki hâtem-i velayet mişkâtından ahz eder. Zîrâ o, hakikati ile 
mevcûddur. O da peygamberimizin o^aJlj *U! cjx ^ 3 W-î c^ ya'nî 
"Ben peygamber idim; halbuki Âdem su ile çamur arasında idi" 
kavlidir. Ve enbiyâdan gayrisi, ancak hîn-i ba'sde nebî oldu. Ve 
kezâlik hâtem-i evliya dahi velî idi; halbuki Âdem, su ile çamur 
arasında idi. Ve evliyadan onun gayrisi, ancak ahlâk-ı 
ilâhiyyeden olan şerâit-ı velayeti tahsil ettikten sonra onunla 
ittisâfda, Allah Teâlâ'nın Velî ve Hamîd ile mütesemmî 
olmasından nâşî, velî oldu (22). 

Ya'nî ilk nebî olan Âdem (a.s.)dan i'tibâren, hâtem-i enbiyâ 
Efendimiz'den evvel ve son nebî olan Hâlid b. Sinan (a.s.)a varıncaya 
kadar, zuhur eden enbiyânın her birisi, nübüvvetine ve ümmetine 
müteallik olan ilmi ancak hâtem-i velayet mişkâtından alır. Her ne kadar 
hâtem-i evliyanın vücûd-i tıyneti ve unsurîsi, o enbiyânın vücûd-ı 
unsurîlerinden sonra gelir ise de, Hz. Âdem'den son nebîye gelinceye 
kadar, o hakikati ile mevcûddur; ve cemî'-i enbiyânın zahirleri olan 
nübüvvâtı ve bâtınları olan velâyâtı câmî'dir. ve onun hakikati ile mevcûd 
olup kâffe-i hakâik-ı vücûbiyye ve imkâniyyenin me'haz-ı feyzi olduğuna 
delîl dahi (S.a.v.) Efendimiz'in "Ben peygamber idim; halbuki Âdem su ile 
çamur arasında, ya'ni Âdem vücûd-ı aynîsi ile su ile çamur arasında ve 
vücûd-ı rûhânîsiyle ilim ile "ayn" arasında idi" kavl-i âlîleridir. Ve hâtem-i 
enbiyâdan başkaları ancak ba's olunduğu vakit nebî oldu, ondan evvel 
nebî olmadı. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 221 

Suâl: Enbiyânın vücûd-ı kevnîleri, a'yân-ı sabitelerinin ve a'yân-ı 
sâbiteieri dahi / esmâ-i ilâhiyyenin suretleridir. Binâenaleyh her bir nebinin 
ayn-ı sabitesi, mazharı olduğu ismin lisân-ı isti'dâdı ile ne taleb etmiş ise, 
onun hakkında Hakk'ın kazası dahi o suretle vâki' olmuştur. Şu halde 
nebinin ayn-ı sabitesi, lisân-ı isti'dâdı ile Hak'tan nübüvveti taleb etmemiş 
olsa, âlem-i kevnde nebî olmaz idi. Binâenaleyh bu kelâmı diğer enbiyânın 
dahi söyleyebilmesi caiz olmaz mı? Ve saniyen hâtem-i enbiyâdan 
başkalarının ancak ba's olundukları vakit nebî olmaları nasıl olur; ilm-i 
ilâhîde nebî değil mi idiler? 

Cevap: Vâkıâ her bir nebinin nübüvveti ezelîdir. Fakat o mertebede 
onların hiç birisi me'haz-i feyz değildir. Binâenaleyh fiilen nebî değildir. 
Onların fiilen nübüvvetleri âlem-i şehâdette ba's olundukları hînde başlar. 
Ve nübüvvetleriyle ümmetlerine müteallik olan ilmi kendi hakikatlerinden 
alırlar. Ve halbuki hakîkat-ı muhammediyye onların hakikatlerini cami' 
olduğundan, o ulûmu hâtem-i enbiyâ mişkâtından almış olurlar. 
Binâenaleyh hâtem-i enbiyâ hakikati ile mevcûd ve fiilen nebî olup cemî'-i 
hakâyıkın me'haz-i feyzidir. Bi'n-netîce diğer enbiyâ ba's olundukları 
vakit, fiilen nebî olup ifâza ederler; ve hâtem-i enbiyâ ise ba's olunmadan 
evvel nebî olup hakikati ile ifâza eder. 

Ve hâtem-i enbiyânın nübüvveti mukaddem olduğu gibi, hâtem-i 
evliyanın dahi velayeti vücûd-ı unsurîsinden mukaddemdir. O velîdir, 
halbuki Âdem vücûd-ı aynîsi ile su ile çamur arasında ve vücûd-ı 
rûhânîsiyle "ilim" ile "ayn" arasında idi. Ve hâtem-i evliyanın gayrı olan 
evliya ise ancak şerâit-ı velayeti tahsîl ettikten sonra velî olur. Ve şerâit-ı 
velayet dahi, cemî'-i ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluktur. Nitekim hadîs-i şerîfde 
buyrulur: 4JUI <i*>UL> I^ULk; Ya'nî "Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olunuz". 
Ve bu sûret-i unsuriyyede Hakk'a ve halka karşı iktizâ eden muamelesinde 
bu velînin o ahlâk ile ittisâfıdır. Ve onun ahlâk-ı ilâhiyye ile ittisâfda, 
şerâit-ı velayeti tahsîl ettikten sonra velî olması, Allah Teâlâ Hazretlerinin 
kendi nefsini Veliyy-i Hamîd ile tesmiye etmesinden nâşîdir. Zîrâ velayet 
Hakk'm sıfat-ı zâtiyyesidir. / Ve Hak Teâlâ Hazretleri abdine vücûd-ı 
mutlakının tenezzülü suretiyle, tafsîl libâsım giydirdikten sonra, icmal 



222 ŞİT FASSI 

libâsını dahi giydirmiştir. Ve abd sıfât-ı beşeriyyesinden soyunduktan 
sonra o sıfât-ı zaile yerine Hakk'ın sıfatı kâim olur. Binâenaleyh bu 
vücûd-i beşerîde ondan sâdır olan sıfat ve ef âli her ne kadar surette diğer 
insanlardan zahir olan suver, sıfat ve ef âle benzer ise de, iç yüzü öyle 
değildir. Cümlesi Hakk'ın sıfat ve ef âlidir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) 
buyururlar: 

Tercüme: "Ben senin hoş olan ırmağına çıplak olarak dalayım, diye 
bütün sıfatımdan soyundum." 

Böyle olunca hâtem-i rusülün velayeti haysiyyetinden, onun 
hâtem-i velayete nisbeti, enbiyâ ve rusülün ona nisbeti gibidir. 
Binâenaleyh hâtem-i rusül velî ve resul ve nebidir. Ve hâtem-i 
evliya, asıldan âhiz olan vârisdir; ve merâtibin müşahididir. Ve 
o, şefaat kapısının fethinde veled-i Adem'in seyyidi ve cemâatin 
mukaddemi olan Muhammed (s.a.v.)in hasenatından bir 
hasenedir (23). 

Ya'nî hâtem-i rusülün velayeti cihetinden hatm-i velayete olan nisbeti, 
enbiyâ ve rusülün hatm-i velayete nisbeti gibidir. Zîrâ enbiyâ ve rusül 
velayetleri cihetiyle ulûmu, hâtem-i velayet mişkâtından aldıkları gibi, 
hâtem-i rusül dahi kendisinin bâtını olan velâyet-i mukayyede-i şahsıyyesi 
haysiyyetiyle ondan ahz eder. 

/ Ma'lûm olsun ki, velayet, mutlak ve mukayyed, ya'nî "velâyet-i 
âmme" ve "velâyet-i hâssa" kısımlarına münkasımdır. Zîrâ velayet esâs ve 
hakikat i'tibâriyle sıfat-ı ilâhiyye-i mutlakadır. Ve enbiyâ ve evliyaya 
isnadı i'tibâriyle de mukayyeddir. Mukayyed ise, mutlakla kâimdir; ve 
mutlak dahi mukayyed ile zahirdir. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyanın 
velayetlerinin kâffesi velâyet-i mutlakanın cüz'iyyâtıdır. Ve nitekim 
enbiyânın cüz'iyyeti dahi, nübüvvet-i mutlakanın cüz'iyyâtıdır. Ve burada 
Hz. Şeyh (r.a.)ın hâtem-i rusülün velayetinden muradı, velâyet-i 
mukayyede-i şahsıyyedir. Ve şübhe yoktur ki, bu velayetin velâyet-i 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 223 

mutlakaya nisbeti, şâir enbiyâ nübüvvetlerinin nübüvvet-i mutlakaya 
nisbeti gibidir. İmdi hâtem-i rusül, velîdir; ve velayeti hasebiyle ulûm ve 
esrarı Hak'tan bilâ-vâsıta ahz eder. Ve resuldür, Hak'tan ahz ettiği ahkâmı 
ümmetine tebliğ eder. Ve nebidir, Hak'tan ve âhiret umurundan ümmetine 
haber verir. Hâtem-i evliyaya gelince o, ezelde ayn-ı sabitesinin suretiyle 
velîdir. Ve hâtem-i rusülün şeriatına tâbi' olup, onun bütün ulûm ve 
ezvâkına vârisdir; ve nebîden veraset cihetiyle aldığı ulûmu asıldan, ya'nî 
Hak'tan, bilâ-vâsıta âhizdir. Ve "hakîkatü'l-hakâyık" olan hakîkat-i 
muhammediyye mertebesinde müteayyin olduğu için "nübüvvet", "risâlet", 
"velayet" ve "hilâfet" mertebelerini ve diğer merâtib-i ilâhiyye ve 
kevniyyeyi müşahede eder ve müteayyin olduğu bu mertebeden ifâza ve 
imdâd eder. Bu surette hâtem-i evliya şefaat kapısını açmak hususunda 
Benî Âdem'in efendisi; ve enbiyâ ve evliya cemâatinin pîşvâsı bulunan 
Muhammed (s.a.v.) Efendimizin hasenatından bir hasenedir. Zîrâ hâtem-i 
evliya hâtem-i rusül Efendimiz'in ahkâm-ı şeriatına ahsen ve ekmel bir 
vech ile tâbi' ve hatmiyyette onun vâris-i ekmeli olduğundan, zahirde 
hasenesi olur. Ve cemî'-i hakâyıkı cami' olan hakîkat-i muhammediyyede 
müteayyin olup, hâtem-i rusülün bâtını olan bu makamdan ifâza ve imdâd 
ettiği için dahi, bâtında onun hasenesidir. Ve hâtem-i rusül Efendimiz, 
vücûdda bi'1-cümle taayyünâttan evvel olduğu için bi't-tabi' şâir enbiyâ ve 
evliya cemâatinin pişvâsıdır. / Ve zât-ı ahadiyyette mahbûs ve mahfî olan 
esmâ-i ilâhiyyenin bi't-taayyün zuhurlarına bâis olduğu ve bâb-ı 
taayyünün fethinde şefaati sebk ettiği gibi, yevm-i kıyamette enbiyâ 
arasında şefaat mes'elesi mütereddid olduğu vakit, şefaat yine ona râci' 
olacağı için, bâb-ı şefaatin fethi hususunda Âdemoğullarının efendisidir. 
Beyt: 

Tercüme: "Mûy-i vechin latîf, lebin la'l-gûn ve cemâlin zîbâdır. 
Yûsuf un güzelliği, îsâ'nın nefesi, Musa'nın yed-i beyzâsı hep sendedir. 
Bütün güzellerin cami' olduğu şekil ve şemail ve harekât ve sekenât 
güzelliklerinin kâffesi sende müctemi' olmuştur, (Sallallahu aleyhi ve 
sellem)". 



224 ŞİTFASSI 

İmdi hâl-i hâssı ta'yîn eyledi, ta' mîm etmedi; ve bu hâl-i hâsta 
esmâ-i ilâhiyye üzere tekaddüm etti (24). 

Ya'nî (S.a.v.) Efendimiz: İpU^I ^l J r Jjüj x~- Ul Ya'nî "Ben şefaat 
babında veled-i Âdem'in seyyidiyim" buyurmakla siyâdetini hâl-i hâs ile, 
ya'nî şefaat kaydıyla, ta'yîn ve takyîd eyledi; "Ben veled-i Âdem'in 
seyyidiyim" demek suretiyle siyâdetini ta'mîm etmedi, ya'nî cemî'-i 
umurda ve ahvâl-i cüz'iyye ve külliyyede siyâdetini beyân buyurmadı; 
belki "Siz umûr-ı dünyânızı benden daha iyi bilirsiniz" diyerek ba'zı 
umûr-ı cüz'iyyede ashâb-ı kiramı hakkında, nefs-i risâlet-penâhîleri 
üzerine fazl isbât etti. İşte bu hâl-i hâsta, ya'nî bâb-ı şefaatin fethinde, 
50 esmâ-i ilâhiyye üzerine / tekaddüm eyledi. Zîrâ hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) 
Efendimiz'in kalbi kâffe-i esmayı cami' bulunan "Allah" isminin mazharı 
ve vücûdu dahi "Rahman" isminin mazharıdır. Binâenaleyh hakîkat-ı 
muhammediyye zât-ı ahadiyyenin celâli tahtında müstehlek olan esmâ-i 
ilâhiyyenin zuhuruna şefaat ettiği gibi, mazhar-ı ism-i Rahman olan 
(S.a.v.) Efendimiz yevm-i kıyamette ism-i Müntekım'in tecellîsi vaktinde 
ehl-i mahşer hakkında da umûmen şefaat eder. Ve "Rahman" ismi kâffe-i 
esmâ-i ilâhiyyeyi cami' olduğundan bu şefaati ile şâir esmâ-i ilâhiyye 
üzerine tekaddüm eder. 



Böyle olunca ism-i Rahman, M ün takım indinde ehl-i belâ 
hakkında ancak şâfi'înin şefaatinden sonra şefaat etti. 
Binâenaleyh Muhammed (s.a.v.) bu makâm-ı hâsta siyâdete faiz 
oldu. İmdi merâtib ve makama ti anlayan kimse üzerine bunun 
gibi kelâmın kabulü güç gelmez (25). 

Ya'nî ism-i Rahman, ism-i Müntakım'in mazharı olan ehl-i belâ 
hakkında, ibtidâ şefaat etmez. Ve diğer esmâ-i ilâhiyyenin şefaatine 
muntazır olur. Onların şefaati müessir olmayınca o vakit ehl-i belâ 
hakkında şefaat eder. Zîrâ ism-i Rahman ibtidâ şefaat etse, diğer ehl-i 
şefaat olan esmanın ahkâmı zahir olmaz; ve dûçâr-ı ta'tîl olmak lâzım 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 225 

gelir. Meselâ Müntakım ve Kahhâr isimlerinin intikam ve kahrı hafif 
olduğu vakit, Rauf ve Rahîm isimlerinin şefaati ile sakin olur. Fakat 
onların intikam ve kahrı şedîd olunca, bu isimlerin şefaatini kabul 
etmezler; ve bu isimler, onların şiddetine mukavemet edemezler. İşte bu 
vakit ism-i Rahman şefaat eder; ve bu isimlerin zuhuru zail ve bâtın olur. 
Binâenaleyh ism-i Rahmân'ın / Müntakım ve Kahhâr isimlerine ve şâir 
esmâ-i ilâhiyyeye fazl ve takaddümü sabit olur. Zîrâ ism-i Rahmân'ın 
saltanatı cümle üzerine zahirdir. Kâffe-i eşya ibtidâen onun cûd ve feyzi ile 
zulmet-i ademden halâs olduğu gibi intihâen dahi ehl-i belâ, zillet-i azâbdan 
onun şefaati ile kurtulur. Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimiz buyururlar: 

Tercüme: "Eyyûb (a.s.)ın mihnetine, Ya'küb (a.s.)ın fâkasına, başka 
bir çâre olmadı. Ancak rahme t-i Rahman yetişti." 

İşte hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimizin vücûd-ı saadetleri, mazhar-ı 
ism-i Rahman olduğundan, onlar bu makâm-ı hâsta, ya'nî^makâm-ı 
şefaatte, siyâdetle faiz oldu; ve şân-ı şeriflerinde: £&*S\*M l^-j >l\ iİUL-jlL-j 
(Enbiyâ, 21/107) buyruldu. 

İmdi merâtib ve makâmâtı, ya'nî nübüvvet velayetin zahiri ve velayet 
dahi nübüvvetin bâtını olduğunu ve nübüvvette müteayyin olan zâtın 
hâtem-i enbiyâ ve onun bâtını olan velayette müteayyin bulunan hâtem-i 
evliya idiğini anlayan ve nübüvvetin velayetten istimdâd ettiğini ve 
velayetin ahkâm ve asarının zuhuru da nübüvvet ile olduğunu bilen 
kimsenin, bâlâda zikr olunan "Hâtem-i evliyanın bir vecihden enzel ve bir 
vecihden a'lâdır" ve "Hâtem-i rusülün velayeti cihetinden onun hatm-i 
velayete nisbeti, enbiyâ ve rusülün ona nisbeti gibidir" ve emsali kelâmları 
kabul etmesi kolay olur./ 

Ve minah-ı esmâiyyeye gelince: Ma'lûmun olsun ki, muhakkak 
Allah Teâlâ hazretlerinin halkına olan menhı, Ondan onlara 
rahmettir; ve onun hepsi esmadandır. Ya dünyâda rızk-ı 
lezizden tayyib gibi; yevm-i kıyamette de hâlis olan rahmet-i 



226 ŞİT FASSI 

hâlisadır. Bunu ism-i Rahman i' tâ eder. O da atâ-yı rahmanıdır. 
Veyahut şürbünü rahat ta'kîb eden devâ-i kerihin şürbü gibi, 
rahmet-i mümtezicedir; ve o da atâ-yı ilâhîdir. Zîrâ atâ-yı 
ilâhîye, hademe-i esmadan bir hadimin iki eli üzerine vâki' 
olmaktan gayrı, Allah 'dan atâ ıtlâkı mümkin olmaz (26). 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) "atâyâ-yı zâtiyye"den olan nübüvvet ve velayet 
ahkâmını beyân buyurduktan sonra, "atâyâ-yı esmâiyye"nin îzâhına 
mübaşeret edip buyururlar ki: Atâyâ-yı esmâiyyeye gelince, bil ki Allah 
Teâlâ'nın mahrukatına bahş ettiği ataları kendi tarafından o mahlûkâtına 
rahmettir; ve ataların hepsi esmadan sâdır ve vâsıl olur. Bu rahmet dahi, 
ya rahmet-i hâlisa olur; veyahut rahmet-i mümtezice olur. Rahmet-i hâlisa, 
hayât-ı dünyâda yiyecek, içecek, giyecek, nazar edecek, işitecek ve 
koklayacak, mesken ve menkûha ve emsali; rızk-ı lezizden tayyib, ya'nî 
helâl gibi ki; yevm-i kıyamette de keder-i hesâb ve luhûk-ı vebal ve 
ıkâbdan hâlistir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i A'râf da buyurur: o j ry ry l^ 

(A'râf, 7/32) ya'nî "Ey nebiyy-i zî-şânım! De ki, Allah'ın çıkardığı zîneti 
ve rızıktan tayyibâtı kim haram etti? De ki o zînet ve rızk-ı tayyib hayât-ı 
dünyâda ve hâlis olarak dahi yevm-i kıyamette mü'minler içindir." Ve bu 
zikr olunan rızkı, arş-ı vücûd üzerine mütecellî olan ism-i Rahman verir. 
Bu atâ-yı ilâhî hâlis rahmettir, başka bir şey ile karışık değildir. Rahmet-i 
mümtezice, kokusu kerîh olan bir ilâcın içilmesi gibidir ki, bunu içtikten 
sonra hastaya rahat gelir. Bu da atâ-yı ilâhîdir. Zîrâ her ne kadar o kerîh 
olan ilaç içilirken hasta bir azâb duyduğu cihetle bu hâl "Muazzib" isminin 
mazharı olur ise de, ba'dehû bu hâli Rahman isminin mazharı olan rahat 
ta'kîb ettiğinden bu "Muazzib" ismi / "Rahman" isminin hadimi olur. Zîrâ 
atâ-yı ilâhîye, esma hadimlerinden bir hadim ve tâbi' vasıtasıyla bir hizmet 
sebk etmedikçe, atâ-yı ilâhî ıtlâkı mümkin olmaz. Ve çünkü ne kadar 
esmâ-i ilâhiyye varsa cümlesi "Allah" ve "Rahman" isimlerinin tahtında 
mündemicdir; ve o isimler bu iki ismin hadimleridir. Nitekim Hak Teâlâ 
buyurur: JlLîl İLİAl ili \£js U £\ 'cr^*A ^ ) ^ ^ J* (İsrâ, 17/110) 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 227 

Ya'nî "Ey nebiyy-i zî-şânım! De ki, ister "Allah" ister "Rahman" tesmiye 
edin, hangisi ile duâ ederseniz edin, imdi onun için esmâ-i hüsnâ vardır." 

Ma'lûm olsun ki, atâyâ-yı ilâhiyyenin kâffesi, zât ve sıfatı müştemil 
olan hazret-i ilâhiyyeden, ya'nî mertebe-i ulûhiyyetten ifâza olunur. Fakat 
bu ifâza zât cihetinden değil, belki sıfat ve esma cihetindendir. Ve evvelen 
ifâza olunan şey rahmet-i vücûd ve hayattır, ya'nî ademden ihraçtır. 
Ba'dehû bunlara tâbi' olan şeylerdir. Ve o rahmet dahi üç kısma 
münkasımdır: 

Birincisi: Zahirde ve bâtında rahmet-i mahza ve hâlisadır ki, dünyâda 
helâl olan nzk-ı lezîzdir. Bir kimse dünyâda rızk-ı helâl ile mütena'im 
olsa, âhirette "Niçin nzk-ı helâl yedin?" diye muâteb tutulmaz. 
Binâenaleyh zahiren ve bâtınen rahmet-i mahza olur. Ve ulûm ve maârif-i 
nâfia dahi âhirette rahmet-i hâlisadır. 

İkincisi: Rahmet-i mümtezicedir. Bu rahmet dahi ya zahirde rahmet, 
bâtında nıkmettir. Veyahut bunun aksi olarak zahirde nıkmet, bâtında 
rahmettir. Meselâ haram yemek, şarab içmek, zina etmek ve şâir fısk u 
fücur ve kalbi Hak'tan uzaklaştıran nefse muvafakat gibi tab'a mülayim 
olan şeyler zahirde rahmet, bâtında, nıkmettir; ve ibâdet ve nefsin 
arzularına muhalefet ve mücâhede ve riyazet ve tab'ın hoşlandığı fısk u 
fücurdan mücânebet, zahirde nıkmet ve bâtında ni'mettir. Hz. Mısrî-i 
Niyâzî ne güzel buyurur: Beyit: 

İç ol zehri ki bal ola sonunda 
Sonunda zehr olan balı nidersin 

Üçüncüsü: Nıkmet-i zahireyi ta'kîb eden ni'met-i zahiredir ki, bu da 
rahmet-i mümtezicenin bir nev'idir. Meselâ kokusu çirkin olan bir ilâç 
içilir; o ilâcın te'sîriyle / elem-i maraz mündefi' olup rahat husule gelir. 

Bu zikr olunan üç kısımdan birincisi "atâ-yı rahmânî"dir. Zîrâ rahmet-i 
mahza olduğundan diğer bir ismin hizmeti araya girmeksizin doğrudan 
doğruya bunu "Rahman" ismi i'tâ etmiştir. İkincisi ve üçüncüsü atâ-yı 
rahmânî değil, belki "atâ-yı ilâhî"dir. Çünkü ism-i Rahmân'ın tahtında 
mündemiç olan hademe-i esmadan bir hadimin elleri üzerinde zuhura 



228 ŞİT FASSI 

gelmiş olan rahmettir; ve bu rahmet merâret ile karışıktır, hâlis değildir. 

İmdi Allah Teâlâ ba'zan bir atayı abde Rahman m iki eli üzere 
verir. Binâenaleyh atâ, o vakitte tab'a mülayim olmayan veya 
garaza imâle etmeyen ve buna müşabih şaibeden hâlis olur. Ve 
Allah Teâlâ ba'zan atayı abde Vâsi'in iki eli üzere verir. Şu 
halde umûmî olur. Yahut Hakîm'in iki eli üzere verir. Böyle 
olunca vakitte aslana nazar eder. Yahut in'âm etmek için 
Vâhib'in iki eli üzere verir; ve Vâhib'e karşı mu'tâ-leh olan 
kimseye şükür ve amelden bir ivaz ile teklif vâki' olmaz. Yahut 
Cebbâr'ın iki eli üzere verir. O halde mevâtına ve abdin 
müstahak olduğu şeye nazar eder. Yahut Gaffar 'm iki eli üzere 
verir. Bu halde de mahalle ve abdin üzerinde sabit olduğu hâle 
nazar eder. Eğer mu'tâ-leh ukubete müstehak olacak bir hal 
üzere olursa, ondan onu setr eder; yahut ukubete müstehak 
olmaz bir hal üzere olursa, ukubete müstahak olur olan halden 
55 onu setr eder. Binâenaleyh mu'tâ-leh / masum ve inayet 

olunmuş ve mahfuz tesmiye olunur. Ve bundan gayri ki, bu 
nev'e müşâkil ola (27). 

Ya'nî rahmet-i hâlisa ile rahmet-i mümtezicenin tafsîli budur ki, Allah 
Teâlâ ba'zan bir kuluna bir atayı ism-i Rahmân'm iki eli üzere verir; zîrâ 
Rahmân'ın biri "fail" ve diğeri "münfail" olmak üzere iki eli vardır. Biriyle 
verir, diğeriyle alır. Esmâ-i şâire hakkında da bu i'tibâr vardır. 
Binâenaleyh bu atâ, atâ-yı hâlis olur. Vakt-i vürûdunda tabiata mülayim 
gelmeyen şeyle karışık değildir. Meselâ karnı aç olan kimseye helâl olan 
taâm-ı latîf ve nefîs ihsanı gibidir. Bu bir ihsan ve atadır ki, aç olan kimse 
hakkında rahmet ve atâ-yı hâlistir. Ne zahiren ve ne de bâtınen tab'a 
mülayim gelmeyen bir şeyle memzûc değildir. Veyahut o atâ mu'tâ-leh 
olan kimseyi garaza ve maksûda imâle etmez olmaktan, ya'ni abdı garazına 
nâiliyyetten, men' eden şeyden ve şâir bunu mümasil mûcib-i keder olacak 
şeylerden hâlistir. Meselâ bir pâdişâh mâl-i helâlinden bir kimseye on bin 
liralık bir çiftlik ihsan etse, bu atâ-yı hâlistir. Ve o kimsenin garazı ondan 
intifa' etmektir. Fakat bir müstahikk çıkıp o çiftlik kendi malı olduğunu 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 229 

da'vâya kıyam etse, bu da'vâ, o kimseyi garaza nâiliyyetten men' eden bir 
şey ve mûcib-i küdûret bir hâl olur. İşte atâ-yı hâliste bu gibi şeyler vâki' 
olmaz. 

Ve ba'zan Allah Teâlâ bir atayı, "Vâsi"' isminin iki eli üzere verir. Ve 
bu atâ, ya sıhhat ve rızık gibi umûmen halâyıka şâmil olur; veyahut her 
hangi bir abdine hâs olup, onun zahir ve bâtınına ve rûh ve tabiatına ve 
cemî'-i ahvâline âmm olur. 

Ve ba'zan Allah Teâlâ atayı "Hakîm" isminin iki eli üzere verir. Ve o 
vakitte en ziyâde sâlih olan emir ne ise Hak Teâlâ ona nazar eder. Meselâ 
bir kimsenin çürük bir dişi gayet şedîd bir surette ağrır. Bu veca'dan halâsı 
o dişin çıkarılmasına mütevakkıftır. Halbuki diş çıkarılırken, o ağrıdan 
daha şedîd bir acı hissolunur. Fakat sonunda rahat vardır. Binâenaleyh 
abdin o vakitte en ziyâde işine yarayacak olan şey dişin çıkarılmasıdır. Ve 
hikmet dahi abdin hâline münâsib olan şeyi vermektir. Bu atada nıkmet ile 
/ ni'met karışıktır. Ve Hakîm isminin hizmetiyle rahmet hâsıl olmuştur. 
Ya'nî Hakîm ismi, Rahman isminin hadimi olmuştur. Onun için buna 
"atâ-yı rahmanı" denmez, belki "atâ-yı ilâhî" denir. Çünkü "İlah" 
ma'bûddur; ve ma'bûd ise âbide nisbetle ma'bûddur. Ve marîz ise, ism-i 
Şâfî'ye taabbüd eder ve muhtaç olduğu şeyi o isimden taleb eyler. Ve 
Hakîm ismi ise o abdi muhtâc olduğu ma'bûdu canibine götürmeğe 
hadimdir. Ve ism-i Şâfî, Rahman ismi tahtında mündemicdir. 

Yahut Allah Teâlâ atayı, in'âm etmesi için Vâhib isminin iki eli üzere 
verir. Ve bu isim vasıtasıyla gelen atâ-yı ilâhîye karşı, mu'tâ-leh olan 
kimse, şükür ve amel etmek gibi bir ivaz ile mükellef olmaz. Ya'nî bu atâ, 
abde şükr ettiği ve amel-i sâlih işlediği için verilmiş değildir. Belki mahz-ı 
in'âm içindir. Ve Allah Teâlâ bu in f âm-ı mahz ile ni'metlerinin vücûdunu 
izhâr buyurur. Nitekim müddet-i ömründe bir defa bile şükr etmemiş olan 
veyahut zâten îmânı olmadığı için amel-i sâlih işlemek asla hatırına hutur 
etmemişbulunan kimseler, envâ'-ı niam-ı ilâhiyye ile mütena'imdir. 
Cenâb-ı Sa'dî (k.s.) buyurur: 



230 ŞİT FASSI 

iSj\* jy>~ 4^j ^>J j j£ l-~& ç>*j\y>~ jl *£ ^£ <j\ 

Tercüme: "Ey Kerîm olan Allâh-ı zü'l-Celâl! Sen hazîne-i gaybmdan 
mecûsîleri ve kâfirleri irzâk edersin. Sen düşmanlarına in'âm ve ihsan 
ettiğin halde, hiç dostlarını in'âmından mahrum eder misin?" 

Yahut Allah Teâlâ atayı ism-i Cebbâr'ın iki eli üzere verir. Ve bu 
surette de ism-i Cebbar mevâtına ve abdin müstahak olduğu şeye nazar 
eder. Meselâ abdin kibir ve azameti kendisinin âfetidir; kemâl ise 
tevâzu'dadır; binâenaleyh onun müstahak olduğu şey, bu mevtında 
zillettir. İsm-i Cebbar, o abdin duçar olduğu âfet-i kibri zilletle cebr edip 
defeyler. 

Yahut Allah Teâlâ atayı Gaffar isminin iki eli üzere verir. Bu halde 
ism-i Gaffar, mahalle ve abd / ne hâl üzere sabit ise o hâle nazar eder. 
Meselâ bir mü'minin aybına muttali' olduğumuz vakit, onu setre 
me'mûruz; zîrâ gıybet ve aybı ifşa haramdır. Fakat bî-hayâ olan kimsenin 
meâyibini gördüğümüz vakit, halkın levm ve takbihi sebebiyle o meâyibde 
ısrardan vaz geçer ümîdi ile, onlardan bahs etmek caizdir. Nitekim hadîs-i 
şerîfde buyrulur: *J <J>%± t\JA ^WW ^1 &> Ya'nî "Kim ki haya gömleğini 
çıkarıp atarsa, onun için gıybet yoktur." Binâenaleyh aybı setr etmek ve 
etmemek hususunda mahalle, ya'nî sâhib-i ayba ve onun bulunduğu hâle 
nazar olunur. 

İmdi ism-i Gaffâr'a mazhar olan kimse iki halden hâlî değildir. Ya 
ukubete müstahak olacak bir hâl üzere olur; veyahut ukubete müstahak 
olmayacak bir hal üzere bulunur. Eğer ukubete müstahak olacak bir hal 
üzere olursa Gaffar onu ukubetten setr eder. Ya'nî abd, irtikâb-ı maâsî 
edip ukubete istihkak kesb ettiği halde Gaffar onu mağfiret eyler; ve eğer 
ukubeti îcâb etmeyen bir hal üzere, ya'nî tâat ve a'mâl-i sâliha ve ahlâk-ı 
hasene üzere bulunursa, ukubete müstahak olacak olan halden, ya'nî 
irtikâb-ı maâsîden setr eder. Ve işte ukubeti mûcib olan halden mestur olan 
kimseye "ma'sûm ve inayet olunmuş ve mahfuz" tesmiye olunur. Ve bu 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 231 

nev'e müşâkil ve münâsib olan esmâ-i mezkûrenin gayrı, hep atâyâ-yı 
esmâiyyedendir. 



Ve nezdinde olan hazînelerin hâzini olduğu haysiyyetle mu'tî, 
Allah'dır. Binâenaleyh o atayı ism-i hâssının iki eli üzere, bu 
emr ile, ancak kader-i ma'lûm üzere çıkarır. Böyle olunca ism-i 
Adi ve ihvanı yedeyni üzere, her bir şeyin halkını verdi (28). 

Ya'nî her bir ism-i ilâhî bir hazînedir; ve bi'1-cümle esma "Allah" 
isminin tahtında müctemi'dir. Binâenaleyh "Allah" ismi bi'1-cümle 
hazînelerin hazinedarıdır. Her bir ismin hazînesinden gelen ataları, 
hepsinin hazînedârı "Allah" ismi olmak haysiyyetiyle, o verir. Şu halde 
mu'tî Allah'dır. Ve Allah bu ataları, her bir mazharın / müdebbiri ve ruhu 
ve Rabb-i hassı olan ism-i hâssının iki eli, ya'nî yed-i faile ve yed-i 
kabilesi üzere ancak kader-i ma'lûm ile o hazîneden ihraç eder. Doğduğu 
günden öleceği güne ve dakîkaya kadar bir kimsenin, ism-i hâssının 
hazînesinde ne varsa, doğar doğmaz hepsi birden ihraç olunmaz; hastalık, 
sağlık, açlık, tokluk, rızık ve ilim, vakit vakit mikdâr-ı ma'lûm üzere nazil 
olur. Binâenaleyh Allah Teâlâ Adi isminin ve onun kardeşleri olan Muksit 
ve Hak ve Hakem gibi şâir esmanın iki elleri üzere her şeyin halkı ne ise, 
ya'nî ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği ve onun bu talebi üzerine 
Hakk'ın dahi onun hakkında hükm eylediği şey ne ise, onu verir. Şu halde 
"Bu niçin fakîr oldu; ve o niçin zengin oldu?"; veya "Bu âsî, o muti' 
oldu?"; veyahut "Bu insan, o da köpek oldu?" diye Hakk'a i'tîraz 
olunamaz. Zîrâ Adi ve Hakem isimleri her şeye halkını vermiştir. 
Binâenaleyh herkesin hakikati ve ayn-ı sabitesi neyi beğenip istemiş ise, 
ona o verilmiştir. üj£jl £il «ili (En'âm, 6 / 149) ya'nî "Allah için 
hüccet-i bâliğa sabittir" ve ûjILT^ j J^ ili jLİ Si (Enbiyâ, 21/23) Ya'nî 
"Allah işlediğinden mes'ûl değildir, onlar mes'ûldür". Zîrâ Hak herkese 
istediğim vermiştir. "Niçin istediğini verdin?" diye, bir kimseye i'tirâz 
olunmaz. Fakat "Niçin sen fena şeyi beğendin aldın?" diye, i'tirâz 



232 ŞİT FASSI 

olunmak becâdır. Bu bahisde "Sâil kim; mes'ûl kim; ve iyi şey dururken, 
fena şey nasıl alınır?" gibi, birçok suâller vârid olur Bunların cümlesi, 
diğer fasıllarda sırası geldikçe izah olunmuştur. Hemen Cenâb-ı Hak 
fehm-i sahîh ve zevk-i selîm ihsan buyursun. 

Ve esmâullah namütenahidir. Zîrâ o esma, onlardan vâki' olan 
şey ile bilinir; ve onlardan vâki' olan şey dahi gayr-ı 
mütenâhîdir. Ve eğer ki esmâ-i ilâhiyye, usûl-i mütenâhiyyeye 
rücû' eder ki, o da ümmehât-ı esmadır, yahut hazarât-ı esmadır. 
Ve ale'l-hakîka vücûdda esmâ-i ilâhiyye ile kinaye olunan niseb 
ve izâfâtm kâffesini kabul eden hakîkat-ı vâhideden gayrı 
yoktur. Halbuki hakikat, ilâ-mâ-lâ-yetenâhî zahir olan bir isim 
için bir hakikat sabit olmasını i 'tâ eder ki, o isim, o hakikat ile 
diğer isimden mümtaz olsun; ve o hakikat ki, isim onunla diğer 
isimden ayrılır, o ismin "ayn"ıdır. Kendisinde iştirak vâki 1 olan 
şeyin "ayn"ı değildir (29). 

/ Ya'nî Allah'ın isimleri her ne kadar mütenâhî olan asıllara, ya'nî 
esmâ-i zâtiyye ta'bîr olunan Hayy, Alîm, Semi', Basîr, Mürîd ve Kadîr 
gibi ümmehât-ı esmaya, veya hazarât-ı esmaya, rücû' eder ise de, fürû'u 
i'tibâriyle namütenahidir. Zîrâ esma, kendilerinden sâdır olan âsâr ile 
ma'lûm olur; ve âsâr-ı sâdıra ise namütenahidir. Ve hakîkat-ı hâle nazar 
olunursa, hakîkat-ı vahide olan vücûd-ı mahzdan gayrı bir vücûd yoktur. 
Ve o hakîkat-ı vahide cemî'-i niseb ve izâfâtı kabul eder; ve bu niseb ve 
izâfât o hakikatin ahadiyyetinde müstehlek olmak i'tibâriyle birbirinin 
aynıdır. İşte bu niseb ve izâfâta biz "esmâ-i ilâhiyye" ta'bîriyle kinaye 
ederiz. Ve hakikat ilâ-mâ-lâ-yetenâhî âsârıyla zahir olan bir isim için bir 
hakikat sabit olmasını iktizâ eder, tâ ki her bir isim kendi hakikati ile diğer 
isimden tefrik edilebilsin. Meselâ Hâdî ve Mudili isimlerinin ayrı ayrı birer 
hakîkatları olmasa, yekdîğerinden bunları ayırmak mümkin olmaz idi. 
Halbuki bunların âsârı muhteliftir. Birinin eseri salâh, diğerinin eseri 



FUSÛSU'L-HÎKEM TERCÜME VE ŞERHİ 233 

fesâddır. Mademki eserleri başka başkadır, elbette hakikatleri de başka 
başka olmak lâzım gelir. Ve her bir ismi diğer isimden tefrik eden hakikat, 
o ismin "aynadır. Fakat her bir ismin hakikati, içinde müştereken sabit 
oldukları, hakîkat-ı vâhidenin "ayn"ı değildir. Zîrâ o hakikat ayn-ı küldür; 
ne kadar hakâyık var ise hepsini câmi'dir. Ve cüz', küllü muhit olamaz ki 
onun "ayn"ı olsun. 

Misâl: Semâ ta'bîr ettiğimiz fezâ-yı namütenahideki ecrâm-ı bî-nihâye 
"esîr" denilen madde-i latifenin kesafet peyda etmesinden husule gelmiştir. 
Binâenaleyh her birinin hakikati "esîr"dir. Ve onun hakikati esirden 
kendisinin nasibi olan mikdârın "ayn"ıdır. Yoksa ayn-ı kül olan esirin 
"ayn"ı olamaz. Zîrâ esîr, o cirme isabet etmiş olan mikdardan ibaret 
değildir. 

/ Nitekim muhakkak a'tıyât, her ne kadar ayn-ı vâhidden ise de, 60 
her bir a'tıye, kendi şahsıyyeti ile, kendinin gayrinden 
ayrılmıştır. Binâenaleyh bunun, o diğeri olmadığı ma'lûmdur, 
Ve bunun sebebi esmanın temeyyüzüdür. Böyle olunca hazret-i 
ilâhiyyede, onun ittisâ'ından dolayı, asla tekerrür eder bir şey 
yoktur. İşte bu, kendisine i'timâd olunan haktır (30). 
Ya'nî her bir ismin hakikati, diğer bir ismin hakîkatından ayrı olduğu 
gibi, atâyâ-yı ilâhiyyeden her bir atıyye dahi kendi şahsıyyeti ile diğer 
atâyâdan tefrik olunur. Maahâzâ atayanın kâffesi bir asıldandır. Ya'nî 
bütün esmayı cami' olan Hakk'ın vücûd-ı vâhidindendir. O da zât-ı aha- 
diyyedir. Fakat zât-ı ahadiyyenin zâtiyyeti cihetinden hiçbir ata sâdır ol- 
maz. Zîrâ ondan hiçbir tecellî vâki' olmaz. Atâ ancak esma yediyle vâsıl o 
lur. Binâenaleyh Allah Teâlâ, her atayı bir ism-i mahsûsun hazînesinden 
verir. Ve esmanın isti'dâdlan başka başka olduğundan, o isimlerin hazîne- 
lerindeki atalar dahi bittabi' biri birine benzemez. Şu halde atâyâ yekdî- 
ğerinden ayrılır. İşte bu izahattan ma'lûm olur ki, bu atâ, o diğer atanın 
aynı değildir. Ve atayanın biri birinden ayrılmasına sebeb dahi esmanın 
yekdîğerinden ayrı olmasıdır. Binâenaleyh hazret-i ilâhiyye, ya'nî merte- 
be-i ulûhiyyet, o kadar geniştir ki, namütenahi olan esmanın hakâyık-ı 
mütemeyyizesini cami' olduğu cihetle, onda asla tekerrür eden bir şey 



234 ŞİT FASSI 

bulunmaz; ya'nî vârid olan atanın ebedü'1-ebed bir daha aynı sâdır olmaz. 
Çünkü gelen, bitmez tükenmez bir nâ-mütenâhîdir. Tekerrür ise darlıktan 
neş'et eder. Ve bu adem-i tekerrür hakkındaki mezheb, kendisine i'timâd 
olunan bir mezheb-i haktır; çürük bir mezheb-i bâtıl değildir. Mesnevi : 

J — «^ ^j— o- ,^-0 y& -U«j Ij L_ ^-i c^^*- jIjlS'1>- jl {£^J& 

{ Tercüme: "O adem-i izafî, Ölüden daha ölüdür. Onun keff-i icadında 
muztarr olur. Sen Kur'ân-ı Kerîm'de ûb j> ^ ^ JT (Rahman, 55/29) 
ya'nî "O her anda bir şe'ndedir" âyet-i kerîmesini oku da, onu işsiz ve 
fiilsiz bilme! Onun her gün en aşağı olan işi odur ki, o üç orduyu seferber 
kılar. Bir orduyu babaların sulbünden rahimde nebat bitmek, ya'nî evlâd 
hâsıl olmak için, anaların tarafına yollar; ve bir orduyu, cihan erkek ve 
dişiden dolmak için rûy-i zemine gönderir; ve bir orduyu, her bir kimse 
hüsn-i amelini görmek için arzdan ecel tarafına yollar." îşte bunların 
cümlesi bi-hasebi'1-esmâ tecellî-i ilâhî ve atâyâ-yı ilâhîdir; ve O'nun 
şuûnâtı namütenahidir. 

Ve bu ilim, Şîs (a.s.) in ilmidir; ve onun ruhu, ervâhdan bunun 
mislinde tekellüm edenlerin cümlesi için mümiddir. Hatmin ruhu 
müstesnadır. Zîrâ her ne kadar cesed-i unsurîsinin terkibi 
zamanında, bunu kendi nefsinden taakkul etmedi ise de, ona 
madde, ervâhdan bir rûhdan değil, ancak Allah 'dan gelir. Belki 
onun ruhundan cemi' -i ervaha madde olur. İmdi o, hakikati ve 
rütbesi haysiyyetiyle bunun hepsini, aynıyla âlimdir. Terkîb-i 
unsurîsi cihetinden onu câhil olduğu / haysiyyetle o âlimdir, 
câhildir. Binâenaleyh ezdâd ile ittisâfı kabul eder. Nitekim asıl, 
bununla ittisâfı kabul eyler. Celîl ve Cemil gibi. Zahir ve Bâtın 
ve Evvel ve Âhir gibi. Ve halbuki, o, kendinin aynıdır; onun 
gayrı değildir. İmdi o, bilir, bilmez, ve ariftir, arif değildir ve 
müşâhiddir, müşâhid değildir (31). 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHÎ 235 

Ya'nî işte bu atâyâ-yı ilâhiyyeye dâir olan ilim, Şîs (a.s.) in ism-i 
hâssımn hazînesinde meknuz olan ilimdir. Ve ervâh-ı kümmelden her kim 
bu atâyâ-yı ilâhî bahsinde söz söylerse, Şîs (a.s.)m ruhu, bu ilimde 
onların ervahına imdâd eder. Ancak hatm-i evliyanın ruhu bu istimdâddan 
müstesnadır. Zîrâ hâtem-i evliya, bi'1-cümle evliyanın ulûmda me'haz-i 
feyzidir; ve ona gelen madde-i ilim hiçbir rûhdan gelmez, ancak Allah'dan 
gelir. Zîrâ velâyet-i mutlaka-i ilâhiyyede meknuz olan şey, en evvel 
velâyet-i hâssa-i muhammediyyede müteayyin olur. Ve bu velayet, cemî'-i 
esma ve sıfât-ı ilâhiyyeyi cami' olduğundan, ne kadar hakâyık-ı 
vücûbiyye ve imkâniyye varsa, hepsine füyûzât bu mertebeden dağılır. Ve 
cemî'-i ervaha, hâtem-i velayetin ruhundan madde olur. Fakat hâtem-i 
evliya, cesedinin bu âlem-i şehâdette anâsırdan terekküb etmiş olduğu 
zamanda bunun böyle olduğunu kendi nefsinden taakkul ve fehm etmedi; 
velâkin hakîkat-ı esmâiyyesi ve mertebe-i rûhâniyyesi cihetinden, her şeye 
imdâd ettiğini "ayn"ıyle ve zâtı ile bildi. Şu halde hâtem-i evliyanın bunu 
hakîkatıyla bilmesine ve terkîb-i unsurîsi cihetiyle bilmemesine nazar 
olunursa, onun hem âlim ve hem de câhil olduğuna hükm olunur. 
Binâenaleyh hâtem-i evliya, ilim ve cehil gibi ezdâd ile ittisâfı kabul eder. 
Nitekim asıl, ya'nî vücûd-ı vâhid-i Hak, ezdâd ile ittisâfı kabul etmiştir. O 
ezdâd dahi Celîl ile Cemîl; ve Zahir ile Bâtın; ve Evvel ile Âhir gibidir. Ve 
halbuki ezdâdı kabul eden vücûd-ı vâhid kendi vücûdunun aynıdır; kendi 
vücûdunun gayrı değildir. Meselâ ayn-ı vücûd-ı insan gülmeyi ve 
ağlamayı ve gazabı ve nzâyı ve gam ve şâdîyi kabul eder. Bunlar ise 
birbirinin zıddı olan şeylerdir. Ve ayn-ı vâhid-i insanî, kendi vücûdunun / 
aynıdır, gayri değildir. Ve o ezdâd şuûnât-ı zâtiyyedir; ve şuûnât-ı zâtiyye 
o ayn-ı vahidin aynıdır; ve şuûnât arasındaki zıddıyyet yekdîğerine 
nisbetledir. îmdi hâtem-i evliya zâtının hakikati ile âlimdir, ârifdir ve 
müşâhiddir; ve terkîb-i unsurîsi ile âlim değildir, arif ve müşâhid değildir; 
zîrâ terkîb-i unsurî hicâbdır. 

Ve bu ilim sebebiyle Şîs tesmiye olundu. Zîrâ onun ma'nâsı 
"hibetullalT'dır. Binâenaleyh asnâfının ve nisebinin ihtilâfı 



236 ŞİTFASSI 

üzere, ataların anahtarı onun yedindedir. Zîrâ Allah Teâlâ'nm 
Âdem'e vehb ettiği şeyin evvelkisi odur; ve onu ancak Âdem'in 
kendisinden vehb etti. Zîrâ veled babasının sırrıdır. 
Binâenaleyh ondan çıktı, yine ona rücû' etti. İmdi fehmi 
Allah'dan olan kimse için, Âdem'e garib gelmedi. Ve kevnde 
olan atanın kâffesi bu mecra üzeredir (32). 

Ya'nî bu ilm-i atâyâ sebebiyle, Şîs (a.s.)a "Şîs" adı verildi. Çünkü 
Şîs'in ma'nâsı ibrânîce "Hibetullah"dır. Zîrâ Âdem (a.s.)ın Hâbil'in 
vukü'-ı şehâdetinden sonra mahzun olup, vehb-i ilâhî olan ulûm-ı ilkâîye 
sâlih bir oğul taleb etti. Hak ona Şîs (a.s.)ı ihsan etti. Binâenaleyh Cenâb-ı 
Âdem onu, ismi müsemmâsına mutabık olmak üzere, "hibetullah" 
ma'nâsına gelen Şîs ismiyle tevsîm eyledi. Ve ulûm-ı vehbiyye ibtîdâ 
suver-i insâniyyede Şîs (a.s.) ile zahir olduğundan, atayanın miftâhı, 
onların asnâfınm ve nisbetlerinin ihtilâfı üzere, Şîs (a.s.)ın yedindedir. Ve 
atayanın asnâf ve nisbetlerinin muhtelif oluşu dahi, onların menşei olan 
esmanın ihtilâfındandır. Ve Allah Teâlâ'nm Âdem (a.s.)a ibtidâ vehb ve 
ihsan ettiği şey Şîs (a.s.) olmakla beraber, Allah Teâlâ / o vehb ve atayı, 
Âdem'e yine Âdem'den verdi. Çünkü hadîs-i şerîfde: 4-*! j— . *^ ya'nî 
"Çocuk babasının sırrıdır" buyrulmuştur. O babasının vücûdunda mestur 
ve onda bi'1-kuvve mevcûddur. Binâenaleyh vücûd-i Âdem'den nutfe 
suretinde çıkıp rahm-ı mâdere vâsıl oldu. Ve insan suretinde tevellüd 
etmekle zahiri ve sureti Âdem'in zahirine ve suretine tevâfuk etti. Ve 
Cenâb-ı Âdem'in bâtını esmâ-i ilâhiyye mecmû'unun sureti idi. Şîs 
(a.s.)ın bâtınına dahi, menşei esmâ-i ilâhiyye olan atâyâ-yı ilâhiyye 
hakkındaki ilim vehb ve ihsan olundu. Binâenaleyh Cenâb-ı Şîs'in bâtını 
da, Hz. Âdem'in bâtınına tevâfuk eyledi. Bu surette Şîs (a.s.) Âdem 
(a.s.)ın zahiren ve bâtınen sırrı oldu. Ve zahiren ondan çıktı; bâtınen ve 
ma'nen ona rücû' etti. İmdi Cenâb-ı Şîs fehmi, anlamak keyfiyyetini, 
Allah'dan alan kimse indinde, Hz. Âdem'e hâriçten gelen bir garîb 
değildir. Zîrâ fehmi doğrudan doğruya Allah'dan alan kimse bilir ki, 
herkese gelen atâyâ-yı ilâhiyye, ilm-i Hak'ta sübût bulan kendi ayn-ı 
sabitesinin, ezelde lisân-ı isti'dâdı ile Hak'tan taleb etmiş olduğu şeylerden 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 237 

ibarettir. Ve insana kendi hakikati olan ayn-ı sabitesinin hâricinden hiçbir 
şey gelmez. Fakat fehmi, doğrudan doğruya Allah'dan almayıp felâsife ve 
erbâb-ı fen gibi mezâhir-i kevniyye-i muhtelife vasıtasıyla alırsa, o 
gibilerin indinde bu ma'nâ müsteb'ad olur. Zîrâ onun kalb ve dimağında 
hükümrân olan şeyler vehimden ibarettir. Halbuki kevnde, ya'nî bu âlem-i 
kesrette, vâki" olan atayanın cümlesi, ister âdet üzere vesâit ile ve ister 
bilâ-vesâit gelsin, bu mecra üzerinedir; ya'nî herkesin gayr-ı mec'ûl olan 
isti'dâdları ve hakîkat-ı zâtiyyeleri hasebiyledir. Kişiye kendisinin 
hâricinden hiç bir atâ vârid olmaz. / 65 

İmdi bir kimsede Allah'dan bir şey yoktur. Ve her ne kadar 
onun üzerine suver mütenevvi' oldu ise de, bir kimsede kendi 
nefsinden gayrı bir şey yoktur. Ve ehlullahdan âhâdın gayrı bir 
kimse bunu arif değildir. Ve muhakkak emir bunun üzerinedir. 
İmdi bunu bilen kimseyi gördüğün vakit, ona i'timâd et! Bu, 
ehlullâhın umûmundan hâssa-i hâssanın hülâsasının ayn-ı 
salaşıdır. İmdi her hangi sâhib-i keşf, maârifden kendi indinde 
olmayan şeyi kendisine ilkâ eden ve bundan evvel mevcûd 
olmayan atayı veren bir sureti müşahede etse, bu siiret onun 
aynıdır; gayri değildir. Binâenaleyh kendi nefsinin ağacından 
kendi ilminin yemişini toplar. Parlak bir cisim karşısında, 
kendisinden hâsıl olan sûret-i zahire gibidir ki, o suret onun 
gayrı değildir. Ancak şu kadar vardır ki, kendi nefsinin suretini 
ilkâ eder gördüğü mahalde, yahut hazrette o suret bir vecihden, 
o hazretin hakikati hasebiyle munkalib olur (33). 

Ya'nî mezâhir-i namütenahiden her bir mazhar, şuûnât-ı ilâhiyyeden bir 
şe'n olan bir ism-i hâssın mazharıdır. Vücûd-ı mutlak-ı Hak o isim 
hasebiyle, o mazhar suretinde müteayyin ve mütekayyid olmuştur. 
Binâenaleyh o mazhar bir vücûd-ı müstakil ve vücûd-ı Hak 
muvacehesinde bir, iki, üç diye sayılabilecek bir mevcûd olmadığından, 
herhangi bir mazharın vücûdunu isbât edip, bunda Allah'dan şu kadar şey 
vardır diyemeyiz. Aksi halde Allah'ın hulul ve tecezzi kabul ettiğini iddia 



238 ŞİT FASSI 

etmek olur. Halbuki işin hakikati asla böyle değildir. Bu mezâhir vücûd-ı 
mutlak-ı latifin mertebe mertebe tekasüfünden husule gelmiş olan birer 
âyinedir ki, onlarda her bir ismin sureti mün'akis olmuştur. Meselâ bir 
kimsenin sureti bir âyinede görüldüğü vakit, o sûret-i hayâliyyede, sâhib-i 
hayâl olan rainin vücûdundan bir şey mevcûddur denemez. Ancak o hayâl 
ile sâhib-i hayâl arasında bî-tekeyyüf ve ta'rîfe sığmaz bir ittisal 
mevcûddur. / Mesnevi: 

Tercüme ve izah: Nâsın Rabbi, ya'nî kendilerini terbiye eden ism-i hâs 
için, nâsın canı ile bî-tekeyyüf ve bî-kıyâs bir ittisal vardır. Zîrâ her bir 
ism-i hâs bir şe'n-i zâtidir. Hak, ilim mertebesinde bu şe'n ile müteayyin 
olur; ve suver-i ilmiyye, bu şuûnâtın zillidir. Ondan sonra mertebe-i 
ervaha tenezzül edip yine bu şe'nin sûret-i ilmiyyesi üzere, o mertebenin 
icâbına göre taayyün eder ki, ervah suver-i ilmiyyenin zillidir. Ve keza 
yine böylece âlem-i misâle ve hazret-i şehâdete tenezzül eyler. Binâenaleyh 
her bir mertebede müteayyin olan suret kendinden evvelki mertebede 
müteayyin bulunan suretin zilli olur; ve sâhib-i zili ile zili arasındaki ittisal, 
bî-tekeyyüf ve bî-kıyâstır. 

Ve bir kimsenin üzerinde etvâr-ı vücûdiyyesi hasebiyle türlü türlü 
suretler zahir olur ise de, onda kendi nefsinden başka bir şey yoktur; zîrâ 
her bir kimsenin hakikati ilm-i ilâhî mertebesinde vücûd-ı Hak'la 
müteayyin olan şuûnât-ı zâtiyyeden bir şe'ndir. O şe'n-i ilâhînin isti'dâdı 
neden ibaret ise, iktizâ-yı zâtisi olan şeylerin kâffesi onun hazînesinde 
cem' olmuştur. Her bir mevtinde o mevtinin icâbına göre vakti geldikçe 
pey-der-pey kuvveden fiile gelir. Binâenaleyh bizim üzerimize, 
doğduğumuz günden öleceğimiz güne kadar, ne suretlerde atâyâ-yı 
ilâhiyye vârid olmuş ve olacak bulunmuş ise, hep kendi hakikatimizden ve 
nefsimizden ve ayn-ı sabitemizden vârid olmuştur. Anbâr-ı hakikatimizde 
mevcûd olmayan şeylerin bizlere vârid olması muhaldir. Ve bu ilmi, 
ehlullahdan esrâr-ı esma ve sıfata ve sırr-ı kadere vâkıf olan efrâddan 
gayrisi zevkan ve hâlen bilmez; ve emrin hakikati, muhakkak vech-i 



j 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 239 

mezkûr üzeredir. Böyle olunca ey tâlib-i esrâr-ı esma ve sıfât-ı ilâhî, bu 
ilmi zevkan ve vicdanen bilen kimseyi gördüğün vakit, ona i'timâd et; ve 
gassal yedinde meyyit gibi ona teslîm ol! Zîrâ bu arif, ehlullâhın 
umûmundan hâssa-i hâssanın hülâsasının ve zübdesinin ayn-ı safâsıdır, 
ya'nî süzülmüşüdür. 

Ma'lûm olsun ki, ehlullâhın avamı tevhidi müşahede ederler. Ve 
tevhîdin makâmât-ı muhtelifesinde zikir "lâ ilahe illallah"dan ibarettir. Ve 
bu kelime-i tayyibe ağyarın vücûdunu nefy ve Hakk'ın vücûdunu isbât 
ettiği için isneyniyyet ma'nâsını mutazammındır. Zîrâ bir şeyin vücûdunu 
nefy etmek için evvelen onu isbât etmek lâzımdır. / Binâenaleyh bunda 
"tevhîd" ve "muvahhid", ya'nî tevhîd eden; ve "muvahhed", ya'nî tevhîd 
olunan iktizâ edip bunlar dahi kesrettir; ve aklen bunlar yekdiğerinin 
gayrıdır. 

Ehlullâhdan hâssanın hâssasına gelince bu zevat kesrette vahdeti 
müşahede ederler. Ya'nî cemî'-i mezâhirde bi-hasebi'1-esmâ müteayyin 
olan Hakk'ın vücûd-ı vahididir, derler. Binâenaleyh vücûd-i vâhid-i hakîkî 
ile vücûd-ı mezâhir arasında gayriyyet görmezler; ve nazarları vücûd-ı 
vâhid-i hakîkîyedir. 

Ehlullâhdan hâssanın hâssasının zübdesi dahi vahdette kesreti 
müşahede ederler. Nazarları vücûd-ı vâhid-i hakîkîde müteayyin olan 
mezâhiredir. Ya'nî vücûd-ı mutlakın merâtib-i tenezzülâtında zahir olan 
kesrete nazırdırlar. Bu nazarda dahi gayriyyet yoktur. 

Ehlullâhdan hâssa-i hâssanın hülâsasının süzülmüşü ve safîsi dahi iki 
şuhûd arasını cem' ederler. Ya'nî kesrette vahdeti ve vahdette kesreti mü- 
şahede ederler. Onların nazarında vâhid-i hakîkînin vücûdu kesret-i mezâ- 
hire ve kesret-i mezâhir dahi vâhid-i hakîkînin vücûduna hicâb olmaz. İmdi 
herhangi bir keşif sahibi bir suret görse ve o suret ona bilmediği ilmi ilkâ 
etse ve evvelce kendisine ma'lûm olmayan esrar ve hakâyıkı Öğretse; ve 
meselâ "Ben senin Allah'ınım şunu yap, bunu yapma" dese, o kimse bu 
gördüğü sureti "Allah" zannetmesin! O suret ancak onun ayn-ı sabitesinin 
suretinde vâki' olan Hakk'm bir tecellî-i sûrîsidir; ve ayn-ı sabitesi ise 
kendisinin aynıdır, gayrı değildir. Bu suret, o sâhib-i keşfin kendi ayn-ı 



240 ŞİT FASSI 

sabitesi olunca, onun verdiği ilim dahi, yine kendisinden kendisine 
verilmiş olur. Ve kendi Rabb-i hâssı olan ismin ağacından meyve-i ulûmu 
koparıp cem' etmiş bulunur. Beyt: 

c jj-^ er 4 û—* 3 ^-3j* ö* j r* r^-^ d ^ — ■* f J — * ö ^ 

Tercüme: "Şeker menba'ıyım, şeker kamışı tarlasıyım. O şeker 
benden neşv ü nema bulur. Onu yine ben yerim". Beyt: 

Tercüme: "İyilik ve kötülük herkese kendinden gelir. İyilere iyi ve 
kötüye de kötü vâsıl olur." 

/ Bu hal parlak bir cisim karışısında, insanın kendisinden zahir olan 
surete benzer. Nitekim bu sûret-i mün'akise, râînin gayrı değildir. İşte o 
parlak cismin vücûdu, insana kendi zâtının müşahedesi keyfiy yetini vukua 
getirdi. Kezâlik vücûd-ı Hak'ta, zahir olan suver dahi, Hakk'ın âyîne-i 
vücûdunda mün'akis olan a'yân-ı sabitenin suretleridir. Binâenaleyh her 
bir sâhib-i keşfin vücûd-ı Hak mir'âtmda müşahede ettiği suret kendi 
zâtının ve hakikatinin, ya'nî ayn-ı sabitesinin, suretidir. Şu kadar ki bu 
gördüğü suret, mahal veya hazret hasebiyle bir vecihden münkalib olur. 
Ya'nî sâhib-i keşfin gördüğü suret, kendi ayn-ı sabitesinin aynı olmakla 
beraber, o sureti, hangi hazrette görmüş ise, o hazretin icâbına göre 
müşahede eder. Zîrâ o suret, hazarâtın muktezâlarına tebean değişir. 
Meselâ hazarât-ı hamseden, "hazret-i ervâh"da başka ve "hazret-i misâl" de 
başka ve "hazret-i şehâdef'te başka olur. Fakat hepsi ayn-ı sabitesinin 
suretidir. Ancak mahalle göre takallüb ve tahavvül etmiştir. 

Nitekim büyük şey, küçük âyînede küçük ve mustatîlde müstatîl 
ve müteharrikte müteharrik olarak zahir olur. Ve ba'zan hazret-i 
hâssadan suretin intikâsini verir; ve ba'zan dahi, ondan zahir 
olan şeyin aynını verir. Binâenaleyh ondan zahir olan suretin 
sağı, râînin sağına mukabil olur. Ve ba'zan da sağ, sola 
mukabil olur. O da ekseriya âyînede umûmda âdet menzilesin- 
dedir; ve hark-ı âdet ile sağ, sağa mukabil olur ve intikâs zahir 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 241 

olur. Ve bunun hepsi, kendisinde mütecellî olan hazretin 
hakikatinin atıyâtındandır ki, biz onu merâyâ menzilesine tenzil 
ettik (34). 



Ya'nî sâhib-i keşf olan kimsenin gördüğü suretin mahalle veya hazrete 
göre tahavvül etmesinin misâli budur ki, / cirmi büyük olan bir şey, küçük 
âyîneye mukabil oldukda küçük görünür. Yine aynı cirm uzun veya 
müteharrik âyîneye karşı dursa uzun ve müteharrik olarak zahir olur. 
Binâenaleyh o cisim, mahallin icâbına göre görünür, İşte bunun gibi birer 
küçük âyîneden ibaret bulunan her bir aynda Hak, o "ayn"m icâbına göre 
zahir olur. 

Ba'zan âyine husûsî bir yakınlıktan dolayı, raiye suretinin intikâsini, 
ya'nî taban tabana ma'kûsiyyetini verir. Meselâ sath-ı zemine ufkıyyen 
mevzu' bir âyine üzerine bir kimse basmış olsa, âyînenin bu hazret-i 
hâssası, ya'nî kurb ve huzûr-ı husûsîsi, o kimseye suretini ma'kûs 
gösterir. Ve ba'zan âyînede zahir olan suret, rainin suretine bilâ-intikâs 
muvafık olur; ya'nî suret ters çıkmaz, sağı sağa ve solu da sola 
mukâbilgelir. Meselâ biribirine mukabil iki âyîne vaz' edilip, râî ikisinin 
arasında kâim olsa, birinci âyînedeki suretinin sağı şahs-ı kâimin soluna; 
ve solu dahi sağma mukabil olur. Fakat o âyînedeki suret mukabil olan 
diğer âyînede zahir olduğu vakit, sağı ve solu şahs-ı kâimin sağına ve 
soluna tamâmiyle mutabık bulunur. Fakat âyînede mer'î olan suretin 
sağının, şahs-ı kâimin soluna tevâfuku umûm indinde ekseriya âdet-i 
câriyye menzilesindedir. Ve mademki âdet-i câriyye sağın sola 
tekabülüdür, şu halde âyînedeki suretin sağı râînin sağma tekabülü âdet 
hilâfında olmuş demek olacağından intikâs, ya'nî terslik, zahir olmuş olur. 
İşte bu zikr olunan ihtilâfın hepsi, mahall-i tecellî olan hazretin 
a'tıyâtındandır. Binâenaleyh âyînede görünen suret, her ne kadar râînin 
aynı ise de, âyînenin vaz'iyyet-i mahsûsasına ve râînin ona olan 
kurbiyyet-i hâssasına göre zahir olur. Ve kezâlik birtakım âyîneler 
menzilesinde olan hazarât-i ilâhiyye ve kevniyyede her bir hazrette sâhib-i 



242 ŞİTFASSI 

keşf olan râî bir suret müşahede etse, o suret kendisinin suretidir. Ancak 
hangi hazrette zahir olmuş ise, o hazretin muktezâ-yı hakikatine göre 
tahavvül eder. İmdi her bir kimseye vâsıl olan atâ-i ilâhî, kendi ayn-ı 
70 sabitesinden gelir./ 

İmdi isti' dadını arif olan kimse, kabulünü dahi arif olur; ve 
kabulünü arif olan her kimse, her ne kadar onu mücmel en arif 
ise de isti 'dadını bilmez, illâ kabulden sonra bilir. Şu kadar var 
ki, ukül-i zaîfe ashabından olan ehl-i nazarın bazısı, 
kendilerinin indinde sabit olduğu vakit, Allah'ın »l—^ U Jt_n_i 
olduğunu görürler. Allah üzerine hikmete münâkız olan şeyi 
tecviz ettiler. Halbuki emr, nefsinde onun üzerine değildir. Ve 
işte bunun için ba'zı nuzzâr, nefy-i imkâna ve bi'z-zât ve 
bi'1-gayr isbât-ı vücûba tecâvüz etti (35). 

Hz. Şeyh (r.a.) atâyâ-yı ilâhiyyenin mütenevvi' oluşu mahallin veya 
hazretin iktizâsına göre mütehavvil olmasından ileri geldiğini beyân 
buyurduktan sonra, faşsın ihtidasında mürur eden ^ ^ ^ ^^-î J* ^j 
^L^ı* <uJUj ^ ^aj }Lj>~. dJÜi kavline rücû 1 edip derler ki, "isti'dâdını bilen 
kimse, kabulünü dahi bilir." Ya'nî Hakk'ın tecellî ettiği hazrette ismin 
hakikatini bilmesi sebebiyle o ismin isti'dâdının kabul ettiği şeyi de bilir. 
Zîrâ her bir isim için, onda mütecellî olan Hak'tan bir kabûl-i mahsûsu 
vardır. Latîf isminin kabulü, Müntakım isminin kabulünün gayrıdır; ve 
şâir esma da buna makıystir. Ve eser-i kevnî dahi mütecellî ile 
mütecellâ-aleyh arasında isim ile zahir olup bu isim ile müsemmâ olur. Ve 
isti'dâdını kabulünden bilen kimse her ne kadar isti'dâdını kable'l-kabûl 
mücmelen bilirse de, tafsîlen bilmez; ancak kabulden sonra bilir. Ya'nî bir 
kimseye bir feyz ve atâ gelse ve o tecellîyi kabul etse, bu tecellîyi kabul 
etmesinden bu atayı taleb etmiş olan isti'dâdını bilir. Zîrâ isti'dâdı olmasa 
idi, o feyzi kabul etmez idi. Fakat her atanın kabulünü arif olanların hepsi, 
isti'dâdlarım mufassalan bilmezler. / Çünkü isti'dâda vukuf gayet güçtür. 

Ma'lûm olsun ki, isti'dâd iki kısımdır: Birisi külli ve kadîmdir; diğeri 
cüz'î ve hadistir. İsti'dâd-ı küllî-i kadîm ilm-i ilâhîde sabit olan eşyanın 



j 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 243 

isti'dâdıdır ki, onunla vücûda istihkak kesb edip onu kabul ettiler; o da 
gayr-ı mec'ûldür, ya'nî gayr-ı muhdestir. İsti'dâd-ı cüz'î-i hadis dahi 
aynda mevcûd olan eşyanın isti'dâdıdır. Bu isti'dâd, eşyanın ahvâl-i 
vücûdiyyeyi ve tavran-ba'de-tavr birtakım etvârın kabulüne bâisdir. 
Evvelki isti'dâd vücûdî değildir, belki a'yân-ı sabite için bir hâlet-i 
gaybiyyeden ibarettir. İkincisi vücûdî ve mec'ûldür. Ve bu her iki 
isti'dâdın tafsili bâlâda mürur etmiştir. 

İmdi mezâhirin atâ-yı ilâhîyi kabulleri ve Hakk'ın fiili ve irâde ve 
kudretin taalluku onların isti'dâdlarına göre olduğu halde, Eş'ariyye gibi 
ukül-i zaîfe ashabından ba'zı ehl-i nazar, Allah için a^U <S>*ij *L~> U JUi 
sıfatlarının sübûtunu müşahede ettiklerinde Allah üzerine hikmete mugayir 
olan şeyi tecvîz ettiler de, Hakk'ın mümteni' olan şeylere kudreti olduğu 
i'tikâdında bulundular; ve "i'dâm-ı vücûd" ve "îcâd-ı adem" gibi şeyleri 
caiz gördüler. Ve halbuki emr, hakikatte onların zannı gibi değildir. Onlar 
akıllarının za'fı hasebiyle mümteniâta kudretin taallukunu tenzih 
zannettiler. Hakikatte vücûdun i' damı ve ademin icadı mümkin değildir. 
Ne var yok olur ve ne de yok var olur. Evet, Hak dilediğini işler ve murâd 
ettiği şeye de hükm eyler. Fakat onun ilmi şuûnât-ı ma'lûmesinin suveri 
olan a'yân-ı sabiteye ve irâdesi ilmine ve kudreti dahi irâdesine tâbi'dir. 
Hükm-i ezelî eşyanın îcâdını bu hikmet üzere tertîb buyurmuştur. Ve 
eşyanın icadı bi'1-kuvve zât-ı ahadiyyetinde mevcûd olan şuûnâtının fiilen 
izhârıdır. Yoksa adem-i mahza, ya'nî bi'1-kuvve mevcûd olmayan şeye, 
vücûd vermek değildir. Zîrâ vücûd birdir. O da Hakk'ın vücûd-ı 
nâmütenâhîsidir. Mertebe-i akılda onun verâsı adem-i mahzdan ibarettir; ve 
bu gördüğümüz eşya o vücûda muzâf olan birer mevcûd-i i'tibârîdir. / 
Binânelayh onların adem-i mahza gitmeleri gayr-ı mümkindir. Bozulan 
suver ancak tebdîl-i şekl eder. İşte bu taife Allah üzerine hikmete münâkız 
olan şeyi tevcîz ettikleri için, mütekellimînden olan ehl-i nazarın ba'zısı 
"nefy-i imkân"a, ve "bi'z-zât ve bi'1-gayr vücûbun isbâtı"na tecâvüz etti; 
ya'nî dedi ki: "Vücûd, vâhiddir; o da vâcibü'l-vücûddur; ve vücûdda 
ondan gayrisi yoktur; ve mümteni'in vücûdu mümteni'dir. Fakat 
vâcibü'l-vücûdun bi'z-zât ve bi'1-gayr vâcib olması vardır. Ve bi'z-zât 



244 ŞİT FASSI 

vâcib olan Hakk'ın vücûdudur; ve bi'1-gayr vâcib olan ise âlemin 
vücûdudur". Binâenaleyh "bi'z-zât ve bi'1-gayr vâcûVin isbâtıyla imkân 
nefy edilmiş oldu. Ve onlar "vâcibü'l-vücûdun bi'1-gayr vâcib olması 
vardır" demeleriyle, vücûd-ı hârîcî olan mezâhir-i âlemi hesaba katarlar. 
Ve akl-ı nazarî erbabı olan ulemâ-i İslâmiyyeyi ve bi'1-cümle felâsifeyi ve 
hattâ erbâb-ı fenni şaşırtan dahi bu mezâhir-i kesîrenin vücûdudur. Hepsi 
vâcibü'l-vücûdu kabul ederler; fakat bu eşyayı görünce: "Bu eşya nereden 
ve nasıl çıkmıştır; ve vâcibü'l-vücûd ile revâbıt ve münâsebâtı nedir?" 
bunları idrâk edemeyip, her taife bir türlü delîl-i aklî getirerek 
müddeâlarını isbâta çalışır; ve birçok kıyl ü kale düşerler. 

Ve bizden muhakkik, imkânı isbât eder; ve onun hazretini ve 
mümkini ve mümkinin ne şey olduğunu ve onun nereden 
mümkin bulunduğunu; ve halbuki onun bi-aynihi vâcib-bi'1-gayr 
idiğini; ve kendisi için vücûb iktizâ eden gayr isminin nereden 
sahîh olduğunu bilir. Ve bu tafsili hassaten ancak ulemâ-i billâh 
bilir (36). 

Ve emrin hakikatini müşahede eden bizim taifeden bulunan muhakkik, 
imtinâ'-i vücûb ile beraber imkânı isbât eder. Zîrâ imkânın mertebesi 
vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasındadır. Ve onun hâzır olduğu mahalli 
bilir; ve onun mahall-i huzuru, vücûd-ı hâriciden evvel akıldır. Meselâ 
"siyah" deriz, onun "ayn"ı akılda hâzırdır; ve o mertebede vücûd ve ademi 
iktizâ etmez. Velâkin hâriçte sebebin vücûd ve ademinden / münfekk 
değildir. Ve muhakkik, mümkini ve mümkinin ne şey olduğunu da bilir; 
ve mümkinin hakikati, adem ile vücûddan mürekkebdir; ve onda ademden 
bir mikdâr-ı mahsûs bulunduğu gibi, vücûddan dahi onda sabit ve 
mütehakkık olan bir mikdâr vardır. Binâenaleyh mümkin hem mümteni'i 
ve hem de vacibi izhâr eder. 

Misâl: Suyun vücûdunu vâcib farz etmiş olsak, ona nazaran buz 
ademden ibarettir; ve buzun mertebesi vücûd ile adem arasındadır. Ve 
vücûd-ı hâricisinden evvel hâzır olduğu mahal akıldır; ve o mertebede 



FUSÛSU'L-HÎKEM TERCÜME VE ŞERHİ 245 

vücûdu ve ademi iktizâ etmez; ve onun vücûdu sebebin vücûd ve 
ademinden ayrılmaz; zîrâ sebeb mevcûd olunca zahir olur; ve sebeb 
mürtefi' olunca zail olur. Ve incimâd bir emr-i ademî ve izafî olduğundan 
elimize bir miktar buz aldığımız vakit onda, o emr-İ ademî ve izafîden bir 
mikdâr-ı mahsûs olduğunu görürüz. Zîrâ "işte âlemde incimâd bu 
kadardır, bu cirmin hâricinde incimâd vâki' değildir" diyemeyiz; ve onda 
suyun, ya'nî vacibin, vücûdundan dahi sabit ve mütehakkık olan bir 
mikdar vardır. Zîrâ "işte suyun vücûdu bu kadar olup, o da bu buzda 
müteayyin olmuştur" denemez. Binâenaleyh buz hem mümteni'in ve hem 
de vacibin muzhiri olmuş olur. 

Ve muhakkik, mümkinin nereden mümkin olduğunu da bilir. Ve 
"mümkin" vücûdda, vücûd ile adem beyninde nisbet-i ademiyyedir; ve o 
nisbet vücûd üzerine zâid olarak gelmiş bir şey değildir. 

Misâl: La'l rengindeki boya ile yeşil boya yekdîğerine karıştırılsa, 
deniz renginde koyu bir mâî renk hâsıl olur: Onun vücûd-ı haricîsi 
ma'dûm idi. Mevcûd olan iki boyanın imtizacından husule geldi; ve onun 
vücûdu iki boyanın vücûdunu tezyîd etmedi; belki onların bi'1-kuvve 
mevcûd ve bi'1-fiil ma'dûm olan bir nisbeti idi. Ve keza buzun vücûdu 
suya nisbeten bir vücûd-ı izafî ve ademîdir. Su donup buz olmakla vücûdu 
ziyâdeleşmedi. 

Ve keza muhakkik, mümkinin "ayn"ıyla vâcib-bi'1-gayr olduğunu da 
bilir. Zîrâ vücûdun vücûbu bi ? z-zât olursa, ona "vâcib-bi'z-zât" derler; ve 
eğer bi'1-gayr olursa ona da "vâcib-bi'1-gayr" derler ki, bu da âlemin / 
vücûdudur. Ve âlemin vücûdu ise, vâcibü'l-vücûdun taayyününden 
ibarettir; ve taayyünât dahi bâlâda îzâh olunduğu üzere, vücûd ile adem 
arasında vâki' olup hem mümteni' ve hem de vacibin muzhiridir. Bu da 
vücûd-ı mümkin olup aynıyla vâcib-bi'1-gayrdır. 

Ve keza muhakkik, kendisi için vücûb iktizâ eden "gayr" isminin 
nereden sahîh olduğunu da bilir. Zîrâ "vâcibü'l-vücûd" lafzı, haddi zâtında 
"vâcibü'1-vücûd-i bi'z-zât"ın ismidir. "Vâcibü'1-vücûd-ı bi'l-gayr"a bu 
ismin ıtlâkı, kendi vasfını giydirmesi cihetinden bu gayr üzerine vâki' olan 



246 ŞİT FASSI 

istilâsı sebebiyledir. Zîrâ Hak, Semî', Basîr ve Mürîd olduğu gibi, bu 
sıfatlar insanda dahi zahirdir. Meselâ buzun vücûdu kable'z-zuhûr ma'dûm 
iken, suyun nisbet-İ zâtiyyesinden ibaret bulunan incimâd vâki' olunca, o 
buz suyun taayyününden ibaret olduğu halde, bi-hasebi'z-zâhir, onun 
gayri olur. Ve taharet olunamamak ve vaz' edildiği kabın şekline tâbi' 
olmamak ve cereyan etmemek gibi, bir çok vecihlerden, aslı olan suya 
mugayirdir. Fakat temas ettiği şeyi ıslatmak ve susamış olan kimse onu 
yediği vakit kandırmak gibi onda suyun bir takım evsâfı dahi zahir olur. 

İşte mümkin hakkındaki bu tafsilâtı ve vücûhu arasındaki farkı ve 
onların envâ'-ı isti'dâdâtını, ancak hassaten ulemâ-i billâh bilir. Kesret-i 
taayyünât ve niseb ve izâfât ile vücûd-ı vâhid-i hakîkîden muhtecib olan ve 
ehl-i nazardan bulunan ulemâ bu hakikati idrâk edememişlerdir. 
Binâenaleyh muhakkikin indinde hakikatte "vücûd-ı mutlak" ile "vücûd-ı 
mukayyed"den gayrı bir şey yoktur. Ve vücûdun hakikati ikisinde de 
birdir; ve ıtlak ile takyîd ancak niseb-i zâtiyyeden ibarettir. 

75 / Bu nev'-i insanîden doğan son mevlûd, "kadem "i Şîs üzerine 

olur; ve o onun hâmil-i esrarıdır; ve ondan sonra bu nevi'den 
bir veled yoktur. Binâenaleyh o, hâtem-i evlâddır; ve onunla 
beraber hemşiresi doğar. Ondan evvel çıkar; ve o, başı onun iki 
ayağı indinde olduğu halde, hemşiresinden sonra çıkar. Ve onun 
mevlidi Çin'de olur; ve lügati, şehrinin lügatidir. Ve erkekte ve 
kadında kısırlık sârî olur. Binâenaleyh onlarda vilâdetsiz nikâh 
çok olur; ve onları Allah'a da'vet eder, îcâbet olunmaz (37). 

Ya'nî ulûm-i vehbiyye ibtidâ suver-i insâniyye içinde Şîs (a.s.) ile zahir 
olmuş ve atayanın miftâhı dahi onun elinde bulunmuş idi. Şîs (a.s.) 
matla'ıyla başlayan bu manzûme-i insâniyye yine o matla' ile hatm 
olunmuş olmak için, nev'-i insanîden mütevellid olan son çocuk vehb-i 
ilâhî mertebesinin hatmiyyeti ile zahir olur; ve bu çocuk kemâl-i ilâhînin 
meclâsı olan mezâhir-i insâniyyenin sonudur. Ya'nî vehb-i ilâhî olan 
ulûm-i ilkâîye salâhiyyet, nev'-i insanî içinde Şîs (a.s.) ile açılır ve bu 
çocuk ile kapanır. Binâenaleyh bu son çocuk Şîs (a.s.)ın "kadenTi üzere 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 247 

olup onun esrarını hâmildir. Ve bu hâtem-i evlâddan sonra bu nev'-i 
insanîden, ya'nî ulûm-i ilkâîye sâlih bulunan insanların nev'inden, bir 
çocuk doğmaz. Doğanlar insan suretinde hayvan olur. Zîrâ onların 
himmetleri fi-zamâninâ pek çok emsali görüldüğü üzere, kemâl-i rahatla 
istedikleri şeyleri yemek ve içmek; ve keyifleri veçhile uyumak ve gezmek; 
ve beğendikleri dişileriyle serbestçe çiftleşmek; ve zevk-i hayât ta'bîr 
ettikleri bu menâfi'-i nefsâniyyeyi alâ-vechi'1-kemâl istîfâ edebilmek için 
servet ve yesâra mâlik olmak kasdıyla, terakkiyât-ı medeniyye ve 
mücâdele-i hayâtiyye nâmı altında sarf-ı mesaî etmek esaslarından ibaret 
olur. Ve kendilerine, nizâm-ı cem'iyyet-i beşeriyye için hiç olmazsa 
kavâid-i ahlâkiyyeye riâyet etmeleri teklif olunsa, "Ahlâk emr-i itibarîdir" 
derler. Halbuki gece gündüz pek ziyâde ehemmiyetle düşündükleri 
vücûdları dahi i'tibârîdir. Eğer bunlar sözlerinin eri olsalar her i'tibârî şeye 
ehemmiyet vermedikleri gibi, vücûdlarına da ehemmiyet vermemeleri 
lâzım gelirdi. Binâenaleyh onların düstûr-ı esâsîleri "ezvâk-ı hayâtiyyenin 
istîfâsı için her nevi' vesâite müracaat caizdir; şu kadar ki, vücûdun 
selâmeti şarttır" kavliyle hülâsa olunabilir. İşte bir hayvanın lisânı olsaydı, 
söyliyebileceği / şey dahi bundan ibaret olurdu. Bunların heykelleri ve 
ecsâdı, heyâkil-i hayvâniyyeden daha mükemmel olduğu halde, onların 
derecesine sukutlarına bakılırsa jl>f '<J» JÎ ^uftllT ikJjî (A'râf, 7/179) 
âyet-i kerîmesinin ne kadar belîğ bir ta'rîf-i ilâhî olduğu tezahür eder. 

Hâtem-i evlâd ile beraber onun kız kardeşi dahi doğar, ya'nî ikiz olarak 
doğarlar. Zîrâ hâtem-i evlâd, vehb-i ilâhî mertebesinin hatmiyyetidir. Ve 
atâ-yı ilâhî, hademe-i esmadan bir hadimin iki eli üzerine vâki olur. 
Nitekim tafsili yukarıda geçti. Ve esmanın "iki el"inden murâd biri "fail" 
ve diğeri "münfail" olmak üzere iki surette mütecellî olmasıdır. Ve insan 
dahi tekvîn-i timsâlde iki el ile mütecellîdir. Bir yedi ile fail, ve diğer yedi 
ile münfaildir. Ve fail erkek, münfail kadındır, ve erkek ile kadın "insan" 
mefhûmu tahtında mündemicdir. İşte menşei esma olan atâyâ-yı ilâhiyye 
de böyledir. Bu sırra mebnî hâtem-i evlâd hemşîresiyle ikiz olarak doğar. 
Ve hemşîresi hâtem-i evlâddan evvel; ve o ondan sonra çıkar. Ve hâtem-i 



248 ŞİT FASSI 

evlâdın başı, hemşiresinin iki ayağı tarafında vâki' olur. Zîrâ atâyâ-yı 
ilâhiyye mevridin, ya'nî mahallin, ve münfailin isti'dâdı hasebiyle zahir 
olur. Binâenaleyh failin eseri zahir olabilmek için ibtidâ münfailin vücûdu 
lâzımdır. Onun için "insan" mefhûmunun yed-i münfaile ve kabilesi olan 
kadın ibtidâ çıkar; ve vehb-i ilâhî mertebesinin hatmiyyeti olan hâtem-i 
evlâd ise, yed-i faile olmak hasebiyle hemşiresinden sonra doğar. Ve 
sebeb-i his ve hareket olan cümle-i asabiyyesinin mahalli bulunan başı, 
kuvâ-yı nefsâniyyesinin hey'et-i mecmuasını cami* olduğundan ve 
kuvâ-yı nefsâniyyenin hükümrân olduğu mahal, esfel-i sâfilîn-i tabiat 
bulunduğundan, hemşiresinin uzv-ı esfeli olan ayakları tarafında vâki* 
olur. Ve ulûm-ı ilâhiyye-i zevkiyye ehlullâh için kuvâdan hâsıldır; ve bu 
kuvâ hasebiyle de muhteliftir. Binâenaleyh o ulûm ihtilâf-ı kuvâ ile 
muhteliftir. Fakat ihtilâf-ı kuvâ ile muhtelif olan bu ulûm, ayn-ı vahide 
olan hüviyyet-i Hakk'a râci'dir. Ve bu hikmet, hikmet-i ahadiyye olup 
"ilm-i ercül "dendir; ve ilm-i ercülün tafsili Fass-ı Hûdî'de beyân 
olunmuştur. İşte bu sırra mebni hâtem-i evlâdın başı, hemşiresinin 
ayakları tarafında vâki 1 olur. 

Ve onun doğduğu mahal Çin'dir; ve kendisi Çin ahâlisinin lisanıyla 
tekellüm eder. Ve Çin memleketi, nev'-i inşânın menşe'-i zuhuru olan 
Asya kıt'asının aksâsıdır. Hâtem-i evlâd olduğu için bu kıt'anın 
nihâyetindeki bir memlekette doğar. Ve o doğduktan sonra erkek ve kadın 
arasında çok mücâmaa vâki' olur ise de çocuk hâsıl olmaz; kadınlar kısır 
olur. Binâenaleyh onların mücâmaaları bilâ-mahsûl zevk-i hayvaniden 
ibaret kalır. / Ve hâtem-i evlâd kavmini Allah'a, ya'nî kesretten vahdete, 
da'vet ederse de, kabul etmezler. Zîrâ mezhebleri tenasüh üzerine bina 
olunmuştur; ve tenasüh ise nesh-i tenasülü iktizâ etmiştir. Kendilerinin 
isti'dâdı budur. Binâenaleyh nesh-i zahirînin vukü'u için onların da'vete 
icabet etmemeleri ve dalâlette sabit olmaları lâzım gelir. 

İmdi Allah Teâlâ onu ve onun zamanında olan mü mini eri kabz 
eyledikde, kalan behâyim gibi kalır. Helâli helâl ve haramı 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 249 

haram bilmezler. Tabiat hükmüyle, akıl ve şer'den mücerred 
olan şehvet ile tasarruf ederler. Binâenaleyh kıyamet onların 
üzerine kopar (38). 



Ya'nî hâtem-i evlâd ile onun zamanındaki mü'minler âhirete intikâl 
ettikten sonra, insan suretinde ber-hayât kalanlar, hayvanât gibi kalırlar. 
Onların harekâtı ne mîzân-ı akla muvafık ve ne de kânûn-ı şer'a 
mutabıktır. Şehvetten ibaret olan hükm-i tabiat ile hareket ederler. 
Dağlarda yularsız gezen hayvanlar gibi yaşarlar. Binâenaleyh nev'-i 
inşânın halkından maksûd olan gaye fevt olmuş olur; ve bu şecere-İ âlem 
semeresiz kalır; ve âlem-i hilkat, Âdem'den evvel nasıl ki bî-rûh bir 
cesed-i müsevvâ gibi idiyse, hâtem-i evlâd ile mü'minlerin vefatından 
sonra yine o halde kalır. Ve kıyamet şirâr-ı nâs üzerine kopar. Nitekim 
hadîs-i şerifde buyrulur: ^-Ul J^J J& Nl 5*U1 ^jaN Ya'nî "Kıyamet ancak 
şirâr-ı nâs üzerine kopar" ve ^ j*j <M ^W^ 1 ^~- ü ey u*Ut ^ ya'nî "Nâsın 
şerlisi o kimsedir ki, kıyamet onun üzerine kopar, halbuki o diridir." Zîrâ 
yer yüzünde "Allah, Allah" diyen bulundukça kıyamet kopmaz. Nitekim 
(S.a.v.) Efendimiz buyurur: 4İİI -OSl j>}û\ ^ Jli j*. i*U\ CJ &i Ve "Allah" 
diyenden murâd "insân-ı kâmil"dir. Çünkü insân-ı kâmil "Allah" ism-i 
câmi'inin mazharıdır; ve hakkıyla "Allah" diyen ancak odur. Onun 
gayrisinde / bu kabiliyet yoktur. Zamanının insân-ı kâmili olan hâtem-i 
evlâdın intikâlinden sonra âlemin ruhu zail olup meyyit hükmünde kalır; 
ve kıyâmet-i kübrâ kâim olur. Zîrâ mezâhirden her birisinin eceli vardır. 
Alem dahi mezâhirden bir mazhar olduğundan onun dahi eceli gelir, ölür. 

14 Rebîu'I-âhir 1335/24 Kânûn-sânî 1332, Salı gecesi, ezânî saat 5. 



250 ŞİT FASSI 



Sürh-i Mesnevî-i Şerif: 

ita ûj->«-*-fc C-~^J C-J^^â \-ijSy> _ji OjJlİj ^^J AiUt-*^ J>- tiUaP AXit OLrf ji 

Tercüme: "Hak Teâlâ hazretlerinin atası ve kudreti, kâbiliyyete mevkuf 
olan halâikın atası ve kudreti gibi, kâbiliyyete mevkuf değildir. Zîrâ atâ-yı 
Hak kadîm ve kâbiliyyet ise hâdisdir. Atâ, Hakk'ın sıfatı ve kâbiliyyet 
ise, mahlûkun sıfatıdır; ve kadîm, hâdise mevkuf olmaz." 

Şerh: Bu fass-ı münîfin ihtidasında îzâh olunduğu üzere atâyâ, biri 
zatî, diğeri esmâî olmak üzere iki kısımdır: Atâyâ-yı zâtiyye, zât-ı 
ahadiyyette mahfî ve müstehlek olup, zuhur talebinde bulunan sıfat ve 
esmaya, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtıyla, kendi zâtına tecellîsi 
suretiyle, ilm-i ilâhîsinde vücûd bahş etmesidir ki, buna "feyz-i akdes" 
derler. Ve bu atâ, Hakk'm iktizâ-i zatîsi olduğundan mertebe-i ilimde 
peyda olan ve suver-i esmadan ibaret bulunan a'yân-ı sabite için kâbiliyyet 
şart değildir. Zîrâ a'yân-ı sabite Hakk'ın niseb ve şuûnâtmın suretleridir; 
ve Hakk'ın şuûnâtı ise, kendi vücûdunun aynıdır; ve Hakk'ın vücuduyla 
beraber kadîmdir. Binâenaleyh Hakk'ın atâ-yı zatîsi kadîm olur. Fakat 
vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın "mertebe-i ilim"den "mertebe-i ayn"a tenezzülü 
ve mezâhir-i kevniyye suretlerinde takayyüdü, a'yân-ı sabite hasebiyle 
olduğundan ve âlem-i kevnde her bir mazhara vârid olan atâyâ kendi ism-i 
hâssımn isti'dâdına göre bulunduğundan, bu atâyâ-yı esmâiyyede 
kâbiliyyet şarttır. Ve âlem-i kevnde vâki' olan / bu tecelliyât-ı esmâiyyeye 
"feyz-i mukaddes" derler. Mesnevi: 

C- -^ 3s>j~J; C-JbÜ \j jl ita c~~J-V t^Uap Ji Ol *«j^ 

c~ -jj c~*~* o-İjISj <wJ ita c wjl ita C-JLlî 1>jJ 4>1) 

Tercüme: "O gönlün çâresi bir mübdilin atâsıdır. Onun dâd ve atasına, 
kâbiliyyet şart değildir. Belki şart-ı kâbiliyyet O'nun atâsıdır: Atâ iç; ve 
kâbiliyyet kabuk gibidir." 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 251 

Şerh: Taştan daha katı olan kalbin çâresi bir mübdilin, ya'nî 
mübeddilü'l-ahvâl olan Hakk'ın atâsıdır. Ve böyle kimse Mudili isminin 
taht-ı te'sîrinde bulunduğu halde, atâ-yı ilâhî, ism-i Hâdî'nin iki eli üzere, 
ona vâsıl olmalıdır ki, o dalâletten kurtulabilsin. Zîrâ atâ-yı ilâhî esma 
hadimlerinden bir hadim vasıtasıyla gelir. "Hakk'ın atası için kâbiliyyet 
şart mıdır? diye suâl olunursa, değildir cevâbı verilir. Zîrâ hidâyete 
kâbiliyyet birçok kimselerin zannettiği gibi, mutlaka a'mâl-i sâlihaya 
muvâzabat ve maâsîden mücânebet değildir. Hakk'ın inayeti bî-illettir. 
Nice anadan doğma kâfirler vardır ki, Hakk'ın hidâyeti imdâdlarına 
erişmiştir; ve nice ehl-i fısk ve ısyân vardır ki, Hak onlara bilâhire 
mertebe-i velayeti ihsan etmiştir, tbâdât ve tâât ise esbâb-ı âdiyyeden 
ibarettir. Onun için Hak Teâlâ -buyurur: IjJatf N ?f?J*\ ^-U ty^l jjJJI ^IpU 
UJI il^j '^ (Zümer, 39/53) Ya'nî: "Ey nefislerini israf eden kullarım, 
Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!". Binâenaleyh onun atası için 
kâbiliyyet şart değildir. Belki kâbiliyyetin şartı, O'nun atâsıdır. Zîrâ 
"feyz-i akdes" denilen onun atâ-yı zatîsi bi-hasebi'1-isti'dâd a'yân-ı 
sabiteye kâbiliyyet bahş etmiştir ki, "feyz-i mukaddes" denilen tecelliyât-ı 
esmâiyye bu kâbiliyyet üzerine vârid olur. Bu surette atâ-yı zatî iç; ve 
a'yân-ı kevniyyçnin kâbiliyyeti kabuk gibi olur. Eğer bir kimsenin ayn-ı 
sabitesi ezelde ism-i Hâdî'nin sureti üzere ilm-i ilâhîde sübût bulmuş ise, 
bu âlem-i süflide bir müddet sahrâ-yı dalâlette pûyân olsa ve hidâyete 
sûretâ kâbiliyyeti olmasa bile, mazharı olduğu ismin hazînesindeki atâyâ 
vakti gelince ona vâsıl olur. / Mesnevi: 

SjJ: lîL^-j (_r°" t£*V-*j y*~ yş*** ij~* 0U*j L<aP ij ^^y* 45 ry) 

1—4 J İPj j — **-> jS JL_j>tJ^J <l)tS" L-Jl Oİ j — P^jfj* ûljlj — fe J^-*? 

Tercüme: "İşte asâ, Mûsâ için yılan olur. Bir güneş gibi, onun avcunun 
içi ziyadar olur. Daha bizim zamîrimize ve aklımıza sığmayan yüzbinlerce 
mu'cizât-ı enbiyâ vardır." 

Şerh: Ya'nî, eğer. sen atâ-yı zâtinin iç; ve a'yân-ı kevniyyenin 
kâbiliyyeti kabuk gibi olduğunun misâlini görmek istersen, işte biri Mûsâ 
(a.s.)'ın asası ve yed-i beyzâsıdır ki, bir ağaç parçasıyla yılanın; ve et ile 



80 



252 ŞİT FASSI 

kemikten ibaret bulunan bir el ile ziyanın zahirde münâsebetleri olmadığı 
halde, "asâ" yılan ve "el" dahi güneş gibi parlak oldu. Zîrâ o asanın ve elin 
içi ki, onların ayn-ı sabiteleridir, atâ-yı zâtı bunlar hakkında bu suretle 
vârid oldu; ve atâ-yı zatî, vârid olmak için, "Bu ağaçtır ve bu eldir; 
bunlarda yılan ve ziyâ-pâş olmağa kâbiliyyet yoktur" demez. Bir hârika 
olmak üzere onların kabuklan olan vücûd-ı kevnîleri açıldığı vakit, 
a'yân-ı kevniyye nazarında onların içi zahir olur. İşte her şeyi sebebe bağlı 
gören aklımızın ve zamirimizin almadığı yüzbinlerce mu'cizât-ı enbiyâ 
dahi buna kıyâs olunmak lâzımdır. Şu kadar var ki, o kabukların açılıp 
içlerinin çıkması dahi a'yân-ı sabitelerinin iktizasındandır. Ve bu 
fevka'l-âdelik dahi, Cenâb-ı Hakîm-i mutlak tarafından her kabuğun içi 
olduğunu merhameten kullarına anlatmak ve kısırdan lübbe da'vet etmek 
içindir. Mesnevi: 

Tercüme: "Tasrîf-i Hudâdır, esbâbdan değildir; yoklara kâbiliyyet 
neredendir? Eğer kâbiliyyet fiiH Hakk'ın şartı olaydı, hiçbir ma'dûm 
vücûda gelmezdi." 

/ Şerh: Ya'nî tasarrufât-ı ilâhiyye esbabın vücûduna mütevakkıf 
değildir. Zîrâ esbâb dediğimiz şeyler dahi, vücûd-ı Hakk'ın niseb ve 
izâfâtıdır. Ve niseb ise umûr-ı ademiyyedendir. Vücûd-ı halk dediğimiz, 
mezâhir-i âlemin hey'et-i mecmuası, vücûd-ı izafîden ibaret olunca, o arızî 
ve ademî olan şeylere kâbiliyyet nereden gelir? Belki onların 
kâbiliyyetlerinin şartı âta-yı zatîden inbiâs eder. Eğer Hakk'm fiili zuhura 
gelmek için kâbiliyyet şart olaydı, Zât-ı ahadiyyette mahfî olan niseb ve 
şuûnât-ı ilâhiyyenin hiç birisi vücûda gelmez idi. Zîrâ Hakk'm şuûnât-ı 
esmâiyyesi ile zuhuru zâtının muktezâsıdır; ve bu zuhur için kâbiliyyet 
şart değildir. Çünkü kâbiliyyet sebebdir; ve Hakk'ın vücûd-ı mutlakı ve 
onda mündemiç olan niseb hiçbir sebeb tahtında mevcûd olmuş değildir. 
Mesnevi: 

6— * tijjt <j-i\ j—ij 'yUlk JJ*j ^L.1 j j>1^j j^, 

*jj c^~* JjU OjJi olT ^ c~ju- ^ Jij — »-I j^, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 253 

c— J djj** v^ Jjp jl Oj*xS c~~J J^j* Ujp ^f c^ ^ 

lj* j — i L$-~-* J Ua-« OjO-İ İjjl t.;— } —w Ol X~*\j—?~ As* jA 

}\j * J^—^r es— ^^ J Î,J ^-İ L-* ^ * J »*J S f- j-î V^' ^-U 

X.Aj dju je—* oij ji <_* »** ^« ı "^ir 4 "^ij 3 *" û i ^5" ^_>H <— -*"*" ^^^ 

Tercüme: "Hak Teâlâ talihlere, bu mâî perdenin altında, bir âdet ve 
esbâb ve turuk vaz' etti. Ekser-i ahvâl, âdet üzere carî olur. Ba'zan kudret-i 
Hak âdeti yırtar. Adeti letafetle vaz" etmiş, ba'dehû mu'cizeyi hark-ı âdet 
kılmıştır. Eğer izzet bize sebebsiz mevsûl değil ise, kudret-i ilâhî sebebin 
azlinden ma'zûl değildir. Ey sebebe giriftar olan, dışarıya uçma! Lâkin 
sebebin azlini müsebbib zann etme! / O müsebbib her ne dilerse getirir. 
Kudret-i mutlak sebebleri yırtar. Lâkin bir tâlib, murâd istemeyi bilsin diye 
işlerin bitimini sebeb üzere sürer. Sebeb olmayınca mürîd, ne yol arar? 
Binâenaleyh sebeb, yolda aşikâr olmak lâzımdır. Bu sebebler, nazarlar 
üzerinde perdedir. Zîrâ her dîdâr O'nun sun'una lâyık değildir." 

Şerh: Ya'nî Hak Teâlâ Hazretleri bu âlem-i his ve şehâdette, tâlib-i atâ 
olanlara, bir âdet ve esbâb ve yol vaz' etti ki, atâ-yı ilâhî talihlere bu âlem-i 
şehâdetin âdeti üzere bir takım sebebler vasıtasıyla bir tarîk-i mahsûstan 
gelir. Meselâ bir kimse elindeki kayısı çekirdeğinden kayısı yemek murâd 
etse, evvelâ onu toprağa gömmeli, ba'dehû sulamalı, sonra da teâkub-i 
sinine intizâr etmelidir. Zîrâ dünyanın âdeti budur. Ve bu atâ, atâ-yı zatî 
değil, atâ-yı esmâîdir. Ve atâ-yı ilâhî birtakım hademe-i esmanın hizme- 
tiyle vâki' olur. Ve suver-i âlemden herbir suret bir ismin mazharıdır. Ve 
bir işin görülmesine bu suretlerden birinin veya birkaçının hizmeti, onların 
mazhar oldukları esmanın hizmeti olur. İşte dünyânın ekser-i ahvâli böyle 
âdet üzerine carîdir. Fakat ba'zan kudret-i Hak bu âdeti yırtıverir. Meselâ 
buzun vücûdu için su, suyun vücûdu için buhar, buharın vücûdu için de 
havâ-yı nesîmî lâzımdır. Bunlar alâ-merâtibihim yekdiğerinin vücûduna 
sebebdir. Ve havâ-yı nesîmî bu istihâlâtı geçirdikten sonra buz olur. Âdet-i 
tabîiyye budur. Hak, buzun vücûdu için bu tarîki vaz' etti. Fakat bir 
nebiyy-i zî-şân mu'cize; ve onun vârisi bulunan bir veliyy-i kâmil keramet 



254 ŞİT FASSI 

olmak üzere, yed-i mübârekini havâ-yı nesîmî içine uzatıp bir buz parçası 
istihsâl edebilir. Zîrâ onlar sıfât-ı beşeriyyelerinden fâni olup Hak'la bakî 
olmuş olduklarından, onların kudret ve fiilleri, Hakk'ın kudreti ve fiilidir; 
ve kudret-i Hak ba'zan âdeti yırtar; böyle hâriku'1-âde ahvâl zuhura gelir. 
Hak Teâlâ âdeti, latif ve mümtezic birtakım sebebler üzerine vaz' etmiştir. 
Ba'dehû bu âlem-i esbabın verâsında, avâlim-i şâire mevcûd olduğunu 
izhar için mu'cize-i enbiyâyı, âdeti hark edici kılmıştır. Bu dünyâda izzet 
ve ni'met dahi bize alâ-tarîkı'1-âde birtakım sebebler vasıtasıyla gelir. 
Fakat zahirde izzet ve ni'mete vâsıta olabilecek esbabın zail olduğunu 
müşahede edersen, sebebin ma'zûl olduğu gibi, kudret-i ilâhînin dahi 
ma'zûl olduğunu zannetme! Mademki müsebbib ma'zûl değildir, onun 
diğer esması yediyle sana atâ-yı ilâhî gelir. O müsebbib ezelde her neyi 
kaza ve takdîr etmiş ise, meydanda sebeb görünmese bile, / kudret-i mutlak 
o sebebleri izhâr eder. Ve meselâ esbâb-ı nıkmet mevcûd iken o sebebleri 
yırtıp, onun yerine esbâb-ı ni'meti müheyya kılar. ^SS ^^\ ^f^ 
(Mü'min, 40/60) âyet-i kerimesi mucibince bir tâlib, murâdını taleb etsin 
diye, Hak Teâlâ işlerin bitmesini sebeb üzerine bina etmiştir. Binâenaleyh 
herkes gözünü esbaba dikmiştir. Meselâ zengin olmak isteyen kimse 
ticârete sülük eder; ve "Yâ Rab benim ticaretime revâc ver!" diye duâ eder. 
Eğer bu gibi esbâb-ı gına mevcûd olmasa idi, mürîd-i gına neye tevessül 
ile zengin olunabileceğini bilemeyip şaşırır kalır idi. Böyle olunca taleb 
sahibinin tarîkında sebeb bulunmak îcâb-ı hikmettir. İmdi sen bu âlemde 
İşlerin esbâb tahtında görülmesi âdet olduğuna bakıp da müsebbibden gafil 
olma! Bu sebebler gözlerde perdedir. O perdelerin arkasında müsebbib 
vardır. Fakat her didâr, onun san'atını ve ef âlini görmeğe lâyık değildir. 
Bunu görmek için "tevhîd-i ef âl" mertebesine vusul lâzımdır. Halbuki 
milyonlarca halk esbaba sarılmışlar ve kendilerine gelen ni'met ve nıkmeti 
o esb âbdan bilmişlerdir. Mesnevi: 

jJ ı (_£i Jajl *>* « ^L-aiİ c..«».i jJi j j*>- a J**mj+a Çy,, ..<■« j! 



FUSUSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



255 



Tercüme: "Hicâbları kökünden ve dibinden koparmak için, sebebi 
delici bir göz lâzımdır. Tâ ki lâ-mekânda müsebbibi görsün; ve cehdi ve 
sebebleri ve dükkânı boş ve beyhude olarak müşahede etsin. Her hayır ve 
şer müsebbibden gelir. Ey peder, esbâb ve vesâit, gaflet devri bir zaman 
kalmak için, şâh-râhda mün'akid olmuş bir hayalden başka bir şey 
değildir." 



Şerh: Ya'nî bi-hasebi'1-esmâ vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın takayyüdünden 
ibaret bulunan bu mezâhirin ve bu esbabın vücûd-i izafîlerini / delip de, 
mekân ile muttasıf bulunan âlem-i cismâniyyet hâricinde, lâ-mekânda 
müsebbibin vücûd-ı vâhid-i hakîkîsini görecek; ve binâenaleyh mesaîyi ve 
sebebleri ve dükkânı, ya'nî üzerinde âdet carî olan cismâniyyeti, fânî mü- 
şahede edecek bir göz lâzımdır. Bir sebeb-i zahirî tahtında gelen her bir 
hayır ve şer, esması hasebiyle müsebbibden gelir. Eğer sen "Müsebbib ni- 
çin esbâb perdesi arkasına gizlenmiştir; keşke zahir olaydı da herkes hakî- 
kat-i hâli bile idi" diyecek olursan, onun cevâbı budur ki, bu esbâb ve ve- 
sâit âhıretin caddesi olan bu hazret-i şehâdette, bir hayli zaman gaflet devri 
devam etsin diye mün'akid olmuş bir hayâlden başka bir şey değildir. Ve 
bu hayâlât körler ile gözlüleri tefrik için li-hikmetin vaz" olunmuş bir âlet-i 
tecrübe ve kalb ile nakd-ı ceyyidi temyîz için mevzu* bir mihektir. Bu â- 
lemde göz vardır ki, esbabı müsebbibin gayrı görmez ve sebebde 
müsebbibi müşahede eder; ve göz vardır ki, körün değneğine i'timâd etdiği 
gibi, esbâbdan gayrı bir şeyi görmez. ^^ t\~*y\ üj j ^*^l &> U^U ^ J 

Rebîu'1-âhir 1335/28 Kânûn-sânî 1332 Leyle-i sebt, saat 2.5. 



İülL 



III 

[KELİME-İ NÛHİYYEDE MÜNDEMİÇ "HİKMET-İ 
SUBBÛHİYYE" BEYÂNINDA OLAN FAŞTIR] 



"Sübbûh" vech-i mübalağa üzere "tesbîh" ma'nâsınadır; ve "tesbîh" 
Allah'ı ahkâm -ı imkâniyyeden tehzîh etmektir. Ve Kelime-i Nûhiyye'nin 
"hikmet-i subbûhiyye"ye mukârin kıhnmasındaki sebeb budur ki: Nûh 
(a.s.) ülü'1-azm olan rusülün birincisidir; ve risâletin en birinci hükmü, 
resulün ümmetini tevhîd-i Hakk'a da'veti ve şerîk ve nazîrden tenzihidir. 
Zîrâ risâlet isneyniyyet üzerinedir. Ve bu keserât ve mukayyedâtın 
ahkâmına aldanıp her birisini birer müstakil vücûd farz eden halkın 
gözlerini tevhîd-i Hakk'a açmak lâzımdır ki, hilkat-i eşyadan maksûd olan 
ma'rifet ve bu ma'rîfetin neticesi olan ibâdet ve ubûdiyyet husule gelsin. 
Bu da ancak mukayyedât-ı mütekessireden i'râz edip vücûd-ı vâhid-i 
Hakk'a teveccüh ile olur. Halbuki ($f'*CJi\ ^^3 (Bakara, 2/31) âyet-i 
kerîmesi mucibince ibtidâ esmâ-i ilâhiyyenin kâffesiyle mütehakkık ve 
sûret-i ilâhiyye ile zahir olan Âdem oldu. Ba'dehû nesl-i Âdem tekessür 
etti. Her birerleri birer ismin mazharı olan suver-i âdemiyyeye, 
kabiliyetleri hasebiyle, o esma ifâza-i vücûd etmekle mezâhir-i esma bu 
suretle tekessür ve taaddüd etti. Ve Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.) mabeyninde 
fetret vâki' olduğundan, Nûh (a.s.)ın kavmi, esmâ-yı müteaddide-i 
muhtelifeyi birtakım ecsâmdan ibaret zannedip vehimlerinde peyda olan 
suretler üzerine Vedd, Süvâ' ve Yeğûs ve Yaûk isimleriyle putlar i'mâl 
ederek onlara taptılar. Ve esmâ-i kesîre sebebiyle tasnî' ettikleri müteaddid 
ilâhlara tapmakla vahdet-i Hak'tan hicaba düştüler. Binâenaleyh Nûh (a.s.) 
kavmini bu halde görünce, kendine gayret ve kavmine de / gazab galip 
oldu. Hattâ kemâl-i gayretinden \J& '&/&* 'üt s/ö^ 1 J* P ^ v-> ( Nûh > 
71/26) Ya'nî: "Yâ Rab! yeryüzünde kâfirlerden devr eden bir kimse 



258 NUHFASSI 

bırakma!" diye onların helakini taleb etti. 

Burada bir suâl vârid olur: "Kâffe-i eşya mezâhir-i esmâ-yı ilâhiyyedir; 
ve onların vücûdu ise, vücûd-ı mutlakın takayyüd ve taayyününden 
ibarettir. Binâenaleyh kavm-i Nuh'un taptıkları asnâm dahi, vücûd-ı 
mutlakın takayyüd ve taayyünü olduğundan kavm-i Nûh onlara tapmakla 
Hakkın gayrisine tapmış olmazlar". Bu suâlin cevâbı bu fass-ı münîfde 
tafsîlen beyân buyrulmuştur. Heman Cenâb-ı Hak zevk-i selîm ve fehm-i 
sahîh ihsan buyursun. 

Gülşen-i Râz'dan : 

j—>-\ jl_JL o i ^^j aJL*- Olji y>Uî* \j j»~a c—j» LJ\ yç 

JJ*L c .j L gi~** l£jj j\ o* *£ J — 51p *j* <j\ {£ 4*£jJUİ j^J 

,-^J C— İS" j^Utf A^- yt j^-JJ C *»jl (jJU 1 <J^J ^jt^ ûİJb 

-Ij-p j jl cfj jj c— «jj*- j^l c-**ij->- jû^ JuiL aT l£l fyt-j 






j *\^ 9j î jX\ J İ CİP jjJU j feUi jL^-Nl C-j j\ j\ JüJÜ 

Tercüme: "Mademki eşya vücûdun mezâhiridir, nihayet put dahi o 
cümleden birisidir. Ey âkil olan âdem! İyi düşün ki, put vücûd cihetinden 
bâtıl değildir. Bil ki, Hak Teâlâ onun halikıdır. İyiden her ne sâdır oldu 
ise iyidir. O makamda ki vücûd ola, mahz-ı hayırdır. Eğer onda şer var ise 
o gayrdandır. Eğer müslüman bilse idi ki, "put nedir?" Bilir idi ki, din 
putperestliktedir. Ve eğer müşrik puttan agâh ola idi, dîninde dalâlete düşer 
mi idi? O, puttan ancak halk-ı zahiri gördü. Bu sebeble şerîatte kâfir oldu. 
Eğer sen dahi, ondan Hakk-ı pinhânı görmez isen, şerîatte sana da 
müslüman demezler." / 

Ma I umun olsun ki, muhakkak, ehl-i hakâyık indinde Cenâb-ı 
İlâhî' de tenzîh, ayn-ı tahdîd ve takyîddir (1). 

Ya'nî Cenâb-ı ilâhî sıfât-ı muhdesâttan ve cismâniyyetten ve 
maddiyyâttan münezzehtir, dediğimiz vakitte, O'nun sıfatı bunların 
sıfatından ayrıdır, demiş oluruz. Binâenaleyh Hak bir sıfat ile takyîd 
edilmiş olur. Ve keza bundan, Hakk'm haddi bunların haddinden hâriçtir, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 259 

ma'nâsı da çıktığı için, aynı zamanda Hakk'ı bir hadd ile de tahdîd etmiş 
oluruz; veyahut Hak bilcümle mukayyedâttan münezzehtir desek, kayd-ı 
ıtlak ile takyîd etmiş oluruz. Halbuki ehl-i hakâyık indinde Allah Teâlâ için 
ne ıtlak ve ne de takyîd vardır. Zîrâ Cenâb-ı ilâhî, ya'nî hazret-i ulûhiyyet, 
cemî'-i esmâ-yı ilâhiyyeyi câmi'dir. Ve esma dahi O'nun şuûnâtı olup 
zâtının muktezâsıdır; ve eşya dahi esmasının meclâsıdır. Ve esmanın 
hazret-i ilmiyyede ve âlem-i ervâhda ve âlem-i misâlde ve âlem-i şehâdette 
meşhûd olan suretleri yine Hakk'ın tenezzülât-ı vücûdundan peyda 
olduğundan, her bir mertebede meşhûd olan ancak kendi zâtıdır. 
Binâenaleyh gayr nerededir ki, onun bir haddi olsun da Hakk'ı ondan 
tahdîd edelim; ve mukayyedin vücûdu var mıdır ki, onun muvacehesinde 
Hakk'ı ıtlak eyliyelim? 

Tenzihin tahdîd ve takyîd oluşu mertebe-i ulûhiyettedir. Mertebe-i 
ahadiyyette tenzîh ise, isbât-ı şirktir. Çünkü zât-ı ahadîyi tenzîh için ondan 
gayri bir şey isbât etmek lâzım gelir. Halbuki o mertebede ne isim ve ne de 
sıfat ve na't mevcûd değildir. Cümlesi zât-ı ahadiyyede muzmahildir; ve 
zâtın gayrı i'tibâr olunacak bir şey yoktur. 

İmdi tenzîh eden kimse ya câhildir, veyahut sû' -i edeb sahibidir. 
Velâkin câhil ve sû '-i edeb / sahibi tenzihi ıtlak edip onunla kail 
oldukları vakit, mü'min olan ve şerâyi' ile kail bulunan kimse, 
tenzîh edip tenzîh indinde tevakkuf ettikde ve bundan gayri 
görmedikde, muhakkak edebe isâet eder; ve Hakk'ı ve resulleri 
tekzîb eyler. Halbuki onun şuuru yoktur; ve o, hâsılda olduğunu 
tahayyül eder, halbuki o kimse fâittedir; ve o bazısına îman 
eden ve bazısına kâfir olan kimse gibidir (2). 

Ya'nî Hakk'ı nakâyıs-ı imkâniyyeden ve kemâlât-ı insâniyyeden 
tenzîh eden kimse, ya câhildir: Ya'nî tenzîh, Hakk'ı, cemî'-i mevcudattan 
ayırmak ve onun zuhurunu ba'zı merâtibe tahsîs etmek olduğunu ve 
halbuki kâffe-i mevcudatın kendi zâtları ve vücûdları ve kemâlatları ile 
Hakk'ın mezâhiri olup, Hakk'ın onlarda zahir ve onlara mütecellî 



260 NUH FASSI 

bulunduğunu ve onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Hak onların 
zâtlarıyla, vücûdlarıyla ve bakâlarıyla ve bütün sıfatlarıyla beraber 
olduğunu; ve belki bu suretlerin kâffesiyle zahir olan ancak Hak 
bulunduğunu; ve bu suretler bi'1-asâle Hakk'ın ve bi't-tebaiyye halkın 
idiğini bilmez. Binâenaleyh Hak üzerine bu cehli ile hükmedip onu ba'zı 
merâtib ile mukayyed kılar. Veyahut tenzih eden kimse bu zikrolunan 
hakâyıkı âlimdir: Bu surette o kimse Allah'a ve resulüne karşı sû'-i 
edebde bulunmuş olur. Ve tenzih eden câhil ile sû'-i edeb sahibi, ya 
mü'min veyahut gayr-ı mü'min olur: Eğer tenzih eden mü'min olup da, bu 
tenzihi indinde durur ve oradan ileriye gitmez ve makâm-ı teşbihde, teşbih 
edip âlemin kemâlâtını Hak hakkında isbât etmez ise, sû'-i edeb etmiş ve 
peygamberleri ve kütüb-i ilâhiyyeyi tekzîb eylemiş olur. Zîrâ kütüb-i 
ilâhiyyede, Hak kendisinin Semi' ve Basîr ve Hayy ve Kayyûm ve Mürîd 
olduğunu beyân buyurmuş ve peygamberler dahi, bu gibi sıfât-ı ilâhiyyeyi 
haber vermişlerdir. Tenzih eden kimseler ise, bu tekzîblerinin farkına 
varmazlar; ve bu tekzîb ile kendilerinde ma'rifet hâsıl olduğunu ve mü'min 
ve muvahhid olduklarını zannederler. Halbuki bu zanlarıyla maârif-i 
hakîkî ve îmân-ı yakînî ve tevhîd-i sırftan uzak düştüklerini bilmezler. Ve 
onlar kütüb-i ilâhiyyenin ba'zılarına îmân ve ba'zılarını inkâr eden 
kimseler gibidir. İşte mü'min olup şerâyi' ile / kail münezzihin hâli budur. 
Gayr-i mü'min olanlara gelince: Bunlar, ister erbâb-ı fen ve felâsife gibi 
yalnız akıllarının muktezâsına tâbi' olan kısımdan olsun, ister bunlara 
tâbi' olan mukallidîn-i mütefelsife olsun, zâten onlar hayret ve dalâlete 
düşmüş ve "Biz bir muallimin ta'lîmine muhtaç olmaksızın fen ve akıl ile 
hakikati idrâk edebiliriz" iddiasında kalmış bulunduklarından kelâmlarının 
vuzûh-ı butlanı hasebiyle bu taifeyi Hz. Şeyh (r.a.) kale bile almayıp 
yalnız j^p ^^Ij JîUİU kavliyle iktifa buyurdu. 

Husûsiyle bilindi ki, muhakkak elsine-i şerâyi'-i ilâhiyye, Hak 
hakkında söylediği vakit, onu ancak umûmda mefhûm-i evvel 
üzere, hususta dahi, o lafız herhangi lisân ile olursa olsun, o 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 261 

lisânın vaz'ında, o lafzın vücûhundan anlaşılan diğer bir 
mefhûm üzere söylediği şeyle getirdiler (3). 

Ya'ni min-indillah münzel olan şeriatların lisânı, Hak Teâlâ Hazretleri 
hakkında birşey söylediği vakit, peygamber onu kavminin lisânı üzere 
söyler; ve öyle lafızlar ile söyler ki, kavminin kâffesi o elfâzı işittikleri 
vakit, vehle-i ûlâda zihinlerine mütebâdir olan ma'nâlarını bilâ-te'vîl zahiri 
üzere alırlar. Zîrâ Hakk'ın hitabı umûmadır. Maahâzâ o lisân arabî, ibranî 
gibi her hangi lisândan olursa olsun, peygamberin umûma söylediği o 
elfâzın, o lisânın vaz'ı i'tibâriyle muhakkikin ve muvahhidîn ve ulemâ-i 
zahireden her bir taifeye nisbetle, husûsf mefhûmları, birçok vecihleri ve 
müteaddid ma'nâları vardır. Hak onlara o elfâzda -bilsinler bilmesinler- o 
mefhûmât ve vücûh ve maânî ile tecellî buyurur. Nitekim Cafer Sâdık 
Hazretleri: ûj-JU^V ^ ^%S ^ ol_*J J^ jlİ aJÜİ ol / ya'nî "Hak Teâlâ 
ibâdına kendi kelâmında tecellî eyler, velâkin onlar bilmezler" buyurur. Ve 
(S.a.v.) Efendimiz hadîs-i şeriflerinde Wk*j ^j U^j lj*-k ö\Jtt 01 ya'nî 
"Kur'ân'm zahrı ve batnı ve haddi ve matla'ı vardır". Ve keza: Otytfl Jj> 
JLül â*~m J& ya'nî "Kur'ân yedi batın üzere nazil oldu" buyururlar. 

Zîrâ Hak için halkın hepsinde zuhur vardır. Binâenaleyh 
mefhûmun cümlesinde zahir olan O'dur. Her bir fehimden bâtın 
olan dahi O'dur. Ancak "Muhakkak âlem Onun sureti ve 
hüviyyetidir; ve o, ism-i Zâhir'dir" diyen kimsenin fehminden 
bâtın değildir. Nitekim Hak, ma'nâ cihetiyle, zahir olan şeyin 
ruhudur. Böyle olunca Hak, bâtındır; binâenaleyh Hakk'ın, 
âlemin suretlerinden zahir olan şeye nisbeti, rûh-ı müdebbirin 
surete nisbeti gibidir(4). 

Ya'nî "halk" dediğimiz şeyler, Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesi olan 
isimlerinin mezâhiri olduğundan Hak, bunların kâffesinden zahirdir; ve 
onların vücûdu, vücûd-ı mutlakın kisve-i taayyün ve takayyüde bürünerek 
zuhur etmiş olmasından başka bir şey değildir. Vücûd-ı müstakil ile 



262 NUHFASSI 

vüçûd-ı izafî hep Hakk'ın vücûdundan ibaret olunca, halk dediğimiz 
müteayyinâtm ve mukayyedâtın mefhûmât-ı zihniyyelerinde zahir olan 
dahi hep Hak olmuş olur. Binâenaleyh Hak, her mevcûd ve melfûzda ve 
her bir mefhûm ve melhuzda, herkesin isti'dadına göre zahir olup bir 
hitâb-ı husûsî ile hitâb eyler. Mesnevi: 

I Tercüme ve îzâh: Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de: J~>- j* *J1 uyt ^j 
*tjj\ (Kâf, 50/16) ya'nî "Ben o kuluma şah damarından daha yakınım" 
buyurdu. Sen ise bundan gafil olup tefekkür okunu uzağa düşürdün; ya'nî 
Hakk'ı kendi nefsinde değil, âfâkta aradın. Ey okunu ve yayını tertîb 
etmiş ve akıl ve zekâsını ulûm-ı şâire ile mahmul kılmış olan kimse, av 
yakındır. Halbuki sen okunu uzağa atmışsın." 

Hak her fehimden zahir olduğu gibi, her bir fehimden bâtın olan dahi 
yine Hak'tır. Ya'nî anlayışı mahdûd olan kimselerin isti'dâdlarının 
yetişmediği mefhûmlar ile bâtındır; fakat bu bâtımyyet mahdûdu'1-fehm 
olanların fehimlerine göredir. Yoksa "Âlem Hakk'ın suretidir ve 
hüviyyetidir; ve âlem Hakk'ın ism-i Zâhir'idir" diyen ve bunun böyle 
olduğunu zevkan bilen kimsenin fehmine göre bâtın değildir. Çünkü böyle 
bir zât-ı şerifin fehmi mahdûd değildir. Bu zât-ı şerîf, âlem, Hakk'ın zâtı 
i'tibâriyle değil, belki ism-i Zahir ile takayyüdü ve taayyünü i'tibâriyle 
sureti ve hüviyyeti olduğunu bilir. Zîrâ o, Hakk'ı cemî'-i mezâhirde 
müşahede eder. Nitekim Ebû Yezîd (k.s.) buyurmuştur ki: "Otuz yıldan 
beri Allah ile tekellüm ederim. Halbuki nâs kendileriyle tekellüm ederim 
zannederler." 

Ma'lûm olsun ki, esma zât-ı Hakk'ın şuûnudur; ve şuûn-ı Hak ise 
onun zâtının aynıdır; ve Zahir dahi onun ismidir ve ism-i Zahir âlemin 
zuhurunu iktizâ eder. Zîrâ isim bir mazhar olmayınca zahir olmaz. 
Binâenaleyh Hak âlemin aynı olması i'tibâriyle, âlem Hakk'ın sureti ve 
hüviyyeti olur. Ve nitekim Hak suver-i akliyye ve hissiyye ve rûhâniyye ve 
cismâniyyeden zahir olan şeyin ma'nâ cihetiyle ruhudur; ve Hak Teâlâ bu 
cihetten bâtındır. Binâenaleyh âlemde "zuhur" ve ma'nâda "butun" 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 263 

kaydıyla mukayyed olan Hak'tır; ve zuhur ve butun Hakk'ın hüviyyetidir. 
Ve Hak zahirin ve bâtının hüviyyeti olunca, bâtınıyyetin zâhiriyyete 
nisbeti, suretin müdebbiri olan ruhun surete nisbeti gibidir. 

Misâl: Bi'1-farz "insan" kelimesini bu kâğıt üzerine nakş ettik; 
gözümüzün önünde bir suret zahir oldu. Bizi bu sureti nakşa sevk eden 
onun ma'nâsı idi. Binâenaleyh bu ma'nâ o suretin müdebbiridir. / Ve bu 
kelime zahir, onun ruhu olan ma'nâsı da bâtındır. Ve bu suret ma'nânın 
gayrı değildir; belki zahiri bâtınının aynıdır. Eğer gayrı olsa idi, o sureti 
görünce ma'nâsına; ve ta'bîr-i diğerle, zahirden bâtına intikâl edilmemek 
lâzım gelir idi; ve keza ilimdeki ma'nâyı izhâr için bu suret nakş 
edilmemek îcâb eyler idi. 

işte her mevtmda zahir olan suretlerin bâtınları vardır. Ve her 
mevtında zahir ve bâtın olan Hak'tır. Meselâ ilm-i Hak'ta zahir olan 
a'yân-ı sabitenin bâtını esma; ve âlem-i ervâhda zahir olan suverin batını 
a'yân-ı sabite; ve âlem-i misâlde zahir olan suretlerin bâtını ervah; ve 
âlem-i şehâdette zahir olan suverin bâtını dahi suver-i misâliyyeleridir. Ve 
bunların cümlesinde zahir olan Hak'tır; ve Hak cümlesinin ebtan-ı 
bütünüdür. 

İmdi insanın haddinde, meselâ onun zahir ve bâtını ahz olunur. 
Ve her mahdûd dahi böyledir. Binâenaleyh Hak, her bir had ile 
mahdûddur. Halbuki âlemin suretleri, ancak her âlem için onun 
suretlerinden hâsıl olduğu kadar munzabıt olur ve ihata olunur; 
ve her bir suretin hududu bilinir. İşte bunun için Hakk'ın haddi 
mechûl olur. Zîrâ Hakk'ın haddi, ancak her suretin haddini 
bilmek ile malûm olur. Bunun husulü ise muhaldir. O öyle ise 
Hakkın haddi muhâldir.(5) 

Ya'nî insanı ta'rîf ve tahdîd edeceğimiz vakit "hayvân-ı nâtık"tır deriz. 
"Nâtık" onun bâtını ve "hayvan" zahiridir. Cins ve fasıldan hâsıl olan 
hey'et-i müctemia-i zahiresi ile onda sırr-ı ahadiyyet vardır. Ve her ikisinin 
hakâyık-ı müştereke ve mümeyyizesi mevcûddur ki, onda bâtındır; ve 
Hak, / onun hadd ve ta'rîfinde me'hûzdur. İşte her bir ta'rîf ve tahdîd 



264 NUH FASSI 

olunan şey dahi böyledir. Çünkü her mahdûdda, bir emr-i âmm-ı müşterek 
ve emr-i hâss-ı mümeyyiz lâzımdır. Ve bunların her ikisi de Hakk'a 
müntehî olur. Ve Hak her bir şeyin hadd ve ta'rîfinde bâtındır. 
Binâenaleyh her ne vakit bir şeyi ta'rîf ve tahdîd eylesek Hakk'ı ta'rîf ve 
tahdîd etmiş oluruz. Çünkü o şeyin zahiri Hakk'ın Zahir isminin mazharı 
ve bâtını dahi, Hakk'ın Bâtın isminin mazharıdır; ve mazhar ise ahadiyyet 
i'tibâriyle Zâhir'in aynıdır. Ve âlemin suretleri ve cüz'iyyâtı mufassalan 
mazbut ve münhasır değildir, namütenahidir. Halbuki hudûd, suver-i 
eşyayı ve onların hakâyıkını ihatadan sonra ma'lûm olur. Onları ihata 
mümkin olmadığından, hududunu bilmek dahi muhaldir. Ve mademki 
onların hududu bilinmiyor, o halde Hakk'ın had ve ta'rîfi dahi muhaldir. 
Ancak munzabıt olan ve ihata olunan ve hudûd ve ta'rifâtı bilinen şey, her 
âlem için o âlemin suretlerinden hâsıl olan kadardır. Ve'1-hâsıl âlemin 
suretleri munzabıt olmadığı için, Hakk'ın had ve ta'rîfi dahi mechûl olur. 
Âlemin suretlerinin munzabıt olmaması budur ki, Hakk'ın şuûnât-ı 
zâtiyyesi olan esmanın nihayeti yoktur. Bu esmâsıyla Hak, ezelen ve 
ebeden tecellî eder durur; ve bu esmanın suretleri olan a'yân dahi, o 
tecelliyâtı ale'd-devâm kabul eder; ve bu suver ve nuküş-ı âlem 
mütemadiyen mütekevvin olur. Ondan sonra fesada gider; ve fesâd dahi 
tecellîdir. Meselâ bahar gelince ağaçların yaprakları, çiçekleri, meyveleri 
tekevvün eder. Güller açar, dağlar yeşillenir. Kış mevsiminde fesada 
gider. Ve'1-hâsıl küre-i arz üzerindeki suver-i bî-nihâye böylece tekevvün 
ve tefessüd eyler. Fezâ-yı bî-nihâyedeki avalimin ve onlarım üzerlerindeki 
suverin tekevvün ve tefessüdü dahi böyledir. Suver-i mütekevvinenin 
hudûd ve teârîfi Hakk'ın bildirdiği kadar ma'lûmumuz olur. Halbuki 
henüz tekevvün etmemiş olan suretlerin hududunu bilmek muhaldir. 
Binâenaleyh Hakk'ın haddini bilmek dahi muhal olur. 

Ve Hakk'ı tenzih etmeyip teşbih eden kimse dahi böyledir. O, 
muhakkak onu takyîd ve tahdîd etti; ve onu bilmedi (6). 

10 I Ya'nî Hakk'ı teşbîhsiz tenzîh eden kimse, onu tahdîd ve takyîd 
eylediği gibi, tenzîhsiz teşbîh eden kimse dahi, münezzih olan kimse gibi, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 265 

onu tahdîd ve takyîd etmiş olur; ve Hakk'ı bilmez. Çünkü teşbih eden 
kimse, Hakk'ı cismâniyyâta benzetip onda hasreder. Halbuki bu, gayr-ı 
mahdûd olan mutlakı takyîd ve tahdîddir. Ve keza tenzih eden kimse dahi, 
Hakk'ı cismâniyyâttan tenzih eder; ve bundan, Hakk'ın haddi cismâniy- 
yâtın hududundan hâriçtir, ma'nâsı çıkar. Ve mukayyedâttan tenzih 
olundukda dahi, Hak kayd-ı ıtlak ile takyîd edilmiş olur. 

• 
Ve Hakkın marifetinde tenzih ve teşbih beynini cem' eden ve 
onu iki vasf ile vasf eyleyen kimse, nasıl ki kendi nefsini tafsil 
üzere değil, mücmelen arif oldu ise, Hakk'ı dahî tafsîl üzere 
değil, mücmelen arif olur. Zîrâ âlemde suverden olan şeyin 
adem-i ihatasından nâşî, onu iki vasf ile tafsîl üzere vasf etmek 
müstahîldir (7). 

Ya'nî ârif-i muhakkik Hakk'ı, ahadiyyet-i zâtiyyesi ve hakîkat-ı 
vâhidesi i'tibâriyle taayyünâtın kâffesinden tenzih eder; ve âlemin 
suretlerinde zuhuru ve tecellîsi ve ism-i Zahir cihetinden âlem Hakk'ın 
hüviyyeti olması i'tibâriyle de teşbîh eder; ve Hak hakkında bu suretle 
tenzih ve teşbîh beynini cem' eder. Ve şu halde Hakk'ı, muktezâ-yı tenzîh 
olan butun ve vahdet; ve teşbihin muktezâsı olan zuhur ve kesret 
vasıflarıyla tavsif eyler. Fakat bu tavsîf tafsîlen değil, mücmelendir. 
Çünkü Hakk'ı bu iki vasf ile tafsîl üzere tavsîf etmek muhaldir. Zîrâ 
âlemin suretlerinin kâffesini ihata eylemek mümkin değildir. Binâenaleyh 
böyle bir kimse Hakk'ı, tafsîl üzere değil, belki icmal üzere / arif olur. Zîrâ 
namütenahi olan şeyin def a-i vâhidede ihata ve tafsili mümkin değildir. 
Fakat Hak suver-i âlemi bilâ-inkıtâ' ve ebedü'1-âbâd namütenahi olarak 
tafsîl eder. Ve nitekim o ârif-i muhakkik, kendi nefsini dahi tafsîlen değil, 
mücmelen arif oldu. Ya'nî bilir ki, kendi nefsi esmâ-i ilâhiyyeden bir ism-i 
hâssın mazharı ve suretidir; ve isim onun ruhu ve bâtınıdır; ve kendi 
nefsinde müşahede ettiği kemalâtın ba'zısı, o ismin hazînesinde mahfuz 
olan şeylerdendir. Binâenaleyh rabb-i hâssı olan ismin hazînesindeki 
kemalâtın kâffesini tafsîlen bilmez. Belki o kemâlât, pey-der-pey zahir 



266 NUH FASSI 

oldukça bilir. Şu halde onun Rabb'ine olan ilmi, icmâlî olmuş olur. Yahut 
arifin kendi nefsini tafsîlen bilmeyip de mücmelen bilmesinin sebebi budur 
ki, âlem-i kebîrde her ne mevcûd ise, onun nefsinde de mündemicdir; ve 
âlem-i kebîrin suretleri ise munzabıt değildir ve ihata olunmaz; ve onları 
tafsîl üzere bilmek mümkin değildir. Belki icmal üzere bilinir. Binâenaleyh 
arif dahi kendi nefsini tafsîlen değil, mücmelen bilir. 

Misâl: Bir kayısı çekirdeğinin içinde bir ağaç olduğunu ve o ağacın 
üzerinde binlerce kayısı bulunduğunu ve her birinin çekirdeği içinde keza 
birer ağaç ve ağaçlarda nice bin kayısı olduğunu ve ağaçlar ve meyvelerin 
namütenahi bir surette teselsül ederek gideceğini biliriz. İşte bu ma'rifet 
icmâlîdir. Zîrâ namütenahi olan ağaçların ve kayısıların birdenbire ihatası 
ve tafsîli kabil değildir. Pey-der-pey zuhur ettikçe bilinir. Ve çekirdek 
ahadiyyet-i zâtiyyesi ve hakîkat-ı vâhidesi i'tibâriyle müteselsilen zahir 
olan ağaçlardan ve meyvelerden münezzehtir. Fakat zahir olan ağaçlar ve 
meyveler onun hüviyyeti olması i'tibâriyle çekirdeğin gayri değildir. Şu 
halde bu çekirdek iki vasıf ile tavsif olunur: Birisi butun ve vahdet, diğeri 
de zuhur ve kesrettir. Ve bu vasıflar tafsîlen değil, mücmelendir. Zîrâ 
ağaçların ve meyvelerin ihatası kabil olmadığından çekirdeği tafsîlen tavsîf 
edemeyiz./ 

Ve bunun için Nebî (s.a.v.) Hakk'ın ma'rifetini, nefsin 
ma'rifetine rabt eyledi de: "Nefsini bilen kimse muhakkak 
Rabb'ini bildi" buyurdu. Hak Teâlâ dahi buyurdu ki: "An-karîb 
biz ây âtımızı onlara âfâkta gösteririz"; ve o senden hâriç olan 
şeydir. "Ve biz ây âtımızı nefislerinde onlara gösteririz"; o da 
senin aynındır. "Tâ ki onlara", ya'nî nâzırîne "mütebeyyin 
olsun ki, muhakkak o Hak'tır." Sen Hakk'ın sureti olduğun ve 
o senin ruhun olduğu haysiyyetle. İmdi sen onun için sûret-i 
cismiyye gibisin; ve o, senin cesedinin sureti için rûh-i 
müdebbir gibidir. Ve hadd senin zahir ve bâtınına şâmildir. Zîrâ 
sûret-i bâkıyye, onu müdebbir olan rûh ondan zail olduğu vakit, 
insan olarak bakî kalmaz; fakat onun hakkında "o, insan 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 267 

suretine müşabih bir surettir" denilir. Binâenaleyh o suret ile 
ağaçtan ve taştan olan sûret-i insâniyye arasında fark yoktur; ve 
o surete ism-i inşân ıtlâkı hakikat ile değil, mecaz iledir (8). 

Ya'nî nefsin icmâlen bilinmesi, Hakk'ın icmâlen bilinmesini müstelzim 
olduğu için (S.a.v.) Efendimiz Hakk'ın ma'rifetini, nefsin ma'rifetine 
merbut kılıp *o d>^ juü 4_-ü J>^ ^ buyurdu. Zîrâ vücûd-ı mutlak, nasıl ki 
âfâkta mevcûd ise, enfüste dahi öylece mevcuttur. Nitekim Hakîm Senâî 
hazretleri bu ma'nâya işâreten buyururlar: / 

Tercüme: "Kendi nefsini tanıyamayan, bilmeyen kimse, Hâlık'ı nerede 
bilir? Sen kendi nefsinin elinde zebûn oluyorsun, nasıl ârif-i Kird-gâr 
olursun?" 

İmdi Rabb'ini bilmek için kişi evvelen kendi nefsini bilmek lâzımdır. 
Nefsini icmâlen arif olan, Rabb'ini de icmâlen arif olur. Çünkü nefs-i 
insâniyye, merâtib-i kevniyye ve ilâhiyyenin cümlesini müştemildir. Ve 
Hak dahi bu merâtibde zuhuru hasebiyle, onların cümlesini müştemildir. 
Ve arif Rabb'inin merâtibini, nasıl ki mücmelen bilirse, kendi nefsini dahi, 
gâliben ancak icmal üzere bilir. Ve nefsini tafsîlen arif olan zât, ancak 
kuyûd-ı zahire ve taayyünât-ı bâtıneden muntalık ve ahkâm-ı vücûbiyye 
ve imkâniyye kendisinde muntabı' olan kimsedir. Binâenaleyh bu zât 
Rabb'ini de tafsîlen arif olur; ve ma'rifet-i hakîkiyyenin husulü, ancak 
suver-i âf âkıy yede münteşir olan âyât-ı ilâhiyye ile enfüsteki ây ât-ı 
ilâhiyye ma'rifeti beynini cem' etmekle olur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 
"Biz ây âtımızı an-karîb onlara âfâkta gösteririz." (Fussılet, 41/53) Ve 
"âfâk" dediğimiz şey senden hâriç olan şeydir; ya'nî taayyünât-ı âfâkıyye 
senin taayyününe nisbeten başka bir taayyündür. Ve Hak her bir taayyünde 
başka başka tecellîler ile zahir oldu. Ve keza Hak Teâlâ buyurur: "Biz 
âyâtımızı onların nefislerinde onlara gösteririz." (Fussılet, 41/53) Ve o 
"nefis" dahi senin "ayn"ındır. Ve Hak, cemî'-i merâtib-i kevniyye ve 



268 NUH FASSI 

ilâhiyye ile kalb-i mü'mine müstevî oldu. Tâ ki onlara, ya'nî nazır 
olanlara, mütebeyyin olsun ki, âfâk ve enfüste görünen Hak'tır. Ve 
Hakk'ın âfâkta ve enfüste görünmesi, sen Hakk'ın sureti olduğun ve Hak 
da senin ruhun olduğu haysiyyetledir. Şu halde sen, / Hakk'ın sûret-i 
cismiyyesi gibisin; ve Hak senin cesedinin suretine, onu idare eden rûh 
gibidir. Ya'nî âfâk ve enfüste meşhûd olan mezâhirde Hakk'ın zahir 
olması ve âfâk ve enfüsün Hak ile kâim bulunması, ruhun cesedde zuhuru 
ve cesedin rûh ile kıyamı gibidir. Binâenaleyh Hak senin hüviyyetin ve 
bâtının; ve sen Hakk'ın sureti ve zahirisin. Maahâzâ Hak, rûh değildir; 
belki ruhun ruhudur. Çünkü vücûd-ı mutlakın tenezzülâtı merâtibine göre 
âlem-i ervah üçüncü mertebedir. Ömer Hayyâm buyurur: 

Tercüme: "Hak cihanın canıdır; ve cihan hey'et-i mecmûasıyla 
bedendir. Ervâh-ı melâike dahi bu bedenin havâssidir. Eflâk ve anâsır ve 
mevâlîd ise bu bedenin a'zâsıdır. İşte tevhîd budur; bunun gayrisi hep 
hicâb-ı kesrettir." 

Ve insanı ta'rîf etmek istediğimiz vakit, onun zahirini ve bâtınını 
nazar-ı i'tibâre alıp "insan hayvân-ı nâtıktır" deriz. Nâtıkıyyet insanın 
bâtınına şâmil olur. Çünkü rûh, nefs-i natıkadır; ve hayvâniyyet ise 
zahirine şâmildir. Zîrâ "hayvan" dediğimizde nâmî ve hassas ve 
müteharrik-bi'1-irâde olan bir cismi murâd ederiz. İmdi Hak, senin zahir ve 
bâtından mürekkeb olan suretine rûh gibidir. Ve insanın ta'rîfinde zahir ve 
bâtının ahz edilmesi lâzım geldiğinin delili budur ki, rûh ile bakî ve kâim 
olan insanın suretinden, bu sureti idare eden rûh zail olunca, artık o surete 
insan denilmez. Belki, insan suretine müşabih bir surettir, denilir. 
Binâenaleyh ruhu zail olmuş olan sûret-i insâniyye ile ağaçtan ve taştan 
masnû 1 olan insan heykelleri arasında hiçbir fark yoktur. Eğer o surete 
15 "insan" denirse, / hakikat değil, belki "evvelce insan idi" demek 
ma'nâsında kevn-i sabık alâkasıyla mecaz olur. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 269 



Ve âlemin suretinden Hakk'ın zevali asla mümkin değildir. 
Böyle olunca ulûhiyyetin haddi, onun için hakikat iledir; mecaz 
ile değildir. Diri olduğu vakit insanın haddi gibi. Ve insanın 
suretinin zahiri, kendisini müdebbir olan ruhuna ve nefsine, 
kendi lisânı ile, nasıl ızhâr-ı sena eder ise, kezâlik Allah Teâlâ 
dahi sûret-i âlemi, Hakk'ın hamdi ile müsebbih kıldı; velâkin 
biz onların teşbihini idrâk etmeyiz. Zîrâ biz, âlemde suverden 
olan şeyleri ihata edemeyiz (9). 

Ya'nî insanı tarif ederken "hayvân-ı nâtıktır" deyip, "hayvan" 
ta'bîriyle onun cesedini, zahirini; ve "nâtık" ta'bîriyle hüviyyet-i 
bâtınesini, ruhunu alırız. Ve insanın zahiri bâtınından ve bâtını da 
zahirinden zail olmaz. Bunun gibi Hak dahi âlemin suretinin bâtını ve 
âlemin sureti O'nun zahiridir. Ve Hak bâtımyyeti cihetiyle sûret-i âlemden 
asla zail olmaz. Eğer zail olsa, insanın ruhu cesedinden zail olduğu vakit 
nasıl fânî olursa, sûret-i âlem dahi öylece fenaya gider. İmdi insan, hayatta 
olduğu vakit nasıl ki, zahir ve bâtını ile ta'rîf olunursa, ulûhiyyet dahi 
öylece zahir ve bâtın-ı Hak alınmak suretiyle hadd ve ta'rîf olunur. Ve 
hadd-i ulûhiyyet Hak için, mecazen değil, hakîkaten sabittir. Zîrâ me'lûh 
gibi değildir. Hak, me'lûhun, ya'nî suver-i âlemin Kayyûm'udur. Çünkü 
ilâh olmayınca, me'lûhun kıyamı mutasavver olmaz. 

Ma'lûm olsun ki, / sırası geldikçe diğer faşlarda dahi îzah olunduğu 
üzere Hak, ahadiyyet-i zâtiyye mertebesi i'tibâriyle cemî'-i sıfat ve 
esmadan müstağnidir. Binâenaleyh bu mertebeyi îzâh için hiçbir ta'bîr 
yoktur. Lisân-ı hadis bu hususta lâl ve ebkemdir. Ve bu mertebeyi 
tefekkür, abesle iştigâldir. Onun için Peygamberimiz (aleyhi's-salâtü 
ve's-selâm) Efendimiz -0)1 ofc ^ l J-r &LjLrtl ya'nî "Zât-ı Hak'ta tefekkür 
etmeyiniz" buyurmuşlardır. Ahadiyyet-i zâtiyye mertebesinde Hakk'ın 
bi'1-kuvve mevcûd olan sıfatı ve bu sıfatın muktezâları bulunan esması 
mahv ve müstehlektir. "İlâh" denemez, çünkü "me'lûh" yoktur. "Hâlık" 



270 NUHFASSI 

denemez, çünkü "mahlûk yoktur". "Musavvir" denemez, çünkü "suret" 
yoktur. Ve kıs-aleyhi'1-bevâkî. Ve'1-hâsıl hiç bir şeyle tavsif olunamaz. 
Fakat bi'1-kuvve zâtında mevcûd ve mündemiç olan sıfat ve esma öylece 
mahbûs kalamaz; zuhur etmek isterler. Nitekim kendisinde ressâmiyet 
sıfatı bulunan bir adam hayâtının nihayetine kadar bir levha tasvir etmiye- 
bilir mi? İçinde dâima o sıfatın takazası vardır. Ve o sıfat, bir levha tersim 
et ki, senin "ressam" ismin zahir olsun der durur. Bunun gibi Hakk'ın sı- 
fat ve esmâ-i bî-nihâ*'3si dahi kemâllerinin zuhuru için bu mertebede takaza 
ederler. İşte bu takazaya mebnî, Hak dahi rahmeten-li'1-esmâ, mertebe-i 
ahadiyyetten mertebe-i vahdete tenezzül buyurmuştur. Binâenaleyh Hak, 
bu mertebede "ulûhiyyet" sıfatıyla muttasıf olur. Ve ulûhiyyet, esmâ-i ilâ- 
hiyyenin suver-i ilmiyye ile taayyünü mertebesi olan mertebe-i vâhidiyyete 
tenezzül edince bu mertebede vücûd-ı vâhid esma ile müteayyin olur. Ve 
suver-i âlem dahi a'yân-ı gaybiyyenin, ya'nî a'yân-ı sabitenin suretleridir. 
Bu halde suver-i âlem esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri olur; ve eğer bu mezâhir 
olmasa esma müteayyin olmaz idi. Binâenaleyh ulûhiyyetin zahirde tahak- 
kuku, âlemin vücûduna mütevakkıftır. Ve suver-i âlem zahir, esma dahi 
bâtındır. Ve zahir olan suver-i âlemin kıyamı, onun bâtını olan esma 
iledir. Binâenaleyh insanı ta'rîf ederken zahirini ve bâtınını aldığımız gibi, 
ulûhiyyeti ta'rîf ederken, onun zahiri olan suver-i âlemi ve bâtını olan 
esmayı alırız. / Ve insanın suretinin zahiri, kendisini müdebbir olan 
ruhuna ve nefsine, lisân-ı zahir ile hâmid olduğu gibi, Allah Teâlâ dahi 
sûret-i âlemi kendi nefsine hâmid kıldı. Çünkü sûret-i insanın bakâsı ve 
hayâtı ve insanlığı ve kemâlât-ı ilâhiyye tahsili ve sûret-i ilâhiyye üzere 
mahlûk olmasıyla tavsifi, bâtını olan rûh sebebiyledir. Ve keza zahir ve 
bâtının mecmuu olan sûret-i âlemin bakâsı ve kıyamı dahi, kendisinin 
bâtını ve ruhu olan Hak'la olduğu için ona hâmiddir. Velâkin bizim 
vücûd-ı mukayyedimiz ve taayyünümüz perde olduğundan, onların 
teşbihlerini idrâk edemiyoruz. Zîrâ âlemin suretlerinin ecnâs ve envâ'ı 
çoktur. Biz o suretlerin kâffesini ihata edemeyiz. Çünkü her cinsin sureti, 
ancak kendi cinsinin lisânı üzere olan hamd ve senasını anlıyabilir. İmdi 
suver-i âlem kendilerinin ervah ve esmasını nakâyıs-ı imkâniyyeden 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 271 

tenzih etmeleri hasebiyle müsebbih olurlar; ve kendilerinden zahir olan 
kemâlât hasebiyle de hamd ederler. 

Böyle olunca âlemin suretlerinin hepsi, Hakk'ın lisanları olup, 
Hakka sena ile nâtıktır. Ve işte bunun için jJûM J> 4J oU-i (Fatiha, 
1/1) Ya'nî "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsûstur" dedi 
ki, senanın akıbetleri ona râcîdir demek olur. Binâenaleyh sena 
eden ve sena olunan ancak O 'dur (10). 

Ma'lûm olsun ki, "Kelâm" Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır. Ve vücûd 
ancak Hakk'ın vücûdu olduğundan sıfat-ı kelâm ile ittisâf dahi ancak o 
vücûd-i vahide mahsûstur. Ve suver-i âlemin kâffesi vücûd-ı mutlak-ı 
Hakk'ın bi't-tenezzül, bi-hasebi'1-esmâ taayyününden ibaret olmakla, 
bunların hepsinde zahir olan Hak'tır. Ve âlemin suretleri Hakk'ın 
zahiridir. Binâenaleyh sıfât-ı Hak bu mezâhirde / onların isti'dâdları ve 
taayyünlerinin muktezâsı vech ile zahir olur. Ve onlardan kelâmın sudûru 
dahi, muktezâ-yı hallerine göredir. Ve bu suretlerin cümlesinden 
mütekellim olan Hak olduğundan her birisi, ayrı ayrı Hakk'ın birer 
lisânıdır. Nitekim Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'nin onikinci 
babında buyururlar ki: "Nebat ve cemâdın ervahı vardır ki, ehl-i keşiften 
gayrisinin idrâkinden bâtındır. Binâenaleyh hayvandan idrâk olunan şey, 
onlarda hissolunmaz. Ve insan tesmiye olunan bu mizâc-ı hâssın gayri 
olarak, ehl-i keşf indinde her bir şey hayvân-ı nâtıktır. Ve bizim keşfimiz 
dahi ona şâhiddir. Zîrâ biz lisân-ı nâtık ile taşların Hakk'ı zikrettiklerini 
kulaklarımızla işittik." Ve yine o babın diğer bir mahallinde buyururlar: 
"Bu tesbîh, keşif sahibi olmayan ehl-i nazarın dediği gibi, lisân-ı hâl ile 
değildir." Ve yine "Elli dördüncü suâlin cevâbı"nda buyururlar ki: 
"Ulemâ-i rüsumdan âmme indinde Allah'ın sâmit olan eşyadaki kelâmı, 
kelâm-ı hâldir. Ya'nî şöyle ve böyle olduğu onun hâlinden anlaşılır; hattâ 
eğer o sâmit lisâna geleydi, anlaşılan şeyi söylerdi. Bu taife misâl îrâd edip 
derler ki: Arz, çiviye niçin beni yarıyorsun der; ve arz dahi, beni 
mıhlayana nazar et! der. İşte onların indinde bu, kelâm-ı hâldir. 
Binâenaleyh onlar, Hak Teâlâ'nm *±^> £~~i ^1 ^ {/• 0]j (Isrâ, 17/44) ve 
\j\ : ~ 01 jlli JQ- ç»j% oG "*S J* 'i\Jk\ £>> \i[ (Ahzâb, 33/72) 



272 NUH FASSI 

kelâmıyla ihbar buyrulan her bir şeyin teşbihini ve semâvât ve arzın 
emânet-i Hakk'ı yüklenmekten ibâ ettiklerini bu esâsa bina etmişlerdir. 
Halbuki ehl-i keşf indinde cemâd ve nebat ve hayvandan herbir şeyin 
nutku işitilir. Abd, nâstan mütekellim olan kimselerin nutkunu nasıl işitir 
ise, eşyâ-yı sâmitenin nutkunu dahi hayâlde değil, âlem-i histe kulağıyla 
öylece işitir." 

İmdi âlemlerin suretlerinin kâffesi Hakk'ın lisanları olduğundan, onlar 
^JL-JI *Jj Jj alil (Fatiha, 1/1) dediler. Ve senanın akıbetleri Allah'a 
râci'dir. Şu halde hâmid ve mahmûd Hak olmuş olur. Zîrâ bu suretlerde 
müteayyin olup hamd eden Hak'tır; ve suretlerin cümlesinin ruhu olmakla 
mahmûd olan yine Hak'tır. / Şiir: 

İmdi eğer sen, tenzih ile kail olur isen mukayyid olursun; ve 
eğer teşbih ile kail olursan muhaddid olursun (11). 

Ya'nî eğer Hakk'ı yalnız tenzih edecek olur isen, O'nu takyîd etmiş 
olursun. Zîrâ Hak sıfât-ı muhdesâttan ve maddiyyâttan münezzehtir, 
denildikde, onun sıfatı bunların sıfatından başkadır demek olur ki, bu da 
Hakk'ı bir sıfat ile takyîdden ibarettir; veyahut Hak mukayyedâttan 
münezzehtir, denilince, ıtlak kaydıyla takyîd edilmiş olur. Binâenaleyh 
yalnız tenzihe kail olan mukayyid olur. Ve eğer Hakk'ı, yalnız teşbih 
edecek olur isen, muhaddid olursun. Zîrâ teşbîh Hakk'ı cismâniyyâta 
benzetmektir; ve Hak cismâniyyete benzetilince, onda hasredilmiş olur. Bu 
ise gayr-ı mahdûd olan Hakk-ı mutlakı, hudûd-ı cismâniyyât ile tahdîd 
etmektir. 

Ve eğer sen emreyn ile kail olursan müseddid olursun; ve 
maârifde imâm ve seyyid olursun (12). 

Ya'nî eğer sen Hakk'ı hem tenzîh ve hem de teşbîh edecek olur isen, 
nefsini tarîk-ı sedâd ve salâh üzerine sevk etmiş olur ve bu surette de maâ- 
rif-i ilâhiyyede imâm ve muktedâ-bih ve seyyid bulunursun. Zîrâ bâlâda 
îzâh olunduğu üzere ulûhiyyetin had ve ta'rîfi Hakk'ın zahir ve bâtını ahz 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 273 

edilmekle olur; ve Hak, âlemin suretinin bâtını ve sûret-i âlem onun 
zahiridir. Hak âlemin suretinin bâtını denilince, bâtınıyyeti hasebiyle 
âlemin suretlerinden tenzih edilmiş olur; ve suver-i âlem onun zahiridir, 
denilince dahi teşbih olur. Binâenaleyh böyle diyen kimse hem tenzih ve 
hem de teşbih ile kail olup nefsini doğru yola sevk etmiş bulunur. Ve bu 
maârif-i musîbe ile hakîkat-ı halden câhil olanlara, imâm ve muktedâ-bih 
olarak onların seyyidi olur. / Mesnevi: 20 

Tercüme: "Kâh güneş ve kâh deniz olursun. Kâh kaf dağı ve kâh ankâ 
kuşu olursun. Sen kendi zâtında ne busun, ne de osun. Ey vehimlerden 
hâriç ve ziyâdeden ziyâde! Ey bî-nakş olan zât-ı pâk! Bu kadar suretler ile 
hem tenzih eden ve hem de teşbih eyleyen senden hayrandır." 

İmdi çiftlik ile kail olan kimse şerîk isbât edici oldu; ve teklik 
ile kail olan kimse dahi tevhîd eyleyici oldu (13). 

Ya'nî bir kimse birisi halkın ve diğeri Hakk'ın vücûdu olmak üzere iki 
vücûd isbât edip varlığı çift görse, Hakk'a şerîk isbât etmiş olur. 
Binâenaleyh böyle bir kimse Hakk'ın vücûdunu ayrı ve halkın vücûdunu 
da ayrı görüp Hakk'ı halktan tenzih eder. Ve vücûd-ı Hakk'ı, ifrâd edip 
vâhiddir diyen kimse dahi, onu vahdet ile takyîd eder. Zîrâ evvelen kesreti 
isbât eder. Ba'dehû Hakk'ı kesretten ihraç edip tevhîd eyler. Binâenaleyh 
bu da evvelki gibi haberi olmaksızın şirke düşer. Çünkü teklik ve çiftlik 
muktezâ-yı adeddir. Halbuki Hak ne ikinin ikincisi, ne de kesîrin vahidi 
değildir. 

Eğer sen iki kılıcı isen, teşbihten sakın! Ve eğer tek kılıcı isen, 
tenzihten sakın! (14). 

/ Ya'nî bu kesret-i taayyünâtı görüp vücûd-ı halkı isbât etmek suretiyle 



274 NUHFASSI 

vücûd-ı Hakk'ı, iki vücûdun ikincisi olarak telâkki edersen, bu sırf teşbîh 
olur ki şirktir. Binâenaleyh bu şirki mutazammın olan teşbihten sakın! Ve 
eğer bu taayyünâttan ve vücûd-ı halktan vücûd-ı Hakk'ı çıkarıp, Hak 
bunların cümlesinden münezzehtir, diyecek olursan bu da sırf tenzih olur 
ki, kezâlik şirktir. Zîrâ evvelen bir şeyin vücûdunu isbât etmeyince, onun 
içinden birşey çıkarmak mutasavver değildir. Binâenaleyh kezâlik şirki 
mutazammın olan tenzihten dahi sakın! 

İmdi sen O değilsin, belki sen O'sun; ve sen O'nu ayn-ı umurda 
mutlak ve mukayyed olarak görürsün (15). 

Ya'nî sen hazret-i şehâdette, kayd-ı zahir ile mukayyed olduğun için, 
vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın aynı değilsin. Binâenaleyh bu kayd-ı taayyün 
içinde sen O değilsin. Fakat senin bu taayyünün vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın 
min-haysü's-sıfât tenezzülünden husule gelmiş bir vücûd-i i'tibârî olduğu 
için, hakîkat-i vücûd i'tibâriyle sen O'nun aynısın. Binânelayh sen O'sun. 
Ve sen O'nu a'yân-ı eşya suretlerinde müserrah, ya'nî mutlak, ve 
mukayyed olarak görürsün. Zîrâ suver-i a'yândan her birisi vücûd-ı 
mutlakm takayyüdünden hâsıl olmuştur; ve her bir mukayyed, diğer 
mukayyedin gayrıdır. Fakat cümlesinin hakikati vücûd-ı mutlak olmak 
i'tibâriyle yekdiğerinin aynıdır. 

Misâl: Elimize bir iplik alıp, onun üzerinde beş düğüm yapsak. Bu 
düğümlerde zahir olan ve düğümlerin suretini vücûda getiren ipliktir. Fakat 
bu düğümlere iplik tesmiye olunmaz; onların adı düğümdür. Zîrâ mutlak 
iken mukayyed oldu. Ve iplik ile görülen işler düğümlerle / görülmez. 
Binâenaleyh düğümler mukayyediy etleri i'tibâriyle iplik değildir. Fakat 
vücûd-ı müstakil sahibi olmayıp, onların vücûdu ipliğin vücûdundan 
başka bir şey olmadığından düğümler ipliktir. 

Diğer misâl: Bahr-ı muhit ale'l-ıtlâk bir deryadır. Fakat onun 
suyunu muhtelifü'l-eşkâl beş bardağın içine koysak, bardakların eşkaliyle 
mukayyed ve onlarda münhasır olduğundan, o sular bahr-ı muhitin aynı 
değildir; ve onlara bahr-ı muhittir desek, herkes hande eder. Çünkü bahr-ı 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 275 

muhît gemileri ve insanları gark eylediği halde bunlarda o hâssa yoktur; 
fakat onların vücûdu bahr-ı muhitin takayyüdünden husule gelmiş birer 
vücûd olduğundan bu i'tibâr ile bahr-ı muhitin aynıdır. 



Allah Teâlâ ^ && 'JŞ (Şura, 42/11) dedi, tenzih eyledi; ^İJI >j 
'j~*j\ (Şûra, 42/11) dedi, teşbih etti. Ve Allah Teâlâ ^ «JÜT 'Jj dedi, 
teşbih ve tesniye kıldı; j---— *Jl g --.-. » ... U jaj dedi, tenzih ve ifrâd 
eyledi (16). 



Ya'nî Allah Teâlâ *^J 4İuS'. tr J kavliyle kendisini hem tenzih ve hem 
de teşbih ve tesniye eyledi. Zîrâ "ke-mislihi" deki "kâf" zâid i'tibâr 
olundukda "O'nun misli birşey yoktur" demek olur ki, bu da avamın 
anlayışına göre, sırf tenzihtir. Çünkü kâffe-i eşyadan onun misliyyeti nefy 
edilmiş oluyor; ve Hak onlardan münezzehtir deniliyor. 

Fakat "kâf", gayr-ı zâid i'tibâr olundukda *&S ^4 nin ma'nâsı Ji* ^ 
4i* ya'nî "O'nun misli bir misil yoktur" demek olur. Bu da havassın 
anlayışına göre teşbih ve tesniyedir. Zîrâ Hak hakkında evvelen misil isbât 
olunuyor; ba'dehû o misilden eşyanın misliyyeti nefy ediliyor. Bu ise 
vücûdda ikilik ve müşabehet isnadından başka bir şey değildir. / 

Ve keza Hak Teâlâ'nra *s-r+}\ £*H* j*j kavli de hem teşbih ve 
tesniyeyi ve hem de tenzih ve tefrîdi mutazammındır. Zîrâ bu kavi işitilince 
vehle-i ûlâda avamın zihnine mütebâdir olan ma'nâ, "işiticilik" ve 
M görücülük" te Hakk'ın halka müşârik olmasıdır. Çünkü halk dahi işitir, 
görür. Halbuki bu ma'nâda ikilik ve müşabehet vardır. Tesniye, ya'nî iki 
kılmak budur ki, işitmek ve görmek hassasını hâiz olarak bir Hakk'ın ve 
bir de halkın vücûdu vardır; ve müşabehet dahi görmekte ve işitmekte 
Hakk'ın, halka benzemesidir. 

Fakat bu âyet-i kerîmeden ehl-i havassın anladığı tenzîh ve tefrîd 
ma'nâsına gelince y> zamirinin evvelen zikri ve haber olan "Semî' ve 
Basîr" kelimelerinin harf-i ta'rîf ile gelmesi hasr ifâde ettiği cihetle ma'nâ 



276 NUH FASSI 

"Semi' ve Basîr olan ancak Hak'tır; başka semî' ve basîr yoktur" demek 
olur. Bu ise ancak tenzih ve ifrâddır. 

Ma'lûm olsun ki, vücûd birdir; o da, Hakk'ın vücûdudur. Bu vücûd, 
namütenahi olmakla beraber, hiçbir kayd ile mukayyed değildir. Fakat 
O'nun zâtında mündemiç, namütenahi birtakım nisbetler vardır. Vahidin 
içinde bulunan nısfıyyet, sülüsiyyet ve rub'iyyet, ilh... gibi. Ve Hakk'ın 
nisbetleri ise sıfatları ve onlardan sâdır olan esmâsıdır. Binâenaleyh Hak, 
bu namütenahi olan isimleriyle zahir olmak için, âsâra lüzum vardır. Bu 
eserler zahir olmak için onların suretleri evvelen ilm-i Hak'ta peyda olur. 
Şu halde bu suretler hayâlât-ı ilâhiyye olur. Bu hayâlâta zahirde vücûd 
vermek için, vücûd-ı Hak mertebe-i letafetten mertebe-i kesafete tenezzül 
buyurur. İşte bu da Hakk'ın Zahir ismi ile olan tecellîsidir; ve bu tecellî bu 
namütenahi vücûdun yine kendi zâtına olan tecellîsidir. Demek ki, bu 
suver-i kesîre ve bu taayyünât-ı bî-nihâye vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın 
mukayyeden zuhurundan ibarettir, tmdi gayr nerededir ki, Hak ondan 
tenzih ve tefrîd olunsun; veyahut ona benzetilsin. Teşbih ve tenzih ancak 
Zahir ve Bâtın dediğimiz iki şe'n-i ilâhînin / birbirine nisbeti i'tibâriyle 
söylenen sözlerdir. Yoksa teşbih ile tenzih Hakk'ın hakikati için zâtidir. 
Zîrâ Zahir ve Bâtın isimleri Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesidir. Ve şuûnâtı ise 
O'nun zâtının aynıdır. Binâenaleyh vücûd-ı Hak hem tenzihi ve hem de 
teşbihi câmi'dir. 

Eğer Nûh, kavmi için iki da'vet arasını cem' edeydi, elbette 
onlar ona icabet ederlerdi. Böyle olunca, onları cihâren da'vet 
eyledi; ba'dehû onları isrâren da'vet etti. Sonra onlara 
"Rabbinize istiğfar edin ki, muhakkak O gaffardır" (Nûh, 71/10) 
dedi. Ve Nûh (a.s.) "Yâ Rab ben, kavmimi gece gündüz da'vet 
ettim, benim da'vetim onlara firardan gayrı ziyâde etmedi" (Nûh, 
71/6) dedi (17). 

Ya'nî Nûh (a.s.), Muhammed (s.a.v.) hazretleri gibi tenzih ve teşbih 
da'veti arasını cem 1 edeydi, elbette kavmi ona icabet ederlerdi. Halbuki 
onun kavmi, mezâhir-i esmâiyyenin kesreti ile vahdetten hicaba 
düşmüşlerdi. Nûh (a.s.) tenzîhde mübalağa edip, mezâhir-i esmâiyye olan 



FUSÛSU'L-HÎKEM TERCÜME VE ŞERHİ 277 

asnâmdan vahdet-i sırf a da'vet etti. Zîrâ her bir nebîye ilm-i risâletten 
verilen şey, ümmetinin isti'dâdına göredir. Nûh (a.s.) bu hakikati bildiği 
için ümmetini bir suretle da'vet eyledi. Halbuki onlar mezâhir-i kesîre 
müşahedesinde müstağrak olduklarından bu da'vete icabet etmediler; ve 
kendilerini Hakk'ın gayrı bildiklerinden asnâma taptılar. Binâenaleyh Nûh 
(a.s.) onları cihâren da'vet etti; ya'nî ism-i Zâhir'e da'vet edip, eğer siz 
Hakk'ı kendinizden baîd ve münezzeh gördünüz ise, sizin putlarınızdan 
dahi münezzehtir dedi. Velâkin onların isti'dâdlarının muktezâsı küfür 
olduğundan bu suret-i cismâniyyede dahi küfr-i kesret ile vech-i ahadiyyeti 
setr ettiler. Ba'dehû onları isrâren, ya'nî ism-i Bâtın'a da'vet edip dedi ki: 
Hak nasıl ki sizin putlarınızın suretinde mevcûd ise, sizin suretlerinizde / 25 
dahi mevcûddur. Hz. Nuh'un bu da'veti dahi ma'rifet-i nübüvvete lâyık 
bir da'vet idi. Çünkü ümmetinin isti'dâdına vâkıf idi. Halbuki onlar 
kesret-i zahire ile iştigâlleri hasebiyle vahdet-i bâtıneden baîd oldukları 
için, bunu da anlamadılar. Ondan sonra Cenâb-ı Nûh kavmine dedi ki: 
Rabbinizden gafrı isteyin, tâ ki sizi bu taayyünât perdelerinden ve zulmânî 
hicablardan örtsün. Ve siz dahi vahdet-i Hakk'a nazır olun; zîrâ Rabbinizin 
mağfiret taleb edenler hakkındaki gafrı mübalağa üzere olur. Nûh (a.s.)ın 
kavmini kâh ism-i Zâhir'e ve kâh ism-i Bâtın'a da'vet etmesinden nâşî 
onlar hayrete düşüp bu da'vet-i furkâniyyeye icabet etmediler. Cenâb-ı 
Nûh onları Rabb'ine şikâyet edip dedi ki: Yâ Rab, ben kavmimi leylen 
Bâtın'a ve nehâren Zâhir'e da'vet ettim; ve gece gündüz da'vetten zail 
olmadım. Benim onlara olan da'vetim firardan başka bir şey artırmadı. 



Ve Cenâb-ı Nûh, kavmi tarafından zikr eyledi ki, onlar onun 
icâbet-i da'vetinden vâcib olan şeyi bildikleri için onun 
da 'yetinden tesâmüm ettiler. Böyle olunca ulemâ-i billâh 
Cenâb-ı Nuh'un kavmi hakkında lisân-ı zemm ile onlar üzerine 
senadan işaret ettiği şeyi bildi; ve onda Furkân olduğu için, 
onun da'vetine icabet etmediklerini dahi bildi. Halbuki emr, 
Kur' ân' dır, Furkân değildir. Ve Kur' ân' da ikâme olunan kimse 



278 NUH FASSI 

her ne kadar onun içinde olsa da, Furkân'ı ısğâ etmez; zîrâ 
Kur' ân, Furkân'ı mutazammındır (18). 



Ya'nî Nûh (a.s.) \jj&u»\j ^lil Jt ^U»! ljW ^ ^ ^V 5 UiT ^ 
^L* (Nûh, 71/7) âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere kavminin 
hâlinden bahisle dedi ki: "Yâ Rab, ben onları her ne vakit senin gafr 
etmene daVet ettim ise, onlar bu da'vete icabetin, Hakkın nûr-ı vücûdu 
ile taayyünât-ı hicâbiyye ve hucüb-i zulmâniyyeden gafr / ve setri mûcib 
olduğunu bildikleri ve bunu kendi dinlerine ve hallerine muvafık olmayan 
bir şey olduğunu anladıkları için, parmaklarıyla kulaklarını tıkayıp, 
tesâmüm ettiler ve esvâblanna büründüler. Ve bunu Nûh (a.s.)m da'vetini 
işitmemek için yaptılar. Halbuki kavm-i Nûh, bu da'vete inkâr suretinde 
icabet ettiler. Zîrâ Cenâb-ı Nûh onları istiğfara, ya'nî taleb-i gafra ve 
istitâra da'vet etti. Onlar surette inkâr ettiler; fakat fiilen icabet ettiler. 
Çünkü parmaklarıyla sâmi alarmı ve elbiseleriyle vücûdlarını örttüler. Ve 
kesret-i taayyünât ile vech-i ahadiyyeti setr ettiler. Ve icabetleri ism-i 
Zâhir'in suretine ve Hakk'ın mufassal ve furkânî olan kitabına oldu. Zîrâ 
âlem, Hakk'ın nefes-i rahmânîde tekellüm ettiği kelâmın sûret-i 
manzumesidir. Ve'1-hâsıl kavm-i Nûh kavlen nebîlerini inkâr ettiler; fakat 
sanemlerinin mezâhiri ile vech-i mutlakı setr ettikleri için fiilen icabet etmiş 
oldular. Binâenaleyh Nûh (a.s.) dahi onlara zemm suretinde sena edip *->j . 
î;& ^>&JI ^ j>}*\ J* jifr (Nûh, 71/26) ya'nî "Yâ Rab, yeryüzünde 
kâfirlerden devr eden bir kimse bırakma!" dedi ki, bu onların bâtına ve 
cem'a vusulleri için duadır. Zîrâ ism-i Zâhir'in suretlerinden birer suret 
olan onların ecsâdı fânî olmakla bâtına ve cem'a vâsıl olurlar. İşte ulemâ-i 
billâh, Cenâb-ı Nuh'un kavmi hakkında, lisân-ı zemm ile onlar üzerine 
senadan ne şeye işaret ettiğini bildiler; ve o muhakkıkîn-ı ulemâ Cenâb-ı 
Nuh'un da'vetinde Furkân olduğu için kavminin o da'vete icabet 
etmediğini de bildiler. Zîrâ kesretten vahdete ve teşbihten tenzihe da'vet, 
ayn-ı Furkân'dır. Halbuki emr-i vücûd Kur'ân'dır, Furkân değildir. 
Ya'nî cemî'-i esmâ-yı ilâhiyyeyi cami' ve hakâyık-ı mütebâyine ve 
mütekâbileyi hâvî olan ahadiyyet-i zâtiyyenin ihatasından hâriç hiçbir şey 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 279 

yoktur. Ve esmâ-i ilâhiyye ise, Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesi olup, kendisinin 
aynıdır; ve O'nun şuûnâtı ise zâtının muktezâsıdır. Binâenaleyh zât-ı 
ahadiyye bi-hasebi'1-mahal, esmâsıyla mezâhir-i imkâniyyede zuhuru ve 
tecellîsi i'tibâriyle bir şeyden tenzih olunmaz. Zîrâ hiçbir şey kendi zâtının 
muktezâsından tenzîh olunmaz. Böyle olunca emr-i vücûd Kur'ân'dır, 
Furkân değildir. Ve Kur'ân, ya'nî cem" mertebesinde ikâme olunan kimse 
Furkân'a, ya'nî farka, müteallik olan ihbârâtı kabul etmez. Çünkü ayn-ı 
cem'de olduğu için farkın ne olduğunu bilmez; ve o kimse her ne kadar 
fark içinde olsa bile, yine Furkân'a müteallik ihbârâtı kabul etmez. Zîrâ 
Kur'ân, Furkân'ı mutazammındır. Ya'nî / farkın ne kadar merâtib-i 
tafsîliyyesi varsa, Kur'ân ve cem' mertebesinde hepsi müctemi'dir. 
Halbuki Furkân Kur'ân'ı, ya'nî fark cem'i, mutazammın değildir. Çünkü 
Kur'ân'da, ya'nî mertebe-i cem'de, müctemi' olan a'yânın her birisinde 
mahal hasebiyle Hakk'ın zuhuru furkânîdir, ya'nî fark üzerinedir. Şu 
halde Furkân, Kur'ân'ı mutazammın olmadığından, mertebe-i Kur'ân'da 
ve makâm-ı cem'de bulunan Furkân'a, ya'nî makâm-ı farka, da'vet 
olundukda kabul etmez. 



Ve bunun için, Kurana, ancak Muhammed (s.a.v.) ve nâs için 
ihraç olunan ümmetin hayırlısı olan bu ümmet, mahsûs kılındı. 
Binâenaleyh s>J-b aKST ^-li (Şûra, 42/11) emri, emr-i vâhidde cem' 
etti (19). 



Ya'nî emr-i vücûd Furkân olmayıp Kur'ân olduğu ve Kur'ân Furkân'ı 
mutazammın bulunduğu için, makâm-ı cem', ancak (S.a.v.) Efendimiz'e 
ve ümmetlerin hayırlısı olan onların ümmetlerine mahsûs oldu. Ve onlar 
teşbîh ve tenzîh beynini cem'a me'mûr oldular. Halbuki ondan evvelki 
mürselîn ve onların ümmetleri Furkân şuhûduna me'mûr idiler. Binâen- 
aleyh mürselîn-i müşârun-ileyhim hazarâtı ümmetlerini Nûh (a.s.) gibi kâh 
Furkân'a ve kâh Kur'ân'a da'vet eder; ya'nî kâh teşbîhe ve kâh tenzihe 
ya'nî müteferrik surette da'vet eyler idi; ve Mûsâ (a.s.) gibi sırf tenzîhe ve 
îsâ (a.s.) gibi sırf teşbîhe da'vet ederdi. Ümmet-i Muhammed (a.s.) ise 



280 NUH FASSI 

Kur'ân'a me'mûrdur; ve Kur'ân teşbih ve tenzih beynini câmi'dir. 

İmdi edyân-ı kadîmede güçlük ve bu edyân ile mütedeyyin olan ümem 
üzerine de şiddet vardır. j~A\ ^ ju.^ ^Ij j*J>\ ^ aJÜ\ Jb^ (Bakara, 2/185) 
âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere dîn-i Muhammedi'de kolaylık 
ve bu din ile mütedeyyin olanlar için dahi tahfif vardır. Böyle olunca, dîn-i 
Muhammedi teşbih ve tenzih emrini emr-i vâhidde, ya'nî / ^ &*£ ^J 
âyet-i kerîmesi gibi bir âyette cem* etti. 

Mürselîn-i sâirenin da'veti ile, risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz'in 
da'veti arasındaki farkın sebebi budur ki, her bir resule ilm-i risâletten 
verilen şey, bilâ-ziyâde ve lâ-noksân, ümmetinin isti'dâdına göredir. Ve 
ism-i Zahir hasebiyle kemâlât-ı ilâhiyyenin hazret-i şehâdette zuhuru ise 
tedricîdir, defi değildir. Bu hakikat kitâb-ı tabiatı tedkîk eden hükemâ ve 
erbâb-ı fen gibi ukül-i nazariyye ehlince de müsellemdir. Ve suver-i 
âlemden her bir suretin kendisine mahsûs birtakım istihâlâtı, ibtidâî, vasatî 
ve intihâî halleri vardır. İnsanların zekâ ve irfanları dahi bu kaideye 
tâbi'dir. Binâenaleyh evvelki resullerin getirdikleri şerâyi', kendi 
ümmetlerinin muktezâ-yı isti'dâdlarıdır. Onun için kimi sırf teşbihe kimi 
sırf tenzihe ve kimi müteferrik surette kâh tenzihe ve kâh teşbihe da'vet 
etti. Fakat (S.a.v.) Efendimiz nebiyy-i âhiru'z-zamân olup ümmeti en 
sonra geldiğinden ve onların zekâ ve irfanları, el-yevm meşhûd olduğu 
üzere, derece-i kemâli bulduğundan Kur'ân ile geldi. Zîrâ bugün küre-i arz 
üzerinde bulunan ve muhtelif edyâna sâlik olan insanların cümlesi 
Kur'ân'a da'vet olunduğu için, hepsi ümmet-i Muhammed'dir. Şu kadar ki 
bunlardan üçyüz milyonu bu da'vete icabet etmiş ve diğerleri el-ân da'vet 
edilmekte bulunmuştur. Ve pey-der-pey hakâyık-ı ahvâlin, mütefekkirîn-i 
zekiyye taraflarından kabulü me'mûldür. Nitekim Avrupa erbâb-ı fünûnu 
şimdiden vahdet-i vücûdu idrâke bile başlamışlardır. 

İmdi eğer Nûh (a.s.) kavmine, lâfzan bu âyet mislini getireydi, 
ona icabet ederlerdi. Zîrâ âyet-i vâhidede, belki nısf-ı âyette, 
teşbih ve tenzih eyledi. Nûh (a.s.) ise / onların ukül ve 
rûhâniyyetleri haysiyyetiyle kavmini leylen da'vet etti; zîrâ onlar 
gaybdır. Ve onları suretlerinin ve cüsselerinin zahiri hay siy- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 281 

yetiyle nehâren dahi kezâlik da'vet eyledi; ve da'vette ^ aİİJt \j4 
(Şûra, 42/11) gibi cem' etmedi. Böyle olunca bu Furkân'dan dola- 
yı onların bevâtınları nefret etti; onların firarını artırdı (20). 



Ya'nî kavm-i Nuh'un Kur'ân'a isti'dâdlan olup da Cenâb-ı Nûh dahi 
onlara lafzan makâm-ı cem'i gösteren bu âyetin mislini getireydi, icabet 
ederlerdi. Zîrâ Muhammed (s.a.v.), âyet-i vâhidede, ya'nî t.^ *&S ^ 
âyet-i kerîmesinde ve belki bu âyetin nısfında, bâlâda îzâh olunduğu vech 
ile teşbîh ve tenzîh beynini cem' etti. Fakat onlarda bu isti'dâd olmadığı 
için teşbîh ve tenzîhe sûret-i müteferrikada da'vet etti. Şöyle ki, onların 
ukül ve rûhâniyyetleri cihetinden, onları leylen, ya'nî bâtına ve gayba, 
da'vet eyledi. Çünkü ukül ve rûhâniyyet gaybdır. 

Ma'lûm olsun ki, gayb ikidir: Birisi "gayb-ı hakîkî"dir ki, zât-ı mutlaka 
ve mefâtîh-i gayb olan hakâyık-ı esmâiyyedir. Zîrâ zât-ı mutlaka 
lâ-taayyün mertebesi olduğundan, ondan sonraki merâtibin kâffesinin 
ebtan-ı bütünüdür. Ve mefâtîh-i gayb olan hakâyık-ı esmâiyye, ya'nî 
a'yân-ı sabite, her ne kadar lâ-taayyün mertebesinden sonra ise de, 
mertebe-i ilmiyye olmak hasebiyle âlem-i ibda' olan ervah ve misâl ve 
hazret-i şehâdet mertebelerine nazaran gaybdır; ve zât-ı mutlakın 
şuûnâtıdır. İkincisi "gayb-ı izafî" dir; ve o da âlem-i emrdir; ve ukül ve 
nüfûs ve ervahın âlem-i ibdâ'ıdır. Ve âlem-i emr ve ibda' dahi bize izafetle 
gayb ve karanlık olduğu için gecedir. Ve gayb-ı hakîkî olan zât-ı mutlaka 
ve âlem-i maânî olan hakâyık-ı esmâ-yı zâtiyyeye nisbetle şehâdet ve 
aydınlık olduğu için gündüzdür. Bu cihetten Cenâb-ı Nuh'un da'veti> 
kavminin ukül ve rûhâniyetleri haysiyyetiyle âlem-i gayba ve küdûret-i 
beşeriy yeden tecerrüde ve ahkâm-ı imkâniy yeden insilâha idi. Bu ise 
onların muktezâ-yı isti'dâdlarına muhalif olmakla icabet etmediler. 
Ba'dehû onların muktezâ-yı isti'dâdlan olan şeye, ya'nî suretlerinin ve 
cisimlerinin zahiri cihetinden mesâlih-i cismâniyye maişetleri hakkındaki 
ahkâma da'vet etti. Bu iki da'vetin yekdiğerine münâfî olduğunu 



282 NUH FASSI 

30 gördüklerinden kavminin hayret / ve dalâleti ziyâde oldu. Ve Nûh (a.s.) 
s.^ji 4İuT ^ âyet-i kerîmesinde olduğu gibi da'vette tenzih ve teşbih 
beynini cem' etmeyip, böyle kâh bâtına ve kâh zahire da'vet ettiği için* 
kavminin bevâtını nefret etti. Binâenaleyh bu da'vet onların firarını 
artırdı. Ve Cenâb-ı Nuh'un bu suretle daVeti, ba'zı ukül-i nakısa 
erbabının zannettiği gibi noksân-ı ma'riîeti değil, belki kemâl-i ma'rifeti 
gösterir'. 

Ba'dehû Nûh (a.s.) kendi nefsinden haber verdi ki, tahkîkan o 
onları Hakk'ın keşf etmesine değil, gafr ve setr etmesine da'vet 
etti. Ve onlar Nûh (a.s.)dan bunu anladılar. Bunun için 
parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve libâslarına büründüler. 
Bunun hepsi Nuh'un onları da'vet eylediği setrin suretidir. İmdi 
onlar Nuh'un da'vetine, lebbeyk ile değil, fiil ile icabet 
eylediler. Halbuki ^ &*£ ]j4 âyet-i kerîmesinde mislin isbâtı ve 
nefyi vardır. Ve işte bunun için (S.a.v.) muhakkak kendisine 
cevâmi'-i kelim i'tâ olunduğunu kendi nefsinden ihbar eyledi. 
İmdi Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) kavmini leylen ve 
ne hâren da'vet etmedi. Belki onları gündüzde geceye ve gecede 
gündüze da'vet etti (21). 

Ya'nî Nûh (a.s.), kendi kendine Hakk'a hitaben kavmini Hakk'ın 
nûr-ı vücûdu ile taayyünât-ı hicâbiyyenin setrine, ya'nî gayb canibine ve 
ism-i Bâtın'a da'vet ettiğini ve yoksa vücûdât-ı imkâniyyenin keşfine, 
ya'nî şehâdet canibine ve ism-i Zâhir'e da'vet etmediğini söyledi. Ve 
kavmi ise Cenâb-ı Nuh'un bu gafr ve setre olan daVetini, setr-i sûrî 
anladılar. Böyle anladıkları için parmaklarını kulaklarına tıkadılar; 
sem'lerini setr ettiler ve libâslarına bürünüp vücûdlarını setr eylediler. 
İsti'dâdlarının iktizâsı bu idi. Bu yaptıkları şeyin hepsi, Cenâb-ı Nuh'un 
da'vet ettiği setrin suretidir. / Zîrâ parmakla kulak tıkamak ve libâsa 
bürünmek "setr" fiilinden başka bir şey değildir. Binâenaleyh Cenâb-ı 
Nuh'un da'vetine onlar fiilen icabet ettiler; "lebbeyk" ile icabet etmediler. 
Eğer "lebbeyk" ile icabet edeydiler, böyle fiil-i setri icra etmezlerdi. 
Halbuki Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'ın da'veti, Cenâb-ı 
Nuh'un da'veti gibi, müteferrik surette kâh farka ve kâh cem'a değildir. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 283 

Belki onun *^ a&S ^ âyet-i kerîmesiyle vâki' olan da'vetinde mislin 
hem isbâtı ve hemde nefyi olduğundan fark ve cem' müctemi'dir. Ve onun 
da'veti fark ve cem', teşbih ve tenzih beynini cami' olduğu için çAy? c-Jjl 
(J£3l ya'nî "Bana cevâmi'-i kelim i'tâ olundu" hadîs-i şerîfiyle kendi 
nefsinden haber verdi. Ya'nî "esmâ-yı ilâhiyye ve onların kâffe-i 
muktezayâtı bana verildi" demek olur. Böyle olunca Muhammed (s.a.v.) 
kavmini sûret-i müteferrikada leylen, ya'nî mücerred bâtına ve tenzihe; ve 
nehâren, ya'nî münhasıran zahire ve teşbihe da'vet etmedi; belki nehârda 
leyle, ya'nî zahirde ve teşbîhde bâtına; ve leylde nehâra, ya'nî bâtında ve 
tenzîhde zahire ve teşbihe da'vet eyledi. 

îmdi Nûh (a.s.) hikmetinde kavmine dedi ki: "Hak Teâlâ 
üzerinize yağmur yağdırıcı olduğu halde semâyı irsal eder." 
(Nûh, 71/11) Ve o maânîde nıaârif-i akliyye ve nazar-ı i'tibârîdir. 
"Ve size emval ile, ya'nî sizi ona meyi ettiren şey ile, imdâd 
eder." (Nûh, 71/12) İmdi sizi ona meyi ettirdiği vakit, onda 
suretinizi görürsünüz. Böyle olunca sizden muhakkak onu 
gördüğünü tahayyül eden kimse, arif olmadı; ve sizden 
muhakkak nefsini gördüğünü arif olan kimse, ariftir. İşte bunun 
için / nâs âlim-i billâha ve gayr-ı âlim-i billâha münkasim oldu. 
Ve "onun veledi" nazar-ı fikrîlerinin intâc eylediği şeydir; ve 
emr-i ma'rifetin ilmi, müşahedeye mevkuf olup netâyic-i 
fikirden baîddir, "ancak hasardır." (Nûh, 71/21) İmdi onların 
ticâretleri menfaat vermedi ve onlar mühtedî olmadılar (22). 

Ya'nî Nûh (a.s.) istiğfar ile maksûd olan hikmetinin beyânında 
kavmine dedi ki: Eğer siz tenzîh-i aklînin muktezâsı üzere bana icabet 
ederseniz, Allah Teâlâ semâyı, ya'nî sehâbı, yağmurları rîzân olduğu 
halde, sizin üzerinize gönderir. Ve o yağmurlar dahi, ma'nâlarda maârif-i 
akliyyedir ve nazar-ı i'tibârîdir. Ve size emval ile, ya'ni sizi tecelliyât-ı 
hubbiyye ve cevâzib-i cemâliyyeden Hak tarafına meyi ettiren şeyle imdâd 
eder. Zîrâ "mâl" kalb-i insanînin mail olduğu şeye denir. Ve o tecellîler ve 
cazibeler sizi Hak tarafına meyi ettirdiği, ya'nî sizi makam-ı fenaya îsâl 
eylediği ve Hak o makamda size tecellî-i zatî ile tecellî ettiği vakit, siz o 



284 NUHFASSI 

makamda kendi suretinizi, ya'nî a*yân-ı sabitenizin suretini, müşahede 
edersiniz. İmdi bu makamda sizden biriniz gördüğü sureti Hak zannedip, 
ben Hakk'ı müşahede ettim diye tahayyül ederse, hatâ eder ve Hakk'ı 
bîlmemiş olur. Zîrâ Hak bir surete sığmaktan eceli ve a'lâdır. Ve sizden 
biriniz eğer bu makamda gördüğü suretin kendi nefsi olduğunu ve mir'ât-ı 
Hak'ta kendini veyahut kendi mir'âtında Hakk'ı müşahede ettiğini bilse, o 
kimse ariftir. Zîrâ Hak herkesin ayn-ı sabitesinin husûsiyyeti hasebiyle 
tecellî eder; ve abdin ma'rifet-i sahîhası ayn-ı sabitesinin suretinde olan 
nefsinin ma'rifetidir. Binâenaleyh o arifin müşahede ettiği kendi nefsidir. 
Ve ayn-ı sabitesi ise esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin suretidir. Ve sülükten 
maksûd olan dahi mazhar olduğu ismin, ya'nî Rabb-i hâssının ma'rifetidir; 
ve bu kimse evvelki kimse gibi sâhib-i tahayyül değildir. 

İşte buraya kadar olan kelâm Cenâb-ı Nuh'un kavmine olan kelâmının 
tefsiridir. Zîrâ Cenâb-ı Nûh kavminin makam ve halleri iktizâsınca icâbet-i 
fiiliyyelerini, ya'nî istihza ve istihfaf ile istiğfara ve istitâra / parmaklarını 
kulaklarına tıkamak ve esvâblanna bürünmek suretiyle tevessül ettiklerini 
müşahede ettiği vakit, onların muttali' olamıyacakları veçhile, onlara 
hidâyet etmek için, kendi makamından mekren nüzul etti. Ve bâlâda zikr 
olunan kelâmı, zahiri onların zahirden anladıkları şeye münâsip olmak ve 
bâtını onların efkâr ve ukülü ile idrâklerine muvafık bulunmak üzere 
söyledi ki, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bunları îzâh buyurdu. 

Şimdi de Hz. Şeyh arif ve gayr-ı arifi beyânen buyururlar: Şöyle ki, 
nâs "âlim-i billâh" ve "gayr-ı âlim-i billâh" olmak üzere iki kısımdır. 
Âlim-i billâh olanlar, mir'ât-ı Hak'ta onların zahir olan isti'dâdları 
hasebiyle ancak nefisleri olduğunu bilenlerdir. Ve gayr-ı âlim-i billâh 
olanlar dahi, Allah'ı bildiklerini ve onu müşahede ettiklerini tahayyül eden 
kimselerdir. Halbuki onlar mir'ât-ı Hak'ta isti'dâdları hasebiyle ancak 
nefislerini müşahede ederler. Nitekim hadîs-i şerîfde <->y> juü *~jû J>j* ^ 
4jj buyrulmuştur. Ve gayr-ı âlim olanların "veled"i onların nazar-ı 
fikrîlerinin, Hak hakkında teşbîh ve tekeyyüften birtakım kıyâsât-ı 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 285 

burhâniyye ile çıkardıkları neticedir. Halbuki Allah'ın ma'rifetinde matlûb 
olan emrin ilmi, âfâk ve enfüste olan âyâtullâhı müşahedeye mevkuftur. 
Ve emr-i ma'rifetin ilmi netâyic-i fikirden uzaktır. Ve ben kitâb-ı tabiatı 
tedkîk edip aklım ile hakikati idrâk ederim; dirayetim ve zekâvetim vardır; 
enbiyâya ihtiyâcım yoktur, diyen felâsifenin ve erbâb-ı fennin netâyic-i 
fikriyyeleri hasardan başka bir şey değildir. Onlar bu hezeyanlar ile 
ömürlerini ve isti'dâdlarım zayi' ederler. Ve onların sermâyeleri olan 
ömürleri ve isti'dâdları boşuna sarf edilmiş olduğundan ticâretlerinde 
menfaat yoktur. Binâenaleyh nûr-ı hakîkata rehyâb-ı zafer olamazlar. 

/ İmdi onların mülküdür diye tahayyül eyledikleri şeyden 
ellerinde bulunan şey, onlardan zail oldu. Ve o mülk 
Muhammedîler hakkında *-* o&âU*s-*i çZIht U» \jüj\j (Hadîd, 57/7)dir. Ve 
Nûh ile Nûhîler hakkında *A-—fj ^ji j* tji*S ^ (İsrâ, 17/2)dır. İmdi 
onlar için mülkü ve Allah için onda vekâleti isbât eyledi. Böyle 
olunca onlar, onda müstahlefûndur. Binâenaleyh mülk Allah 
içindir; ve Allah onların vekilidir. Şu halde mülk onlar içindir. 
Ve bu, mülk-i istihlâftır; ve bu sebeble Hak mülkün meliki oldu. 
Nitekim Tirmizî dedi (23). 

Ya'nî netâyic-i fikriyye ile onların ellerinde hâsıl olan ulûmdan 
kendilerinin mülkü olduğunu tahayyül eyledikleri şey onlardan zail oldu. 
Çünkü o ilim îmân ve şuhûda mukârin değildir; belki zan ve hayâldir. 
Nitekim Hak Teâlâ buyurur: 0>&j Vj ^ ö\ ^ ^ cLÜ Â? ^ L*j (Câsiye, 
45/24) Ve onların zunûn üzerine mebnî olan amelleri serâb gibi zail olur. 
Nitekim Hak Teâlâ buyurur: *U ûUJiJI <~~>*i '^-t-M ^Ar^ ^^ ^y^ c/^3 
(Nûr, 24/39) Ve o mülk, Muhammedîler hakkında: o^lU^ Jİ&İ- U. Ijiilf, 
v (Hadîd, 57/7) âyet-i kerîmesinin medlulü mucibince mülk-i istihlâftır. 
Ma'nâ-yı münîfi: "Allah Teâlâ'nın onda sizi müstahlefîn kıldığı şeyden, 
ya'nî ilimden infâk ediniz; ya'nî fukarâ-i talibine isti'dâdlarına göre 
veriniz" demek olur. Binâenaleyh bu kavlin medlulü mucibince "ilim" 
Allah'ın mülküdür; ve Muhammedîler onda istihlâf olunmuştur. Bi'1-asâle 
onların mülkü değildir. Ve o mülk Cenâb-ı Nûh ile onun zevki üzere olan 
Nûhîler hakkında ^L-^j ^^ ^ IjJlj^j >l\ (Isrâ, 17/2) âyet-i kerîmesinin 



286 NUHFASSI 

medlulü mucibince onların mülküdür; fakat onda tasarrufa me'mûr 
degillerdir. Zîrâ âyet-i kerîmenin medlulü budur ki: Mülk ve malınızdan ve 
ulûmunuzdan elinizde bulunan şey sizin mülkünüzdür; fakat siz, onun 
üzerine beni vekîl ittihâz edin; benden gayri vekil ittihâz etmeyin! İmdi 
Allah Teâlâ J>u âyette Nûhîler için mülkü ve mülkte Allah için vekâleti isbât 
etti. Zîrâ onlar Allah Teâlâ'nın, kendilerinin a'yânı suretlerinde zahir 
35 olduğunu bilmediler. / Ve Hakk'ın temliki ile mülkün kâffesine 
mâlikiyyetlerine adem-i vukufları hasebiyle hilâfete istihkakları olmadı. 
Fakat Muhammedîler ma'rifetleri cihetiyle hilâfete müstehak oldular. 
Muhammedîler, her ne kadar mülkte istihlâf olunmuş iseler de, mülk 
bi'1-asâle Allah içindir. Fakat Allah Nûhîlerin vekilidir. Ve Allah onların 
vekili olunca, mülk onlar için olmuş olur; velâkin bu temlik temlîk-i hakîkî 
değildir. 

Suâl: Kur'ân-ı Kerîm'de Muhammedîlere hitaben: oJUjU ^ *i\ a_JJ M 
%fj (Müzzemmil, 73/9) buyrulur. Binâenaleyh vekâlet-i ilâhiyye 
hususunda Muhammedîler ile Nûhîlerin ne farkı vardır? 

Cevap: Nûhîler için istihlâf yoktur, yalnız temlik sabittir. Fakat 
Muhammedîler için hem istihlâf ve hem de temlik sabittir. Binâenaleyh 
Muhammedîlerin zevki, Nûhîlerin zevkini de câmi'dir. Velâkin Nûhîlerde 
Muhammedîlerin zevki yoktur. 

Bu temlîk, temlîk-i hakîkî olmayıp mecazî olduğu için, Hz. Şeyh, bu 
mülk mülk-i istihlâftır; bu sebeble, Hak Tirmizî'nin dediği gibi, mülkün 
meliki olur, buyurdu. Zîrâ onların vücûdu bi'1-asâle Hakk'ındır ve 
Hakk'ın mülküdür. Çünkü onların vücûdlarında mâlik ve mutasarrıf ve 
kayyûm Hak'tır. Ve bi'1-mukâbele Hak, onların melikidir. Zîrâ onların 
vücûdu, Hakk'ın vücûd-ı izâfîsidir. Ve onlar o vücûdda istihlâfen 
muttasarrıftırlar. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber'in velayetinden iki yüz sene 
evvel gelen Şeyh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali el-Hakîm Tirmizî (k.s.) 
bir takım suâller îrâd edip, "Onların cevâbını hâtem-i evliya, ya'nî 
evliyâ-yı vakt verecektir" buyurmuş; ve Hz. Şeyh onların cevaplarını 
Fütûhât-ı Mekkiyye'nin dörtyüz kırkdördüncü babında vermişlerdir. 
Suâlin birisi dahi "Hak mülkün melikidir" kelâmı idi. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 287 

/ "Ve mekr-i azîm ile mekr eylediler." (Nûh, 71/22) Zîrâ Allah'a 
da* vet, da'vet olunana mekrdir. Çünkü o bidayetten ma'dûm 
kılınmadı ki gayeye da'vet oluna <üül J[ ijiiî (Yûsuf, 12/108). İşte 
bu, "basiret üzerine", ayn-ı mekrdir. Binâenaleyh Nebî (a.s.) 
emrin küllisi Allah'a mahsûs olduğuna tenbîh eyledi (24). 

Ya'nî Nûh (a.s.)ın da'vetine karşı, kavmi mekr-i azîm ile mekr ettiler. 
Çünkü Allah'a da'vet, da'vet olunan için mekrdir. Esasen daVetullah, 
Allah'dan Allah'adır. Zîrâ Allah, da'vet eden ile da'vet olunanın 
"ayn"ıdır. Ve da'vet olunan bidayette ma'dûm olmalı ve Hak onunla 
beraber farz olunmamalıdır ki, müntehâ olan Allah'a da'vet olunsun. 
Halbuki f£\+ j>\ ç£** y> 3 (Hadîd, 57/4) âyet-i kerimesinde beyân 
buyrulduğu üzere, biz nerede olursak olalım Hak dâima bizimle 
beraberdir. Binâenaleyh Hak, bidayette bizde ma'dûm değildir ki biz 
nihayette ona da'vet olunalım; ve biz mevcûd oldukça o bizimle beraberdir. 
Şu halde Hakk'a nasıl da'vet olunuruz! İşte bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de 
buyrulan *İJ1 J\\^\ (Yûsuf, 12/108) Ya'nî "Allah'a da'vet ediniz!" hitabı 
ayn-ı mekrdir. Fakat (S.a.v.) Efendimizin emr-i Hak'la ümmetine olan 
hitabı "Allah'a basîret ve ilim üzerine da'vet ediniz!" suretinde 
olduğundan, bu da'vet Allah'dan Allah'a olur. Binâenaleyh zevk-i 
Muhammedi üzere da'vet asla mekr değildir. Zîrâ Muhammedîlerin da'veti, 
Furkân'a değil, Kur'ân'a ve cem'adır. Onun için Nebî (a.s.) s^-m^ J* 
(Yûsuf, 12/108) ya'nî "Basîret üzere" kaydiyle emrin küllisi Allah'a 
mahsûs olduğunu, ya'nî onun şuhûdunda da'vet eden, da'vet olunan ve 
kendisine da'vet kılınan ve kendisinden da'vet edilen hep bir şeyden ibaret 
bulunduğunu ve o şey -i vahidin, muhtelif mertebelerde birtakım mütekâbil 
esma ile zahir olduğunu tenbîh eyledi. 

Bosnevî, Kâşânî, Ya'küb Hân ve Te'vîl-i Muhkem "tenbîh"i (S.a.v.) 
Efendimiz'e râci' kılmışlar; ve Dâvûd Kayseri Nûh (a.s.)'a veyahut 
Hakk'a; ve Mevlânâ Câmî ise mutlak dâîye veya Hakk'a; ve Abdü'1-Ganî 
Nâblusî dahi şerhinde *;U^- «ui tarzında yazıp mutlak Hakk'a; ve Bâlî 
Efendi dahi Cenâb-ı Nuh'a nisbet eylemişlerdir. Maahâzâ / cümlesinin 
vechi vardır. Zîrâ Cenâb-ı Nûh kendi kavmini hem farka ve hem de cem'a 



288 NUHFASSI 

daVet etti; fakat sûret-i müteferrikada da'vet etti. Şu halde onun da'veti 
dahi hadd-i zâtında basiret üzeredir. Çünkü vahdete da'vet etmiştir. Ve 
keza bfl-cümle enbiyâ dahi kavmini vahdete da'vet eder. Ve Hak ise 
peygamberlerini ma'rifet-i Hakk'a da'vet için göndermiştir. Binâenaleyh 
elsine-i enbiyâ ile basiret üzere da'vet eder; ve Fahr-i âlem (s.a.v.) 
Efendimiz'in da'veti basiret üzerine olduğuna ise Kur'ân şâhiddir. 

İmdi Nûh (a.s.), kavmini Hak'la beraber iken, Hakk'a da'vet ettiği ve 
bu da bir mekr olduğu için ona karşı kavmi dahi mekr-i azîm etti, ya'nî 
onun melerinden daha büyük mekr etti. 

Böyle olunca onları mekren da'vet ettiği gibi, onlar da mekren 
icabet ettiler. Muhammedi geldi, bildi ki muhakkak Allah'a 
da'vet, onun hüviyyeti haysiyyetiyle değil, ancak esması 
haysiyyetiyledir. Binâenaleyh Hak Teâlâ: »Jİj p-^-jJ' J\ cef& J^ fji 
(Meryem, 19/85) ya'nî "Biz ol günde muttakîleri güruh güruh 
Rahman 'a cem' ederiz" buyurdu. İmdi harf- i gayeyi getirdi ve 
onu isme mukârin kıldı. Öyle ise biz bildik ki, âlem onların 
muttaki olmalarını îcâb eden bir ism-i ilâhînin taht-ı 
hîtasındadır (25). 

Ya'nî dâî ve med'uvv şey'-i vâhid ve Hak med'uvv ile beraber iken 
Cenâb-ı Nuh'un kavmini Allah'a da'veti mekr olduğundan, onların 
icabetleri dahi mekr ile oldu. Ve onların ne suretle mekren icabet 
eyledikleri biraz aşağıda izah olunacaktır. Halbuki da'vete gelen 
Muhammedi, ya'nî vâris-i Muhammedi, da'vet Hakk'ın hüviyyet-i 
ahadiyyesi cihetinden değil, esması cihetinden olduğunu bildi. Zîrâ / 
Hakk'ın hüviyyet-i ahadiyyesi cemî'-i mezâhirde sâridir; ve cemî'-i 
taayyünâtı sûrî ve ma'nevî ihâta-i zâtiyyesi ile muhittir. Binâenaleyh 
hüviyyet-i mutlakası i'tibâriyle dâî ve med'uvv şey'-i vâhid olduğundan 
ona da'vet mekr olur. Esma cihetinden da'vet ise böyle değildir. Bu 
cihetten med'uvv bir ismin terbiyesinden diğer ismin terbiyesine da'vet 
olunur. Meselâ Hâfıd veya Müntakım ve Mudili isimlerinin mazharları 
olan kimse, bu isimlerin mukabili olan Râfi' ve Rahim ve Hâdî isimlerine 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 289 

da'vet olunur. Zîrâ evvelki isimler, sonrakilerden daha dar ve daha 
husûsîdir; ve celâlidir. Sonrakiler ise evvelkilerden daha vâsi' ve daha 
kâmildir; ve cemâlidir. Şu halde med'uvv dıyktan vüs'ata ve Celâl'den 
Cemâl'e da'vet edilmiş olur. Çünkü ÎJjt JT *c^ y J^j) (A'râf, 7/156) 
muktezâsınca rahmet olan Cemâl, Celâl'den evsa' ve eşmeldir. 

Suâl: Mezâhir-i kevniyyeden her birisi, kendi rabb-i hâssı olan ismin 
kemâlâtı zahir olmak için, sahrâ-yı vücûda gelmiştir. Ve ismin sırât-ı 
müstakimi ne ise, kendi mazhanm nâsıyesinden tutup çeker, götürür. Ve o 
tarîkin müntehâsı o ismin kemâlidir; ve o mazhar dâima o ismin terbiyesi 
tahtmdadır; ve onun hakikati ve ruhu odur. Binâenaleyh bir mazhar, kendi 
rabb-i hâssı ve hakikati ve ruhu olan ismin rubûbiyyetinden, rabb-i hâssı 
olmayan diğer bir ismin rubûbiyyetine mi da'vet olunur? Bu mümkin 
midir? Ve birinin terbiyesi tahtından çıkıp diğerinin terbiyesi altına 
girebilir mi? 

Cevap: Hayır! Bir mazhar, kendi hakikati olan rabb-i hâssın 
rubûbiy yetinden ihraç olunup diğer bir hakikate da'vet olunmak muhaldir. 
Çünkü M-î-V 4_JU! îiJ j^û Jj (Ahzab, 33/62) âyet-i kerîmesi mucibince 
hakâyık-ı ilâhiyyenin tebdil ve tağyiri mümkin değildir. Fakat her bir 
mazhar, mertebe-i ilimden kopup, bu âlem-i şehâdette sûret-i unsuriyye-i 
insâniyye ile zahir oluncaya kadar geçtiği yollardan birer sıfat kapar ve o 
sıfatların rengine boyanır. Binâenaleyh bu kaptığı sıfatlardan hangisi 
diğer sıfatlar üzerine galip gelmiş ise, o mazharda, o sıfatın saltanatı zahir 
olur. Ve o mazhar, o sıfatın münâsibi olan ismin tecellîsini üzerine celb 
edip kendisinde onun hükmü galip olur. Ve şu halde o ismin terbiyesi 
altına girmiş bulunur. Fakat bunların cümlesi arızîdir, / aslî değildir. Zîrâ o 
mazhar aslında hangi ismin mazharı ise, o ismin zevki ve sırât-ı müstakimi 
üzerinedir. Meselâ Nâfi' isminin mazharı olan bir kimsenin zevki ve sıratı, 
herkese îsâl-i menfaattir. O kimse her ne kadar muhît-i kevnîsinden kaptığı 
birtakım sıfât-ı nefsâniyyenin rengine boyanmış olsa da, yine rabb-i hâssı 
olan Nâfi ! isminin zevkinden hâlî değildir. Bu sıfât-ı arıza sâikasıyla 
birtakım mesâvîde bulunsa bile, yine nef -i halkı gözetmedikçe kalben 
müsterih olamaz ve halka zarar îrâs eylese müteessir olur; çünkü rabb-i 
hâssının zevki budur; ve bu isim esmâ-i cemâliyyedendir. Binâenaleyh o 



290 NUH FASSI 

kimse hadd-i zâtında bir ism-i Cemâl'in mazharıdır. Fakat bu âlem-i 
kesafette ve bu sahrâ-yı tabiatta, mezâhire ânz olan sıfat, sıfât-ı celâliyye 
olup, onların bu sıfatlara münâsip olarak celb ettikleri esma dahi, esmâ-i 
celâliyyedir. Zîrâ bilcümle mesâvî kesafet ve tabiatın muktezâsıdır; ve 
hayvâniyyet kesafetle kâimdir; ve ne kadar sıfât-ı hayvâniyye varsa 
cümlesi celâlidir; ve ednâs-ı tabîiyyedendir. Onun için ezvâc ile 
mukârenet-i meşrûadan sonra bile hâl-i cenabetten tatahhur lâzımdır. İşte 
enbiyânın da'veti ism-i Celâl'in terbiyesinden ism-i Cemâl'in 
terbiyesinedir. 

Suâl: Enbiyâ esmâ-i celâliy yeden esmâ-i cemâliyyeye da'vet ediyor. 
Fakat asılda bir ism-i Celâl'in mazharı olan bir kimse, o rabb-i hâssın 
zevki ve sırât-ı müstakimi üzerinde seyr edeceğine ve kendi hakikati olan 
bu ismin dâiresinden dışarı çıkamıyacağına göre, kendi peygamberine 
tâbi' olup Hâdî ism-i Cemâl'inin terbiyesi tahtına girse bile, nef i 
olamıyacaktır. Zîrâ hakâyık-ı ilâhiyyenin tebdili mümkin değildir. Şu 
halde da'vetin ona ne faidesi vardır? 

Cevap: DaVetin fâidesi, ancak Hak için hüccet-i bâliğanın sübûtudur. 

40 Zîrâ peygamber gelip ehl-i Celâl'i / da'vet etmese, onların küfür ve 

dalâletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi; ve şu halde de Hakk'ın Adi ve 

Hakem isimlen zahir olmazdı. Ehl-i Cemâl dahi böyledir. İmdi med'uvv 

olan kimselerde dört suret mutasavverdir: 

Birincisi: Aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı olup, peygamberin 
da'vetine icabetle amel-i sâlih işler. Bu kimse zahiren ve bâtınen ism-i 
Cemâl'in taht-ı terbiyesindedir. 

İkincisi: Aslında bir ism-i Celâl'in mazharıdır. Fakat peygamberin 
da'vetine icabetle, zahirde şeriat üzere âmil olmakla beraber, rabb-i hâssı 
olan o ism-i Celâl'in zevki ve sırât-ı müstakimi üzeredir. Meselâ namaz 
kılar, oruç tutar, hac eyler; velâkin söylediği vakit kizb eder, va'd ettiği 
vakit hulf eyler, emânete hıyanet eyler; ve bunları yapmaktan zevk duyar, 
asla nedamet etmez. t%tc bunlar alâmet-i nifaktır. Binâenaleyh muvakkaten 
esmâ-i cemâliyyenin taht-ı terbiyesinde bulunsa bile fayda vermez. Zîrâ 
ayn-ı sabitesinin isti'dâdı budur. Akıbet rabb-i hâssı olan isim, onu sırât-ı 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 291 

müstakiminin müntehâsına, ya'nî kemâline götürür. 

Üçüncüsü: Aslında bir ism-i Celâl'in mazharı olmakla beraber, bu 
âlem-i şehâdette dahi, zahiren kendisini da'vet eden nebiye tâbi' olmayıp 
inkâr eder. Küffâr bu zümredendir. Bu kimse bâtınen ve zahiren ism-i 
Celâl'in terbiyesi tahtındadır. 

Dördüncüsü: Aslında bir ism-i Cemâl'in mazharı olup zahirde 
hicâbiyyât-ı tabîiyye ve te'sîrât-ı muhîtiyye ile kendisini da'vet eden nebîyi 
tekzîb eder; ve muvakkaten esmâ-i celâliyyenin taht-ı te'sîrinde 
evkât-güzâr olur. Fakat bu eyyâm-ı küfrü içinde dahi rabb-i hâssı olan 
ismin zevki üzere bulunur. Meselâ küfr etmekle beraber yalandan nefret 
ecjer; emânete hıyanet etmez; halka zulümden ictinâb eyler; nihayet nesîm-i 
hidâyet erişip birgün îmân-ı ezelîsi zahir olur. İşte böyle bir kimse bâtınen 
ism-i Cemâl'in ve zahiren ism-i Celâl'in taht-ı terbiyesinde bulunur. 

İmdi peygamberin da'vetiyle herkesin muktezâ-yı isti'dâdı ne ise o 
zahir olur; ve irâde-i ilâhiyye ne suretle taalluk etmiş ise o vuku' bulur. Bu 
kaza ve sırr-ı kad^r bahsi Fass-ı Üzeyrî'de tafsîl olunmuştur, oraya 
müracaat buyrulsun. Binâenaleyh resul ile vâris, iblâğ cihetinden, ancak / 
emr-i teklîfiye hadim olurlar; yoksa emr-i iradîye hadim değildirler. Bunun 
tafsîli dahi Fass-ı Ya'kübî'dedir. Bundan başka peygamber, aslında bir 
ism-i Cemâl'in mazharı olan kimseyi, o ism-i cüz'înin rubûbiyyetinden 
daha şümullü ve daha cem'iyyetli olan ismin rubûbiyyetine da'vet eder. Bu 
basiret üzerine da'vettir. Meselâ aslında Hâdî isminin taht-ı terbiyesinde 
bulunan bir kimse, cemî'-i esmayı muhît olan "Allah" ve "Rahman" 
isimlerine da'vet olunur. Ve bundan hakâyık-ı ilâhiy yenin tebdîli lâzım 
gelmez. Bu keyfiyyet, bahr-i muhitten alman bir bardak suyun yine bahr-ı 
muhite dökülmesine benzer. Alman su tebeddül etmedi; belki bahr-i muhîta 
karışıp onda müstağrak oldu. Ve bu ism-i câmi'a mazhariyet ancak, 
insân-ı kâmilde olur. 

İmdi Hz. Şeyh (r.a.) da'vet, bir ismin rubûbiyyetinden, diğer ismin 
rubûbiyyetine olduğunu Hak Teâlâ Hazretlerinin ç^-J^ J\ 0^ r^^ f y. 
lAij (Meryem, 19/85) kelâm-ı münîfiyle istişhâd buyururlar. 



292 NUH FASSI 

Ma'lûm olsun ki, ehl-i âlem, muttaki olmaları cihetinden, Cebbar 
isminin ihatası altındadır. Ve ittikâ ceberut ve satvet sahibi olan bu ismin 
terbiyesinden neş'et eder. Binâenaleyh muttaki olan kimse Cebbar isminin 
celisi ve mazhandır. Şu halde onun satvet ve ceberûtundan ittikâ, rahmet-i 
âmme sahibi olan Rahman ismine ilticadır. Çünkü Rahmân'ın, 
rahmâniyyeti cihetinden muktezâsı lütuf ve atıfet ve afv ve mağfirettir. 
Muttakîler satvet ve heybet veren ism-i Cebbâr'dan intikâl edip ism-i 
Rahman indinde cem' olunca, onların vücûduna rahmet-i âmme şâmil 
olacağından, artık merhum ve mağfur olurlar. Ve müttakîlerin adedi 
sayılmaz derecede çok olduğu ve her birisi bir ismin mazharı bulunduğu 
halde, cümlesinin Rahman ismi tahtında toplanması, mazhar oldukları 
isimlerden daha şümullü ve daha cem'iyyetli olan bir isme da'vet 
olunduklarını gösterir. Bunun aksi de böyledir. Ya'nî muttaki olmayan 
kimseler ki, dünyâda Rahman isminin celîsidir; / âhirette Cebbar ve 
Müntakım gibi esmâ-i celâliyyeye da'vet olunurlar. Zîrâ bu kimselerin 
adedi dahi pek çoktur. Ve her birerleri Şedîd, Dârr gibi birer esmâ-i 
celâliyyenin mazhandır. Ve dünyada ism-i Rahman tahtında müctemi' 
olup envâ'-ı huzûzât-ı nefsâniyyelerini istifa ederler. Fakat bi'1-âhire 
Müntakım ismi tahtında müctemi' olup kendilerinden intikam alınır. 

İşte bu âyet-i kerîmede Hak Teâlâ harf-i gaye olan (J^Y 1 cemî'-i 
esmaya şâmil olan "Rahman" ismine mukârin kıldı; ve bundan "Rahman" 
isminin kâffe-i esmaya şâmil olduğu anlaşılır. Çünkü "Rahman" ismi ile 
"Allah" ismi arasında fark yoktur. Ve ehl-i âlemden her birisi bir ismin 
terbiyesi altındadır. Ve herkes kendi rabb-i hâssı olan ismin abdidir. 
Binâenaleyh peygamber o esmâ-i müteferrikadan ism-i Rahman veya ism-i 
Allah'ın terbiyesine da'vet eder. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: oyJ&» <->lj\\ 
j^İJI j*-\jl\ Lül f î ^ (Yûsuf, 12/39) ya'nî "Erbâb-ı müteferrika mı 
hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allah mı hayırlıdır?" Ve keza diğer 
bir âyette de buyurur: 'c^Jı \£>\ J İLII ly^l Jî (îsrâ, 17/110) ya'nî "Yâ 
habîbim! deki: Allah'a da'vet ediniz veyahut Rahmân'a da'vet ediniz!". Bu 
da'vet basiret üzere olan bir daVettir. Çünkü erbâb-ı müteferrikanın abdi 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 293 

olmaktan kurtarıp ilâh-ı vahidin ubûdiyyetine idhâl eder. Böyle olunca 
basiret sahibi olan Muhammedi indinde da'vet, Hakk'ın hüviyyeti 
haysiyyetiyle değil, esma haysiyyetiyledir. Zîrâ hüviyyet-i Hak her 
mazharda mevcûddur. Mademki da'vet esma haysiyyetiyledir; ve biz bildik 
ki, âlem ism-i Cebbâr'ın ihatası altındadır, şu halde ehl-i âlem ism-i 
Rahmân'ın ihatası altına girmek için bu ism-i Cebbar onların muttaki 
olmalarını îcâb etti. Ve ism-i Rahmân'ın îcâb ettiği takvanın hakikati 
budur ki, muttaki kendinden sâdır olan hayrat ve kemâlâtı nefsine muzâf 
kılmayıp: Fâil-i hakîkî Hak'tır, bunların cümlesi ona râci'dir der; ve 
Hakk'ı nefsine vikaye, ya'nî siper, ittihâz eder; ve şurûr ve nekâyısı kendi 
nefsine muzâf kılıp nefsini Hakk'a vikaye, ya'nî siper kılar. Zîrâ nekâyıs 
ve şurûrun menşei izafî ve i'tibârî olan vücûdât-ı kevniyyedir. Binâenaleyh 
bu nekâyıs ve şurûr dahi izafî ve i'tibârî olan bir şeydir; ve umûr-ı 
ademiyyedir. / 

İmdi mekrlerinde "Âlihenizi terk etmeyiniz; ve Vedd'i, ve 
Süvâ'-ı ve Yeğûs'u ve Yaûk'u ve Nesr'i de terk etmeyiniz" 
(Nûh, 71/23) dediler. Zîrâ muhakkak onlar âlihelerini terk ettikleri 
vakit, onlardan terk ettikleri kadar, Hak'tan câhil olurlar. Zîrâ 
Hak için her bir ma'bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve 
bilmeyen de bilmez. Ve Hak Teâlâ Muhammedîler hakkında: "Ey 
Habîbim! senin Rabb'in ancak ona ibâdet etmenizi kaza eyledi, 
ya'nî hükmetti" (İsrâ, 17/23) buyurdu (26). 

Ya'nî dâî ile med'uvv min-haysü'1-hüviyye şey'-i vâhid olduğu halde, 
Cenâb-ı Nuh'un kavmini da'vet etmesi mekr olduğu cihetle kavmi dahi 
ona mekr olmak üzere birbirlerine hitaben dediler ki: Sakın âlihelerinizi 
terk etmeyiniz ve insan şeklinde masnû' olan Vedd'i ve deve suretindeki 
Süvâ'ı ve arslan suretinde musavver Yeğûs'u ve at şeklindeki Yaûk'u ve 
kartal biçimindeki Nesr'i terk etmeyiniz. Zîrâ bunlar mezâhir-i İlâhiyyedir. 
Ve bizi da'vet eden peygamber ?se, Hakk'ı bu mezâhirden ihrâc edip, bu 
asnâmda vech-i Hakk'ı müşahededen bizi men' eder; ve biz ayn-ı cem'de 
olduğumuz halde bizi farka da'vet eyler dediler. Filhakika da kavm-i Nûh 



294 NUH FASSI 

âlihelerini terk ettikleri vakit, onlardan terk ettikleri kadar, Hak'tan câhil 
olurlar. Çünkü Hak, hüviyyetiyle cemî'-i zerrâtta mevcûddur. Binâenaleyh 
O'nun her ma'bûdda bir vech-i hâssı vardır. O vechi bilen kimse Hakk'ı 
bilir ve bilmeyen kimse dahi, bilmez. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: \£y U^U 
*JUI a^-j pâ (Bakara, 2/115) "Ne tarafa teveccüh ederseniz edin, Allah'ın 
vechi vâki "dır." / 

Arif -i billâh Hasan Sencerî buyurur: Beyit: 

2y y {£y* Jj <UJfc • iy y l£ ***» Jj *■*■* Jİİ^Ss** l)Uj (SjJ ji & û-^>t~- Oı^b 

Tercüme: "Kâfirler, putların yüzüne secde ederler. Bütün yüzler senin 
cânibinedir, bütün yüzler senin canibine!..." 

Ve bu îzâhdan putperestliğin caiz olduğu anlaşılmasın. Belki 
putperestlik vazî' olan kimselerin; ve Hudâ-perestlik ise şerîf olanların 
kârıdır. 

Ma'lûm olsun ki, ulûhiyyet ve me'lûhiyyet ve âbidiyyet ve 
ma'bûdiyyet ve sâcidiyyet ve mescûdiyyet, herbir aynda zahirdir. Eğer bir 
kimse o mazharın hicâbiyyetine ve sanemıyyetine ibâdet etse veyahut o 
ma'bûd-i masnû'da ilâhın tahayyülüne tapsa, kendi hayâline ve hevâsına 
tapmış olur. Ve bunda yalnız putperestlerin putu değil, mü'min geçinen 
birtakım kimselerin ilâh-ı mu'tekad ve muhayyelleri dahi dâhildir. Fakat 
bir kimse her ma'bûdda ve her mazharda hasr ve ta'yîn bulunmaksızın 
vâhid, ahad olan Allah Teâlâ'ya ibâdet etse, o kimse arif ve mükâşif olmuş 
olur. Bunun için Allah Teâlâ, Muhammedîler hakkında: "Yâ habîbim, 
küllün Rabb'i olan senin Rabb'in, ancak O'na ibâdet etmenizi kaza, ya'nî 
hükm eyledi" buyurdu. Zîrâ her kim puta tapsa veyahut tahayyül eylediği 
bir ma'bûda ibâdet etse, mutlaka Hakk'a ibâdet etmiş olur. Çünkü gerek 
mezâhir-i sûrîde ve gerek hayâlât gibi mezâhir-i ma'nevîde zahir olan hep 
Hak'tır. Vücûd birdir; o da ancak Hakk'ın vücûdudur. Beyt: 

Tercüme: "Gayreti cihanda gayri koymadı; şübhesiz bütün eşyanın 
"ayn"ıoldu." 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 295 

/ İmdi âlim olan bilir ki, ibâdet olunan kimdir ve hangi surette 45 
zahir oldu, tâ ki ibâdet olundu. Ve bilir ki, muhakkak tefrik ve 
kesret suver-i mahsüsede a'zâ gibi ve suver-i rûhâniyyede 
kuvâ-yı ma'neviyye gibidir. Böyle olunca her bir ma'bûdda 
Allah'ın gayrisine ibâdet olunmadı. Binâenaleyh âbidin ednâsı 
onda ulûhiyyet tahayyül eden kimsedir. Eğer bu tahayyül 
olmasaydı, taşa ve onun gayrisine ibâdet olunmazdı. Ve işte 
bunun için, Hak Teâlâ buyurdu ki: "Sen onlara, ma'bûdlarınızı 
tesmiye edin, de!" (Ra'd, 13/33) İmdi eğer onlar o ma'bûdları 
tesmiye edeydiler, onlar onları taş, ağaç ve yıldız isimleriyle 
tesmiye ederlerdi (27). 

Ya'nî evliyâ-i Muhammediyyînden âlim-i billâh olan kimse, 
putperestlerin ibâdeti vaktinde kime ibâdet olunduğunu ve ibâdet olunanın 
hangi surette zahir idiğini bilir; ve keza o âlim-i billâh olan bilir ki, 
ma'bûd-ı vâhiddeki tefrik ve kesret, insanın suver-i mahsüsede, eli, ayağı, 
kulağı, gözü ve emsali a'zâsı gibidir; ve suver-i rûhâniyyede dahi kuvve-i 
basar, kuvve-i sem 1 , kuvve-i şemm, kuvve-i lems, kuvve-i müfekkire, 
kuvve-i hafıza ve kuvve-i hayâliyyesi ve emsali kuvâ-yı ma'neyiyyesi 
gibidir. Ya'nî insanın a'zâ ve kuvâsının kesreti suretinin ahadiyyetine halel 
vermediği gibi, ma'bûdâtın kesreti ve teferruku dahi Hakk'ın ahadiyyetini 
mâni' değildir. Binâenaleyh her hangi ma'bûda ibâdet olunursa olunsun, 
yine Hakk'a ibâdet olunmuş olur. O'nun gayrine ibâdet olunmak 
mutasavver değildir. Şu halde âbidin en aşağısı, her bir ma'bûdda Hakk'ı 
müşahede etmeyip onda ulûhiyyet tahayyül eden kimsedir. Böyle olan 
kimse ilâhdan gafil ve mahcûbdur. Eğer her ibâdet olunan şeyde ulûhiyyet 
ma'nâsı tahayyül olunmasaydı, taşa ve onun gayrı ay ve güneş gibi 
şeylere ibâdet olunmazdı. İşte her ma'bûdda ulûhiyyet tahayyül olunduğu 
için Hak Teâlâ Hazretleri: / Yâ habîbim! sen kavmine: "Siz ma'bûdlarınızı 
adlarıyla çağırınız de!" (Ra'd, 13/33) buyurdu. Şu halde eğer onlar o 
ma'bûdları adlarıyla çağıraydılar, elbette onlara taş, ağaç ve yıldız 
namlarını verip, onları "Allah" ismiyle tesmiye etmezlerdi. 

Ve eğer onlara: "Kime ibâdet ettiniz?" denilse, "Bir ilâha" 



296 NUH FASSI 

derlerdi. Allah'a ve ilâha demezlerdi. Ve âbidin aiâsı, onda 
ulûhiyyet tahayyül etmedi. Belki bu, meclâ-yı ilâhîdir; onun 
tazimi iktizâ eder, dedi. Böyle olunca o iktisâr etmez. Sâhib-i 
tahayyül olan âbid-i ednâ ise: "Biz, bunlara bizi Allah'a kurbeti 
yaklaştırsınlar diye taparız" (Zümer, 39/3) derler. Ve âbid-i a'lâ, 
der ki: "Sizin ilâhınız ancak ilâh-ı vâhiddir"; binâenaleyh nerede 
zahir olursa "O'na inkıyâd edin"; ve nâr-ı tabiatı sönmüş olan 
"muhbitlere müjde ver!" (Hac, 22/34) İmdi onlar "ilâh" dediler ve 
"tabiat" demediler (28). 

Ya'nî kavm-i Nuh'a veya müteaddid putlara tapan kimselere "Kime 
ibâdet ettiniz?" diye sorulsa, onlar cevaplarında elbette bir ilâha, ya'nî 
ilâh-ı mukayyede taptık derlerdi. Yoksa Allah Teâlâ'ya ve ilâh-ı mutlaka 
taptık demezlerdi. Demek ki onlar dahi, ma'bûdlarında ulûhiyyet-i 
mutlakayı hasr etmiyorlar; belki ulûhiyyeti tahayyül ediyorlar. Fakat her 
mazharda ve cemî'-i zerrâtta Hakkı müşahede eden âbid-i a'lâ, o asnâmda 
ulûhiyyeti tahayyül etmez; belki bu meclâ-yı ilâhîdir, ta'zîmi îcâb eder, der. 
Binâenaleyh o, Hakk'ı ma'bûd-ı müteayyen ve mukayyede münhasır 
kılmaz. Çünkü bu âbid / cemî'-i merâyâ-yı eşyada Hakk'ı müşahede eder; 
ve bu ma'bûd dahi o âyînelerden birisidir. Ve Hak zâtı cihetinden vâhid ve 
o âyînelerde mün'akis olan esmasının sûretleriyle kesirdir. Ve bu 
ma'bûdda ulûhiyyeti tahayyül eden âbid-i ednâ ise, âbid-i a'lânın 
müşahedesinden bî-haber olduğundan, biz bunlara bizim Allah'a 
yakınlığımızı yaklaştırsın diye tapıyoruz derler. Nitekim el-yevm 
Isevîlere Hz. isa'nın ve Hz. Meryem'in tasvirleri önünde niçin 
tapındıkları sorulduğu vakit aynı cevâbı veriyorlar. Fakat âbid-i a'lâ 
onlara hitaben: Sizin ilâhınız ancak ilâh-ı vâhiddir. Nerede zahir olursa 
olsun ona inkıyâd edin; Hakkın tecelliyât-ı kesîresi sizi zât-ı vâhidden 
hicaba düşürmesin, der. 

Ey me'mûr olan zât! Nâr-ı tabiatları sönmüş ve Hakka perde olan 
enâniyetleri münkesir olmuş olan muhbitîn, ya'nî mütezellilîn-i hâşi'în, 
"ilâh" dediler, "tabîat" demediler. Zîrâ kendilerinde galip olan şey ne ise 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 297 

onu bildiler. Ve onların nâr-ı tabiatları söndüğü vakit, ilâhiyyet zahir ve 
galip olur; ve kendilerinde olan nâr-ı tabîatm sönmesinden, tabiatın 
müteessir olan bir şey olduğunu ve tasarrufun tabiat için değil, Hak için 
sabit olduğunu bilirler. Binâenaleyh onlar "ilâh" ismini verirler. Eski ve 
yeni feylesoflar gibi "Tabiat şöyle yaptı, böyle yaptı" demezler. Halbuki 
tabiat mutasarrıf değildir; belki kendisi mahall-i tasarruf ve infialdir. 

/ "Ve bir çoğunu ıdlâl eylediler: "ya'nî vahidin vücûh ve niseb 
ile ta'dâdmda hayrete düşürdüler. Ve kitaba vâris kılınıp 
mustafeyn olan, nefislerine "zulmedenler" ziyâde etmediler." Ve 
o üçün evvelidir. İmdi Hak onu "muktesıd" ve "sabık" üzerine 
takdim etti. Ancak dalâlen, ya'nî hayreten, ziyâde eyledi. 
Muhammedi ise "Sen' de hayreti bana ziyâde et!" dedi. Her ne 
vakit onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler; ve üzerlerine 
karanlık bastıkda kâim olurlar. İmdi hâir için devr vardır; ve 
hareket-i devriyye kutbun etrâfındadır; ondan ayrılmaz (29). 

Ya'nî kavm-i Nûh vücûd-ı vahidi, mezâhir âyînelerine mün'akis olan 
onun muhtelif vücûh ve suretlerini ve kendisinde olan esma ve sıfat 
nisbetlerini ta'dâd etmek suretiyle halkın bir çoğunu şaşırtıp hayrete 
düşürdüler. 

Misâl: Bir odanın duvarlarına muka'ar ve muhaddeb ve muka'ariyyet 
ve muhaddebiyyeti mümtezic on âyîne ta'lîk edilse, odanın ortasında kâim 
olan şahs-ı vahidin zili ve hayâli hepsine mün'akis olur; ve şahıs bir iken 
on suret görünür; ve âyînelerin tarz-ı i'mâli başka başka olduğundan her 
birine mün'akis olan hayâl dahi birbirine benzemez. Birinde uzun bir 
vecih, ince bacaklar; ve diğerinde yam yassı ve müdevver bir vecih ve top 
gibi yuvarlak bir gövde, kısacık bacaklar; ve birisinde uzun bir vecih ve 
şişman bir gövde; ve şâirlerinde de bunlara makıys birer suret müşahede 
olunur. Halbuki cümlesi bir şahsın zillidir. Bu ihtilâf ancak âyînelerin 
ihtilâfından münbaisdir. Şimdi odaya giden diğer bir kimse o hayâlâtı 
görüp her birerlerini başlı başına birer vücûd zan etse ve zillin sahibi olan 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 297 

onu bildiler. Ve onların nâr-ı tabiatları söndüğü vakit, ilâhiyyet zahir ve 
galip olur; ve kendilerinde olan nâr-ı tabiatın sönmesinden, tabiatın 
müteessir olan bir şey olduğunu ve tasarrufun tabiat için değil, Hak için 
sabit olduğunu bilirler. Binâenaleyh onlar "ilâh" ismini verirler. Eski ve 
yeni feylesoflar gibi "Tabiat şöyle yaptı, böyle yaptı" demezler. Halbuki 
tabiat mutasarrıf değildir; belki kendisi mahall-i tasarruf ve infialdir. 

/ "Ve bir çoğunu ıdlâl eylediler: "ya'nî vahidin vücûh ve niseb 
ile ta'dâdında hayrete düşürdüler. Ve kitaba vâris kılınıp 
mustafeyn olan, nefislerine "zulmedenler" ziyâde etmediler." Ve 
o üçün evvelidir. İmdi Hak onu "muktesıd" ve "sabık" üzerine 
takdim etti. Ancak dalâlen, ya'nî hayreten, ziyâde eyledi. 
Muhammedi ise "Sen'de hayreti bana ziyâde et!" dedi. Her ne 
vakit onlara aydınlık olsa, onun içinde yürürler; ve üzerlerine 
karanlık bastıkda kâim olurlar. İmdi hâir için devr vardır; ve 
hareket-i devriyye kutbun etrâfındadır; ondan ayrılmaz (29). 

Ya'nî kavm-i Nûh vücûd-ı vahidi, mezâhir âyînelerine mün'akis olan 
onun muhtelif vücûh ve suretlerini ve kendisinde olan esma ve sıfat 
nisbetlerini ta'dâd etmek suretiyle halkın bir çoğunu şaşırtıp hayrete 
düşürdüler. 

Misâl: Bir odanın duvarlarına muka'ar ve muhaddeb ve muka'ariyyet 
ve muhaddebiyyeti mümtezic on âyine ta'lîk edilse, odanın ortasında kâim 
olan şahs-ı vahidin zili ve hayâli hepsine mün'akis olur; ve şahıs bir iken 
on suret görünür; ve âyînelerin tarz-ı i'mâli başka başka olduğundan her 
birine mün'akis olan hayâl dahi birbirine benzemez. Birinde uzun bir 
vecih, ince bacaklar; ve diğerinde yam yassı ve müdevver bir vecih ve top 
gibi yuvarlak bir gövde, kısacık bacaklar; ve birisinde uzun bir vecih ve 
şişman bir gövde; ve şâirlerinde de bunlara makıys birer suret müşahede 
olunur. Halbuki cümlesi bir şahsın zillidir. Bu ihtilâf ancak âyînelerin 
ihtilâfından münbaisdir. Şimdi odaya giden diğer bir kimse o hayâlâtı 
görüp her birerlerini başlı başına birer vücûd zan etse ve zillin sahibi olan 



298 NUH FASSI 

şahs-ı vâhidden gafil olsa, bu şaşkınlıktan başka birşey değildir. Böyle bir 
kimse bu gördüğü hayâlâta vücûd verdiği için şaşkın olduğu gibi, bu 
iddiasına başkalarını da da'vet etse, onları da şaşırtıp hayrete düşürür. / 
İşte bu taifenin hayreti cehle müstenid bir şaşkınlıktan mütevellid olduğu 
için hayret-i mezmûmedir. Fakat bu merâyâ-yı muhtelifede zahir olan 
suretler hep şahs-ı vahidin zilli olup, mahallin ihtilâfı hasebiyle böyle 
muhtelif vücûh ile göründüğünü bilen kimselerin hayreti, ilme müstenid 
olduğu için hayret-i mahmudedir. Zîrâ bu taife: aJUI a^ ^ IjJy L^li 
(Bakara, 2/115) âyet-i kerîmesi muktezâsmca her cihetten vücûd-ı vâhid-i 
Hakk'ın tecellîsini görürler. Ve o tecellîde istihlâk ve hayretlerinden ve 
vücûd-ı vahidin müşahedesinden nâşî bir vechi diğer vecihden ve bir ciheti 
diğer cihetten fark ve temyîz edemezler. Beyit: 

pj-* ^ L>- ajU- ja j ^ \y <ül>- y *g ç-LLl vilU (j\ J>jj** j* y. «jW 

Tercüme: "Cilvelenme bana beyhude emîr-i hac ki, 

Gördüğün Kâ'be senin; ben görürüm beyti Huda." 

Tercüme: "Vech, birden gayri değildir. Sen âyîneleri saydığın vakit 
taaddüd eder." 

İmdi bu şuhûd, zevk-i Muhammedî üzere olan şuhûddur. Ve bu şuhûd 
sahibi olanlar nefislerine zulmedenlerdir ki, onlar kitâb-ı Kur'ân ve 
Furkân'a, ya'nî cem' ve farka, vâris kılınan güzîdegândır. Ve onların 
nefislerine zulmü, vücûd-i imkânîlerinin muktezâsı olan şehevâtı terk 
etmeleri ve zılâl-i esmâiyyeden ibaret vücûdât-ı mukayyede ve 
müteayyenelerini nefy eylemeleridir. Ve bu "nefislerine zâlim olanlar": ** 

(Fâtır, 35/32) âyet-i kerîmesinde zikr olunan üç taifenin evvelkisidir. Ve 
50 Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu üç / taife hakkında: '^ys. ^S' *Vja 
<4-l ^ j^İTj sj^lj ya'nî "Onların cümlesi vâhid menzilesindedir ve hepsi 
cennettedir" buyurdular. İmdi "nefsine zâlim olan" kimse vâhid-i hakîkîyi 
birtakım i'tibârât ile teksir edip bu kesrette de vahdeti müşahede eder; ve 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 299 

"muktesıd" ise vâhidde kesreti ve kesrette vahidi müşahede edip, bu iki 
şuhûd arasını cem' eder; ve "sabık" ise adedi birleştirip kesîri vâhid 
müşahede eder. Binâenaleyh "muktesıd" ile "sabık" Hakk'ın ve halkın 
vücûdlarını i'tibâr ve isbât ettiklerinden ehl-i hayret değildirler. Fakat 
"zâlim"-i Muhammedi vahidi i'tibârât ile kesir gördüğü ve halkın 

+ * * 4 , * * , s 

vücûdunu i'tibâr ve isbât etmediği için hayrettedir. S H^ H\ .^JUâJI *$ ^j 
(Nûh, 71/24) Şu halde Hak onun hayretini ziyâde eder. Nitekim Sallallahu 
aleyhi ve sellem Efendimiz \j^J- dLi ^vj ^j ya'nî "Yâ Rab, benim 
hayretimi sende ziyâde et!" buyurur. Ve bu hayret hayret-i mahmudedir. 

Ma'lûm olsun ki, bu âyet-i kerîme sûre-i Nûh'da vâki': \^şf i_>L>l *tfj 
(Nûh, 71/24) âyet-i kerîmesini müteakiben şeref -vârid olur; ve şu halde 
SlSu \ jsJ\k» tf % (Nûh, 71/24) kavli kavm-i Nuh'a âit bulunur. Çünkü 
"zulm"ün ma'nâ-yı lügavîsi "Bir şeyi mevziinin gayrî olan bir yere vaz' 
etmek"tir. Kavm-i Nûh ise, hacer ve seçerden yaptıkları mezâhir-i 
asnâmda ulûhiyyet tahayyül edip, onlara taabbüd ettikleri için, ulûhiyyeti 
mevziinin gayri olan mahalle vaz' etmekle zâlim oldular. Ve nefislerine 
zulmeden zâlim-i Muhammedîler ise şehevât-ı nefsâniyyelerini mahalline 
vaz' etmediler. Belki muhalefet edip terk ettiler; ve vücûd-ı vahidi birtakım 
niseb-i ademiyye ile teksir etmekle zulm eylediler. Onun için Şeyh (r.a.) 
sûre-i Nûh'da olan bu âyet-i kerîmede vâki' "zâlimin" kavlini lisân-ı 
işaretle "ehl-i kemâl" tarafına işâreten tefsir buyurdular. 

O hayret-i mahmude sahibi olan Muhammedîlere Hak, her ne vakit 
nûr-ı ahadiyyet ile tecellî edip izâe eylese, onlar o nûr içinde yürürler. Zîrâ 
tecellî-i ahadî ile keserât ve hicâb-ı taayyünât kalkar. Binâenaleyh mûcib-i 
hayret olan taaddüdât dahi mürtefi' olur; ve taayyünât-ı kesîre perdelerinin 
karanlığı çöktüğü vakit hayrete düştükleri halde dururlar, yürümezler ve 
kat'-ı merhale etmezler. Ve hayrette olanlar ise devr ederler. Ve hareket-i 
devriyye ise kutup etrafındadır, ondan ayrılmaz. Binâenaleyh onun 
devrinin / evveli ve âhiri yoktur. 

Ve tarîk-ı müstatîl sahibi maildir; maksûddan hâriçtir. Hakkında 



300 NUH FASSI 

hayâl sahibi olduğu şeye tâlibdir. Onun gayesi o hayâldir. 
Binâenaleyh onun için "min" ve "ilâ" ve o ikisinin arasındaki 
şey vardır. Ve hareket-i devriyye sahibi için bed' yoktur ki, ona 
"min" lâzım olsun; ve onun için gaye yoktur ki, onun üzerine 
"ilâ" hükmetsin. Böyle olunca onun için vücûd-ı etemm vardır. 
Ve ona cevâmi'-i kelim ve hikem verildi. Sâlik oldukları 
hatîâttan nâşî ilm-i billâh deryalarında gark oldular. Ve o da 
hayrettir (30). 

Ya'nî tarîk-i müstatîl sahibi merkezden muhîta maildir. Zîrâ o 
taayyünât-ı kesîre perdelerinin arkasında kalmış ve hakîkat-ı halden gafil 
bulunmuştur. Hakk'ı ne kendi nefsinde ve ne de şâir mezâhirde müşahede 
etmez. Onu kendi nefsinden uzakta tahayyül eder. O hayal hanesinde 
tahayyül edip uzak mesafede zannettiği surete teveccüh ile ona tâlib olur. 
Binâenaleyh bu kimse Hak'tan mail ve maksûddan hâriçtir. Ve tahayyül 
ettiği şey kendisinin ilâh-ı mec'ûlü ve Rabb-i mütehayyelidir. Onun sülûkü 
o hayâlde nihayet bulur. İşte bu tarîk-i müstatîl sahibi için "min", ya'nî 
ibtidâ; ve "ilâ", ya'nî intiha; ve bu ibtidâ ve intiha arasında olan mesafe 
vardır. Ya'nî evvelâ kendi vücûdunu ve nefsini ortaya koyar ve nefsini 
merkez addeder; ve Hakk'ın talebine bu merkezden ibtidâen / sâlik olur. 
Ve bu talebi hayâlinde nihayet bulur ki, bu da Hak hakkında verdiği 
karâr-ı hayâlîsidir. Ve nefsinden başlıyarak bu karâr-ı hayalîye vâsıl 
'oluncaya kadar arada mesafe vardır. O bu mesafeyi Allah Teâlâ'ya giden 
bir yol tevehhüm etmiştir. İşte bu seyri ile Hak'tan uzak olur. Çünkü daha 
ibtidâda iken Hakk'ı terk etmiştir. Bu ihtidadan uzaklaştıkça Hak'tan 
uzağa düşer. Halbuki hareket-i devriyye sahibi için başlangıç yoktur ki, 
ona "min", ya'nî ibtidâ lâzım olsun; ve seyrinin nihayeti yoktur ki, onun 
üzerine "ilâ", ya'nî intiha hükmetsin. Onun seyrinin ne evveli ve ne de 
âhiri vardır. Zîrâ seyri muhît-i dâire üzerindedir. Böyle olunca o hareket-i 
devriyye sahibi için vücûd-i etemm vardır. Zîrâ onun seyri küllün 
muhitidir; ve Allah'dan Allah'adır ve Allâh'dadır; ve ona cevâmi'-i kelim 
ve hikem i'tâ olunmuştur. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz pi&l ç-*^ c~J>1 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 301 

buyurup, bu makamdan ihbar eylemişlerdir. Ve bu da hayret-i mahmude 
makamı olup kâffe-i hakâyık-ı ilâhiyye ve hikem-i rabbâniyyeyi câmi'dir 
ki, bâlâda geçen V*>U> Nl kavlinde îzâh olunmuş idi. 

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri kavm-i Nûh hakkında sûre-i 
Nûh'da îjUJÎ <JJI öj> ^ J^J ly^ Jji \ji l^UVli \))$ J^tl^ U* (Nûh, 71/25) 
ya'nî "Onlar hatîeleri sebebiyle gark olunup nâra idhal olundular; onlar 
Allah'dan başka mededkâr bulmadılar" buyurdu. Hz. Şeyh (r.a.) bu âyet-i 
kerîmenin ma'nâsım lisân-ı işaretle "kâmilân" hakkında ahz buyurdular ve 
onu bu yolda tefsir ettiler. Ya'nî hayret-i mahmudeye düşen 
Muhammedîler hatîeleri, ya'nî zenb-i vücûdları sebebiyle ilm-i ilâhî 
canibine doğru kat'-i merâhil ve sülük edip nihayet ilm-i billâh deryasında 
gark oldular. Ya'nî onlar gördüler ki, y^\ ^* <-U ^-U-. ^ t_Ji ^j^-j ya'nî 
"Senin vücûdun bir günahtır ki, ona diğer bir günah kıyâs olunmaz" 
muktezâsınca cemî'-i şurûr ve kabâyıhın menbaı kendilerinin taayyün-i 
kevnîsidir. Şu halde o cemî'-i hatîâtın başıdır. Ve bundan kurtulmak, 
ancak ilm-i ilâhî deryasına doğru sülük edip tahsîl-i ma'rifet ile mümkin 
olur. Hiç durmadılar, öyle yaptılar. Ve onlarda öyle bir ma'rifet / hâsıl 
oldu ki neticede hayrete düştüler; ya'nî vahdet-i zâtiyye ile, niseb-i 
ademiyye kesreti arasında mütehayyir kaldılar. Ve bildiler ki, hakîkat-ı 
vücûd birdir; o da Hakk-ı mutlakm vücûd-ı nâmütenâhîsidir; ve esma 
onun şuûnât-ı zâtiyyesidir. Ve keserât-ı âlem ise onun esması hasebiyle 
vücûd-ı mutlakının takayyüdât ve taayyünâtından ibarettir; ve kendi 
vücûdları dahi bu mezâhirden ve mukayyedâttan birisidir. Binâenaleyh 
zenb-i vücûdlarını ortadan kaldırıp bahr-ı ahadiyyette gark oldular. 

İmdi onlar ayn-ı mâ' da nâra idhâl olundular. Ve Muhammedîler 
hakkında c/^-ı jU^-Ji -titj (Tekvîr, 81/6)dır. Fırını îkâd ettiğim vakit 
( j^slı c/^-.). Böyle olunca onlar kendilerine Allah'dan gayrı ensâr 
bulmadılar. Binâenaleyh Allah onların ayn-ı ensârı oldu. Onlar 
ile'1-ebed onda helak oldular. Eğer Allah Teâlâ onları sahile, 
tabiat sahiline çıkaraydı, onları bu yüksek dereceden indirirdi. 



FUSUSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 301 

buyurup, bu makamdan ihbar eylemişlerdir. Ve bu da hayret-i mahmude 
makamı olup kâffe-i hakâyık-ı ilâhiyye ve hikem-i rabbâniyyeyi câmi'dir 
ki, bâlâda geçen N%> VI kavlinde îzâh olunmuş idi. 

Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ hazretleri kavm-i Nûh hakkında sûre-i 
Nûh'da IjUJî <JJI öj> ^ J^İ IjJ*I JJS î> : \jf& 1ji/f °rf}^ ^ (Nûh, 71/25) 
ya'nî "Onlar hatîeleri sebebiyle gark olunup nâra idhal olundular; onlar 
Allah'dan başka mededkâr bulmadılar" buyurdu. Hz. Şeyh (r.a.) bu âyet-i 
kerîmenin ma'nâsını lisân-ı işaretle "kâmilân" hakkında ahz buyurdular ve 
onu bu yolda tefsir ettiler. Ya'nî hayret-i mahmudeye düşen 
Muhammedîler hatîeleri, ya'nî zenb-i vücûdları sebebiyle ilm-i ilâhî 
canibine doğru kat'-i merâhil ve sülük edip nihayet ilm-i billâh deryasında 
gark oldular. Ya'nî onlar gördüler ki, y^\ v-^ <■£* u*^-i ^ s-^ A*j*j va ' nı 
"Senin vücûdun bir günahtır ki, ona diğer bir günah kıyâs olunmaz" 
muktezâsınca cemî'-i şurûr ve kabâyıhın menbaı kendilerinin taayyün-i 
kevnîsidir. Şu halde o cemî'-i hatîâtın başıdır. Ve bundan kurtulmak, 
ancak ilm-i ilâhî deryasına doğru sülük edip tahsîl-i ma'rifet ile mümkin 
olur. Hiç durmadılar, öyle yaptılar. Ve onlarda öyle bir ma'rifet / hâsıl 
oldu ki neticede hayrete düştüler; ya'nî vahdet-i zâtiyye ile, niseb-i 
ademiyye kesreti arasında mütehayyir kaldılar. Ve bildiler ki, hakîkat-ı 
vücûd birdir; o da Hakk-ı mutlakın vücûd-ı nâmütenâhîsidir; ve esma 
onun şuûnât-ı zâtiyyesidir. Ve keserât-ı âlem ise onun esması hasebiyle 
vücûd-ı mutlakının takayyüdât ve taayyünâtından ibarettir; ve kendi 
vücûdları dahi bu mezâhirden ve mukayyedâttan birisidir. Binâenaleyh 
zenb-i vücûdlarını ortadan kaldırıp bahr-ı ahadiyyette gark oldular. 



İmdi onlar ayn-ı mâ' da nâra idhâl olundular. Ve Muhammedîler 
hakkında c/^-» >**— H 6jj (Tekvîr, 8 l/6)dır. Fırını îkâd ettiğim vakit 
( jjsû\ cJjtJ). Böyle olunca onlar kendilerine Allah'dan gayrı ensâr 
bulmadılar. Binâenaleyh Allah onların ayn-ı ensârı oldu. Onlar 
ile'1-ebed onda helak oldular. Eğer Allah Teâlâ onları sahile, 
tabîat sahiline çıkaraydı, onları bu yüksek dereceden indirirdi. 



302 NUHFASSI 

Her ne kadar küll, Allah için ve Allah ile ve belki ancak Allah 
ise de (31). 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) *^-^ *Js JT *lll ^"UL^-j (Enbiyâ, 21/30) âyet-i 
kerîmesi muktezâsınea her şeyin hayâtı sudan olduğundan ve ilm-i billâhda 
hayât-ı hakîkiyye bulunduğundan "ilim" için "su"yu istiare etti. Ve hadîs-i 
şerîf mucibince onun sübühât-ı vech-i vahdeti nurdan ve zulmetten yetmiş 
bin hicabı yaktığı için dahi "âteş"i "vahdet" için istiare eyledi. Şu halde bu 
istiareler ile ma'nâ böyle olur: Suda, ya'nî ilm-i billâhda, gark olan ehl-i 
hayret nâra, ya'nî vahdete, idhâl olundular, tecellî-i zatî taayyünât-ı 
mütekessireyi yaktı; ayn-ı kesrette vahdeti müşahede ettiler; ilim ile hayat 
ve baka ile fena buldular. Binâenaleyh onlar gark ile harkı müşahede 
ettikleri için eşedd-i hayrete düştüler. / Ve Muhammedîler hakkında 
Kur'ân-ı Kerîm'de 'o'**L jl^Jl lif, (Tekvîr, 81/6) ya'nî "Deryalar iştial 
ettiği vakit" vârid oldu. Nitekim ben fırını iş'âl ettiğim vakit j>dl o^ 
derim. Ya'nî arablar bu ta'bîri isti'mâl ederler. Hz. Şeyh (r.a.) 
Muhammedîler hakkında, suyun aynında ateşin vücûdu vâki' olduğunu bu 
âyet-i kerîme ile istişhâd buyurdu. Zîrâ denizler sudur; ve iştial ise ateşin 
şânındandır. Binâenaleyh bu gark ve hark şuhûdunda, onlar taayyünât-ı 
kevniyyeden hiç bir yardımcı bulmadılar. Zîrâ tecellî-i zatî mezâhirin 
vücûd-ı izafîlerini yaktı. Vücûdu olmayan şeyden ise yardım mutasavver 
değildir. Böyle olunca ancak Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi bakî kaldı. 
Binâenaleyh yardımcı ancak Allah Teâlâ hazretleridir. Nitekim hadîs-i 
kudsîde buyurulur: *** Uli 4io Js- ^ j o> İ J*J Aiki ^j <dıi Uli ^1^1 o*j 
ya'nî "Beni diri kılanı ben kati ederim; ve öldürdüğümün diyeti benim 
üzerimedir; ve diyeti benim üzerime olan kimsenin diyeti de benim". Şu 
halde Allah onların ayn-ı ensârı oldu. Onlar ile'1-ebed Allah'da helak 
oldular. Bu hal de Allah'da fânî ve Allah ile bakî olmaktır. Ya'nî ehlullah 
ıstılahında "fenâ-fillâh" ve "bakâ-billâh" dedikleri şeydir. Onlar ilm-i 
billâh denizlerinde gark olduktan sonra, eğer Allah onları sâhil-i tabîata 
çıkarsaydı, her ne kadar mertebe-i ulûhiyette küll, Allah için ve Allah ile ve 
belki ancak Allah ise de, yine onları bu derece-i refîadan indirmiş olurdu. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 303 

Ma'lûm olsun ki, vücûd-ı hakîkî namütenahi olan zât-ı Hakk'ın 
vücûdundan ibarettir. Ve Hak bu "ahadiyyet" mertebesinde kâffe-i sıfat ve 
esmadan mutlaktır; ve ıtlak kaydından dahi mutlaktır. "Mutlak" ta'bîri 
tefhîm-i meram için vaz' olunan bir ıstılahtır. Ve bu mertebede onun nisebi 
olan sıfat ve esması çekirdeğin içindeki ağaç gibi mahfîdir. Vaktaki onun 
kuvvede olan esması kemâllerini müşahede için müsemmâları olan 
Hak'tan âyîneler, mezâhir ve âsâr taleb ettiler; vücûd-ı mutlak-ı Hak, 
mahzâ esmaya merhameten, mertebe-i ahadiyyetten mertebe-i vâhidiyyete 
tenezzül eyledi. Bu mertebe mertebe-i "ulûhiyyet"tir. îşte bu mertebede zât 
"Allah" ismiyle tesmiye olunur. Ve cemî'-i esma bu isim altında 
toplanmıştır. / Binâenaleyh esmanın kâffesi "Allah" için olmuş olur. 55 

Vücûd-ı vâhid bu mertebeden sonra mertebe-i "rubûbiyyef'e tenezzül 
eder. Zîrâ mertebe-i ilimde yekdîğerinden mümtaz olan esmaya birer 
mazhar iktizâ eder; ve o mezâhiri âit oldukları isimlerin taht-ı terbiyesine 
vermek lâzım gelir. Şu halde esmanın kâffesi "Allah" için olunca, o 
esmanın mezâhiri olan suver-i tabîiy yenin cümlesi de "Allah" için olur. 
Bundan sonra bu mezâhire birer vücûd-ı kesîf vermek îcâb eder. Halbuki 
Hakk'ın vücûdundan başka vücûd yoktur. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı 
eltaf kayd-ı taayyüne bürünerek o esmanın suretlerinde kesafetle zahir 
olur. Şu halde bu mezâhirin vücûdu müstakil olmayıp izafîdir; ve Allah 
iledir; ve belki ancak Allâh'dır. 

Cenâb-ı Nûh "Rabbî" dedi, "İlâhî" demedi. Zîrâ "Rab" için 
sübût vardır. Halbuki "İlâh" esma ile mütenevvi' dir. O her vakit 
bir şendedir. İmdi o "Rab" ile sübût-i telvîni murâd etti. Çünkü 
ondan gayrisi sahih değildir. "Yeryüzünde bırakma!" Onlar üze- 
rine arzın içinde olmaları duasını eder. Ve Muhammedi: "Eğer 
siz ipi sarkıtsanız Allah üzerine düşerdi" dedi. Semâvât ve arzda 
olan Hak içindir. İmdi sen arz içinde / defn olunduğun vakit, 
onun içindesin ve o senin zarfındır; ve onun içinde sizi iade 
ederiz. Ve vücûhun ihtilâfından nâşî, sizi merre-i uhrâda ondan 



304 NUH FASSI 

ihrâc eyleriz. Taleb-i setr için esvâblarma bürünen ve par- 
maklarıyla kulaklarını tıkayan kâfirlerden, devreden bir ahadı; 
tâ ki da'vet umûmî olduğu gibi menfaat dahi umûmî olsun (32). 

Ya'nî Cenâb-ı Nuh'un dâvetine karşı kavmi mekr-i azîm ile mukabele 
etmeleri üzerine, Hazret-i Nûh onlar hakkında: &* ^/>J^\ (J — l* jİj V vj 
\j\js jij^ (Nûh, 71/26) ya'nî "Yâ Rab rûy-i zeminde kâfirlerden birisini 
bırakma!" diye duâ etti. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu duayı lisân-ı hakikatle 
böyle tefsîr buyururlar ki: Hz. Nûh duasında "Rabbî" dedi "İlâhî" demedi. 
Ya'nî, ey benim Rabbim deyip, Rabb'i nefsine muzâf kıldı. Zîrâ Rab, 
hangi isimde olursa olsun, mutlaka merbûbu iktizâ eder. Kendi ibâdının 
havâyicini kaza için o, rubûbiyyetinde sabittir; ve onların mühimmatına 
kifayet eder. Fakat "İlâh" bir sıfat-ı muayyen ve ism-i mahsûs ile 
mukayyed değildir. Zîrâ cemî'-i sıfat ve esmaya şâmildir. Meselâ hasta 
olan kimse "yâ İlâh!" ve "yâ Allah!" diye nida etse, bu ismin tahtında olan 
ism-i ŞâfTye; ve aç kalan kimse "yâ İlâh!" dese Rezzâk ismine iltica eder; 
şâirleri de buna makıystır. Zîrâ "İlâh" esma ile bu suretle tenevvu' eder. O 
her vakit bir şe'nde ve bir tecellîdedir. Ve onun için bir sübût yoktur. Fakat 
Rab için haceti kaza hususunda sübût vardır. Binâenaleyh Cenâb-ı Nûh 
ism-i Rab ile nidada telvînin sübûtunu, ya'nî hacetine muvafık olan suret 
ne ise Hakkın, o sıfat ile tecellîsini ve zuhurunu diledi. Ve Hakkın onun 
muradına muvafık sıfatla zuhuru telvîndir. Çünkü rubûbiyet mertebesinde 
telvînin sübûtundan gayrisi sahîh değildir. Zîrâ her duâ eden kimse 
Hakkın kendi muradına göre tecellîsini ister. Cenâb-ı Nûh, "Rabbî" 
nidasından sonra <j>}l\ L5 — İp jl : Sf (Nûh, 71/26) ya'nî "Yeryüzünde 
bırakma!" dedi ki, kavmi aleyhinde, onların arz üzerinde kalmayıp batn-ı 
zemine gitmeleri ve kendilerini ism-i Zahir hicabında bırakan taayyünât-ı 
vücûdiyyelerinden kurtulup batn-ı ahadî ve cem'îye dâhil olmaları için / 
beddua şeklinde duâ-yı hayr idi. Nitekim Muhammedî buyurur ki: "Eğer 
siz ipi sarkıtsanız Allah'ın üzerine düşerdi". Zîrâ bu gördüğümüz 
taayyünât-ı kesife vücûd-ı muti ak- 1 latîfin tenezzülünden husule gelmiş 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 305 

vücûdlardır. Ve maddiyyâtın vücûdu emr-i i'tibârîdir. Latifin tedricen 
tenezzülâtı sebebiyle onun vücûduna muzâf olarak zahir olmuştur. Şu 
halde "ipi sarkıtan" ve "ip" ve "ipin sarktığı mahal" hep Allah'ın 
vücûdudur. Onun gayrı bir mevcûd yoktur ki, ip onun üzerine düşsün. Ve 
göklerde ve yerlerde olan suver-i halkıyye hep vücûd-ı vâhid-i mutlakın 
bi-hasebi'1-esmâ takayyüdünden ve taayyün kisvesine bürünmesinden 
ibaret olduğundan, onlarda zuhur Hak için sabittir. Ta'bîr-i diğerle vücûd-ı 
mutlak-ı Hak bir deryâ-yı bî-nihâyedir ve suver-i mezâhir hep onun 
köpükleridir. Nitekim Ferîdüddin Attâr (k.s.) Esrârnâme'lerinde 
buyururlar. Beyt: 

^h 4lâ>- ^ SL>- jj ,ji-i^- <-£ ^ J\j -U_jLÎİ b A t\j p L_j j-j 

Tercüme: "Eğer gözün görücü ise, sen deryayı gör. Zîrâ âlem yoktur. 
Âlem deryanın köpüğüdür. Düşün ki, bu âlem hep hayâldir. Nihayet bir 
hayâli bundan ziyâde görme! Sen deli misin, yoksa şaşkın mısın ki, bu 
kadar hayâl içinde uyumuş olasın." 

İmdi sen yere gömüldüğün vakit arz senin zarfındır; ve sen onun 
içindesin, ya'nî sen ölürsün. Ve senin anâsır-ı muhtelifeden mürekkeb 
olan vücûdun arz içine gömülmekle zarf-ı arz senin bu vücûdunu ehl-i 
âlemin nazarından setr eder. Ya'nî senin taayyününün sureti fânidir; ve sen 
bâtında ve ayn-ı cem'de müstehleksin; ve vâhidiyyetin bâtını senin 
zarfındır. Zîrâ senin vücûdun vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın bi't- tenezzül 
tekasüf ederek mukayyed ve müteayyin olmasından ibarettir. Bu taayyün-i 
zahirî düğümleri çözülünce bâtına gider; ve vücûd-ı mutlakta mündemiç 
bulunur. / Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazretleri <jj*-\ Sjtr ç£*-yj \^j ^^-^ If-jj 
(Tâhâ, 20/55) âyet-i kerîmesini ibareye idhâl edip Hakk'ın lisânından 
buyururlar ki: "Arz içinde sizi iade ederiz; ve ihtilâf-ı vücûhdan dolayı 
merre-i uhrâda sizi ondan çıkarırız." Ya'nî sizin vücûd-ı müteayyininizi ve 
mukayyedinizi arzın içine geri göndermekle bozarız; ve o düğümleri 
çözeriz; fakat böyle bırakmayız. İhtilâf-ı vücûhdan dolayı sizi yine 
birtakım mezâhir ve taayyünât-ı muhtelife ile ihrâc ve izhâr ederiz. 



306 NUH FASSI 

Ma'lûm olsun ki, bu taayyünât-ı vücûdiyyenin zuhuru hep esmâ-yı 
ilâhiyye kemâlâtmın zahir olması içindir. Meselâ "Hadi" ismini alalım. Bu 
isim mertebe-i gaybda, ya'nî zât-ı ahadî mertebesinde mahfî ve mahbûs 
kalmak istemez. İlim mertebesinde onun sûret-i zihnîsi peyda olur. Onun 
vücûdu bu mertebeye lâyık olan bir vücûddur. Ba'dehû vücûd-ı mutlak bu 
isme bir mertebe daha kesîf bir taayyün vermek için âlem-i ervaha tenezzül 
eder. Binâenaleyh bu ismin taayyünü ve kisvesi o âleme münâsib bir şey 
olur. Ondan sonra vücûd-ı mutlak o isme daha kesîf bir vücûd bahşetmek 
için âlem-i misâle tenezzül eder. Libâs-ı taayyünü bu âleme münâsib olur. 
Ondan sonra yine O vücûd-ı mutlak şimdi içinde bulunduğumuz mertebe-i 
şehâdete iner; ve o isme bu âlemin kesafetine münâsib bir kisve-i taayyün 
ihsan eyler. Bu âlem-i şehâdet esfel-i sâfilîndir. Buraya kadar vücûd-ı 
mutlakın "nüzûl"üdür. Mertebe-i şehâdetten sonra vücûd-ı mutlakın 
"urûc M u başlar ki, bu rücû'dur. Ve esfel-i sâfilîne tenezzül edinceye kadar 
geçtiği mertebelerin her birisinde bu ismin muktezâları zahir olur. Ve her 
bir mertebe, kendisinden evvelki mertebeye göre zahir ve kendisinden 
sonraki mertebeye göre de bâtındır. Binâenaleyh ism-i Hâdî'nin mazharı 
olan bir vücûd-ı müteayyinden hazret-i şehâdette îmân ve a'mâl-i sâliha 
sâdır olur. Zîrâ bu ismin isti'dâdı hasebiyle onun kemâlâtı bunlardır. Ve 
ism-i Mudill'in îcâbı dahi küfür ve a'mâl-i kabîhadır. Onun mazharından 
da bunlar sudur eder. / İşte vücûh-ı esma muhtelif olduğundan her bir 
mertebede onların mazharları dahi muhtelif olur; ve Hakk'ın tecellîsi dahi 
bi't-tabi' muhtelif olmuş olur. İmdi hazret-i şehâdetten sonra bu suver-i 
halkıyye arza iade olunur. Çünkü bu vücûdlar arzın cinsinden yapılmış 
idi. Ölünce bi't-tabi' yine oraya gider. Fakat insan orada kalmaz. Zîrâ 
insanın hakikati olan ve rabb-i hâssı ve ruhu bulunan isim mahvolmaz, o 
bakîdir; çünkü Hakk'ın şuûnâtındandır. Ve Hakk'ın şuûnâtı kendisinin 
aynıdır; ve Hak ise bakîdir. Ve hitâb-i ilâhî insanın heykel-i unsurîsine 
değil, belki bu hakîkatmadır. Böyle olunca insan bu âlem-i şehâdetten bu 
suretle intikâl ettiği vakit âlem-i berzahda zahir olur; ve bu isme âlem-i 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 307 

berzahın hâline münâsib bir kalıp verilir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) 
buyururlar: Beyt: 

Tercüme: "Eğer benim bu kadeh-i vücûdumu kırarsa gam çekmem. 
Zîrâ o sâkînin koltuğu altında başka bir kadeh-i vücûd vardır." İşte "Diğer 
defada sizi ihraç ve izhâr ederiz" kavlinin îzâhı budur. 

Cenâb-ı Nûh duasında: ^jVt ^J* ji;V kelâmından sonra j-ij&ti o* 
(Nûh, 71/26) dedi. Ya'nî "Yeryüzünde kâfirlerden bırakma!" demek olur. 
O kâfirler ki, taleb-i setr için esvâblarına hüründüler ve parmaklarıyla 
kulaklarını tıkadılar. Zîrâ onlar istiğfara da'vet olunmuşlardı. Bundan setri 
anladılar. Ve duada oij&\ j* kelâmından sonra \^ kavli gelir. Cenâb-ı 
Şeyh (r.a.) tefsîren buyururlar ki: İJ^t ya'nî "Yeryüzünde kâfirlerden 
birisini bırakma; tâ ki da'vet umûmî olduğu gibi, menfaat dahi umûmî 
olsun." Zîrâ Cenâb-ı Nûh, esma suretleri olan mezâhir-i kesîre ile vech-i 
vahdetten hicaba düşen kavmini, hicâbât-ı celâliyye zulmetlerinden cemâl-i 
zâtın nuruna ve şekavetten saadete da'vet eyledi. Da'vet ettikçe onların 
hicâbları ziyâde oldu. Anladı ki, onlar ehl-i hicâbdır; ve farktan cem'a ve 
ism-i Zâhir'den ism-i Bâtın'a teveccühleri mümkin değildir. / Binâenaleyh 60 
onların taayyünât-ı zahirelerinin ism-i Zâhir'in mazharı olan yeryüzünden 
kalkarak, ism-i Bâtın'm mazharı olan arzın batnında setr olunmaları için, 
Rabb-i nasıra ism-i Kahhâr ve Müntakım ile duâ etti. Zîrâ onların kesretten 
vahdete ve tefrika ve bu'ddan cem' ve kurba intikâlleri kendileri hakkında 
hayır ve salâh olduğu gibi, şâir bakî kalan mü'minleri de şaşırtıp hayrete 
düşüremiyecekleri cihetle, onlar hakkında da mûcib-i menfaattir. Şu halde 
da'vet umûmî olduğu gibi, menfaat dahi umûmî olmuş olur. 

"Eğer sen onları bırakırsan", ya'nî sen onları terkedersen 
"kullarını ıdlâl ederler" ya'nî onları hayrete düşürürler; ve 
onları ubûdiyyetten, esrâr-ı rubûbiyyetten kendilerinde mevcûd 
olan şeye ihraç ederler. Böyle olunca onlar nefisleri indinde 
abîd olduktan sonra, nefislerine erbâb nazarıyla bakarlar. İmdi 



308 NUH FASSI 

onlar abîd ve erbâbdır; "ye doğurmazlar", ya'nî intâc ve izhâr 
etmezler; "illâ fâcir"i, ya'nî örtülmüş olan şeyi meydana koyanı, 
ki "keffâr"dır (Nûh, 71/27), ya'nî açık olan şeyi açıldıktan sonra 
örtücüdür (33). 

Ya'nî sen ism-i Zâhir'in taht-ı terbiyesinde bulunan onların taayyünât-ı 
vücûdiyyelerini, kezâlik ismi- Zâhir'in mazharı olan rûy-i arzda bırakırsan 
ve onları batn-ı arza ve ism-i Bâtın'ın taht-ı terbiyesine çekmezsen 
vücûd-ı vehmîlerinin muktezâsı olan hevâ ve tuğyan dâiresinde hareket 
ederler; ve kullarını da şaşırtıp vehm-i enâniyyete da'vet eylerler. Ve 
kuvâ-yı nefsâniyye ve sıfât-ı hayvâniyyelerinin vücuduyla beraber, 
onların sıfât-ı zâtiyyesi olan ubûdiyyet-i mahzadan çıkarıp kendilerinde 
olan esrâr-ı rubûbiyyete ihrâc ederler. Halbuki kuvâ-yı nefsâniyyelerinin 
hükmü altında zebûn olan kimselerin, esrâr-ı rubûbiyyete ıttılâ'ları caiz 
değildir. / Çünkü vücûd-ı mutlakın her mertebede bir hükmü vardır. Bu 
merâtibin ahkâmına riâyet etmek îcâb eder. Kuvâ-yı nefsâniyyeleri henüz 
diri olan kimseler hıfz-ı merâtib edemezler. Binâenaleyh dalâlete düşerler 
ve halkı da ıdlâl edip şerrü'n-nâs olurlar. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur: 
^ jAj 4İp ÂyLJJl c~-tî j> ^U! jj Ya'nî "Nâsın şerlisi o kimsedir ki üzerine 
kıyamet kopar. Esrâr-ı rubûbiyyet zahir olur, halbuki o diridir." Onun 
kuvâ-yı nefsâniyyesi ve sıfât-ı hayvâniyyesi henüz ölmemiştir; ve J-î \yy 
\yj£ ö\ sırrına mazhar olmamıştır. Zamanımızda, "Zahir ve Bâtın hep 
Hak'tır. Biz bunun böyle olduğunu anladık. Şerîat nizâm-ı âlem içindir; 
binâenaleyh hakîkat-ı hâle ıttılâ'dan sonra namaza, abdeste ve oruca ne 
ihtiyâcımız vardır" deyip hevâ ve hevesât-i nefsâniyy elerine ittiba 1 eden 
birtakım zındıklar, bu hâlin birer şâhid-i beliğidir. Evet, Zahir ve Bâtın 
Hak'tır. Fakat senin vücûd-ı mukayyedin bu hazret-i şehâdette abd-i 
mahzdır. Ve ism-i Zâhir'in terbiyesinde bulunan bu vücûdât-ı 
mukayyedeye vâki* olan teklif, bâtında tekvin içindir. Binâenaleyh teklîf-i 
ilâhîye ittibâ' amel-i sâlih; ve muhalefet ise fiil-i tâlıhdır. Ve senden sâdır 
olan efâl-i sâliha ve tâlıhanın suretleri diğer âlemde peyda olur. Ve intikâl 
ettiğin âlem-i berzahta seni istikbâl edecek olan onlardır. Cemâl'e mülhak 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 309 

olmak başka, Celâl'e mülhak olmak başkadır. Dâima pâdişâhın huzurunda 
musâhib olmakla onun külhancısı olmak arasında azîm fark vardır. 

İşte kavm-i Nûh dahi, bâtınları esrâr-ı rubûbiyyetinin mazharı ve 
zahirleri ubûdiyyet-i mahza olduğu halde, onlar ubûdİyyetten i'râz edip, 
esrâr-ı rubûbiyyet i'tibâriyle nefislerine "erbâb" nazarıyla bakarlar. 
Vücûd-ı mukayyed ve müteayyinleriyle ve zâhirleriyle kul iken ve kuvâ-yı 
nefsâniyyelerinin hükmü bakî iken, ubûdİyyetten rubûbiyyete intikâl 
ederler. Ve bu halleriyle ism-i Mudill'in da'vetine icabet eylerler. 
Binâenaleyh gerek kendileri ve gerek kendilerinden sonra gelecek olan ibâd 
için hayırlı olan şey / onların batn-ı arzda mestur olmaları ve vücûd-ı 
müteayyinlerinin kalkmasıdır. Ve onlar ancak fâciri, ya'nî setri vâcib olan 
kendilerindeki rubûbiyyeti intâc ve izhâr ederler. Ve onlar öyle fâcirdir ki, 
f, keffâr"dır, ya'nî mübalağa ile satirdir. Zahir olan şeyi zuhurundan sonra 
örterler. Çünkü onlar enâniyetleri ile hakîkat-ı ilâhiyyeyi seti* ederler. Ya'nî 
onlara lâzım olan ubûdiyyet ile zuhur iken, enâniyetleri bakî olduğu halde 
da'vâ-yı rubûbiyyet ile zahir olurlar. Ve ba'dehû kendi suretlerinde zahir 
olan hakîkat-ı ilâhiyyeyi enâniyetleri ve vücûd-ı izâfîleriyle örterler. 

İmdi mestur olan şeyi izhâr ederler. Onu zuhurundan sonra da 
setr ederler. Böyle olunca nazır mütehayyir olur. Ve fâcirin 
fücurunda olan kasdını ve kâfirin küfründe olan kasdını bilmez; 
halbuki şahıs birdir (34). 

Ma'lûm olsun ki, bu gördüğümüz suver-i kesîfe, esması hasebiyle, 
vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe mertebe tenezzül ederek, müteayyin ve 
mukayyed olmuş bulunmasından ibarettir. Şu halde bu taayyünâtın gerek 
zahirleri ve gerek bâtınları hep vücûd-ı Hak olur; ve onların bâtınları 
zahirlerini müdebbir bulunur. Meselâ buhar dediğimiz madde-i latîf 
mertebe mertebe tenezzül ve tekasüf edince bulut, su buz olur. Buzun 
zahiri de buhar, bâtını da buhardır. Fakat buz min-haysü't-taayyün buhar 
değildir. Zîrâ onda buharın hâssası yoktur; ve keza buza su demek de caiz 
değildir. Çünkü kesafet mertebesinde bulundukça suyun işini göremez. 



310 NUHFASSI 

İşte bizim "Ben" ta'bîr ettiğimiz bu vücûd-ı müteayyin ve kesifimiz dahi 
bunun gibidir. Binâenaleyh Hak olan / "hakikat" ımızı, "hüviyyet" imizi, 
enâniyetimiz ve taayyünümüz setr ediyor. İmdi bir kimse: "Vücûd-ı 
mutlak-ı Hak bizim hüviyyetimizdir ve bizim bâtımmızdır; cemî'-î 
taayyünâta sârî olan O'dur; ve cemî'-i taayyünât-ı zahireyi terbiye eden o 
hakikattir" demiş olsa, sırr-ı rubûbiyyeti izhâr etmiş olur. Fakat böyle 
dediği halde fiilen bu sözünü tekzîb ederek taayyün-i kesifinin hükmüne 
tebean ve hevâ-yı nefsânîsinin isrine ıktifâen hareket eder ve tasarrufu bu 
vücûd-ı izafîsine isnâd ederse, evvelce izhâr etmiş olduğu rubûbiyyeti 
ba'dehû enâniyyet-i zâhiresiyle setr etmiş olur. Bu halde tâlib-i Hak olan 
nazır onu görünce hayrete düşer; ve fâcirin fücurunda ve kâfirin küfründe 
olan maksadını bilmez. Halbuki rubûbiyyeti kavlen izhar ve fiilen setr 
eden şahıs birdir, ya'nî aynı kimsedir. Tâlib-i Hak olan kimse onun hangi 
hâline iktidâ edeceğini bilemez, şaşırır kalır. Cenâb-ı Şeyh (r.a.)ın bu 
kavlinde, henüz sıfât-ı nefsâniyyelerinin esiri olan kimselerin, ma'lûmât-ı 
tasavvufîyye ile şunu bunu irşâd edemiyeceklerine ve bilakis ibadullahı 
hayrete ve dalâlete düşüreceklerine işaret vardır. 

"Yâ Rab beni gafr eyle!" ya'nî beni setr eyle; ve benden nâşî 
setr eyle! Ve senin «y* j»- *-LM tjjal Uj (En'âm, 6/91) kavlinde kadrin 
bilinmediği gibi, benim de makamım ve kadrim bilinmiye! "Ve 
vâlideynimi de setr eyle" ki, ben onlardan netice oldum; ve onlar 
"akıl" ve " tabiat " dır. "Ve benim beytime", ya'nî kalbime, "giren 
kimseyi de setr eyle, mü'min olduğu halde", / ya'nî kalb içinde 
ihbarât-ı ilâhiyyeden vâki' olan şeyi musaddık olduğu halde. Ve 
o dahi nefislerinin tahdîs ettiği şeydir. Ve ukûlden olan "mü- 
minler "i ve nüfûstan olan "rnü'minâf'ı da setr eyle! Ve zulmânî 
hicâbların arkasında müktenifîn olan ve ehl-i gayb bulunan 
"zâlimlere ziyâde etme, tebârdan", ya'nî helâkdan gayri (35). 

Ya'nî Cenâb-ı Nûh'dan naklen sûre-i Nuh'un âhirinde beyân buyrulan 

şu ÎjC : VI o>JÜâJt *j % olLjHj o^jlij L*y '^J jio ^Jj ^G£ es- 5 >^ ^j 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 311 

(Nûh, 71/28) âyet-i kerîmesini Hz. Şeyh (r.a.) lisân-ı hakikatle tefsîren 
buyururlar ki: Yâ Rab, nûr-ı zâtın ile benim enâniyyet-i müteayyinemi ve 
nûr-ı sıfatın ile vücûd-ı müteayyinemde meşhûd olan âsârı ve nefsim ile 
tabiatımın kuvâsım setr eyle! Tâ ki bunlar ile zahir olmaktan kurtulayım; 
ve benim zât ve sıfatım, senin zât ve sıfatında mahv olsun. Ve benim 
mevce-i vücûdum, senin deryâ-yı zât-ı mutlakında nâ-bûd olsun. 
Binâenaleyh sen ojJi j>- 4_Ul Ijj-tf U_> (En'âm, 6/91) âyet-i kerîmesinde, 
nasıl ki hakkıyla kadrinin bilinmediğini beyân etmiş olduğun vech ile, 
zâtın ile gayr-i ma'rûf isen, benim dahi kadrim bilinmesin; ya'nî senin 
zâtında istihlâkim hasebiyle, sana tebean ben de gayr-i ma'rûf olayım. Zîrâ 
benim vücûdum senin vücûd-ı mutlakına muzâf olmuş bir vücûd-i 
mukayyeddir. Ve hakikatte mukayyedin vücûdu ancak mutlakın 
vücûdudur. Ve vücûdumda hükümrân olan ancak Sen'sin. Ve yâlideynimi 
dahi setr eyle ki, ben onların netîcesiyim. Ve benim vâlideynim dahi, 
"peder" menzilesinde olan "akıl" ile, "vâüde" menzilesinde olan "tabîat"tır. 
Zîrâ âlem-i kevnde "akıl" fail ve müessir; ve "tabiat" mefûl ve 
müteessirdir. Binâenaleyh akıl ile tabiatın münâkehasmdan sûret-i 
insâniyye doğar. Ve vücûd-i insanîye nazaran "akıl u dan murâd "rûh" ve 
"tabîaf'tan murâd dahi "nefis"tir. Ve onların izdivacından "kalb-i insanî" 
doğar. Ve şu halde ma'nâ böyle olur: Yâ Rab, rûh ile nefsi de setr eyle, tâ 
ki onların ismi ve resmi kalmasın. Ve isim ve resimleri kalmayınca kadr ve 
makamı dahi bilinmez olsun. Ve mü'min olduğu, ya'nî onda ihbârât-ı 
ilâhiyyeden vâki' olan şeyi tasdik edici bulunduğu halde beytime, ya'nî 
kalbime, dâhil olan kimseyi de setr eyle! Ve o ihbârât-ı ilâhiyye dahi 
(S.a.v.) Efendimiz'in / \+~Jt\ ^ c~U>- U ^ &• jjLf 4)1 ö\ ya'nî "Allah Teâlâ 65 
hazretleri benim ümmetimin nefislerinin tahdîs ettiği şeyden tecâvüz etti" 
hadîs-i şerifinde beyân buyrulduğu üzere mü'min-i musaddıkm nefsinin 
tahdîs ettiği şeydir. Zîrâ küdûrât-ı beşeriyye ve sıfât-ı nefsâniyyeden pâk 
olan kalbe gelen vâridât-ı ilâhiyye dahi tahâret-i asliyyesini muhafaza eder. 
Çünkü nazil olduğu mahal temiz olduğu için o ilhamı bozmaz. Binâenaleyh 
kalb mertebesinde olan nefsin lakırtıları ihbârât-ı ilâhiyyedir. Fakat 
küdûrât-ı beşeriyye ve sıfât-ı nefsâniyye ile kalbi bulanık olan kimselerin 



312 NUH FASSI 

ahâdîs-i nefsi taharet üzere değildir. Onların kalblerine gelen ilhâmât-ı 
ilâhiyye kalbdeki küdûrâtın rengine boyanıp safiyetini kaybeder. Hz. 
Mevlânâ Celâleddin Rûmî (r.a.) efendimiz bu hâli Fîhi Mâ-fîh'de böyle 
beyân buyururlar: 

i£y~j C~*Jİjj (CJjj ) j^ ^1 jjI 45" l ^ ? _** *t/"J C-iUaL Aîbı 4^> C-^L->- ^1 j JJU 
jl _j Jj) j-$— * j* 0>ç- j c>W* t-İLs^j O.-,. «..M 4j? <S"^i O—l <*-•—£>- j^m \£\ j $ -■ 

jj» t JL.U <yi LfJ^ W <JUb^ J~- \j c-J b j lj <uJ3 JLS" vl*** j L> $&• •*£' J^ c— JUa 
i.juî a&lşA J»j>-\j <j\*jir>r L$j\ij c— UJütf t.c-*b 4^ »jOaJ oHj «-J"^ ^ •*& 

Ya f nî "Bu fıkhın aslı vahy idi. Fakat halkın efkâr ve havâssi ve 
tasarrufu ile karışınca o letafet kalmadı. Ve fî-zamâninâ vahyin letafetine 
hiç benzer mi? Nitekim bu su, şehre "Turut" ismindeki dağdan carîdir; 
menbaı oradadır. Bak ki, ne latîf ve safın safıdır! Vaktaki şehre gelir ve 
ehl-i şehrin mahallelerinden geçer; ve bu kadar halk ellerini ve yüzlerini ve 
ayaklarını ve a'zâlarını ve elbiselerini yıkarlar;^ ve hayvanâtın necâsâtı 
onun içine dökülüp karışır; ve oradan başka tarafa akıp gider. Bakarsan, 
vâkıâ yine o sudur. Toprağı çamur eder ve susamışı kandırır ve sahrayı 
yeşillendirir; fakat bu suyun evvelce hâiz olduğu letafetin kalmadığım ve 
ona nahoş şeyler karıştığını anlayacak bir mümeyyiz lâzımdır." 

Velhâsıl kalb-i safa gelen vâridât-ı ilâhiyye sâfiyyet-i asliyyesini 
muhafaza ettiğine ve Nûh (a.s.) gibi / bir nebiyy-i zî-şânın kalb-i 
mukaddesine vâki' olan varidatın vahy-i ilâhî olduğunda şübhe olmadığına 
binâen, cenâb-ı Nûh ihbârât-ı ilâhiyyeden ibaret olan kendilerinin hadîs-i 
nefislerini tasdîk edici olduğu halde gönlüne giren mü'minlerin dahi 
enâniyyet-i müteayyinelerinin setr olunarak fenâ-fillâh makamına 
vusullerini taleb eder. Ve enbiyânın gönüllerine dâhil olan kimselerin, 
onların kalb-i şeriflerine nazil olan tecelliyât-ı ilâhiyyeden isti'dâdları kadar 
nasîbleri vardır. Onun için verese-i enbiyâ olan insân-ı kâmillerin 
gönüllerini kazanmak, sâlikler için en birinci vazifedir. 

Ve "uküPden olan mü'minlerin ve "nüfûs"tan olan mü'minâtın dahi 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 313 

enâniyyet-i müteayyinelerini setr eyle! Ve hicâbât-ı zulmâniyye ve estâr-ı 
cismâniyye arkasında gaybda istiğrak hasebiyle yer tutan ve nâzırînin 
gözlerinden muhtecib olan zâlimlere sen de helakten gayrisini ziyâde etme! 
"Zâlimin" "zulumâf'tan müştaktır. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz hadîs-i 
şeriflerinde: ^L^LSI ^ oUÜ» ^1 ya'nî "Zulüm yevm-i kıyametin 
zulmetleridir." 



İmdi onlar, nefisleri olmaksızın, vech-i Hakkı müşahede 
ettikleri için nefislerini bilmezler. Muhammedîler hakkında JS' 
açt's ty düu *Js> (Kasas, 28/88)dir. Ve "tebâr" helaktir. Ve bir kimse 
Nûh (a.s.)ın esrarına vâkıf olmak murâd ederse, onun üzerine 
felek-i şemse terakki etmek lâzım olsun. Ve o bizim Tenezzül ât-ı 
Mevsiliyye'mizdedir, vesselam (36). 



Ya'nî vücûd-i izafîlerini ve estâr-ı cismâniyyelerini nefy edip, 
vücûd-ı mutlak-ı Hak'ta helak olan zâlim-i Muhammedîler, arada nefisleri 
olmaksızın, Hakk-ı bakînin vechini müşahede ettikleri için nefislerini 
bilmezler; zâtlarına vukufları olmaz; enniyâtlarını izhâr etmezler. Nitekim 
bu Muhammedîler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ tyiuu *^* ¥ 
<$*-j (Kasas, 28/88) ya'nî "Her bir şey hâliktir; ancak onun vechi halik 
değildir" buyurur. Bu âyet-i kerîmede "vechehû"nun zamîri "şey "e râci' 
olunca ma'nâ "Herbir şey hâliktir; ancak o şeyin vechi halik değildir" olur. 
Ve bir şeyin "vech"i denildikde, onun "zâtı ve hakîkaf'ı murâd olunur. Ve 
yukarıda îzâh olunmuş idi ki, bu taayyünât-ı kesîre vücûd-ı mutlak-ı 
Hakk'ın takayyüdünden ibarettir. Binâenaleyh eşyanın hakikati vücûd-ı 
Hak'tır. Bu halde âyetin ma'nâsı böyle olur: "Her şeyin taayyünü hâliktir. 
Ancak o şeyde müteayyin olup onun hakikati bulunan vech-i mutlak halik 
değildir. Ve zamîr Hakk'a râci 1 oldukda "Herbir şey hâliktir; ancak vech-i 
Hak halik değildir" demek olur. Ve \jQ H\ ^İJI >f % (NÛh, 71/28) âyet-i 
kerîmesindeki "tebâr" "helak" ma'nâsınadır. 

Ve'1-hâsıl zâlim-i Muhammedîler vech-i mutlak-ı Hak'ta kendi 
enâniyyet-i vehmîlerinden fânî olmuşlardır. Onlar ebeden Hakk'ın 



314 NUH FASSI 

müşahedesinde olup nefislerini bilmezler. Ve Nûh (a.s.)ın esrarına vâkıf 
olmak isteyen kimseler, ruhen felek-i şemse urûc etsinler. Zîrâ Kelime-i 
Nûhiyye'ye âit hikem ve maârif ve müşâhedâtın esrarı, ancak ruhu felek-i* 
şemse terakki eden kimselere münkeşif olur. 

" Yûh" güneşin bir adıdır; o da âlem-i ecsâmda menba'-ı hararet ve ziya 
olan bir cirmdir. Ve âlem-i ukülda cemî'-i ervâh-ı cüz'iyye ondan inbiâs 
eder. Ve merâtib-i halkıyye-i beşeriyyeden ve fıtrat-ı insâniyyeden felek-i 
şemse terakki keşf iledir. Ve Cenâb-ı Şeyh (r.a.), felek-i şemse terakkiyi 
Tenezzülât-ı Mevsıliyye nâmındaki kitaplarında vech-i etemm üzere 
beyân buyurmuştur. Ve bu kitabı Musul şehrinde, elli beş bâb üzerine 
te'lîf edip, onda esrâr-ı ulûm ve hakâyıkı dere eylemiş ve husûsiyle bu 
felek-i şemse terakkiyi bu kitabın kırkaltıncı babında uzun uzadıya şerh 
etmiştir (Temmet; hazâ min fazli Rabbî). 

İntiha: Saferu'1-hayr 1334 ve 17 Teşrîn-i sânî 1332 Perşembe gecesi saat 4. 



KİTABIN ORİJİNALİNDEN ÖRNEK 
SAHİFELER 



Xy« *^i ■ ^^ -« 






fkU*i**Uy\ 



.* s' X Â i ' ' > - •-« . ,./.^ 






/• • ı . * • 



t 



\ I 






<< 



* m * t m ^ m ■ • 

-jjfTVvAj^» vjo'u» -u7W^ î^ 1 ^©» İjûa^^.l: ^jCJ.'^, 
t • * . ■ 

^rf>> ırk'j"!* *>d^ -vJ^A^V* I>>-^ ^ V'^UiA 

. m » W-*»' J ' 






' ', * P- 



* f .7.# ' »/■ f ^ '^ 



C>0 






1 



«I* 1 4> U-O \? £^J 









<< 



(?'*>£ fos *> o~£\> ' <tf >I b ># j^j #;yj;^ ^ 

~*>\ K *.'*r- ifc*'^ 'tf/of^ai ' /*'<*** «U.u 

! • ' . * 

^>> -ırk' J* İp *>vh^ -v-^A^V* ZAjm' _«, V'^Vİ^A 











vv* 






HİS— 

// - 3**- 




LÜGATÇE 



Bu lügatçe"ıstılah lügati" değildir. Bâzı kelimelerin lügat mânasını hatır- 
latmak için hazırlanmış olup pek az kelimenin ıstılah mânâsı 
kısaca verilmiştir. 



Abd: Kul, köle. 

Abîd: Abdler, köleler. 

Âbid: İbâdet eden, kulluk eden. 

Âbidîn: Âbidler. 

Âbidiyyet: Âbidlik, kulluk. 

Acâibât: Acayip şeyler, şaşılacak şey-ler. 

Acîb: Taaccüb edilecek, şaşılacak şey. 

Acînî: Hamur gibi, hamur hâlinde. 

Acul: Çok aceleci. 

A'dâd: Adetler, sayılar. 

Adeden: Adet olarak, sayı bakımından. 

A'del: En âdil, en doğru. 

Adem: Yokluk. 

Adem-âbâd: Yokluk ülkesi. 

Ademî: Âdemoğlu, insan. 

Ademiyyet: Adem oluş, yok olma hâli, 
yokluk. 

Ademü'1-adem: Ademin ademi; yoklu- 
ğun yokluğu. 

Ademü'l-vücûd: Vücûdun ademi; varlı- 
ğın yokluğu. 

Âdet-i câriyye: Carî olan âdet, alışılmış. 

Adîd, adîde: Çok, birçok. 

Adîmetü'l-fıkarât: Omurgasızlar. 

ADL: Adaletli olan, herkese hakkını ve- 
ren. 

Âfâk: Ufuklar; insanın dışında olan var- 
lıklar, dış âlem. 

Afakî, âfâkıyye: Âfâka âit. 

Âfîtâb: Güneş. 

AFÜVV: Dâima affeden, merhametli, ba- 
ğışlayan. 

Agâh: Bilgili, uyanık, haberdâr. 

Âgâhî: Âgâhlık, uyanık ve 

haberdar olma. 

Ağrâz: Garazlar, maksatlar. 

Ağsân: Gusnlar; dallar. 

Ağyar: Hak'tan gayri olan şeyler; mâsivâ. 

AH AD: İkincisi olmayan bir, yegâne bir; 
sayıdan olmayan bir. 



Ahad: Kimse, bir kimse; bir. 

Âhâd: Ba'zılar, ba'zı kimseler. 

Ahâdîs: Hadîsler, sözler. 

Ahadiyyet: "Ahad" olma, sayıdan olma- 
yan "bir"lik. 

Ahadiyyetü'1-cem': Cem'in ahadiyyeti, 
birliği. 

Ahar: Diğer, başka. 

Ahfâ: En hafî, en gizli. 

ÂHİR: Her şeyin varlığı kendisinde son 
bulan, herşey son bulunca sâdece ken- 
disi var olarak kalan. 

Ahîr: En son. 

Âhiz: Ahz edici; alan, alıcı. 

Ahkâb: Seksen yıllık müddetler; uzun 
yıllar, pek uzun müddet. 

Ahkâm: Hükümler; işler, şartlar, durum- 
lar. 

Ahmer: Kırmızı. 

Ahsen: En güzel, daha güzel. 

Ahsen-i takvim: En güzel suret. 

Ahz: Alma, elde etme. 

Akârib: Akrepler. 

Akbel: En makbul, en çok beğenilen. 

Akdem: En kadîm, en önce, ilk. 

Akdes: En kudsî, en mukaddes. 

Âkil: Akıllı. 

Akl-ı maâd: Ma'nevî ve uhrevî mes'e- 
leleri idrâk eden akıl; fizik âlem Ötesi- 
ni idrâk eden akıl. 

Akl-ı maaş: Dünyâ işlerini ve tabîat 
âlemine âit mes'eleleri idrâk eden akıl; 
tabîat ötesini idrâk edemiyen akıl. 

Akreb: En yakın, daha yakın. 

Aksam: Kısımlar. 

Aktâb: Kutuplar. 

Aktar: Kutrlar; bölgeler, taraflar, çaplar. 

Akvâ: En kavı, en sağlam. 

Akvâl: Kaviller; sözler, görüşler. 

Akvam: Kavimler. 

Akvem: En doğru, en âdil. 

Âl: Şeref sahibi ve büyük kimselerin ya- 
kınları. 



322 



LÜGATÇE 



A'Iâ: En yüksek, en üstün. 

Alâkât: Alâkalar, bağlar, ilgiler. 

Alâ-külli-hâl: Her halde, her hâl ü kârda. 

Âlâm: Elemler. 

Alâmât: Alâmetler. 

Alâ nebiyyinâ ve aleyhi's-selâm: Selâm 
Peygamberimizin ve onun üzerine 
olsun. 

Alâ merâtibihim: Mertebelerine göre. 

Âlât: Âletler, vâsıtalar, organlar. 

Alâ-tarîkİI-...: yoluyla, suretiyle. 

AIâ-tarîkı'1-âde: Alışılmış surette, âdet 
üzere. 

Alâ-tarikı'I-ihâta: îhâta suretiyle, yoluy- 
la. 

Alâ-tarîkı'1-istiâre: İstiare yoluyla, 
istiare olarak. 

AIâ-tarîkı'1-müşâ'a: Hisseleri ayrılmak- 
sızm; hisseleri ayrılmamak suretiyle. 

Alâ-vechi: ....vechi üzerine, ...suretiyle. 

Alâ-vechi't-teselsül: Teselsül suretiyle, 
teselsül üzere. 

A'lâ-yı illiyyîn: En yükseklerin yükseği. 

Ale'd-devâm: Devamlı, dâima, devamlı- 
lık üzere. 

Ale'1-âde: Âdet üzere, tabîî, bayağı. 

Ale'l-hakîka: Hakikat üzere, hakîkaten. 

Ale'l-ıtlâk: Mutlak surette, ıtlak üzere; 
umûmî olarak, umumiyetle. 

Ale'l-infirâd: Ferd ferd, birer birer, ayn 
ayrı. 

Ale'l-kâide: Kaide olarak, usulen. 

Ale's-seviyye: Müsavat üzere, eşit surette. 

Ale't-tedrîc: Tedricen, derece derece, de- 
receli olarak. 

Aleyhi's-selâm, (a.s.): Selâm onun üzeri- 
ne olsun. 

Aleyhime's-selânı: Selâm ikisinin üzeri- 
ne olsun. 

Aleyhimü's-selâm: Selâm onların üzerine 
olsun. 

Aleyhi's-salâtü ve's-selâm: Salât ve 
selâm onun üzerine olsun. 

Aleyhine: Onun üzerine, onun hakkında. 

- Aleyh: Üzerine, hakkında. 

Âlî:. Yüksek. 

ALİYY, (ALÎ): En yüce olan, kemâl sı- 
fatlarında en üstün olan. 

AhYaliyy, aliyye: Yüksek, yüce, ulu. 

Âlihe: ilâhlar. 



ALÎM: En çok bilen, bilgisi ezelî ve 
ebedî olan, her şeyi her yönüyle bilen. 

Âlim-i billâh: Allah'ı bilen, Allah ile 
bilen. 

Âliyyîn, âliyyûn: Âlî olanlar, yüceler, 
ulular. 

Amâ': İnce bulut; ahadiyyet mertebesi 
veya vâhidiyyet mertebesi. 

Amâ': Körlük. 

A 'mâl: Ameller. 

Âmm: Umûmî, umûmu 

ilgilendiren, herkese âit. 

Âmme: Umûm, avam. 

Âmme-i mü 'minin: Mü'minlerin umûmu. 

Ân-ı gayr-i münkasim: Parçalanamayan 
bir an. 

Ân-ı vâhid: Bir an. 

An-karîb: Yakında. 

Anâsır: Unsurlar, 

Anbâr: Anbar. 

Ânen-fe-ânen: Bir andan diğer âna; gitgi- 
de, gittikçe, devamlı, sürekli. 

Anhüm: Onlardan. 

Anhümâ: O ikisinden. 

Araz: İki zamanda bakî olmayan ve varlı- 
ğı kendinden olmayıp, başkasından 
olan şeydir. 

A'râz: Arazlar. 

A'ref: En ârif. A 

Arız, arıza: Arız olan, sonradan gelen, 
gelip geçici olan. 

Ârî: Çıplak, soyulmuş. 

Ârif-i billâh: Allah'ı bilen, Allah ile 
bilen. 

Ârif-i muhakkik: Tahkîk sahibi arif. 

Arifin: Arifler. 

Ârifîn-i billâh: Allah'ı arif olanlar, Allah 
ile bilenler. 

Arz: Genişlik, en; enlem. 

Arz: Gösterme, bildirme. 

Arz-ı ubûdiyyet: Kulluğunu arz etme, 
sunma. 

Arzan: Genişlik olarak, genişliğine, 
enine, enlem bakımından. 

Arzı, arzıyye: Arza mensûb, arza âit. 

Âsâr: "Eser"ler. 

Asdak: En sâdık, en doğru. 

Ashâb: Sahipler, sohbet arkadaşları; 
sahabe. 

Âsim: Koruyan, günahtan muhafaza eden. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



323 



Asi, asıl: Esas, kök, asıl, temel, prensip, 
kaide, hakikat, neseb. 

Âslah: Daha sâlih; en iyi, en yakışan, en 
uygun. 

Aslî, asliyye: Asla âit, asılla alâkalı. 

Asnâf: Sınıflar. 

Asnâm: Sanemler; putlar. 

Asuman: Semâ, gök. 

Aşr: On. 

Âtâ: Verme, bağışlama, ihsan, bağış. 

Atâullâh: Allah'ın atası, hediyyesi, bahşi- 
şi, ihsanı. 

Atâyâ: Atiyyeler, hediyeler, armağanlar. 

Âteşin: Ateşten, ateş hâlinde. 

Atıfet: Karşılık beklemeden gösterilen 
sevgi. 

A'tıyât: Atiyyeler; ihsanlar, bağışlar. 

A'tıye: Atâ, bağış, ihsan. 

Atıyye: Bağış. 

Atî: Gelecek, aşağıda. 

Atîk: Eski. 

Atşân: Susuz, susamış. 

Atyeb: En güzel. 

Avalim: Âlemler. 

Avâmil: Âmiller; işleyiciler. 

Avâmm: Halk, umûm insanlar; arif olma- 
yanlar. 

Avdet: Dönme. 

Avene: Yardımcılar, destek olanlar. 

A'yân: Aynlar, hakikatler, özler. 

A'yân-ı sabite: Değişmez aynlar, 
hakikatler, özler, asıllar. 

Ayan; (ıyân): Belli, açık, aşikâr. 

Âyât: Âyetler. 

Âyâtullah: Allah'ın âyetleri. 

Ayîne: Ayna. 

Ayn: Göz, kaynak, asıl, öz; kendisi, zât, 
hakikat; tıpkı. 

Ayne'l-yakîn: Görerek elde edilen 
kat'iyyet, müşahede ile kazanılan 
kesin bilgi. 

Aynen: "Ayn" olarak, ayn hâlinde; tıpkı. 

Ayn-ı vahide: Tek bir ayn; tek bir 
hakikat. 

Aynî, ayniyye: "Ayn"a âit, ayn ile ilgili. 

Ayniyyet: Aynı olma, aynılık. 

A'zâ: Uzuvlar, organlar. 

Azâbât: Azaplar. 

A* zam: En azîm, en azametli, en büyük. 

Azb: Tatlılık, tatlı, şirin. 



Azhar: En zahir, en açık, en çok görülür 

olan, en aşikâr. 
AZIM: Azamet sahibi, çok yüce, çok 

büyük, sınırsız ve kayıtsız büyüklük 

sahibi. 
Azîmü'1-kadr: Kadri büyük olan; şerefli, 

ulu. 
AZIZ: İzzet ve yücelik sahibi, mağlûp 

edilemiyen, her şeyde galip olan; her 

şeye gücü yetişen. 



B 



Bâb: Kapı; fasıl, bölüm, mevzu, husus, 

mes'ele. 
Bâdı: Sebep olan, müsebbib, sebep. 
Bâdî-i nazar: İlk bakışta. 
Ba'de: ...den sonra. 
Ba'dehû: Ondan sonra; sonradan. 
Ba'de'l: ...den sonra. 
Ba'de'1-adem: Ademden sonra. 
Ba'de'1-mevt: Ölümden sonra. 
Bahr: Deniz. 

Bahr-ı muhit: Kuşatan deniz; okyanus. 
Baht: Öz, hâlis, sırf, saf. 
Baîd: Uzak. 
BÂİS: Sebepleri yaratan, ölüleri dirilten, 

peygamberler gönderen. 
Baka: Bâkîlik, devam, devamlılık, sebat. 
Bakâ-billâh: Allah'la bakî olmak. 
Bâkî: A Bakî olan, daimî. 
BÂKİ: Dâima var olan, sonu olmayan. 
Bakî, bâkıyye: Geriye kalan, bundan 

başka. 
Bâlâ: Yukarı. 
Baran: Yağmur. 
BÂRI: Temiz ve sağlam bir nizâm üzere 

yaratıcı. 
Bârid: Soğuk. 
Bariz: Aşikâr, açık. 

Ba's: Gönderme, sevk etme, diriltme, di- 
rilme. 
Basar: Görme duygusu, görmek, görme, 

görüş. 
Basariyyet: Görücülük. 
Bâsıra: Görme hassesi, duygusu, görme. 
Basit, bâsıta: Yayan, yaydan, yayılıcı. 
BÂSIT: Lütuf ve rahmeti yayan, hayırlar 

veren; rızık, neş'e, rahatlık ve bolluk 



324 



LÜGATÇE 



veren. 

Basîr: Görücü. 

BASIR: Eksiksiz gören, görücü olan, 
görme duygusu veren. 

Basit, basîta: Mürekkeb olmayan, birle- 
şik olmayan. 

Bast: Yayma, yayılma; açma, genişlet- 
me. 

Bast olunmuş: Uzun uzun anlatılmış. 

Ba*z: Ba'zı, bir kısım, bir parça, birkaç. 

Bâtıl: Gerçekliği olmayan, gerçek olma- 
a yan; boş, beyhude, abes. 

BÂTIN: Gizli, varlığı gizli olan. 

Bâtın: İç, gizli- 

Batn, batın: Karın; bâtın, iç. Kur'ân'ın 
"batn"ı: Kur'ân'ın bâtın ma'nâsı. 

Becâ: Yerinde, uygun. 

Bed': Başlama, başlangıç. 

Bedî*^ bedîa: Güzel. 

BEDI*: Eşi ve benzeri olmayan, herşeyi 
en mükemmel yapan, yaratan, hayret 
veren güzellikte îcâd eden. 

Be-gâyet: Son derece, pek çok. 

Behâim, behâyim: Hayvanlar. 

Behemehal: Her halde, elbette, mutlaka. 

Belâhet: Bönlük, alıklık. 

Belâya: Belâlar. 

Bende: Kul, köle. 

Bende-perver: Kul sever, kul besleyici. 

Berr: Kara, toprak; kıt'a ve geniş kara 
parçası. 

BERR: Kullarına karşı şefkatli olan; 
ihsan edici, ihsanı bütün yaratıklara 
yaygın olan; iyilik, güzellik ve bağışı 
fazla olan. 

Berâzih: Berzahlar. 

Ber-hayât: Hayâtta. 

Ber-karâr: Karar üzerine, daimî, devam- 
lı. 

Ber-vech-i: ...vechi üzerine, .... suretiyle. 

Ber-vech-i âti: Aşağıdaki gibi, ileride gö- 
rüleceği üzere, aşağıdaki şekilde. 

Berzah: iki şey arasındaki fasıla; iki şey 
arasını ayıran ve birleştiren hat, çizgi. 

Berzahu'I-berâzih: Berzahlar berzahı. 

Besâit: Basit olan şeyler. 

Bess: Yayma, dağıtma, meydana getirme. 

Beşâşet: Güler yüzlülük. 

Be vatın: Bâtınlar. 

Beyanât: Beyânlar, açıklamalar. 



Beyne'-: Arasında. 

Beyne'n-nefy ve'1-isbât: Nefy ve isbât 
arasında. 

Beyne'n-nevm ve'1-yakaza: Uyku ve 
uyanıklık arasında. 

Beyt: Ev. 

Beyzâ: Beyaz. 

Bî: ... sız, ... siz. 

Bİ-: ile, ...yoluyla, ...suretiyle. 

Bidayet: Başlangıç. 

Bidâyeten: Başlangıç olarak, başlangıç- 
ta, ilk önce. 

Bi-hakkın: Hakkıyla, gerçekten, 
tamâmiyle. 

Bihâr: Denizler. 

Bi-hasebi: .... bakımından, hasebiyle. 

Bi-hasebiT. ...bakımından, hasebiyle, do- 
layısıyla. 

Bi-hasebi '1-esmâ: Esma bakımından. 

Bi-hasebi' 1-kesâfe: Kesafet bakımından. 

Bî-i'tibâr-ı: ...itibârı olmaksızın. 

Bi'l-: ...ile. 

Bilâ-: ... sız. 

Bilâ-kayd u şart: Kayıtsız şartsız. 

Bilâ-i'tibâr: İ'tibâr olmaksızın, i'tibâra 
alınmaksızın. 

Bi'I-asâle: Asaletle, asaleten, asıl olarak. 

Bilâ-sebeb: Sebebsiz. 

Bilâ-şekk: Şüphesiz, seksiz. 

Bilâ-taaddüd: Çokluksuz, çoğalmasız, 
sayılma olmaksızın. 

Bilâ-tağayyür: Tağayyür etmeksizin, baş- 
kalaşmaksızm. 

Bilâ-tebdîl: Tebdil etmeksizin, değiş- 
meksizin, değiştirilmeksizin, başka bir 
hâle getirmeksizin. 

Bi'1-cümle: Bütün, cümlesi. 

Bi'1-farz: Faraza, farz edelim ki, diyelim 
ki. 

Bi'1-fİil: Fiilen, gerçekten, hakîkî olarak, 
"Kuvve"de veya i'tibârî olmayarak. 

Bi'1-gayr: Gayr ile, başkasıyla. 

Bi'1-hikme: "Hikmet"e göre; fizik ilmi 
bakımından. 

Bi'I-hiIâfe: Hilâfetle, hilâfeten, halîfe ola- 
rak. 

Bi'1-iktisâb: İktisâb ederek, kazanarak. 

Bi'I-kimyâ: Kimya ilmine göre. 

Bi'1-kuvve: Kuvve olarak; kabiliyet ve 
güç hâlinde; bi'1-fiil olmayarak. 



FUSÛSÜL-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



325 



Bî-nihâye: Nihayetsiz, sonu olmayan. 

Bî-pâyân: Nihayetsiz, ucu bucağı olma- 
yan. 

Bi'set: Gönderme, gönderilme. 

Bi'set-i seniyye: (Peygamber Efendimizin 
peygamber olarak) kutlu gönderilişi. 

Bî-tekeyyüf: Keyfiyetsiz. 

Bi't-tabi', bittabi*: Tabiatıyla, tabîî ola- 
rak. 

Bi't-tebaiyye: Tâbi' olmak suretiyle; te- 
baiyyet ile. 

Bi't-tebeddül: Tekeddül ile; değişmek 
suretiyle. 

Bi't-tekâsüf: Tekasüfle, kesifleşerek. 

Bi't-tekemmül: Kemâle ermekle, kemâle 
ermek suretiyle. 

Bi*t-teksîf: Teksif ederek, teksif etmek 
suretiyle. 

Bi't-tenâsül: Doğup üreyerek. 

Bi't-teselsül: Teselsül ile. 

Bi'z-zât: Zât ile, kendi ile, zâtıyla. 

Bi-zâtihâ, bi-zâtihî: Kendi zâtıyla, kendi 
kendine, başkasına ihtiyâcı olmaksı- 
zın. 

Bu'd: Uzaklık. 

Buhârât: Buharlar. 

Buhâriyye: Buhara âit, buharla ilgili. 

Burhan: Delil. 

Butlan: Bâtıllık, bâtıl oluş, çürüklük, saç- 
malık. 

Butun: Bâtın olma, bâtın oluş, gizlilik. 

Butun: Bâtınlar; içler, gizliler. 

Butûnü'l-butûn: Gizlilikler gizliliği, 
bâtınlar bâtını, derûnlar derûnü. 

Bürûdet: Soğukluk. 



Câh: Mevki, makam. 

Cahîm: Cehennem. 

Câ*il: Ca'l edici; kılıcı, yapıcı, vücûda ge- 
tirici. 

Ca'l: Yapma, kılma, te'sir etme, vücûda 
getirme. 

Cami*: Cem' eden, birleştiren, toplayan, 
a bir araya getiren, içine alan. 

CAMİ*: Derleyen, toplayan, herşeyi top- 
layan, bütün yaratıkları huzurunda top- 
layan. 



Câmiu'l-ezdâd: Zıtları toplayan, bir 
araya getirmiş olan. 

Cânib: Taraf, cihet, yan. 

Cânn: Cin. 

Câvidânî: Dâimi, ebedî. 

CEBBAR: Çok cebr edici, çok güçlü ve 
kudretli; dilediğini yaptırmağa gücü 
olan, kendisine karşı çıkılamayan. 

Ceberut: Cebbârlık; büyüklük, azamet, 
kibriyâ, pek ziyâde kibir; âlem-i 
ceberut. 

Cebr, cebir: Zorlama. 

Cedd: Dede, büyük baba. 

Cehil, cehl: Cahillik, bilgisizlik. 

Celâ: Tecellî, zuhur, görünme, ortaya 
çıkma; Zât-ı Hakk'ın kendi zâtı için, 
kendi' zâtında zuhur etmesi. 

Celâl: Büyüklük, ululuk, heybet. 

Celî, celiyy: Aşikâr, apaçık. 

CELÎL: Celâl sahibi, büyüklük ve ululu- 
ğu yüce olan. 

Celîs: Birlikte oturan, arkadaş. 

Cem*: Toplama. 

Cemâl: Güzellik. 

Cem*an: "Cem"' itibariyle, cem' olarak; 
topluca. 

Cem* etmek: Toplamak. 

Cemî*: Bütün, cümle, hepsi. 

Cemîl: Cemâl sahibi, güzel. 

Cem*iyyet: Câmiiik, cami' oluş, toplayı- 
cılık, esmâ-i ilahiyyenin hepsine maz- 
har olma, ihata. 

Cem*iyyet-i esmâiyye: İlâhî isimler top- 
luluğu; esmâ-i ilahiyyenin hepsine 
mazhar olma. 

Cem*iyyet-i selâse: Üç cem'iyyet. 

Cem*iyyetli: Şümullü, içine toplayan. 

Cem*u'l-cem*: Cem'in cem'i. 

Cenabet: Cünüblük. 

Cenan: Kalb, gönül. 

Cennât: Cennetler. 

Cerh: Çürütme, red, kabul etmeme. 

Cesîm, cesîme: İri, büyük. 

Cevahir: Cevherler. 

Cevâhir-i basîta: Basit (birleşik olma- 
yan) cevherler. 

Cevâmiu'l-kelim: Birçok manâyı cami' 
olan; birçok ma'nâyı kendinde topla- 
yan. 

Cevâzib: Cazibeler. 



326 



LÜGATÇE 



Cevher: Kendi zâtı ile, başka şeye muh- 
taç olmadan kâim olan şey. 

Ceza: Karşılık verme. 

Cihâren: Apaçık olarak. 

Cinân: Cennetler. 

Cinânî, cinâniyye: Cennetlerle ilgili. 

el-Cinsü maa'1-cins: Cins cinsiyle 
beraber olur. 

Cismiyyet: Cisim olma. 

Cirm: Cisim. 

Cûd: Bir kazanç veya taleb karşılığı ol- 
maksızın yapılan bağış, ihsan, cömert- 
lik. 

Cühûd: İnkâr, küfrân. 

Cümle: Topluluk, sistem. 

Cümle-i asabiyye: Sinir sistemi. 

Cünûd: Cündler, askerler, ordular. 

Cünûd-i mücennede: Saf saf, sıra sıra or- 
dular. 

Cüz f : Kısım, parça. 

Cüz'î, cüz'iyye: Parçaya âit olan; 
tamâmına âit olmayan. 

Cüz'iyyet: Cüz'î olma, cüz'îlik. 

Cüz'iyyât: Cüz'îler, cüz'e âit şeyler, par- 
çalar. 

Cüzûr: Cezrler; kökler. 



Çâh: Çukur. 

Çâker: Köle, kul. 

Çeşm: Göz. 

Çûn ü çerâ: Nasıl ve nice. 



D 



Dâbbe: Hayvan; yerde yürüyen hayvan. 

Dâd: Verme, vergi, ihsan. 

Dâî: Dûa eden, isteyen, da'vet eden. 

Dâiren-mâ'dâr: Çepçevre, fırdolayı. 

Dakâik, dakâyık: "Dakîka"lar; incelikler, 
anlaşılması güç ve dikkate muhtaç 
plan şeyler. 

Da lal: Dalâlet, doğru yoldan sapma, sa- 
pıklık. 

Dâm: Tuzak, ağ. 

Dâmen: Etek. 

Dar: Ev, yurt. 



Darr: Zarar. 

DÂRR: Elem ve zarar verici şeyleri hik- 
metinin gereği olarak yaratan. 

Dâru'n-naîm: Ni'met yurdu, cennet. 

Da'vâ: İddia. 

Da'vâ-yı teferrüd: Benzeri olmamak 
iddiası. 

Da'vetullah: Allah'ın da'veti, Allah'a 
da'vet. 

Defaten: Bir defada. 

Def'î: Bir defada olan. 

Dehr: Uzun zaman; zaman. 

Delâil: Deliller: 

Delâlet: Delil olma, yol gösterme, alâmet 
olma; iz, işaret. 

Derk, derek: Basamak, kat. 

Derk etmek: Anlamak, kavramak. 

Der-kâr: Ma'lûm, aşikâr, belli. 

Derûn: İç. 

Desâtir: Düstûrlar. 

Dest-gâh: Tezgâh, dokuma âleti. 

Devâbb: Dâbbeler; yerde yürüyen hay- 
vanlar. 

Deveran: Devretme; dönme, dönüş. 

Devre-i cüz'iyye: Cüz'î devre; kısmî 
devre, küçük devre. 

Devre-i fetkıyye: Yarılma ve ayrılma 
devresi. 

Devre-i külliyye: Küllî devre, büyük 
devre. 

Devre-i mâiyye: Su devresi. 

Devre-i nebâtiyye ve hayvâniyye: Nebat 
ve hayvan devresi. 

Devre-i nâriyye: Ateş devresi. 

Devre-i ratkıyye: Bitişme devresi, biti- 
şiklik devresi. 

Devre-i türâbiyye: Toprak devresi. 

Devrî, devriyye: Dönüş ile ilgili, devr 
edici. 

Dıl'-ı eyser: Sol kaburga kemiği. 

Dıyk: Darlık. 

Dibace: Başlangıç, mukaddime, önsöz. 

Dîdâr: Yüz, çehre. 

Dîde: Göz. 

Dımışk: Şam (şehri). 

Dirayet: Bilgi, kavrayış. 

Dîvâr: Duvar. 

Dûçâr: Uğramış, tutulmuş, ma'rûz. 

Dûçâr-ı inkıta': İnkıtâ'a ma'rûz. 

Duhân: Duman. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



327 



Duhûl: Girme. 

Dürre-i beyzâ: Bir büyük beyaz inci.- 

Dürretü'l-beyzâ: Büyük ve çok beyaz 

inci tanesi. 
Düstûr: Kaide, kânun. 



E 



Eanım: Daha umûmî, en umûmî. 

Eb'ad: En uzak, daha uzak. 

Eb'âd: Bu'dlar, uzunluklar. 

Eb'âd-ı selâse: Üç bu'd; uzunluk, enlilik, 
derinlik. 

Ebdân: Bedenler. 

Ebed: Gelecekte sonu olmayan zaman. 

Ebeden: Ebediyyen, asla. 

Ebedü'1-âbâd: Hiç bir vakit, asla; ebedle- 
rin ebedi. 

Ebeveyn: Baba ve ana. 

Ebrâc: Burçlar. 

Ebtan: En bâtın; en iç, en gizli. 

Ebtan-ı butun: Gizliliklerin en gizlisi, 
bâtınların en bâtını. 

Ebû'l-Alemeyn: İki alem sahibi; Seyyid 
Ahmed er-Rifâî hazretlerine, "kutbiy- 
yet" ve "gavsiyet" makamlarını; ve 
"bâtın" ve "zahir" ilimlerini kendi 
zâtında toplamış olmalarından dolayı, 
verilen isimdir. 

Ebû'I-ervâh: Ruhların babası. 

Ebvâb: Bâblar. 

Ebyâz: Beyaz. 

Ebyât: Beyitler. 

Ecel: Va'de, ömür. 

Ecl, ecil: Sebep. 

Erilden: ...den dolayı, ...dığı için. 

Eclâ: En celî; en aşikâr. 

Ecma': Daha, en cami'; en toplayıcı, en 
birleştirici. 

Ecnâs: Cinsler. 

Ecrâm: Cirimler, maddî cisimler. 

Ecsâd: Cesetler. 

Ecsâm: Cisimler. 

Ecza: Cüz'ler, parçalar. 

Edille: Deliller. 

Ednâ: En aşağı. 

Ednâs: Kirler, pislikler. 

Edvar: Devirler. 

Edyân: Dinler. 



Ef'âl: Fiiller. 

Eflâk: Felekler. 

Efrâd: "Kutb"a bağlı olmayan gayb eren- 
leri. 

Efrâd: Fertler. 

Ehakk: Daha haklı, daha müstehak, daha 
lâyık, daha gerçek. 

Ehl-i azâim: Üfürükçüler, hastalara çeşit- 
li tılsımlarla okuyup üfleyen kimseler. 

Ehl-i ezvâk: Ma' nevî zevk sahipleri. 

Ehl-i hey'et: Astronomi bilginleri. 

Ehl-i huzur: Hakk'ın huzurunda bulunan- 
lar; ilâhî huzura ermiş olanlar. 

Ehl-i sülük: Sâlikler; sülükte bulunan 
kimseler. 

Ekâbir: Büyükler. 

Ekber: En büyük. 

Eki: Yeme. 

Ek m el: En kâmil, en mükemmel. 

Eksef : En kesif. 

Ekşef: En çok keşif eden; keşfi daha çok 
olan. 

Ekvân: Kevnler; varlıklar, âlemler. 

Elektrikiyye: Elektrik ile ilgili. 

Elfâz: Lâfızlar. 

Elsine: Lisanlar. 

El-yevm: Bugün, günümüzde. 

Emânât: Emânetler. 

Emâkin: Mekânlar; yerler, mahaller. 

Emîrü'l-mü'minîn: Mü'minlerin emîri. 

Emlâk: Mülkler. 

Emr: İş, şey, hâdise, husus. 

Emreyn: İki emir. 

Emr-i âmm-ı müşterek: Umûmî ortak 

şey. 

Emr-i hâss-ı mümeyyiz: Husûsî ayırıcı 

şey. 
Emsal: Misiller; eşler, benzerler. 
Emsile: Misâller. 
Enâniyyet: Benlik, bencillik. 
Endam: Boy. 

Endam âyînesî: Boy aynası. 
Enfâs: Nefesler. 

Enfüs: Nefisler; "iç varlıklar, iç âlemi. 
Enniyyat: Enniyyetler; zâtlar, hakîkatlar. 
Ensâr: Yardımcılar. 
Enva*: Neviler, çeşitler. 
Envâ'-ı suret: Çeşit çeşit suret. 
Envâr: Nurlar. 
Enzel: En aşağı. 



328 



LÜGATÇE 



Erbaa: Dört. 

Erbâb: Rablar, sahipler. 

Erbâb-ı fikir ve nazar: Ayn ayrı olan 
rabler, muhtelif rabler. 

Erbâb-ı müteferrika: Aklî düşence 
sahipleri. 

Erbâb-ı ukül: Akıl sahipleri. 

Ercül: Ayaklar. 

ERHAMÜ'R-RÂHİMÎN: Rahmet eden- 
lerin en çok rahmet edicisi. 

Erkân: Rükünler; direkler, sütunlar, 
esâslar. 

Erkân-ı tabiat: Tabiatın rükünleri; 
hararet, bürûdet, yubûset, rutubet. 

Erkân-ı erbaa: Dört rükün; hararet, 
bürûdet, yubûset, rutubet. 

Ervah: Ruhlar. 

Erzak: Rızıklar. 

Esâmi: İsimler. 

Esâsât: Esaslar. 

Esâsı, esâsiyye: Esâsa ait, esasla alâkalı. 

Esbâb: Sebepler. 

Esedullâhi'I-gâlib: Allah'ın galip ve mu- 
zaffer olan arslanı, (Hz. Ali). 

Eser: Bir şeyin varlığına delâlet eden şey; 
alâmet. 

Esfel: En sâfil, en aşağı. 

Esfel-i sâfilîn: Aşağıların en aşağısı; 
tabîat âlemi. 

Esma: İsimler. 

Esmâî, esmâiyye: Esmaya mensûb; isim- 
lere âit, isimlerle ilgili. 

Esmâk: Semekler, balıklar. 

Esmâk-ı azmiyye: Kemikli balıklar. 

Esmâk-ı gudrûfiyye: Kıkırdaklı balıklar. 

Esmâr: Meyveler. 

Esnâ-yı: ..esnasında, ...sırasında. 

Esrar: Şırlar. 

Estâr: Örtüler, perdeler. 

Eşbâh: Karaltılar; cismî varlıklar, şahıs- 
lar. 

Eşcâr: Ağaçlar. 

Eşedd: En şiddetli. 

Eşhas: Şahıslar. 

Eşi'a-nisâr: Işıklar saçan. 

Eşkâl: Şekiller. 

Eşkıya: Şakiler; şekavet ehli. 

Eşmel: En şâmil, en şümullü, en kaplayı- 
cı. 

Eşref: En şerefli. 



Eşya: "Şey"ler, varlıklar. 

Etemm: En tam, en eksiksiz. 

Eltaf: En latîf. 

Etvâr: Tavırlar. 

Evâil: Evveller, başlangıçlar. 

Evâmir: Emirler. 

"Ev-ednâ": "Yahut daha da yakın", 
(Necm; 53/9). 

Evham: Vehimler. 

Evkât: Vakitler. 

Evkât-güzâr: Vakit geçirici. 

Evlâ-bi't-tarîk: En lâyık, tercihe şayan, 
en iyi, en münâsip, en uygun. 

Evsa*: Daha vâsi', en geniş, daha geniş. 

Evsâf: Vasıflar; sıfatlar. 

Evsâf-ı teşrîhiyye: Anatomi bakımından 
vasıflar. 

EVVEL: Her şeyden önce olan; başlan- 
gıçların yaratıcısı; varlığının öncesi ol- 
mayan; herşeyin varlığı kendisinden 
başlayan. 

Evvelen: Evvel olarak, ilk olarak. 

Evveli, evveliyye: Evvele âit, en evvel, 
ilk önce. 

Eydî: Eller. 

Eyvan: Divanhane, köşk. 

Eyyam: Günler. 

Ezâ: Eziyet, incinme, incitme. 

Ezdâd: Zıtlar. 

Ezel: Geçmişte başlangıcı olmayan 
zaman. 

Ezelü-l-âzâl: Ezellerin ezeli. 

Ez-gayr-ı ta'yîn: Ta'yin etmeden, etmek- 
sizin, belirtmeksizin. 

Ezfer: Güzel kokulu. 

Ezmân: Zamanlar. 

Ezvâc: Zevceler; eşler. 

Ezvâk: Zevkler, tad almalar, lezzetler, 
hazlar. 



Fa'âl: Dâima işleyici, fail olan, aktif. 
Fâcir: izhâr eden, açan; doğrudan sapan; 

fücur sahibi, günahkâr, yalancı, sefih. 
Fahm: Kömür. 

Faik: Fevkinde bulunan, üstün olan. 
Fail, faile: İşleyen, yapan; aktif. 
Fâit: Fevt eden; kaybeden, elinden kaçı- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



329 



ran; kaybolan. 

Faiz: Nail olan, elde eden, basan kaza- 
nan, üstün olan. 

Faka: Fakirlik, muhtaç olma, ihtiyaç 
duyma. 

Fârık: Farkeden, ayıran, ayncı. 

Fasıl, fasi: Ayırma, aynlma, kesme, ay- 
rıntı, bölüm; mevsim. 

Fâsid: Kötü, fena, yanlış, bozuk. 

Fâsid, faside: Fesada uğrayan, yokolan. 

Fâsidât: Fâsid olanlar; bozulup yok olan- 
lar. a 

Fasile: Aile, familya. 

Fass: Bir şeyin hülâsası, zübdesi; yüzük 
taşı. 

FÂTIR: Yaratıcı. 

Fazâil: Faziletler. 

Fazl: Fazîlet; iylik, üstünlük, lütuf. 

Fehm: Anlayış, idrâk. 

Fekk: Bozma, çözme, kaldırma. 

Felâsife: Feylesoflar, felsefeciler. 

Felekü'I-hayât: Hayat feleği. 

Fena: Yok olma. 

Fenâ-fîllah: Allah'da fânî olmak. 

Fenn: İlim, ma'rifet, san'at. 

Fer': Bir asla dayanan şey; şu'be, dal. 

Ferâiz: Farzlar. 

FERD: Tek, yegâne, eşsiz, ikincisi olma- 
yan. 

Ferdî, ferdiyye: Ferde âit, ferd halde. 

Feryâd-res: Feryâd edenin imdadına yeti- 
şen. 

Fetret: İki şey arasında geçen zaman. 

Feth: Açma, açılış. 

FETTÂH: Pek çok açıcı, türlü güçlük ve 
sıkıntıları def eden, kolaylaştıran. 

Fevk: Üst. 

Feyezan: Taşma. 

Feyz: Akma, taşma; ilâhî zuhur ve tecelli; 
zuhur; ilham; ilim. 

Fıkarât: Fıkralar; omurga kemikleri; par- 
çalar, paragraflar. 

Fıkdan: Bulunmazlık, kıtlık, yokluk. 

Fısk: Hak yoldan çıkmak, günah işlemek. 

Fıtnat: Çabucak kavrama, anlayış; zihin 
açıklığı, zeyreklik. 

Fıtrî, fıtriyye: Fıtrata âit, fıtratla ilgili. 

Fiilî, fîiliyye: Fiile âit, fiile mensûb. 

Fiilen: Fiilî olarak; gerçekten. 

Fi'I-hâl: Şimdi, o anda, hemen. 



Fî-zamâninâ: Zamanımızda. 

Fudalâ: Fâzıllar, fazîletliler. 

Fuhûm: Fehimler, anlayışlar. 

Fuhûm-ı kâsıra: Kusurlu, kısa, dar anla- 
yışlar. 

Furkân: Fark. 

Fücur: izhar etmek, açıklamak; doğrudan 
sapma, günahkârlık, ahlâksızlık. 

Fürû': Fer'Ier, dallar, şu'beler, kollar. 

Fürûât: Fürû'lar; ferler. 

Füshat: Genişlik, açıklık. 

Füshat-serây: Geniş yer. 

Füshat-serây-ı âlem-i bâlâ: Yüksek 
âlemin geniş sahası. 

Fütûh: Fetihler. 

Fütur: Gevşeklik, bezginlik, usanma, 
bıkma. 

Füyûzât: Feyzler. 



G 



GAFFAR: Çok affeden, çok bağışlayıcı, 
günahları örtüp bağışlayan. 

Gafr: A Örtme, setr; mağfiret etme. 

GAFUR: Çok mağfiret eden çok yarlıga- 
yan, günahları bağışlayıp affeden. 

Galebe: Galip gelme; üstün gelme, üstün- 
lük. 

Gâliben: Sağlam bir ihtimâle göre; belki, 
daha ziyâde. 

Galîz: Kaba; şeffaf olmayan, kalın. 

Gamız: Anlaşılması güç, anlaşılmaz, ka- 
palı. 

Ganî: Zengin, müstağnî, ihtiyâcı olma- 
yan. 

GANÎ: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan; hiç- 
bir noksanı ve eksiği olmayan. 

Garîb: Yabancı; garip, tuhaf, şaşılacak. 

Garâib: Garibeler; garip şeyler. 

Garbiyyûn: Garblılar; batılılar. 

Gassal: Gasl edici; ölü yıkayıcı. 

Gayb: Gizli, gizlilik, görülmezlik. 
(Şehâdet mukabili). 

Gayr: Hak'tan başkası, mâsivâ. 

Gayr-ı mec'ûl: Mec'ûl olmayan; kılın- 
mamış, yapılmamış. 

Gayr-ı muhdes: Yaratılmamış; hadis ol- 
mayan. 

Gayr-i kabil: Kabil olmayan, imkânsız. 



330 



LÜGATÇE 



Gayriyyet: Gayrı olma, gayrıhk; başka 
olma, başkalık. 

Gaybü'l-guyûb: Gaybler gaybi. 

Gâyetü'l-gâyât: Gayelerin gayesi; 
nihayetlerin nihayeti. 

Gayb-dân: Gaybı bilen. 

Gaybî, gaybiyye: Gaybe âit. 

Gayret: Kıskanma. 

Gâzî, gâziyye: Gaza âit, gaz hâlinde. 

Gına: Zenginlik. 

Gıtâ: Örtü, perde. 

Girdgâr: Tanrı. 

Giriftar: Tutulmuş, ma'rûz, düşkün, uğ- 
ramış. 

Girye: Ağlama, gözyaşı. 

Guyûb: Gaybler. 

Güruh: Cemâat, bölük. 

Güzîdegân: Seçkinler. 



H 



Habbe: Buğday v.s. dânesi. 

Habîb: Sevgili, sevilen. 

HABÎR: Herşeyden haberdâr olan, gizli- 
likleri bilen. 

Habis: Kötü, pis. 

Hâcis: İlk hatır; kalbe gelen ilk hitap; 
kalbe arız olan endîşe. 

Hadd: Sınır, hudûd, nihayet; tanıtma, sı- 
nırlandırma; bir şeyi başka şeylerden 
ayırt edecek şekilde tanıtma; ta'rif. 

Hadd: (Kur'ân'm haddi): Allah'ın murâd 
ettiği ma'nânın sının; yahut ma'nâ- 
daki hükmün ölçüsü. 

Hademe: Hadimler; hizmetkârlar. 

Hadd-i fâsd: Ayrıcı hudûd. 

Hadd-i zâtında: Zâten, esasen, aslında. 

HÂDÎ: Hidâyete erdiren; doğru yolu gös- 
teren. 

Hadîd: Demir. 

Hadim: Hizmet eden. 

Hadîs: Söz, hadîs-i şerif. 

Hadis: Sonradan var olan, muhdes. 

Hadis, hâdise: Yeni vâki* olan, yeni mey- 
dana gelen. 

Hâdisü'l-vücûd: Vücûdu hadis olan. 

Hafâ: Hafîlik, gizlilik, kapalılık, gizli 
olma. 

Hafâü'1-hafâ: Gizliliğin gizlisi. 



HÂFID: Kendisine boyun eğmeyip karşı 
çıkanları rezîl ve perîşan eden. 

Hafi, hafiyye: Gizli, saklı. 

HAFIZ: Muhafaza eden, koruyan. 

Hafriyyât: Kazılar. 

Hâhiş: İsteme, arzu, istek. 

Hâil: İki şey arasına giren, mâni', engel. 

Hâir: Hayrette kalmış, hayret eden, şa- 
şırmış. 

Hakâyık, hakâik: Hakikatler. 

HAKEM: Hüküm koyan, emir veren, 
hükmünü icra eden. 

Hakîka: Hakikat. 

Hakîkatü 'I-hak ayık: Hakikatlerin haki- 
kati. 

HAKK: Varlığı hiç değişmeyen; varlığı 
yok olmayan, gerçek olan. 

Hakkı,- hakkıyye: Hakk'a âit. 

HAKÎM: Hikmet sahibi; emir ve hüküm- 
leri yerli yerinde olan. 

Halâ: Boşluk. 

Halâik, halayık: Mahlûklar; yaratıklar. 

Hâlât: Haller. 

HÂLIK: Halk eden, yapan, yaratan. 

Hâlî: Hâl ile, hâle ait. 

Halîfetullâh fi'l-arz: Yeryüzünde 
Allah'ın halifesi. 

Halik: Helak olucu, yok olucu. 

Hâlikan: Yaratıcı bakımından, yaratıcı 
olarak. 

HALIM: Hilim sahibi; yumuşak davra- 
nan, ceza vermeye gücü yettiği halde 
acele etmeyip cezalandırmayı geriye 
bırakan. 

Hâlis, hâlisa: Saf, karışık olmayan. 

Halk: Yaratma; yapma, yaratık, yaratık- 
lar, yaratılış. 

Halk-ı cedîd: Yeniden yaratma, yeniden 
yaratılma, yeniden oluş. 

Halkî, halkıyye: Yaratılmaya, yaratılışa » 
âit. 

Hamakat: Ahmaklık; ma'nevî 

idraksizlik. 

Hame-i mesnûn: Yıllanmış, kokuşmuş 
çamur. 

Hâmız-ı kibrit: Asit sülfirik. 

Hâmid: Hamd eden, hamd edici. 

Hamîd, hamide: Övülmeye değer; Övü- 
len beğenilen. 

HAMID: Çok övülen, övgüye değer sıfat- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



331 



larla kendisine hamd edilen; övülmeye 
lâyık olan, kendisine dâima hamd edi- 
len. 

Hâmil: Taşıyan, götüren, hâiz, sahip. 

Hâmisen: Beşinci olarak. 

Hami: Taşıma. 

Hamule: Yük. 

Hande: Gülme, gülüş. 

Hararet: Sıcaklık. 

Harekât: Hareketler. 

Harekât ve sekenât: Tavır ve davranış- 
lar. 

Harf-i gaye: Arapçada "ilâ" harf-i cerri; 
..a, ...ya; ...a kadar. 

Hâriç: Dışarıya çıkan; dış, dışarı. 

Haricî, hâriciyye: "Hâriç "e âit; dışarı 
çıkan, dışarıda olan, dışta varlığı olan. 

Haris: Ekin eken; iyi amel işleyen. 

Hark: Yakma. 

Hark: Yarma, yırtma, yırtılma. 

Hark-ı âdet: Adeti kırmak; alışılmış dı- 
şında, olağanüstü. 

Hasâis: Hâssiyyetler, husûsiyyetler. 

Hasar: Zarar, ziyan. 

Hasebiyle: Cihetiyle, dolayısıyla, bakı- 
mından, göre, nazaran. 

Hasen, hasene: Güzel. 

Hasenat: Haseneler; iyilikler, iyi haller. 

Hasene: İyilik, iyi hal. 

Hasır: Hasr edici, tahdîd eden. 

Hasr; Münhasır kılma, inhisar ettirme; 
dar bir çerçeve içine alma; tahdîd, tah- 
sis etme; mahsûs kılma. 

HASÎB: Hesaba çekip karşılığını veren. 

Hâss, hasse: Hissedici; duygusu olan, 
duyan; duyu. ı 

Hâss, hâssa: Mahsûs, husûsî; seçkin; 
hususiyet. 

Hâssa-i hâssa: Hâssın hâssı; seçkinlerin 
seçkini. 

Hassasiyet: Hisse sahip olma, duyguları 
olma. 

Hassaten: Husûsî olarak; yalnız, ancak. 

Hâsse-i basar: Görme duyusu. 

Hâssıyyet: Husûsiyyet, kuvvet, te'sîr. 

Hasûdân: Hasûdlar; kıskançlar, çekemi- 
yenler. 

Hâşi'în: Hâşi'ler; huşu' sahipleri. 

Haşiye: Bir eseri şerh ve îzâh eden kitap. 

Haşr: Ölüleri diriltip mahşerde toplama. 



Hâtem: Mühür, yüzük; son, en son. 

"Hatim" olarak okunursa: Sona erdi- 
ren, mühürleyen. 

Hatır: Zihin; hutur eden, içe doğan; kalbe 
gelen manevî hitap. 

Hatîât: Hatîeler; günahlar. 

Hatîe: Günah, suç. 

Hatime: Son, nihayet; netice, bitirme. 

Hatt-ı istiva: Ekvator. 

Hatm: Mühürleme, bitirme, sona erdir- 
me. 

Hattâtıyyet: Hattatlık. 

Havâdis-i ekvân: Dünyâ hâdiseleri. 

Havaî, havâiyye: Havaya mensûb, âit. 

Havâss-i hamse: Beş duyu. 

Havâss: (Ariflerin) seçkinleri; hâssalar, 
hususiyetler. 

Havâtır: Hatırlar, hâtıralar. 

Havâ-yı nesîmî: Hava; atmosfer. 

Havf: Korkmak, korku. 

Hâvî: İhtiva eden. 

Hayâlât: Hayaller. 

Hayât-bahş: Hayat veren, bahşeden. 

Hayır-hâh: Herkesin iyiliğini isteyen, 
hayır sever. 

Hayrat: Hayırlar. 

Haysiyyet: I'tibâr, bakım. 

Hayvanat: Hayvanlar. 

Hayvânât-ı berriyye: Kara hayvanları. 

Hayvânât-ı kışriyye: Yengeç, İstakoz 
gibi hayvanlar; kabuklular. 

Hayvânât-ı mükeyyise: Karınlarında bir 
nevi* torbaları bulunan hayvanlar, (fr. 
Marsupiaux). 

Hayvânât-ı nâ*ime: Kemiksiz hayvanlar, 
(fr. Malacozoaires, mollusques). 

Hayvânât-ı zâhife: Sürüngen hayvanlar, 
(fr. Reptiles). 

Hayy: Hayat sahibi, canlı, diri. 

HAYY: Diri, canlı, hiç ölmeyen, hayâtı 
daimî olan. 

Hayyât: Yılanlar. 

Hazâin: Hazîneler. 

Hazarât: Hazretler, mertebeler, dereceler. 
(Şahıs isimleri önünde hürmet bildiren 
"hazret" kelimesinin çokluk ifâdesi; 
hazretler). 

Hazarât-ı esma: İlâhî isimlerin hazretle- 
ri, mertebeleri, dereceleri. 

Hazarât-ı hams: Beş hazret, beş mertebe. 



332 



LÜGATÇE 



Hâzin: Hazîne muhafızı, bekçisi; 
hazînedâr. 

Hazret: Mertebe, derece, rütbe. 

Hazz: Nasîb, hisse; haz, zevk. 

Hest: Vardır. 

Hestî: Varlık. 

Hevâ: İstek, arzu, heves. 

Hevâcis: Hâcisler. 

Hevesât: Hevesler. 

Heyâkil: Heykeller; vücutlar, bedenler, 
cisimler. 

Hey'et: Şekil, suret. 

Hey'et ilmi: Astronomi. 

Hey'et-i mecmua: Topluluk, tamâmı, 
topu, hepsi. 

Heykel: Cismânî suret, cisim, beden. 

Heyûlâ: İlk madde, ilk cevher, herşeyin 
ilk maddesi. 

Hıfz: Saklama, muhafaza etme, koruma. 

Hıkd: Kin, öc alma. 

Hılkî, hılkıyye: Yaratılmaya, yaratılışa 
âit. 

Hibât: Hibeler; bağışlar. 

Hibetullah: Allah'ın hibesi, bağışı, vergi- 
si. 

Hibret: "Zevk" ile, "tecrübe" ile bilmek; 
bilgi, tecrübe; "zevkî" bilgi; ilm-i 
zevkî. 

Hicâbiyyât: Hicâb olan şeyler. 

Hicâbiyyet: Hicâb olma. 

Hikem: Hikmetler. 

Hikmet-i tabîiyye: Fizik ilmi. 

Hilaf: Zıdd. 

Hilkat: Yaratılış, yaratılma. 

Hilye-i şerif: Hz. Peygamber'in şekil ve 
vasıfları; bunu anlatan yazı veya şiir. 

Himem: Himmetler. 

Himmet: Bir şeyin vücûda getirilmesi 
hususunda kalben, ruhen gösterilen 
gayret; kuvvetli istek. 

Hîn: Esnasında, vaktinde, ...ğinde. 

Hisâbât: Hesaplar. 

HUa: İhata, kuşatma. 

Hitâbât: Hitaplar. 

Hitâm: Sona erme, bitme. 

Hiye: O. 

Hizâne: Hazîne. 

Hod-perest: Kendine tapan, kendini be- 
ğenmiş. 

Hubb: Sevme, sevgi. 



Hubbî, hubbiyye: Hubb, sevgi ile ilgili. 

Hucüb: Hicablar, perdeler. 

Hudûd: Haddler; sınırlar; ta'rîfler. 

Hudûs: Hadis olma; sonradan olma; son- 
radan var olma. 

Hukemâ, hükemâ: Hakimler, filozoflar. 

Hukub: Seksen senelik müddet. 

Hulefâ: Halîfeler. 

Hulel: Elbiseler. 

Hulf : Sözünü tutmama. 

Hulûd: Bâkîlik, dâimîlik; daimî surette 
kalma. 

Hulul: Girme, Allah'ın insan bedenine 
girmesi. 

Hûr: Hûrîler. 

Hurûc: Çıkma, çıkış. 

Husul: Hâsıl olma, peyda olma. 

Hutur: Hâtıra gelme. 

Huzur: Hâzır olma, hâzır bulunma; ilâhî 
huzurda bulunma. 

Huzûz: Hazlar; zevkler. 

Huzûzât: Hazlar. 

Huzzâr: Hâzır olanlar. 

Hücerât: Hücreler. 

Hüccet: Burhan, senet, delîl. 

Hüccet-i bâliğa: En yüksek mertebede 
olan hüccet. 

Hükemâ; hukemâ: Hakîmler, filozoflar. 

Hüküm-fermâ: Hükmeden, hüküm 
süren. 

Hüsn: Güzellik. 

Hüsn-i endam: Boybos güzelliği. 

Hüve: O. 

Hüviyye: Hüviyyet. 



I 



Idlâl: Dalâlete düşürme; yoldan çıkarma, 

şaşırtma, azdırma, saptırma. 
Ikâb: Ceza, cezalandırma, azap. 
Ikâl: Bağ, köstek, düğüm. 
iktifa: İzinden gitme; uyarak peşinden 

gitme. 
Iktifâen: iktifa ederek, izinden giderek. 
Isğâ: Kulak verme, söz dinleme. 
Istılâhât: Istılahlar, terimler. 
Istılahı: Istılahtaki ma'nâya âit; terim 

ma'nâsıyla ilgili. 
Itlak: Salıverme, serbest bırakma; kayd 



FUSÛSUL-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



333 



ve hasr etmeksizin umumiyet üzerine 

kullanma. 
Itlak: Mutlak oluş, mutlakhk. 
Itlak olunmak, edilmek: Denilmek; isim 

verilmek. 
Ittıla': Öğrenme, haberdâr olma, bilgi 

edinme. 
izhâr, izhâr: Zuhura çıkarma, zahir etme. 
Iztırâr: Mecburiyet, çaresizlik. 



İbâ: Çekinme; razı olmama, kabul etme- 
me. 
İbâd: Abdler, kullar. 
İbârât: İbareler, cümleler. 
İbda': Örneksiz olarak en güzel şekilde 

yaratma. 
İbdâi: Yaratmaya âit. 
İbhâm: Mübhemlik; kapalılık, belirsizlik. 
İblâğ: (Haberi) ulaştırma, tebliğ etme. 
İbraz: Meydana çıkarma. 
İbsâr: Görme, bakma; hissedilen şeyleri 

görme. 
İbtâ': Geciktirme; gecikme, geç kalma. 
İbtidâ: Başlama, başlangıç. 
İbzal: Bezi etme; bol bol verme. 
İcabet: Kabul etme; muvafakat etme. 
îcâd: Vücûd verme, var etme. 
İcbar: Zorlama. 
İclâl: Saygı gösterme, ikram. 
İcmal: (Tafsilin zıddı) Toplama, kısaltma, 

hulâsa etme, hulâsa, öz. 
İcmali: Tafsilsiz, toplu, teferruâtsız. 
İcra: Bir işi yapma, yerine getirme. 
İctinâb: Sakınma, çekinme. 
İctisâr: Cesaret etmek. 
|dâ': Emânet verme, tevdî etme. 
İ'dâm: Adem hâline getirme; yok etme. 
İdhâl: Dâhil etme; girdirme; sokma, içine 

koyma. 
İfâza: Taşacak derecede doldurma; feyz 

verme; feyizlendirme. 
İfâza-i vücûd: Vücûd verme. 
İfrâd: Tek kılma, ferd kılma. 
İfrağ: Kalıba dökme, şekillendirme. 
İfsâd: Fesada uğratma, mahv etme, yok 

etme, bozma. 
İftikâr: Şiddetli ihtiyaç, fakır olma, muh- 



taç olma. 

İftitâh: Açılma, açılış, başlama. 

İftitâk: Yarılıp ayrılma. 

İğvâ: Baştan çıkarma, ayartma şaşırtma. 

İğvâât: İğvâlar. 

İhbar: Haber verme, bildirme, anlatma, 
öğretme. 

İhbârât: İhbarlar; bildirmeler, anlatmalar. 

İhbât: Aşağıya indirme. 

"İhbitû": aniniz!" (Bakara, 2/36, 38). 

İhdas: Hadis kılma, meydana getirme; 
sonradan var etme. 

İhrâk: Yakma. 

İhraz: Kazanma, elde etme. 

İhsâ: Sayma. 

İhticâb: Hicâblanma, hicâb altına girme; 
gizlenme. 

İntifa: Hafi olma, gizlenme, saklanma. 

İhtilâcât-ı bürkâniyye: Volkanik patla- 
malar. 

İhtilâf: Muhtelif olma; ayrı olma, farklı- 
lık. 

İhtilât: Karışma; karışıklık, birbiri arası- 
na girme. 

İhtirâk: Yanma, tutuşma; bir gezegenin 
güneşe yaklaşması, güneşle bir burçta 
bulunması. 

İhtisas: Tahsis edilme; bir şeye hâs kılın- 
ma. 

İhtiyar: Seçme, hür ve serbest olma; dile- 
diğini yapabilme. 

İhtiyarî: Mecburî olmayan, serbest, iradî. 

İhtiyaten: İhtiyat olarak; tedbir olarak. 

İntizâm Hazînede toplama, toplanma. 

İhtizâzât: İhtizazlar, titreşimler. 

İhvan: Kardeşler. 

İhya: Diriltme, hayât verme. 

İhzar: Hazırlama. 

îkâd: Yakma. 

İkâme olunmak: Oturtulmak, yerleştiril- 
mek, makamına getirilmek. 

İkmâl: Kemâle erdirme; tamamlama. 

İkrar: Tasdik etme; evet deme. 

İktifa: Yeter bulma, yeterli görme. 

İktisâb: Kesb etme, kazanma, edinme. 

İktisâr: Kısa kesme, kısaca söyleme, 
münhasır kılma; hasr etme. 

İktizâ: Gerek, gerekme, lâzım gelme. 

İktizâât: İktizâlar; gereklilikler, gerekler, 
gereği olan şeyler. 



334 



LÜGATÇE 



İlâ-nıâ-lâ-nihâye: Nihayeti olmayarak. 

İlâ-mâ-lâ-yetenâhî: Nihayeti olmayacak; 
nihayetsiz. 

İlâ-nihâye: Nihayete kadar, sonuna 
kadar. 

İlâhî, ilâhiyye: Allah'a âit. 

İlâhiyyet: Ilâhlık; ilâh olma. 

İ'lâm: Bildirme, öğretme, ilim verme. 

İlhak: Katma, ilâve, ekleme. 

İlhâmât: İlhamlar. 

İlim, ilm: Bilmek, bilme, bilgi, ilim. 

İlkâ: Bırakma, koyma, atma; telkin etme. 

İlkâ etmek: Vahy etmek; ilham etmek, 
vehbî ilim vermek. 

İlka-i Subbûhî: Ahadiyyet mertebesin- 
den vâki' olan ilkâ. 

İlkâât: İlkâlar; telkin etmeler, telkîn edi- 
len şeyler. 

İlkâî: (Cenâb-ı Hak'tan) ilkâ ile olan; 
vehbî, vahy, ilham ile ilgili. 

İlm-i hey'et: Astronomi ilmi. 

İlm-i ledünnî: Allah tarafından verilen 
ilim. 

İlmî, ilmiyye: İlme âit, ilimle alâkalı. 

İllâ: Ancak, sâdece, ... den başka. 

İllet: Hastalık, sakatlık; sebep, bir şeyin 
var olmasını te'min eden sebep. 

İUet-i gâiyye: Bir şeyin nihâî varoluş se- 
bebi; Fr. Cause finale. 

İHiyyet: İllet olma, sebep olma. 

İltiyâm: Kapanma, bitişme. 

İltizâz: Lezzet alma. 

İmâle: Meyi ettirme. 

İmâte: Öldürme. 

İnıdâd: Yardım, yetişme. 

İmkân: Varlığı ve yokluğu mümkün 
olma, zarurî olmama; varlığı ve yoklu- 
ğu düşünülebilir olma. 

İmrâr: Geçirme. 

İmtidâd: Uzama, yayılma. 

İmtina': Mümteni', muhal olma; imkân- 
sız olma, imkânsızlık. 

İmtinân: Ni'met, ihsan etme. 

İmtisâlen: Uyarak; örnek alarak, itaat 
ederek. 

İmtizaç: Mecz olma; kanşabilme, uygun- 
luk, uyuşma. 

İmitizâcât: İmtizaçlar; karışmalar, kay- 
naşmalar. 

İmtizâcât-ı kimyeviyye: Kimyevî karı- 



şımlar. 

İnâs: Kadınlar, dişiler. 

İnâyât: İnayetler. 

İnbâ: İhbar, haber verme. 

İnbât: Bitmesini te'mîn etme, yetiştirme. 

İnbi'âs: Meydana çıkma, ileri gelme, 
doğma. 

İnbisât: Bast edilme, yayılma, genişleme, 
açılma; iç ferahlığı, iç genişliği. 

İncimâd: Buz hâline girme, donma. 

İndallah: Allah indinde, katında. 

İnde'l-: Yanında, katında. 

İnde'n-nâs: İnsanlar yanında. 

İndifa': Defedilmek; ortadan kaldırılma, 
önlenme, önüne geçme. 

İndirâc: Dere edilme, münderic olma, 
içinde olma. 

İnfaz: Yerine getirme, yapma, yapılma. 

İnfi'âl: Bir fiili kabullenme, bir şeyin ya- 
pılmasını kabul eder olma; passiflik; 
gücenme. 

İnfîâlî, infîâliyye: Bir fiile ma'ruz kal- 
makla veya bir fiilden müteessir ol- 
makla ilgili. 

İnfisah: Fesh edilme, kaldırılma, bozul- 
ma, 

İnfisah Ayrılma. 

İnhilâl: Çözülme, dağılma, erime. 

İnhilâlât: İnhilâller; çözülmeler. 

İnhiraf: Sapma. 

İn'idâm: Adem hâline girme, yok olma. 

İnkıhâr: Kahra uğrama; helak olma, 
mahv olma, yok olma. 

İnkısam: Taksîm olunma, kısım kısım 
olma, parçalanma, bölünme. 

İnkızâ: Sona erme, nihayet bulma, bitme. 

İnkişâf: Açığa çıkma; aşikâr olma. 

İnsanî, insâniyye: İnsana âit, insanla 
alâkalı. 

İnsilâh: Soyulma, sıyrılıp çıkma; tecerrüd 
etme; ayrılma, kurtulma. 

İntâc: Netîce verme. 

İntiba': Basılma, izi çıkma, iz bırakma; 
şekli, sureti görünme. 

İntibah: Uyanma, uyanıklık. 

İntifa': Menfaatlenme, faydalanma. 

İntiha: Son. 

İntihâen: Nihâî olarak, nihayette. 

İntikâl: Bir yerden bir yere geçme. 

İntikâlât: İntikaller. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



335 



İntikâs: Başaşağı düşme, dönme, tersine 
dönme, terslik. 

İntizâm: Nizamlı olma. 

İnzal: (Bir defada) indirme. 

îrâd: Getirme, söyleme. 

İrâe: Gösterme. 

îrâs: Verme, sebep olma. 

İ'râz: Yüz çevirme; sakınma. 

İrca': Rücû' ettirme, geri döndürme, çe- 
virme. 

İrdâ': Men' etme, uzaklaştırma. 

İrk âb: Bindirme. 

İrsal: Gönderme. 

İr t ika: Yükselme. 

İrtisam: Resimli olma, resmi çıkma, resm 
edilme. 

İrzâk: Rızıklandırma; rızık verme. 

İsâet: Kötü iş işleme, kötülük yapma, kö- 
tülükte bulunma. 

İs'âf: Kabul edip yerine getirme. 

İs'âfen: İstediğini kabul ederek. 

îsâl: Vâsıl etme; ulaştırma, eriştirme. 

İsbât: Sübût verme; sabit kılma, var 
etme; bir şeyin var olduğunu söyleme. 

İskât: Düşürme; yok etme, hükümsüz bı- 
rakma. 

İskolastik: Ortaçağ Hıristiyan felsefesi. 

İsmâ': İşittirme, duyurma, dinletme. 

İsmet: Ma'sûmluk, günahsızlık, günahtan 
koruma. 

İsnâd: "Sened" verme; nisbet etme, atf 
etme. 

İsneyniyyet: İkilik. 

İsr: iz, gidiş, eser; meslek. 

İsrâ': Süratlendirme. 

İsrâren: Gizleyerek; "ism-i Bâtınla 
alâkalı olarak." 

İstiâne: Avn isteme; yardım dileme. 

İstiare: Edebiyatta: Bir kelimenin 
ma'nâsını başka bir kelime yerinde 
kullanma. 

İstib'âd: Uzak görme, ihtimâl vermeme. 

İsticâbe: Duayı kabul etme. 

İsti'câl: Acele etme. 

İşticlâ: Zât-ı Hakk'ın kendi zâtı için taay- 
yünâtında zuhur etmesi. 

İsti'dâdât: İsti'dâtlar, kabiliyetler. 

İstidlal: Bir delile dayanarak bir netice çı- 
karma; bir şeyi delil yoluyla anlatma; 
akıl yürütme. 



İstidlâlen: İstidlal ederek. 

İstîfâ: Ele geçirme, tamamen alma; yerine 

getirme; tatmîn etme. 
İstiğrak: Bir şeyin içine dalma, gömül- 
me; bir şeye kendini fazlaca kaptırma. 
İstihâlât: İstihaleler. 
İstihale: Bir hâlden bir hâle geçme, hâl 

değiştirme. 
İstihfaf: Ehemmiyet vermeme, küçük 

görme, küçümseme. 
İstihkak: Hakkı olma, hak kazanma. 
İstihlâf: Halîfe kılma. 
İstihlâfen: Halîfe kılınmış olarak. 
İstihza: Alay etme, eğlenme. 
İstihzar: Hazırlama, hazır etme. 
İstikbâl etmek: Karşılamak. 
İstikbâr: Kibirlenme; kendini büyük 

görme. 
İstiklâl: Müstakil olma, kendi başına 

olma, başkasına bağlı bulunmama. 
İstikrar: Karar bulma, yerleşme. 
İsti'lâ: Üste çıkma, üstün gelme, kendini 

üstün görmek isteme. 
İstilâm: Öpme, el sürme, el ile okşama. 
İstiımV: İşitme, duyma. 
İstimdâd: Meded dileme, yardım isteme. 
İsti 1 mâl: Kullanma. 
İstimtâ': Faydalanma. 
İstinâd: Dayandırma, dayanma. 
İstinâd-gâh: Dayanma yeri. 
İstinsah: Nüsha çıkarma, bir suretini çı- 
karma, yazma. 
İstislâm: Boyun eğme. 
İstişhâd: Şâhid getirme, gösterme. 
İstitâr: Setr olunma, örtünme, örtüye bü- 

rünme, perdelenme. 
İstitrâd: Asıl mevzûdan olmayıp 

münâsebet dolayısıyla söylenen fıkra; 

ve böyle söz söyleme. 
İş*âl: Yakma, alevlendirme. 
İşaret: Dolaylı olarak bildirme; sembol, 

remz. 
İşâret-i kimyeviyye: Kimya maddelerini 

gösteren işaret, sembol. 
İşârî: İşaret ile ilgili; sembollü, remzli. 
İşti'âl: Yanma, parlama. 
İştigâl: Meşgul olma. 
İştikak: Türeme, parçalanma, bölünme. 
İştirak: Ortak olma, ortaklık. 
İştiyak: Şiddetle arzu etme. 



336 



LÜGATÇE 



İ* tâ: Verme. 

İfâm: Yedirme, doyurma. 

İ'tibâr: Tahmin, takdir; kabul ediş, farz 
etme, kıymet biçme; izafîlik; rölativi- 
te. 

İ'tibârât: İ'tibârlar, kabul edişler. 

İ'tibârî: Gerçekte olmayıp var kabul edi- 
len; nisbî, izafî, rölatif. 

İ'tidâl: Dengeli oluş, ölçülülük. 

İ'tilâf: Ülfet etme, birbiriyle anlaşma, 
uyuşma. 

İ'tikâdât: İ'tikadlar, inançlar. 

İ'tisâm: Temiz olma, günâhtan sakınma; 
tutma, yapışma. 

İtmam: Tamamlama. 

İttibâ*: Uyma. 

İttibâan: Ittibâ' ederek, tâbi' olarak. 

İttikâ: Takva; sakınma, çekinme, korun- 
ma. 

İt t isa': Genişleme. 

İttisal: Bitişme, dokunma, kavuşma, ya- 
pışma. 

İtyân: Getirme, getirilme. 

İvaz: Bedel, karşılık. 

İ'vizâc: Eğrilik, eğri büğrü olma. 

İzâa: Zayi' etme, kaybetme. 

İzâe: Ziyâlandırma, aydınlatma. 

İzâfât: izafetler. 

İzafî; İzâfîyye: Nisbetle olan, bir şeye 
göre olan, nisbî; rölatif. 

İzafe, izafet: Bağlama, bağlı kılma, 
alâkalı kılma; isim tamlaması yapma; 
ilâve etme; izafilik, izafî olma. 

İzam: Büyükler. Peygamberân-ı izam: 
Büyük peygamberler. 

İ'zâz: Azîz kılma. 

İzdivaç: Çift olma, çiftleşme, eş olma. 

İzlâl: Zelîl kılma. 

İzzet: Azîz olma, yücelik, ululuk. 



K 



"Kabe kavseyn": "İki yay arası" (Necm, 

53/9). 
KÂBIZ: Herşeyi kudreti altına alan, her- 

şeyi kudret eliyle kavrayan; herşeyi 

emri altına alıp tutan. 
Kabîh, kabîha: Çirkin. 
Kabil: Bir işi, fiili kabul eden, kabul 



edici. 

Kâbil-i ta'dâd: Sayılması kabil, sayılabi- 
lir. 

Kâbiliyyât: Kâbiliyyetler. 

Kâbiliyyet: Kabul edicilik; kabiliyet. 

Kable: Önce. 

Kable'l-kabûl: Kabulden Önce. 

Kabza: Pençe; avuç; şiddetle, sıkıca 
tutma. 

Kaddes' Allâhü esrârahum: Allah onla- 
rın sırlarını takdîs etsin!. 

Kadem: Ayak, adım. 

Kader-i ma'lûm: Ma'lûm, belli bir 
mikdâr. 

Kadh: Kötüleme; halel verme, te'sîr etme. 

KADÎM: Kıdem sahibi olan; evveli, ön- 
cesi olmayan. 

Kadîm, kadîme: Öncesi olmayan; eski. 

KADİR: Kudret sahibi, istediğini dilediği 
gibi yapmağa gücü yeten. 

KADİR: Pekçok kudretli olan, herşeye 
gücü yeten. 

Kadr: Mikdâr; derece, rütbe, kıymet. 

Kadr-i müşterek: Ortak rütbe, derece; 
ortak değer. 

Kâffe: Bütün, hep, cümle. 

"Kâfî, kâfiyye: Yetecek, yeterli. 

Kâfir: Örten, kaplayan; karanlık gece, 
deniz. 

Kâfur: Beyaz ve yarı şeffaf kolaylıkla 
parçalanan ıtırı kuvvetli bir madde. 

KAHHÂR: Kalır edici, yok edici, kendi- 
sine karşı direnilmesi mümkün olma- 
yan. 

Kül: Söyleyen; kanâatte olan, düşüncesi- 
ne sahip bulunan. 

Kâim: Ayakta duran; var olan, varlık 
bulan. 

Kâin, kâine: Kevn bulan; olan, meydana 
gelen, var olan, mevcûd olucu. 

Kâinat: Kâin olanlar; var olanlar, 
mevcudat. 

Kalb: Değiştirme, tebdil, tahvil, çevir- 
mek, ters yüz etmek. 

Kalb-i hakâyık: Bir hakikati, başka bir 
hakîkat hâline çevirmek, koymak. 

Kale: Buyurdu, söyledi. 

Kâm: Emel, istek. 

Kamer: Ay. 

KâmUân: Kâmiller. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



337 



Kâmilin: Kâmiller. 

Kâinin: Gizli, saklı. 

Ka'r: Dip, derinlik, çukur. 

Karabet: Yakınlık. 

Kâri': Okuyucu. 

Karîb: Yakın. 

Karîben: Yakında, yakın bir gelecekte. 

Karın: Yakın; arkadaş. 

Kâriniyen: (?) 

Kam: Çağ. 

(k.a.s.): Kaddes' Allâhü sırrahû. 

Kasır: Kusurlu, âciz, yetersiz. 

Kâsî: Katı, sert; duygusuz, idraksiz. 

Kâsîru'1-fehm: Anlayışı kısa, kıt. 

Kâşif: Keşf eden, keşf sahibi. 

Kat': Kesme; kat* etme. 

Kat'-ı merhale: MerKale geçme, yol 

alma. 
Kat'â: Kat'iyyetle. 
Kafan: Kat'iyyetle. 
Kati: Öldürme. 
Katre: Damla. 

Kavâbil: Kabiller; kabul edenler. 
Kavâid: Kaideler. 
Kavânîn: Kânunlar. 
Kavânîn-i tabîiyye: Tabiat kânunları. 
Kavı: Kudretli, güçlü, sınırsız kuvvet 

sahibi. 
Kavi, kavil: Söz, deyiş, görüş; ma'dûm 

olana söylenilen söz. 
Kavli: Sözlü, söze âit. 
Kavm: Taife, topluluk, millet. 
Kayd-ı ihtirazı: İhtiyat kaydı, çekinme 

KAYYÜM: Bakî ve ebedî olan; kudret ve 
iradesiyle başka varlıkları kâim kılan, 
ayakta tutan, varlıklar kendisiyle kâim 
olan. 

Kazâyâ: Kaziyyeler. 

Kazf: Atma, ilkâ etme. 

Kazıyye: Söylendiğinde doğruluğu veya 
yanlışlığı anlaşılan söz; "önerme". 

Kâzib: Yalancı, yalan söyleyici. 

Kebîr: Büyük. 

Keff:Avuç. 

Keffâr: Çok örtücü. 

Kelâm: Söz; mevcûd olana söylenilen 
söz. 

Kelimât: Kelimeler. 

Kemâl: Olgunluk, tamlık. 



Kemâlât: Kemâller. 

Kemmiyyet: Nicelik. 

Kenz: Hazîne. 

Kenzü'l-ervâh: Ruhlar hazînesi. 

Kenzü'l-künûz: Hazîneler hazînesi. 

Kenzü's-sıfât: Sıfatlar hazînesi. 

Keramet: Kerîm olma; büyüklüğe sahip 
olma, hürmete lâyık olma; kerem, 
ikram; keramet. 

Kerem: Bir istek veya hak kazanma dola- 
yısıyla yapılan bağış, cömertlik. 

Kerhen: îstemiyerek, zorla. 

Kerih, kerihe: Fena, iğrenç. 

KERÎM: Kerem sahibi, cömert, cömertçe 
veren, cezalandırması mümkün iken 
affeden; cömertlik veren. 

Kerîmân: Kerîm olanlar. 

Kerremallâhü veçhen (k.a.v): Allah 
onun vechini şerefli ve mübarek kıl- 
sın. 

Kesafet: Kesîflik, kesîf olma. 

Kesân: Kimseler, kişiler. 

Kesb: Kazanma, elde etme, kazanç. 

Keserât: Kesretler, çokluklar. 

Kesîf, kesife: Sık ve tok olan, şeffaf ol- 
mayan, koyu, kalın, yoğun. 

Kesir, kesîre: Çok. 

Kesîrü'l-inkılâb: İnkılâbı çok. 

Kesret: Çokluk. 

Keşfen: Keşf bakımından. 

Keşf-i istidlali: İstidlal yoluyla bulma, 
meydana çıkarma. 

Kevâkib: Yıldızlar. 

Kevkeb: Yıldız. 

Kevn: Oluş, meydana gelme; varlık, 
kâinat. 

Kevn-i cami 4 : Her şeyi cami' olan, ken- 
dinde toplamış olan varlık. 

Kevn-i sabık: Önceki, geçmişteki oluş. 

Kevn ü fesâd: Oluş ve yok oluş. 

Kevnî, kevniyye: Varlıkla ilgili, var oluşa 
âit. 

Keyd: Oyun; tuzak, hîle. 

Keylen: Ölçme olarak; ölçek bakımından. 

Kıdem: Kadîm olma; evveli olmama. 

Kıdemü'l-kıdem: Kıdemin kıdemi. 

Kıdvet: Önder, rehber, kendisine uyulup 
arkasından gidilecek kimse. 

Kıllet: Azlık. 

Kıs-âlâ-hâzâ: Buna göre kıyâs et!. 



338 



LÜGATÇE 



Kıs aleyhi'l-bevâki: Diğerlerini buna 

kıyâs et! 
Kışr: Kabuk. 
Kıtaat: Kıt'alar, ülkeler. 
Kıyam: Kâim olma; ayakta durma, var 

olma; kalkma, kalkışma. 
Kıyâsât: Kıyâslar. 
Kıyl: "Denildi"; kavi; söz. 
Kıyl ü kal: "Denildi ve dedi"; dedikodu. 
Kibar: Büyükler. 
Kils-i bakır: Bakır taşı. 
Kinaye: Bir düşünceyi kapalı söyleme; 

dolayısıyla söylenmiş söz. 
Kird-kâr: Tanrı. 
Kitabet: Yazma, yazılma. 
Kiyânî, kiyâniyye: Var oluşa âit, kâinatla 

ilgili. 

Kizb: Yalan. 

Kuddise sırruhû; (k.s.): Onun sırrı mu- 
kaddes olsun! 

KUDDÛS: Her çeşit noksandan mukad- 
des ve münezzeh olan; faziletleri ve 
güzel sıfatlan sebebiyle öğülen. 

Kulûb: Kalbler. 

Kurb: Yakınlık. 

Kusur: Kasırlar, köşkler. 

Kûteh-bînân: Kısa görüşlü kimseler. 

Kuvâ: Kuvvetler, melekeler, duyular. 

Kuvâ-yı vahime: "Vahime" kuvvetleri, 
güçleri, melekeleri. 

Kuvve: Kuvvet; fiile gelmeyip tasavvur 
hâlinde olma; güç, meleke, duyu. 

Kuvve-i ani'I-merkeziyye: Merkezkaç 
kuvveti; merkezden uzaklaştıran kev- 
vet, "force centrifuge". 

Kuvve-i bâsıra: Görme kuvveti, gücü. 

Kuvve-i cazibe: Cezbetme, çekme kuvve- 
ti. 

Kuvve-i dâfia: Defetme, uzaklaştırma 
kuvveti. 

Kuvve-i hayâliyye: Hayâl kuvveti, gücü. 

Kuvve-i hâzıme: Hazm etme kuvveti. 

Kuvve-i mâsike: Tutucu kuvvet. 

Kuvve-i müfekkire: Düşünme kuvveti, 
gücü. 

Kuvve-i münmiyye: Nemâlandıncı kuv- 
vet. 

Kuvve-i müvellide: Doğurtucu kuvvet. 

Kuvve-i natıka: Konuşma kuvveti, gücü, 
duyusu. 



Kuvve-i nazariyye: Nazar kuvveti; aklın 
nazarî idrâk gücü. 

Kuvve-i sâmia: İşitme kuvveti. 

Kuvve-i şâmme: Koklama kuvveti. 

Kuvve-i vahime: Zihinde hazır olan şey- 
leri tertip ve sarf etme kuvveti. 

Kuvve-i zâika: Tad alma kuvveti. 

Kuyûd: Kayıtlar, bağlar. 

Kübrâ: Büyük, en büyük. 

Küdûret: Bulanıklık; keder, gam, tasa. 

Küffâr: Kâfirler. 

Küfr: Örtme, kaplama; karanlık gece, 
deniz; inkâr, küfür. 

Küll: Hep, bütün. 

Küllî, külliyye: Külle âit, küll ile alâkalı. 

Külliyyât: Külliyyetler. 

Külli yy et: Küllî olma, küllîlik, umumîlik. 

Kümm-i gayb: Gayb örtüsü, gayb gömle- 
ği- 

Kümmei: Kâmiller. 

Kümmelîn: Kâmiller. 

"Künî'VOl!". 

Künh: Asıl, kök, hakikat, öz. 

Künûz: Kenzler, hazîneler. 

Küre-i nârî: Ateş küresi. 

Küreviyyü'ş-şekl: Küre şeklinde. 

Küşâde-dest: Elini açmış. 

Kütüb: Kitaplar. 

Kütüb-i münzele: İnzal olunan kitaplar; 
semavî kitaplar. 



Lâ-bidâyet: Başlangıcı olmayan, başlan- 
gıçsız. 

Lâ-büdd: Lâzım, gerekli, kaçınılmaz şüp- 
hesiz, muhakkak, elbette. 

Lâ cerem: Şüphesiz, elbette. 

Lâhık: Lühûk eden; bitişen, eklenen, bağ- 
lanan. 

Lai-gûn: Kırmızı renkli. 

Lâ-nihâye: Sonu olmayan. 

Lâ-noksân: Noksansız. 

Lâ-şey'-i mahz: Mutlak surette varlığı ol- 
mayan şey. 

La-taayyün: Taayyünsüzlük. 

LATİF: Kullarına yumuşaklık ve lütufla 
iyilik eden, merhamet eden; 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



339' 



mahlûklarına ihsan edici; gizliliklere 
nüfuz eden ve vâkıf olan; latîf olan. 

Latif, latife: "Kesifin zıddı; cismânî ol- 
mayan. 

Lâ-yemût: Ölmez, ölümsüz. 

Lâ-yenkatı': Kesiksiz, kesilmeksizin. 

Lâ-yetenâhî: Nihayet bulmaz, sona 
ermez; nihayeti olmayan. 

Lâ-yezâl: Zeval bulmayacak. 

Lâ yuad: Sayılmaz; sayısız. 

Lâ-yuhsâ: Hesap edilmez; sayılmaz, sayı- 
sız. 

"Lâ-yüs'elü amma yefal: "Yaptığından 
kendisine hesap sorulmaz" (Enbiyâ, 
21/23). 

Lâ-yezâl: Zeval bulmayacak; zevalsiz, 
bitmez, fena bulmaz. 

Leb: Dudak. 

Lebbeyk: Buyurunuz, emir sizindir efen- 
dim, baş üstüne. 

Lems: Dokunma. 

Lem-yezel: Zeval bulmaz, zail olmaz. 

Letafet: Latîflik; kesîflik zıddı. 

Levazım: Lâzimeler; lâzım olan, gerekli 
olan şeyler, bir şeyden ayrılması 
imkânsız olan şeyler. 

Levh-i mahfuz: Muhafaza olunmuş levh, 
levha. 

Levm: Kötüleme, zemm etme, çekiştir- 
me, kınama, ayıplama. 

Levn: Renk. 

Leyi: Gece. 

Leyle: Bir gece, gece. 

Leylen: Geceleyin; (bâtın olarak). 

Leyyin: Yumuşak. 

Lezâzet: Lezzetli olma, lezzetlilik. 

Lezzât: Lezzetler. 

Libâs: Elbise, örtünecek şey, örtü. 

Li-hikmetin: Bir hikmet için; bir hikmet- 
ten dolayı. 

Lika: Kavuşma, görme, yüzyüze gelme. 

Lisânen: Lisanla, dille söyleyerek. 

Lisân-ı kal: Söz dili. 

Li-zâtihî: Kendiliğinden, zâtından dolayı, 
zâtının gereği olarak. 

Luhûk: Lâhık olma; ilâve, ekleme, birleş- 
me; inzimam. 

Lübb: Öz, iç. 

Lügat: Lisan, dil. 

Lügavî: Lügatle ilgili; Ma'nâ-yı lügavî: 



Lügat ma'nâsı, mecazî olmayan hakîkî 
ma'nâ. 



M 



Mâ': Su. 

Mâ-adâ: ...den başka. 

Maâd: Dönülecek yer, âhiret, dönüş, 
gaye, son, "Mebde' ve maâd:" Var 
oluşun başlangıcı ve dönülecek yer; 
başlangıç ve dönüş. 

Maâdin: Mâdenler. 

Maahâzâ: Bununla beraber. 

Maânî: Ma'nâlar. 

Maârif: Ma'rifetler; bilgiler. 

Mâ-ba'd, mâba'd: Sonu, sonrası. 

Mâbeyn: İki şeyin arası. 

Ma'bûd: Kendisine ibâdet edilen. 

Ma'bûdiyyet: Ma'bûdluk. 

Mâ-cerâ: Cereyan eden şey; olup biten 

MACID: Kerem ve müsamahası sınırsız 
olan; her türlü sıkıntıları gideren. 

Madde: Cevher, maya, unsur, asıl, esâs; 
husus, iş, keyfiyet. 

Madde-i cünye: ("Cünye" kelimesi me- 
tinde okunamamıştır") Protoplazma. 

Madde-i ûlâ: İlk madde. 

Maddiyyât: Maddîler, maddî şeyler. 

Maddiyyûn: Maddeciler, materyalistler. 

Ma'den: Menba\ masdar, menşe', asıl, 
ocak, kaynak, hazîne. 

Ma'denî, ma'deniyye: Ma'dene âit, 
ma'dene mensûb. 

Madrepu: (fr. Madrepore) Çok ayaklılar 
takımından bir nevi su hayvancığı ki, 
nebatata benzer olup güney Atlas Ok- 
yanusunda, cesetlerinin birikimi adetâ 
araziyi kabartıp bâzı ufak adacıklar 
meydana getirir. Beyaz mercan; mer- 
can yapıcı hayvan. 

Ma'dûd, ma'dûde: Sayılmış, sayılı, belli, 
muayyen. 

Ma'dûm: Yok, mevcûd olmayan. 

Ma'dûmetü'1-ayn: Ma'dûm olma, yok 
olma. 

Ma'dûmü'l-işârât: İşaretlerin yokluğu; 
hiçbir işaretle belirtilemeyen. 

Mâder: Anne. 



340 



LÜGATÇE 



Mâ-dûn: Derece, rütbe bakımından aşağı- 
da olan. 

Mağfur: Mağfiret olunmuş, mağfirete 
mazhar olmuş. 

Mağmûmâne: Kederli halde, kederli ola- 
rak. 

Mağrûren: Mağrur olarak, gururlanarak. 

Mağrûs: Gars olunmuş; dikilmiş. 

Mağzûb: Gazab olunmuş. 

Mahbes: Habs olunma yeri. 

Mahbûb: Sevilmiş, sevgili. 

Mahbûbân: Sevilmişler. 

Mahbûbân-ı ilâhiyye: Allah'ın sevdikle- 
ri. 

Mahbûbe: Sevilmiş, sevilen (kadın). 

Mahbûs: Habs olunmuş, hapis edilmiş. 

Mahcûb: Hicâblanmış; perdelenmiş, per- 
deli. 

Mahdûd: Hudûdlanmış; ta'rîf edilmiş. 

Mahdûdü'l-efkâr: Fikirleri hudûdlu, sı- 
nırlı. 

Mahdûdu'1-fehm: Fehmi, anlayışı 
hudûdlu olan. 

Mahdûdü'I-mikdâr: Hudûdlu, belirli, 
belli bir mikdâr. 

Mahfî: Gizli, saklı. 

Mahfuz: Hıfz olunmuş; muhafaza edil- 
miş, saklanmış, sakınılmış, korunmuş. 

Mahkûmun-aleyh: Hakkında hüküm ve- 
rilen; üzerine hüküm verilen; bir 
hükme muhâtab olan. 

Mahkûmun-bih: Kendisiyle hüküm veri- 
len. 

Mahlûkât: Mahlûklar, yaratılmışlar. 

Mahmûd: Kendisine hamd edilen, hamd 
olunan; sena edilen; övülen. 

Mahmûd, mahmude: Övülmüş, beğeni- 
len. 

Mahmul: Yüklenmiş, yüklü. 

Mahrek: Hareket edilen yer, yörünge. 

Mahrûse: Büyük şehir. 

Mahsûs, mahsûsa: Husûsî, müstakil, 
ayrı. 

Mahsus, mahsûse: Hissedilen; beş duyu- 
dan biriyle idrâk edilen, hissedilebilir. 

Mahsur: Haşr edilmiş. 

Mahtid: Mizaç, asıl, tab', oturulan yer, 
bir şeyin bulunduğu yer. 

Ma'hûd, ma'hûde: Bilinen, mezkûr. 

Mahz: Hâlis, katıksız, sâde, tam, sırf. 



Mahzâ: Sâdece, yalnız, ancak. 

Mahzûz: Hazlanmış, haz almış, hoşlan- 
mış. 

Mâî: Mavi; suya âit. 

Mail: Meyi eden. 

Maişet: Yaşama ve geçinme. 

Ma'iyyet: Beraber olma, beraberlik. 

Makâdîr: Miktarlar. 

Makâlîd: Kilitler, anahtarlar, hazîneler. 

Makarr: Karar edilen yer, durulan yer, 
makam. 

Makâsıd: Maksatlar. 

Makıys: Kıyâs edilebilir; benzetilebilir. 

Maklû': Kal' olunmuş; kökünden sökül- 
müş. 

Makrûn: Bitişik, yakın, ilgili. 

Ma'kül, ma* küle: Akılla idrâk edilen, 
akılla bilinen, akl edilebilir. 

Ma'külât: Akıl ile idrâk edilen şeyler. 

Ma'kûs: Ters çevrilmiş. 

Ma'kûsiyyet: Tersine çevrilmişlik; aks. 

Mâlâ-mâl: Dopdolu. 

Mâ-Iâ-yutâk: Takat getirilemez, güç yeti- 
rilemez; takat dışında olan. 

Mâlikiyyet: Mâlik olma. 

MÂLİKÜ'L-MÜLK: Herşeyin tek sahibi; 
var olan şeyler kendisine âit olan; her- 
şey üzerinde tasarruf kendisine âit 
olan.. 

Ma'lûl: İlletlenmiş, illeti kabul eden, var- 
lığı bir illetle olan. 

Maiûliyyet: Ma'lûl olma. 

Ma'lûm: İlme konu olan; bilinen, bilin- 
miş. 

Ma'lûmât: Maiûmlar, bilinen şeyler; bil- 
giler. 

Ma'lûmiyyet: Ma'lûm olma, bilinmiş 
A olma. 

MÂNİ*: Herşey kendisinin emir ve koru- 
masına bağlı olan, istemediği şeyin ol- 
masına imkân vermeyen; mâni' olan. 

Manzûme-i şemsiyye: Güneş sistemi. 

Manzurûn-fıh: Kendisine nazar edilen, 
bakılan. * 

Maraz: Hastalık. 

Ma'reke: Savaş meydanı; meydan. 

Marîz: Hasta. 

Ma'rûf: Bilinen. 

Marzî, marzıyye: Kendisinden razı olu- 
nan; beğenilen. 



FUSÛSUL-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



341 



Masdar: Sudur yeri, kaynak, temel, 
menşe', asıl. 

Masdar-ı binâ-i merre: Bir defa oluş bil- 
diren masdar sîgası. 

Mâ -sadak: Uygun. 

Mâsik, mâsike: Tutan. 

Mâsivâ: Hak'tan gayri olan şey; gayr. 

Maslahat: İyilik. 

MasnıV: Sun' edilmiş; yapılmış, meyda- 
na getirilmiş. 

Masnûât: Masnû'lar; yapılmış şeyler. 

Masruf: Sarf edilmiş. 

Mastûr: Satırlanmış, yazılmış; kitap. 

Ma'sûm: Korunmuş; ismetli kılınmış; 
kendisinden günâh sâdır olmayan, gü- 
nahsız. 

Masun: Sıyânet olunmuş, korunmuş. 

Matla*: Doğuş yeri, başlangıç. 

Matla* (Kur'ân'ın matla'ı): Kur'ân'ın ka- 
palı olan ma'nâ ve hükümlerinden her 
birinin, asıl kasdedilen ma'nâya vâkıf 
olunabilecek ıttıla' yeri. 

Matlab: Taleb edilen şey, istek, maksat; 
bahis, mes'ele. 

Matlûb: İstenilen, arzu edilen. 

Matrûd matrûde: Tard olunmuş; kovul- 
muş. 

Mayi*: Sıvı. 

Mâyi*ât: Sıvılar. 

Mâyi*iyyet: Akıcılık, sıvılık. 

Mazhar: Zuhur, tecellî yeri; ilâhî zuhur 
ve tecellînin vâki' olduğu, göründüğü 
yer. 

Mâzî: Geçmiş zaman. 

Maznun, maznûne: Zannolunan, zanne- 
dilmiş. 

Ma'zûl: Azl edilmiş, uzaklaştırılmış. 

Meâyib, maâyib: Ayıp sayılan şeyler, 
kusurlar. 

Mebâdî: Başlangıçlar, evveller; prensip- 
ler. 

Mebâhis: Mebhaslar; bahisler. 

Mebde': Başlangıç, evvel, asıl, prensip. 

"Mebde* ve maâd": Var oluşun başlan- 
gıcı ve dönülecek yer; başlangıç ve 
dönüş. 

Mebnî: Bina olunmuş, kurulmuş; ....den 
dolayı. 

Mebsûs: Yayılmış, dağılmış. 

Mebsût: Bast edilmiş; genişletilmiş. 



Meb*ûs olmak: Ba's olunmak; gönderil- 
mek. 

Mecbûl: Yoğrulmuş, yaratılmış. 

Mecîd: Şanlı, şerefli. 

MECÎD: Şan, şeref, büyüklük ve kudre- 
tiyle yüce olan. 

Mechûlü'n-na*t: Tavsîfi mümkin olma- 
yan, bilinemeyen, anlatılamayan. 

Meclâ: Tecellî olunan yer; görünme yeri, 
mazhar, ayna. 

Meclüvv, meclüvve: Cilâlı, parlak. 

Mecmu', mecmua: Cem' olunmuş, top- 
lanmış; hepsi, bütün. 

Mecra: Cereyan ediş, akış yolu, gidiş 
yolu. 

Mec'ûl: Ca'l olunmuş; kılınmış yapılmış 
meydana çıkarılmış, vücûda getirilmiş. 

Mec*ûliyyet: Mec'ûl olma. 

Mec*ûlen: Mec'ûl olarak; yapılmış, kılın- 
mış olarak. 

Medar: Bir şeyin üzerinde devrettiği, 
döndüğü yer; yörünge. 

Mededkâr: Meded edici. 

Medıyk, mezıyk: Darlık, dar yer. 

Medîd, medîde: Uzun, çok uzun. 

Medlul: Delâlet olunan; gösterilen, anla- 
şılan. 

Med'uvv: Da'vet edilen, kendisine duâ 
edilen. 

Mefâtîh: Anahtarlar. 

Mefhûm: Fehm edilmiş, anlaşılmış; kav- 
ram. 

Mefhûmât: Mefhûmlar. 

Mefsuh: Fesh olunmuş, hükümsüz bıra- 
kılmış. 

Meftun: Fitneye düşmüş; gönül vermiş, 
vurulmuş. 

Mehâmid: Mahmedetler; övmeler, me- 
dihler; övülecek şeyler. 

Me'haz: Bir şeyin alındığı yer; kaynak. 

Meh-rû: Ay yüzlü; güzel. 

Me'hûz: Ahz olunmuş; alınmış, çıkarıl- 
mış. 

Mekâdîr: Bk. Makadîr. 

Meknûn: Saklı, gizli örtülü. 

Meknûnât: Örtülü, gizli şeyler. 

Mekmınü'l-meknûn: Örtülünün örtülü- 
sü, gizlinin gizlisi. 

Meknuz: Hazînede saklı, gömülü. 

Mekr: Oyun, tuzak, hîle, aldatma. 



342 



LÜGATÇE 



Mekren: Mekr olarak; bir oyun olarak. 

Meks etmek: Bir yerde durmak, bulun- 
mak, beklemek. 

Mekşûf: Keşf edilmiş, açılmış. 

Melfûz: Telaffuz olunmuş, lafızla söylen- 
miş. 

Melhuz: Mülâhaza edilmiş, düşünülmüş, 
hatıra gelen. 

Melik: Mülk sahibi, mâlik, hükümdar. 

Me'lûh: İlâhı olan, ilâh edinen; kul; 
mahlûk. 

Me'lûhiyyet: İlâhı bulunmak. 

Mel*ûn, mel'ûne: La'netlenmiş, la'nete 
uğramış, kovulmuş, uzaklaştırılmış, 
"Şecere-i mel'ûne: La'netlenmiş 
ağaç. 

Memerr: Geçilecek yer, geçit. 

Me'rnûl: Umulur. 

Me'mûr: Emr edilmiş; kendisine emir ve- 
rilen kimse. 

Memzûc: Mecz olunmuş, karışmış. 

Men: Kim, kimse, o kimse ki. 

Men*: Mâni olma, men' etme, yasaklama, 
önleme. 

Menâfi*: Menfaatler. 

Menfûh: Nefh olunmuş; üflenmiş. 

Menh: Bağışlama, bağış, Allah vergisi. 

Menhî, menhiyye: Nehy edilmiş; yasak- 
lanmış. 

Menî*: Sarp, çetin, erişilmez. 

Menkûha: Nikahlanmış (kadın), eş. 

Menkûl: Nakledilen, nakledilmiş. 

Menküş: Nakş olunmuş, resm edilmiş. 

Menn: Ihsân etme, bağışlama. 

Mensûb: Nisbeti olan, bulunan; alâkası 
olan. 

Mensûc: Dokunmuş, örülmüş. 

Mensûh: Nesh olunmuş, hükmü kaldırıl- 
mış. 

Menşe': Neş'et edilen yer; esâs, kök. 

Menşeü's-sivâ: (Hak'tan) gayri olan şey- 
lerin neş'et ettiği yer, esâs, asıl. 

Menûfc Bağlı, merbut. 

Men*ût: Na'tlenmiş, sıfatlanmış. 

Merâhil: Merhaleler, menziller. 

Merâret: Acılık, tatsızlık. 

Merâtib: Mertebeler. 

Merâtib-i kevniyye: Oluş, varoluş merte- 
beleri; kevne âit mertebeler. 

Merâyâ: Mir'atlar, aynalar. 



Merbûb: Rabb'ı olan; Rabb'a kul olan; 
kul. 

Merbûbiyyet: Merbûbluk; Rabbı olma 
hâli, kul oluş, kulluk. 

Merci*: Rücû 4 yeri, dönülecek yer. 

Mercûm: Kovulmuş, la'netlenmiş; recm 
edilmiş. 

Merdûd; merdûde: Reddolunmuş; gön- 
derilmiş, geri çevrilmiş. 

Merhale: Bir günlük yol, uzaklık. 

Merhum, merhume: Rahmet edilmiş; 
rahmete uğramış, kendisine rahmet 
isabet etmiş, merhamet olunmuş. 

Mer'î, mer'iyye: Rü'yet edilen; görülen. 

Merkûb: Üzerine binilmiş; binek. 

Merkûz, merkûze: Rekz olunmuş; yara- 
dılışta mevcûd olan; konulmuş, dikil- 
miş. 

Mersûm, mersûme: Resmedilmiş. 

Mesâil: Mes'eleler. 

Mesâlih: Maslahatlar; işler. 

Mesâlik: Meslekler. 

Mesâvî: Fenalıklar, kötülükler. 

Mesbûk: Sebk edilmiş olma; bir şey 
başka bir şeyden önce bulunmuş olma. 

Mescûd: Kendisine secde edilen. 

Mescûdiyyet: Kendisine secde edilir 
olma. 

Mesrûrâne: Sevinçli olarak, sevinçli bir 
hâl ile. 

Mestur, mesture: Setr edilmiş; örtülmüş, 
örtülü, gizli. 

Mes'ûlün-fih: İstenmiş şey. 

Meşârib: Meşrebler. 

Meşhûd, meşhûde: Şâhid olunan, olun- 
muş; görülen, görülmüş. 

Meşime: Dölyatağı; memeli hayvanlar. 

Meşiyyet: İsteme, dileme, irâde. 

Meşru, meşrûa: Şerîatin izin verdiği, 
şerîate uygun. 

Meşrut, meşruta: Şartlı, bağlı; bir şarta 
bağlı bulunan, şart kılınmış. 

Meşûb: Karışık, lekeli. 

Meşy: Yürütme. 

Meta': Mal, eşya, elde bulunan varlık, 
sermâye. 

METÎN: Kuvveti çok şiddetli olup, ken- 
disine hiçbir iş zor gelmeyen. 

Mevâdd: Maddeler. 

Mevâdd-ı jelâtiniyye: Proteinli, şeffaf, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



343 



renksiz ve kokusuz maddeler. 

Mevâlîd: Cemâd, nebat ve hayvanın hep- 
sine verilen isim. 

Mevâlîd-i selâse: Ma'den, nebat ve hay- 
vanın üçüne birden verilen isim. 

Mevâtın: Mevtınlar; menziller; duraklar. 

Mevâzı'; Menziller; yerler. 

Mevce: Dalga. 

Mevcûd, mevcûde: Var olan; vücûd bul- 
muş olan. 

Mevcûdetü'1-hükm: Hükmü mevcûd 
olan. 

Mevhibe: Hibe, bağış. 

Mevhum, mevhûme: Vehm olunan, ta- 
hayyül edilen, zannedilen; hâriçte 
vücûdu olmayan. 

Mevlid: Doğum yeri, doğum zamanı. 

Mevrid: Vürûd yeri; vârid olunacak yer; 
varılacak yer. 

Mevsûf, mevsûfe: Vasıflanmış, sıfatlan- 
mış. 

Mevsûl: Ulaştırılmış, bitiştirilmiş. 

Mevt: Ölme, ölüm. 

Mevta: Ölüler. 

Mevtin: Yerleşilen yer; makam, menzil, 
durak, mertebe, derece. 

Mev'ûd: Va'd olunmuş; va'deli, zamanı 
belirli. 

Mevvâc: Çok dalgalanan, dalgalı. 

Mevzu 4 : Konulmuş. 

Meyi: Eğilme, temayül, yönelme. 

Meyyit: Ölü. 

Mezâhib: Mezhebler. 

Mezâhir: Mazharlar. 

Mezıyk, medıyk: Darlık, dar yer. 

Me'zûn: İzin verilmiş, izinli, müsaadeli. 

Mezkûr, mezkûre: Zikr edilmiş, zikr edi- 
len, anılan, adı geçen. 

Mısdak: Bir şeyin doğru olduğunu isbât 
eden şey; kriter. 

Miftâh: Anahtar. 

Mihekk: Mehenk, mi'yâr, ölçek. 

Mikdâr: Kısım, parça, derece, ölçü, kıy- 
met. 

Mikdâren: Mikdâr olarak; kıymet bakı- 
mından. 

Milel: Milletler, dinler. 

Mi'mâriyyet: Mi'mârlık. 

Min-: ...den. 

Min-cemî'ii-vücûh: Bütün vecihlerden. 



Min-gayr-i ta'yîn: Ta'yîn edilmeksizin, 
belirtmeksizin. 

Min-haysü: İ'tibâriyle, bakımından. 

Min-haysü-hiye: O (kendisi) olmak 
i'tibâriyle; o olmak bakımından. 

Min-haysü' 1-hüviyye: Hüviyyet bakımın- 
dan. 

Min-haysü' z-zât: Zâtı bakımından. 

Min-indillah: Allah tarafından. 

Min-külli'1-vücûh: Bütün vecihlerden; 
her yönden, her bakımdan. 

Min-vechin: Bir vecihden; bir yönden, 
bir bakıma. 

Mine'1-ezel-ile'l-ebed: Ezelden ebede. 

Minah: Bağışlar, vergiler, ihsanlar. 

Mir'ât: Ayna. 

Mirkât-ı kânûn-i terakki: Terakkî 
kânunu basamakları. 

Mirrîh: Merih; Mars. 

Misillu: Gibi, benzer, eş. 

Misk-i ezfer: Güzel kokulu misk. 

Mişkât: İçine lâmba, kandil koymak için 
yapılmış oyuk, hücre. 

Miyâh: Sular. 

MUAHHİR: Herşeyden sonra yine var 
olan; dilediğini geri koyan; sonunda 
sâdece kendisi var olarak kalan. 

Muabberün-anh: Kendisinden ta'bir olu- 
nan; bahsedilen, söz konusu olan. 

Muâhaze: Azarlama, çıkışma, 

cezalandırma. 

Muahharen: Muahhar olarak; sonradan. 

Muallak: Ta'lîk edilmiş; alâkalı, bağlı, 
bir şeye veya şarta bağlı olan. 

Muallim: Ta'lîm eden; öğreten. 

Muallimin: Muallimler. 

Muammer olmak: Ömür sürmek, yaşa- 
mak. 

Muarrâ: Ârî, çıplak, soyulmuş. 

Muâteb: Tekdir edilmiş, azarlanmış. 

Muattal: Ta'tîl edilmiş; bırakılmış, faali- 
yetten alakonulmuş; nefy edilmiş. 

Muâvaza: İvaz, karşılık olarak verme. 

Muavenet: Yardım, yardım etme. 

Muayyen, muayyene: Ta'yîn edilmiş; 
belli, belirli. 

Muayyin: Tayîn edilen, belirliyen, belir- 
ten. 

Muazzeb: Ta'zîb edilen; azab gören, 
azaba uğrayan. 



344 



LÜGATÇE 



Muazzib: Ta'zîb eden; azâb veren. 

Mucibince: Gereğince, 

Mûcid: îcâd eden, vücûda getiren, var 
eden. 

MUDİLL: Dalâlete sevkeden. 

Mudili, mudille: Dalâlete düşüren, 
dalâlete sevk eden. 

Muğâyeret: Gayri olma; gayrdık, başka- 
lık. 

Mugayir: Aykırı, uymaz. 

Muğâyyir, muğayyire: Tağyir eden, de- 
ğiştiren. 

Muğnî: Zengin eden. 

Muhaddeb: Tümsekli; konveks; dışbü- 
key. 

Muhaddebiyyet: Tümseklüik. 

Muhaddid: Tahdîd eden. 

Muhakkik: Tasavvufta, ma'rifette tahkik 
ve tahakkuk sahibi olan; bir şeyin 
hakikatine eren; eşyanın hakikatleri 
kendisine münkeşif olan. 

Muhakkikin: Muhakkıklar; "Muhak- 
kıkîn-i sûfiyye" : Safîlerin muhakkık- 
ları. 

Muhal: Olması mümkin olmayan; olabil- 
mesi düşünülmeyen. 

Muharrik: Tahrik eden, harekete geçiren, 
hareket veren. 

Muhassala: Hâsıl edilen, elde edilen şey. 

Muhassalât: Muhassal olanlar; tahsil edi- 
lenler, elde edilen şeyler. 

Muhassis: Hiss ettiren. 

Muhâtab: Fiil çekiminde ikinci şahıs 
"sen", kendisine hitâb edilen. 

Muhayyel: Tahayyül olunmuş. 

Muhâzî: (Bir şeyin) karşısında duran, 
aynı hizada duran. 

Muhbit: "Huşu 1 ve tevâzû' sahibi"; çok 
mütevazı. 

Muhbirin: Muhbitler; çok mütevâzi olan- 
lar. 

Muhdes: Sonradan var edilmiş olan, yara- 
tılmış; ihdas edilmiş, hadis olan. 

Muhdesât: Muhdesler. 

Muhibb: Seven. 

Muhibbân: Sevenler. 

Muhit: İhata eden, kuşatan; çenber, 
çevre; dâire çenberi. 

Muhiti^ muhîtiyye: Muhîte âit. 

MUHSI: Herşeyin sayısını her yönüyle 



bilen; çokça veren. 

Muhtâcün-üeyh: Kendisine ihtiyaç duyu- 
lan. 

Muhtar: Serbest, hür; seçilmiş, seçkin. 

Muhtefî: İhtifâ etmiş; hafî olan, gizlen- 
miş. 

Muhtelif: Karışık, farklı. 

Muhtelifü'l-eşkâl: Şekilleri muhtelif, 
farklı. . 

Muhtell: İhlâl edilmiş; bozulmuş. 

Muhterik: Yanan, yanıcı. 

MUHYÎ: Dirilten, hayat veren, canlandı- 
ran. , 

MU'ÎD: Yaratılmıştan yok ettikten sonra, 
tekrar yaratan. 

MU'İZZ: İzzet veren, ikram eden, azîz 
kılan; şeref sahibi. 

Muka'ar: Çukur, oyuk; fr. Concave.. 

Muka'ariyyet: Çukurluk, çukur olma. 

Mukaddem: Önce. 

Mukaddemât: Mukaddemeler; "Kıyâs"ta 
"kazıyye"nin birinci bölümü. 

Mukadder: Takdir olunmuş; kader olarak 
belirlenmiş, yazılmış. 

Mukaddes: Takdis edilmiş; mübarek; 
temiz ve ârî kılınmış. 

MUKADDİM: Herşeyden önce olan; di- 
lediğini öne alan; dilediğini maddî ve 
ma' nevî ni 'metler verip yükselten, öne 
geçiren. 

Mukallid: Taklidçi. 

Mukallidin: Mukallidler, takiidçiler. 

Mukârenet: Yakınlık, ilişki. 

Mukârin: Bitişik, yaklaşmış, beraber 
olan. 

Mukâyeseten: Mukayese olarak, ederek. 

Mukayyed: Kayıdlı, izafi, i'tibârî, bağlı, 
bağlanmış; şarta bağlı, mutlak surette 
olmayıp, bâzı şeylerle bağlanmış olan. 
(Mutlak zıddı). 

Mukayyedât: Mukayyedler. 

Mukayyeden: Kayıdlı, bağlı olarak. 

Mukayyediyyet: Mukayyed olma. 

Mukayyid: Takyîd eden. 

Mukbil: İkbâl eden; gelen, yönelen; bilgi- 
li; ikbâilİ, ikbâl sahibi, bahtlı. 

Mukırr: İkrar edici, söyleyen; bir şeyi 
kabul ettiğini, benimsediğini söyleyen. 

Mukîm: İkâmet eden, bir yerde oturan. 

MUKIT: Her şeye muktedir olan; her ya- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



345 



ratığa ihtiyaç duyduğu kuvveti ve rızkı 
veren; ni'met ve yardımları ile imdâd 
eden. 

MUKSIT: Doğru hareket eden; bütün iş- 
lerini yerli yerinde; düzenli yapan. 

Muktebes: İktibas edilmiş alınmış. 

Muktedâ-bih: Kendisine iktidâ edilen, 
uyulan. 

MUKTEDİR: Gücü her şeye yeten; her 
şeyi dilediği duruma getiren, her şeyde 

• dilediği gibi tasarruf eden. 

Muktesıd: Orta yolu tutan; mu'tedil olan, 
i'tidâl sahibi. 

Muktezâ: İktizâ edilen, gerektirilmiş; 
gerek. 

Muktezayât: İktizâ eden şeyler, 
...gerektirdiği şeyler. 

Munfasıl: İnfisâl eden; ayrılmış, ayrı, bi- 
tişik olmayan. 

Münkariz: İnkıraz bulan; arkası kesilen, 
zürriyeti tükenen. 

Munkata'ul'I-işârât: Herhangi bir 
işaretle belirtmek mümkin olmayan. 

Munkatı': Kesilmiş, kesilen; kesik, arka- 
sı gelmeyen. 

Munsabb: Dökülmüş; karışmış. 

Muntabı': İntiba' eden; izi, görüntüsü, 
şekli beliren; kalıplanmış, işlenmiş, 
basılmış. 

Muntalık: Bırakılmış, salıverilmiş, kur- 
tulmuş, serbest kalmış. 

Muntazar: İntizâr olunan, beklenen. 

Murâd: İrâde olunan; istenen, istenmiş. 

Murâdât: Murâd edilenler, kasdedilenler. 

Murtabıt: İrtibatlı, bağlı. 

Musaddak: Tasdik edilmiş. 

Musaddık: Tasdîk edici. 

Musâhabet: Arkadaş olma, arkadaşlıkta 
bulunma, sohbet etme. 

Musâhib: Birisiyle musahabe eden, soh- 
bette bulunan, arkadaş. 

Musallat: Hükmünü geçiren. 

Musarrah: Tasrîh olunmuş, belirtilmiş, 
apaçık. 

Musavver: Tasvir edilmiş, suret verilmiş. 

MUSAVVİR: Tasvir eden suret veren. 

Musaykal: Cilalanmış, parlak. 

Mûsıl: îsâl eden; ulaştıran. 

Musîb, musîbe: İsabet eden, isabetli, 
doğru. 



Muskî: Su veren. 

Mustafeyn: Seçilmişler, seçkinler,. 

Mustatîl: Uzun; dikdörtgen. 

Mutaassıbın: Mutaassıblar. 

Mutabık: Uyan, uygun. 

Mutahhar, mutahhara: Tathîr edilmiş; 
temizlenmiş, temiz. 

Mutâlebât: Mutâlebeler; istenilen şeyler, 
istekler. 

Mu'tâ-leh: Kendisine atâ edilmiş olan. 

Mutasallib: Tasallüb eden; sertleşmiş, 
katılaşmış. 

Mutasarrıf: Tasarruf edici; kullanan, 
idare eden. 

Mutasavvife: Mutasavvıflar. 

Mutavaat: İtaat etme, baş eğme. 

Mutasavassıt: Tavassut eden; ortada 
olan. 

Mutazammın: Muhtevi, içine alan. 

Mutazarrır: Zarar gören, zarar bulan. 

Mu'tekad: Kendisine i'tikad edilmiş, ina- 
nılmış; inanılan şey. 

Mu'teriz: İ'tirâz eden; bir kimseye karşı 
gelen. 

Muti': İtaat eden. 

Mu 'ti: İ 'tâ eden, veren. 

Mutlakıyyet: Mutlaklık, mutlak olma. 

Muttali': Ittıla* sahibi; vâkıf olan, bilen, 
haberi olan. 

Muttasıf: İttisâf eden; vasıflanmış, sıfat- 
lanmış. 

Muttasıl: İttisal eden; bitişen, aralıksız. 

Muvacehesinde: Karşısında. 

Muvahhed: Tevhîd olunan; birlenen. 

Muvahhid: Tevhîd eden; birleyen; 
Hakk'ın bir olduğuna inanan. 

Muvakkat: Vakitlenmiş, bir vakitle belir- 
li; belli bir vakte mahsûs; geçici. 

Muvâzabat: Meşgul olma, bir işte daimî 
çalışma, uğraşma. 

Mûy: Kıl. 

Muzâf kılmak: İzafe etmek, âit kılmak. 
İzafet yapmak; isim tamlaması yap- 
mak; bağlı, alâkalı kılmak. 

Muzâfen: Muzâf olarak; izafeten, nisbe- 
ten, bağlı olarak, ilgili olarak. 

Muzî': Ziya veren; ışık veren, parlayan, 
parlak. 

Muzmahill: Çökmüş, yıkılmış, yok 
olmuş. 



346 



LÜGATÇE 



Muzmer: Izmâr edilmiş; gizli, saklı, dışa- 
rı vurulmamış. 

Muztarr: Çaresiz kalmış. 

Mübâyenet: Farklılık, zıtlık. 

Mübâyin: Farklı, zıt. 

Mübaşeret: Başlama, işe girişme. 

MÜBDÎ: izhâr, eden; zuhura çıkaran, or- 
taya koyan, var eden, yaratan. 

Mübdi*: İbda' eden, benzersiz ve güzel 
surette vücûda getiren. 

Mübdü: Değiştiren, değiştirici; bir şeyin 
yerine diğer bir şeyi koyan. 

Mübeddil: Tebdîl eden; değiştiren, bir 
suretten diğer bir surete, hâle koyan. 

Mübeddilü'I-ahvâl: Halleri değiştiren. 

Müberrâ: Berî kılınmış, temiz çıkarılmış; 
münezzeh, pâk. 

Mübeşşire: Tebşir eden, müjde veren; 
rüyâ-yı sâdıka ve sâliha. 

Mübeyyen: Tebeyyün etmiş; meydana 
çıkarılmış, belirmiş. 

Mübîn: Beyân eden, ayıran; açık, aşikâr. 

Mübrem: Kaçınılmaz, önlenemez; vaz 
geçilemez. 

Mübtedî: Yeni başlayan; tasavvuf yoluna 
yeni girmiş olan. 

Mücâhid: Mücâhede eden; cehd eden, 
cihâd eden, uğraşan, savaşan. 

Mücâmaa: Cima', cinsî münâsebet. 

Mücânebet: İctinâb etme; sakınma, çe- 
kinme. 

Mücâseret: Cesaret bulma, cesaret etme. 

Mücellâ: Cilalanmış, cilâlı, parlak, parla- 
tılmış. 

Mücenned, mücennede: Sıralanmış, saf 
saf, sıra sıra. 

Mücerred, mücerrede: Tecrîd edilmiş, 
soyulmuş; karışık olmayan. 

MÜCIB: İcabet eden; isteyene karşılığım 
veren; duaları kabul edip karşılık 
veren. 

Mücmel , mücmele: İcmal olunmuş. 

Mücmelen: Mücmel olarak, hulâsa ola- 
rak, toplu olarak, toptan. 

Mücrim: Cürm işleyen; suçlu, günahkâr. 

Mücrimin: Mücrimler, günahkârlar. 

Müctemi': Cem' olmuş, toplanmış. 

Müctehidîn: Müctehidler. 

Müdbir: İdbâr eden; sırtını çevirip dönen, 
giden; gafil; talihsiz. 



Müdebbir: Tedbîr edici; idare edici: 

Müdevver: Yuvarlak. 

Müdrek: İdrâk eden. 

Müessir: Te'sîr edici. 

Müesserün-fîh: Müessirin te'sîrini kendi 
üzerinde kabul eden, te'sîri kendinde 
gösteren. 

Müeyyed: Te'yîd edilmiş, desteklenmiş. 

Müfârakat: Ayrılma. 

Müfâz: "Feyz"i kabul etmiş, 
" feyiz" lenmiş. 

Müfessirîn: Müfessirler; tefsirciler. 

Müfrit: İfrat eden; aşırı olan, ileri giden. 

Müftekır: İhtiyâcı olan, fakir, muhtaç. 

Müftezih: Rezîl ve rüsvây olan, olmuş. 

MÜHEYMİN: Görüp gözeten, varlıklar 
üzerine emîn olan, herşeyi koruyup 
saklayan. 

Müheyyeme: "Melâike-i müheyyeme"- 
Jlakk'ın cemâlini müşahededen dolayı 
hayrete gark olmuş melekler. 

Mühimmat: Lüzum duyulan şeyler. 

Mükâşefât: Mükâşefeler. 

Mükellef: Teklîfe konu olan, teklife 
muhâtab olan; kendisinden bir şeyi 
yapması istenilen kimse. 

Mükemmilîn: Kemâle erdiriciler. 

Mükerrem: Muhterem, saygıdeğer. 

Mükevvin: Tekvin eden; var eden, oldu- 
ran. 

Müktenif: (c. Müktenifîn): Örtünen, giz- 
lenen. 

Mülâbis: Muttasıl, bitişik, iç içe birlikte 
olan; bürünmüş, giyinmiş. 

Mülâhaza: İyice düşünme; inceleme, göz 
önünde bulundurma. 

Mülâki: Buluşan, kavuşan, karışan. 

Mülayim: Uygun, muvafık; hoş, yumu- 
şak. 

Mülevven: Renkli, renklenmiş. 

Mülhid: Dinsiz, îmansız. 

Mültebis: Müşabih, benzer, karışık, müb- 
hem, şüpheli; giyinmiş. 

Mültezim: İltizâm eden; lüzumlu kılan. 

Mümasil, mümasile: Müşabih, benzer, 
eş, andıran. 

Mümâsilen: Benzer olarak. 

Mümeşsel: Temsil edilen, edilmiş. 

MÜ'MÎN: Emniyet, güven veren; şüphe 
ve tereddütleri kaldıran. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



347 



Mü'minîn: Mü'minler. 

Mü'miniyyet: Mü'min olma, mü'minlik. 

MÜMÎT: Öldüren, mahlûkâta Ölümü 
takdîr edip bu hükmünü uygulayan. ' 

Münıkin: Varlığı ve yokluğu zarurî olma- 
yan; var olması ve yok olması düşünü- 
îebilen. 

Mümkinât: Mümkinler. 

Mümtaz: Ayrı tutulmuş, ayrılmış, seçil- 
miş. 

Mümtedd: İmtidâd eden; uzayan, yayı- 
lan. 

Mümteni': Mümkin olmayan; gayr-i 
mümkin, muhal; olabilmesi düşünüle- 
miyen. 

Mümteni'ât: Mümteni'ler; olması müm- 
kin olmayanlar. 

Mümtezİc, mümtezice: İmtizaç eden, 
uyuşan, kaynaşan; karışık. 

Münâfî: Nefy edici; zıt, aykırı, mugayir. 

Münâftkîn: Münafıklar. 

Münâkeha: Nikahlanma. 

Münâkız: Nakz eden, muhalif, zıd; birbi- 
rini tutmayan. 

Mün'akid: Akd edilen; bağlanmış, kuru- 
lan, yapılan. 

Mün'akis: İn'ikâs eden; aks eden. 

Münâsebât: Münâsebetler; ilişkiler. 

Münâsib, münâsibe: Uygun, muvafık. 

Münazaa: Çekişme, ağız kavgası. 

Münbais: İnbi'âs eden; ileri gelen, doğan. 

Müncemid: İncimâd eden; donmuş. 

Müncezib: İncizâb eden; cezb olunan, çe- 
kilen. 

Mündefi': Def edilmiş; savuşturulmuş, 
atlatılmış, önlenmiş. 

Mündemiç: İndimâc eden; içinde yerleş- 
miş olan, içinde bulunan. 

Münderic: Dere edilmiş; içinde yer 
almış. 

Mündericât: İçindekiler. 

Münecces: Pislenmiş, kirletilmiş, kirli. 

Münevver: Nurlanmış, nurlu, aydınlık. 

Münezzeh, münezzehe: Tenzih edilmiş; 
temiz, uzak. 

Münezzih: Tenzîh eden. 

Münfail, münfaile: Passif; bir fiilden 
mütessir olan; bir fiili, te'sîri kabul 
eden; 

Münfekk: İnfikâk eden; ayrılmış, ayrılan, 



ayrı. 

Münîf, münîfe: Yüksek, ulu. 

MÜN'İM: în'âm eden; ni'met veren. 

Münkâd: İnkıyâd eden; boyun eğen. 

Münkalib: İnkılâb eden; kalb olmuş, 
dönmüş, değişmiş, başka bir kalıba 
giren. 

Münkatı': İnkıta' eden; kesilen, ayrılan, 
ayrı, arkası gelmeyen. 

Münkesir: Kırılmış, kırık. 

Münkeşif: İnkişâf eden; keşf olunmuş, 
açılmış, görülmüş. 

Münketim: Gizlenmiş, gizli. 

Münkirin: Münkirler. 

Münşî: İnşâ eden, yapan; güzel şekilde 
yazan. 

MÜNTAKİM: İntikam alan; cezaya çarp- 
tırmaya gücü yeten. 

Müntavî: İntivâ eden; toplanmış, durulup 
bükülmüş, bir araya konmuş. 

Müntefi': İntifa' eden, faydalanan. 

Müntehâ: Son bulmuş; vanlabilen en 
uzak yer, son, uç. 

Müntehâ-yı ma'rife: Ma'rifetin son bul- 
duğu yer. 

Münteşir: İntişâr etmiş; yayılmış, dağıl- 
mış. 

Müntic: İntâc eden, neticesini veren; se- 
bebiyyet veren, meydana getiren. 

Münzel: İnzal edilmiş; indirilmiş. 

Münzilü'l-hikem: Hikmetler inzal eden. 

Münzilü'l-maârif: Ma'rifetler inzal eden. 

Münzilü'1-ulûm: İlimler inzal eden. 

Mürâdif: Eş manâlı. 

Mürekkeb: Terkîb edilmiş; bir veya daha 
fazla şeylerin birleştirilmesinden mey- 
dana gelmiş, birleşik. 

Mürekkebât: Mürekkeb olan şeyler. 

Mürekkebât-ı fahmiyye: Kömür birle- 
şikleri. 

Mürekkebât-ı latife: Latif mürekkebler. 

Mürîd: İrâde eden, dileyen. 

Mürsel: Resul; gönderilmiş. 

Mürselîn: Resuller. 

Mürselün-bih: Peygamberle gönderilen, 
din; risâletle getirilen şey, vahy, Kitab. 

Mürselün-ileyh: Kendisine birşey gönde- 
rilen; resulün gönderildiği kimse. 

Mürtefi* olmak: Kalkmak. 

Mürtesim olmak: Resm edilmek. 



348 



LÜGATÇE 



Mürur: Geçme. 

Mürûr-ı sinîn: Senelerin geçmesi. 

Müsâb: Sevâb kazanan, sevaba ermiş. 

Müsademe: Çarpışma. 

Müsâviyü't-tarafeyn': İki tarafı müsâvî, 
eşit. 

Müseddid: Doğru yolda olan; doğrultan. 

Müsellem: Teslîm edilmiş; kabul olun- 
muş. 

Müsemmâ: İsimlenmiş. 

Müserrah: Tesrîh edilmiş, bırakılmış, 
mutlak. 

Müsevvâ: Tesviye edilmiş; düzeltilip son 
şekli verilmiş, düzgün yapılmış. 

Müstağrak: Gark olmuş; dalmış, batmış, 
boğulmuş. 

Müstahikk: Hak kazanmış olan, hakkı 
olan, hak eden. 

Müstahîl: Vukuu mümkün olmayan; 
muhal, imkânsız, gayr-ı kâbii, boş, 
saçma. 

Müstahlef: Halîfe kılınmış. 

Müstahlefûn: Müstahlefler; halîfe kılın- 
mışlar. 

Müstaid: İsti'dâdlı. 

Müstakbel: Gelecek zaman; gelecek 
olan. 

Müstakim: Düz, doğru. 

Müsta'mel olmak: Kullanılmak. 

Müstebân: Meydanda, açık, aşikâr; açık 
olarak anlaşılan. 

Müstecâbü'd-da*ve: Duası makbul olan, 
duası kabul olunan. 

Müstecmi': Kendisinde toplayan. 

Müstefâd: Kazanılmış; fehm olunmuş, 
anlaşılmış. 

Müstehâsât: Müstehâseler; fosiller. 

Müstehlek: Helak olmuş; yok olmuş. 

Müstelzim: Gerektiren, gerekli. 

Müstenbat: İstinbât olunmuş, çıkarılmış, 
çalışma ile meydana çıkarılmış. 

Müstenid: İstinâd eden, dayanan. 

Müsteniden: İstinâd ederek; dayanarak. 

Müstenidün-ileyh: Kendisine istinâd edi- 
len; dayanılmış, güvenilen. 

Müstetir: İstitâr eden, setr olunmuş; örtü- 
len, örtünmüş. 

Müstevî: İstiva eden; kaplayan, örten, ku- 
şatan. 

Müşabehet: Benzerlik. 



Müşabih: Benzer. 

Müşâhed: Müşahede edilmiş; görülmüş. 

Müşâ'iyyet: Hisseleri ayrılmamak key- 

fiyyeti; hisseleri ayn olmama hâli. 
Müşâkil: Şekilce benzeyen, aynı şekilde 

olan. 
Müşârik: Ortak. 

Müşârun-ileyhim: Kendisine işaret edi- 
lenler; adı geçenler. 
Müştak: Şiddetle arzu eden, isteyen. 
Müştakk: İştikak etmiş, türemiş. 
Müşteheyât: İştahı çeken, iştah veren 

şeyler; nefsin arzuladığı şeyler. 
Müştemelât: Bir şeyin şâmil olduğu, 

içine aldığı şeyler. 
Müşteri: Jüpiter. 
Mütâbeat: Ittibâ etme, tâbi' olma. 
Mütâlaât: Mütalaalar. 
Müteaddid: Taaddüd eden, çoğalan; çok, 

.birçok. 
MÜTEAL: Yüksek ve yüce olan; herşey- 

den üstün olan; pekçok yüce olan. 
Müteallik: Taalluk eden, ilgili, bağlı. 
Müteallıkât: Müteallıklar. 
Müteallim: İlim öğrenen. 
Müteayyin: Taayyün eden; zahir olan, 

meydana çıkan; bellilik kazanan. 
Mütebeyyin: Beliren, zahir, aşikâr, belli. 
Mütecanis: Bir cinsten olan; homojen. 
Mütecaviz: Tecâvüz eden; aşan, geçen; 

aşkın, fazla. 
Mütecellâ-leh: Kendisine tecellî vâki, 

olan. 
Mütecellâ aleyh: Üzerine tecellî olunmuş 

olan. 
Mütecellî: Tecellî eden. 
Mütedeyyin: Bir dine bağlı olan; dînine 

bağlı olan. 
Müteellim: Elem duyan, elem çeken. 
Müteessir: Te'sîri kabul eden. 
Müteeyyid: Te'yîd olunan; desteklenen. 
Mütefâvit, mütefâvite: Birbirinden fark- 
lı, çeşitli olan. 
Mütefekkirin: Mütefekkirler. 
Mütefekkîrin-i zekiyye: Zekî ve akıllı 

mütefekkirler. 
Mütefelsife: Filozofluk taslay anlar. 
Mütefennin: Fen bilgini. 
Mütefenninîn: Fen bilginleri. 
Müteferrik, müteferrika: Ayrı ayrı, ay- 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



349 



nlmış; muhtelif. 
Müteğâyir, müteğâyire: Birbirinden 

farkh olan, başka olan. 
Mütehakkak: Tahakkuk edici, eden; ger- 
çek olan, gerçekleşen. 
Mütehakkim: Hükm edici. 
Mütehallık: Ahlâklanan. 
Mütehallil (hall'den): Tahallül eden, 

hulul eden, giren. 
Mütehallil (halel'den): Tahallül eden; 

araya giren, nüfuz eden. 
Müteharrik: Hareket eden, hareketli. 
Müteharrik-bi'1-irâde: İrâdesi ile hare- 
ket eden. 
Mütehassıl: Hâsıl olan; husule gelen, 

elde edilen, meydana gelen. 
Mütehavvil: Tahavvül eden, değişen. 
Mütehayyel: Hayâl edilen. 
Mütehayyiz: Tahayyüz eden, yer tutan, 

mekân işgal eden. 
Mütekâsif: Kesifleşen, kesifleşmiş, 

kesafet kazanmış. 
MÜTEKEBBİR: Büyüklük ve azamet 

sahibi. 
Mütekellim: Kelâm sahibi; söz söyleyici, 

konuşan; kelâm âlimi, kelâmcı. 
Mütekellimîn: Mütekellimler; 

kelâmcılar, 
Mütekessir, mütekessire: Tekessür eden; 

çoğalan, çok. 
Mütekevvin olmak: Tekevvün etmek, 

oluşmak; var olmak. 
Mütelâşî: Lâ-şey olan; yok olan, mahv 

olan. 
Mütemessü: Temessül eden; başka bir 

suret ve şekle giren. 
Mütemessilen: Temessül ederek. 
Mütemeyyiz, mütemeyyize: Temeyyüz 

eden, faraklı, başka. 
Mütenassıh: Nasihat kabul eden, öğüt 

dinleyen. 
Müteneffir: Nefret eden, tiksinen. 
Müteneffîs: Teneffüs eden; nefes alan- 

veren. 
Mütenevvi', mütenevvia: Çeşitli, çeşit 

çeşit. 
Mütenezzih, mütenezzihe: Nezîh, temiz. 
Müteradif: Eş ma'nâlı. 
Müterakkıb: Gözleyen, bekleyen. 
Mütereddid: Gidip-gelici, devam eden, 



karar bulamayan, kararsız kalan. 

Müteretteb: Sıralanmış; âit olan, îcâb 
eden, gereken. 

Müteselsil, müteselsile: Zincirleme 
giden, peşpeşe olan. 

Müteselsilen: Zincirleme olarak; sıra ile, 
birbiri peşi-sıra. 

Mütesemmî: Müsemmâ olan; bir isim ile 
isimlenen. 

Mütevakkıf: Tevakkuf eden; bir şeye 
bağlı olan, ancak o şeyle olabilen. 

Mütevâlî, mütevâliyye: Tevâlî eden; bir- 
biri ardınca gelen. 

Mütevellid: Tevellüd eden; doğan; mey- 
dana gelen; ileri gelen. 

Mütevellidât: Doğanlar, meydana gelmiş 
olanlar. 

Mütezâdd: Birbirine zıt, 

Mü^ezâhir: Tezahür eden, zuhura gelen. 

Mütezâyid: Tezâyüd eden, ziyâdeleşen, 
artan. 

Mütezellil: Çok mütevazı. 

Mütezellilîn: Mütezelliller; çok 

mütevâzîler. 

Müttebi': İttibâ' eden; tâbi' olan, uyan. 

Müttefik: İttifak etmiş, eden; birleşmiş, 
anlaşmış, fikir birliği etmiş. 

Müttehid: Ittihâd etmiş, bir olmuş, birleş- 
miş. 

Müvekkel: Vekîl ta'yîn olunan. 

Müvellidü'l-humûza: Oksijen. 

Müvellidü'1-mâ: Hidrojen. 

Müyesser olmak: Kolay olmak, nasîb 
olmak. 

MÜZİLL: Zillete düşüren, zelîl kılan, hor 
ve hakîr eyleyen. 

Müznib: Günahkâr. 



N 



Nâ-becâ: Yersiz, yerinde değil. 

Nâ-bûd: Yok, yok olan, muzmahil, müs- 
tehlek. 

Nâfi', nâfi'a: Faydalı. 

NÂFF: Hayır ve fayda verici şeyleri yara- 
tan; fayda ve menfaat veren. 

Nafiz: Nüfuz eden; te'sîr eden, müessir. 

Nâ-güfte: Söylenmemiş söz. 

Nahvet: Kibir, gurur, böbürlenme. 

Nâib: Vekil. 



350 



LÜGATÇE 



Nâiliyyet: Nail olma; ulaşma, erişme. 

Naîm:. Ni'met içinde yaşama; ni'met; cen- 
net. 

Nâ'ime: Kemiksiz, yumuşak, kılçıksız. 

Nakâis, nakâyıs: Nakîseler; noksanlıklar, 
eksiklikler, kusurlar, ayıplar. 

Nakd-i ceyyid: İyi para; kalp olmayan 
para. 

Nakıs: Noksan olan. 

Nâkısu'l-isti'dâd: İsti'dâdı noksan eksik, 
az olan. 

Nakız: Zıd. 

Naks: Noksanlık. 

Nakş: Resr»etme, işleme. 

Nâm: İsim. 

Nâ-mahdûd: Hudutsuz. 

Nâme: Mektup; kitap, mecmua. 

Nâmı, nâmiyye: Yerden bitici, büyüyücü, 
yetişen, gelişen. 

Nâ-mütenâhî: Nihayeti olmayan, son 
bulmayan. 

Nâs: İnsanlar, halk. 

Nasb: Ta'yîn etme. 

Nasır: Yardımcı. 

Nâsıye: Alın. 

Nasrâniyyet: Hıristiyanlık. 

Nâşî: Neş'et eden; ...den ileri gelen; dola- 
yı, ötürü. 

Na't: Sıfat, nitelik. 

Nâtık, natıka: Söyleyen, konuşan; idrâk 
eden, düşünen, akleden. 

Nâtıkıyyet: Nâtık olma; söz söyleyicilik, 
konuşuculuk. 

Nazar: Bakma, bakış, görüş; düşünme. 

Nazar-ı aklî: Aklî görüş, aklî düşünce. 

Nazarî: Nazarla ilgili; aklî, teorik. 

Nazariyye: Teori. 

Nazır: Nazar eden, bakan. 

Nazırın: Nazar edenler, bakanlar. 

Nazil: Nüzul eden; inen. 

Nazır: Benzer, eş. 

Nebâtârt-ı ibtidâiyye: İlk nebatlar. 

Nebe': Haber; (Peygamberin getirdiği) 
haber. 

Necâsât: Necasetler; pislikler. 

Necaset: Pislik. 

Necm: Yıldız. 

Nef: Fayda. 

Neffâs, neffâse: Üfürükçü. 

Nefh: Üfleme, üfürme. 



Nefs, nefes ("se" harfiyle): Üfürme, üfle- 
me, nefes etme. 

Nefs: (sîn harfiyle) Nefis. 

Nefs-i ...: Kendisi, bizzat. "Nefs-i taay- 
yün-i evvel": Taayyün-i evvelin kendi- 
si, bizzat taayyün-i evvel. 

Nefs-i mütekellim: Fiil çekiminde birinci 
şahıs, "ben". 

Nefs-i natıka: Rûh-i insanî, insanî rûh. 

Nefy: Sürme, uzaklaştırma; isbâtın zıddı; 
negatif (olumsuz) hâle getirme, yok 
etme. 

Nehâr: Gündüz. 

Nehâren: Gündüzleyin, (zahir olarak). 

Nesc: Dokuma, örme. 

Nesh: Hükümsüz bırakma, hükmünü kal- 
dırma. 

Nesîm: Rüzgâr, hafif rüzgâr. 

Nesîmî: Hafif ve latîf esen rüzgârla ilgili. 

"Havâ-yi nesîmî": Hava, atmosfer. 

Nesnâs: Yarısı insan, bir eli ve bir ayağı 
olup sekerek yürüyen hayvan; goril, 
şempanze vesâir maymun cinslerinin 
adı. 

Neş'e: Bkz. Neş'et. 

Neş'et: Hadis olma, sonradan olma, mey- 
dana gelme, vâr olma, vücûda gelme. 

Neş'e-i nefsâniyye: Nefsânî neş'et. 

Neş'e-i rûhâniyye: Rûhânî neş'et. 

Neş'e-i uhrâ: Âhiret neş'eti, sonraki 
neş'et; ruhun bedenden ayrılması. 

Neşv ü nema: Yetişip büyüme. 

Neş'e-i ûlâ: İlk neş'et; ruhun bedene taal- 
luku. 

Netâic, netâyic: Netîceler. 

Neûzü billahi min-hâzâ: "Bundan 
Allah'a sığınırım." 

Nevâfıl: Nafileler. 

Nevm: Uyku. 

Nezd: Yan, taraf, kat. 

Nısfıyyet: Yan olma, yarıda bir olma. 

Nısf: Yarı. 

Nıkmet: Şiddetli ceza; belâ. 

Niam: Ni'metler. 

Nihal: Mezhebler, akîdeler. 

Nihâyetü'n-nihâyât: Nihayetlerin 

nihayeti. 

Nihle: Mezheb, akîde. 

Nikâb: Örtü, perde. 

Nikmet: Bk. Nıkmet. 

Nîm: Yan, yanm. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



351 



Nîrân: Cehennem. 

Nisa: Kadınlar. 

Niseb: Nisbetler. 

Nîst: Yoktur, yok. 

Nistî: Yokluk. 

Niza': Münazaa; çekişme, kavga, 
münâkaşa. 

Niyabet: Nâiblik, vekâlet, vekillik. 

Nukûş: Nakışlar. 

NÛR: Bütün varlıkları nurlandıran; bütün 
varlıkların nuru olan; nûr veren. 

Nûru'l-envâr: Nurlar nuru. 

Nusret: Yardım. 

Nutfe: Meni, sperma. 

Nutk, nutuk: Konuşma; söz söyleme du- 
yusu, melekesi. 

Nuût, nu'ût: Na'tler, sıfatlar. 

Nuzzâr: Nazır olanlar; bakanlar. 

Nübüvvât: Nübüvvetler. 

Nübüvvet-i teşri*: Şerîat va'z eden nü- 
büvvet. 

Nücûm: Necmler; yıldızlar. 

Nüfûs: Nefisler. 

Nümüvv: Yetişme, büyüme, gelişme. 

Nüzul: Nazil olma, inme. 



O 



Örf: Âdet, gelenek, an'ane; yaşanan, ko- 
nuşulan dil v.s. 
Örf-i şer'î: Şerîatte âdet olan hüküm. 



Pâyân: Nihayet, son, kenar, uç. 
Perest: Tapan, tapınan. 
Pertev-feşân: Nûr, ışık saçan. 
Peyderpey: Birbirinin ardı sıra; yavaş 

yavaş. 
Peyrev: Arkası sıra gidçn, ta'kîbci, izinde 

giden. 
Pezîr: Kabul eden, edici; kabul edebilir; 

...bulan, ...kazanan. 
Pîşvâ: Reis, başkan, önder. 
Pâyân olmak: Koşmak; dalmak, batmak. 



RABB: Terbiye eden, besleyen, mâlik, 
sâhib. 

RABBU'l-ERBÂB: Rabların Rabb'ı. 

Rabıta: Bağ, münâsebet, alâka. 

Râbi': Dördüncü. 

Râbian: Dördüncü olarak. 

Racül: Adam, erkek; er. 

RAFI *: Kaldıran, yükselten, yüksek. 

Râh:Yol. 

RAHİM: Merhamet edici, rahmet sahibi. 

Rahm: Rahim; esirgeme, acıma. 

Rahm-i rnâder: Ana rahmi. 

RAHMAN: Pekçok merhametli, pek çok 
rahmet sahibi. 

RAHMÂNÜR-RAHİM: Rahman ve 
rahîm. 

Rahmeten-li'1-esmâ: İsimlerine rahmet 
olarak. 

Râî: Gören. 

Râki' A : Rükû' eden, eğilen. 

RAKÎB: Murakabe eden; görüp gözeten; 
herşeyi kontrolü altında tutan. 

RAUF: Çok merhamet eden, müsamahalı 
ve yumuşak davranan. 

Râyiha: Koku. 

Razıyallâhu anh (r.a.): Allah ondan râzî 
olsun. 

Reâyâ: Raiyyeler; hükümdarın idaresi al- 
tında bulunan halk. 

Recâ: Ümit, niyaz, temennî. 

Redd: Geri döndürme; önleme. 

Ref: Yüceltme, yükseltme, yukarı kaldır- 
ma; hükümsüz bırakma, kaldırma. 

Ref'-i derecât: Dereceleri yükseltme. 

Refî'j refîa: Yüksek, yüce. 

REFIU'D-DERECAT: Derecelerin, mer- 
tebelerin en yücesi; kullarına yüksek 
mertebeler veren; mertebeleri yüksel- 
ten. 

Refik: Arkadaş. 

Reh-nümâ: Yol gösterici. 

Reh-yâb: Yolunu bulabilen, yoluna gire- 
bilen. 

Reh-zen: Yol kesen, yol kesici. 

Remz: İşaret, îmâ, sembol. 

Resâil: Risaleler. 

Resm, resim: Arazlara dayanarak yapılan 
ta'rîf. 

Ressâmiyyet: Ressamlık. 



352 



LÜGATÇE 



Reşâdet: Doğru yolu bulma, doğru yolda 

olma; olgunluk. 
REŞID: Doğru yolu gösteren; doğru yola 

ileten. 
Revâbıt: Rabıtalar. 
Reviş: Gidiş, yürüyüş, üslûb. 
Rezâil: Rezîletler; rezaletler. 
REZZÂK: Bol bol rızık veren. 
Rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn: Allah'ın 

rızâsı cümlesinin üzerine olsun. 
Rical: Erkekler; erler, erenler. 
Rikkat: Rakîklik, incelik. 
Risâlet-i teşri': Şeriat vaz' eden risâlet. 
Rızân: Dökülen, akan, yağan. 
Rû': Sadır; göğüs, kalbin tabîat âlemine 

dönük tarafı. 
Rub'iyyet: Dörtte bir olma. 
Rubûbiyye: Rubûbiyyete âit. 
Rubûbiyyet: Rablık; sâhiblik, mâliklik. 
Rubûde-i elest: Elest bezmine meftun, 

mübtelâ olan. 
Rûhâniyyât: Ruhanîler. 
Rûhu'1-emîn: Cebrail. 
Rûhu'1-kuds: Cebrail. 
Ruhsat: İzin, müsâade. 
Rumuz: Remzler, işaretler. 
Rusül: Resuller. 
Rutubet: Yaşlık, nem. 
Rûy-i zemin: Yeryüzü. 
Rûz-merre: Her günkü, günlük. 
Rücû': Geri dönme. 
Rükn, rükün: Direk, temel direği; esâs; 

dört "erkân"dan biri. 
Rüteb: Rütbeler, mertebeler, dereceler. 
Rütebî: Rütbelerle ilgili. 
Rü'yâ-yı sâdıka, sâliha: Doğru, iyi rü'yâ; 

gerçekleşen rü'yâ; doğru çıkan rü'yâ. 
Rü'yet: Görme; hissedilen, hayâl edilen. 

temsil edilen ve akledilebilen şeyleri 

görme. 
Rü'yetullah: Allah'ı görme. 



Saadet: Bahtiyarlık, mutluluk, Allah in- 
dinde makbul olma; ebedî kurtuluşa 
ermiş olma. 

Saâdet-simât: Sâadetli. 

Sabâvet: Sabîlik; çocukluk. 



Sabık, sabıka: Önce olan, ileride bulu- 
nan, öne geçen; geçen, geçmiş. 

Sabi: Çocuk. 

Sabit: Var olan, mevcûd; isbât edilen. 

Sabit, sabite: Değişmeyen, değişmez. * 

Sâbitât: Sabiteler; gezegen olmayan yıl- 
dızlar. 

SABÛR: Çok sabırlı; hiç acale etmeyen; 
isyan edenleri cezalandırmada acele 
etmeyip kullarına mühlet veren. 

Sâcid: Secde eden. 

Sâcidiyyet: Sâcidlik; secde edicilik. 

Sadâret: Sadrazamlık. 

Sâdât: Seyyidler; Hz. Peygamberin toru- 
nu Hz. Hüseyin soyundan gelenler. 

Sâdık: Doğru söyleyici, doğrucu. 

Sâdır, sâdıra: Sudur eden. 

Sâdic, sâzic: Sâde, sırf, hâlis. 

Sâdis: Altıncı. 

Sâfil: Aşağıya inici, aşağı, alçak. 

Sağır: Küçük. 

Sahabet: Sâhiblik, sahip olma. 

Sahih: Sıhhatli, gerçek, doğru, sağlam. 

Saîd: Saadet sahibi; âhiret saadetine 
ermiş kimse; Allah indinde makbul 
olan; ebedî kurtuluşa ermiş olan. 

Saik: Sevk eden; yönlendirici. 

Saika: Sebep, gerek; sevkeden, sürükle- 
yen şey. 

Sâil: Suâl soran; isteyen, dileyen, duâ 
eden. 

Şâir, şâire: Diğer, başka. 

Sak: Ağacın dalı budağı. 

Sâkit: Sükût eden; susucu, susan. 

Salih, sâliha: Elverişli, uygun, iyi; dînen 
makbul, iyi, yararlı. 

Sâlihîn: Sâlihler. 

Sâlik: Mürşidinin irşâdıyla manevî 
tekâmülünü elde etmek için Allah yo- 
lunda yürüyen kimse. 

Sâlis: Üçüncü. 

Sâlisen: Üçüncü olarak. 

Salsâl: Yapışkan, Özlü çamur; slikatli 
çamur. 

SAMED: Hiç bir şeye muhtaç olmayan; 
bütün yaratıklarının ihtiyâcını karşıla- 
yan; her türlü istekte kendisine baş vu- 
rulan, kendisinden üstün bir kimse bu- 
lunmayan; kendisi olmadan hüküm 
verilemeyen; mafevki olma-yan. 



352 



LÜGATÇE 



Reşâdet: Doğru yolu bulma, doğru yolda 

olma; olgunluk. 
REŞID: Doğru yolu gösteren; doğru yola 

ileten. 
Revâbıt: Rabıtalar. 
Reviş: Gidiş, yürüyüş, üslûb. 
Rezâil: Rezîletler; rezaletler. 
REZZÂK: Bol bol nzık veren. 
Rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn: Allah'ın 

rızâsı cümlesinin üzerine olsun. 
Rical: Erkekler; erler, erenler. 
Rikkat: Rakîklik, incelik. 
Risâlet-i teşrî': Şeriat vaz' eden risâlet. 
Rîzân: Dökülen, akan, yağan. 
Rû*: Sadır; göğüs, kalbin tabîat âlemine 

dönük tarafı. 
Rub'iyyet: Dörtte bir olma. 
Rubûbiyye: Rubûbiyyete âit. 
Rubûbiyyet: Rablık; sâhiblik, mâliklik. 
Rubûde-i elest: Elest bezmine meftun, 

mübtelâ olan. 
Rûhâniyyât: Ruhanîler. 
Rûhu'1-emîn: Cebrail. 
Rûhu'1-kuds: Cebrail. 
Ruhsat: İzin, müsâade. 
Rumuz: Remzler, işaretler. 
Rusül: Resuller. 
Rutubet: Yaşlık, nem. 
Rûy-i zemîn: Yeryüzü. 
Rûz-merre: Her günkü, günlük. 
Rücû': Geri dönme. 
Rükn, rükün: Direk, temel direği; esâs; 

dört "erkân M dan biri. 
Rüteb: Rütbeler, mertebeler, dereceler. 
Rütebî: Rütbelerle ilgili. 
Rü'yâ-yı sâdıka, sâliha: Doğru, iyi rü'yâ; 

gerçekleşen rü'yâ; doğru çıkan rü'yâ. 
Rü'yet: Görme; hissedilen, hayâl edilen. 

temsîl edilen ve akledilebilen şeyleri 

görme. 
Rü'yetullah: Allah'ı görme. 



Saadet: Bahtiyarlık, mutluluk, Allah in- 
dinde makbul olma; ebedî kurtuluşa 
ermiş olma. 

Saâdet-simât: Sâadetli. 

Sabâvet: Sabîlik; çocukluk. 



Sabık, sabıka: Önce olan, ileride bulu- 
nan, öne geçen; geçen, geçmiş. 

Sabî: Çocuk. 

Sabit: Var olan, mevcûd; isbât edilen. 

Sabit, sabite: Değişmeyen, değişmez. • 

Sâbitât: Sabiteler; gezegen olmayan yıl- 
dızlar. 

S ABUR: Çok sabırlı; hiç acale etmeyen; 
isyan edenleri cezalandırmada acele 
etmeyip kullarına mühlet veren. 

Sâcid: Secde eden. 

Sâcidiyyet: Sâcidlik; secde edicilik. 

Sadâret: Sadrazamlık. 

Sâdât: Seyyidler; Hz. Peygamberin toru- 
nu Hz. Hüseyin soyundan gelenler. 

Sâdık: Doğru söyleyici, doğrucu. 

Sâdır, sâdıra: Sudur eden. 

Sâdic, sâzic: Sâde, sırf, hâlis. 

Sâdis: Altıncı. 

Sâfil: Aşağıya inici, aşağı, alçak. 

Sağır: Küçük. 

Sahabet: Sâhiblik, sahip olma. 

Sahih: Sıhhatli, gerçek, doğru, sağlam. 

Saîd: Saadet sahibi; âhiret saadetine 
ermiş kimse; Allah indinde makbul 
olan; ebedî kurtuluşa ermiş olan. 

Saik: Sevk eden; yönlendirici. 

Saika: Sebep, gerek; sevkeden, sürükle- 
yen şey. 

Sâil: Suâl soran; isteyen, dileyen, duâ 
eden. 

Şâir, şâire: Diğer, başka. 

Sâk; Ağacın dalı budağı. 

Sâkit: Sükût eden; susucu, susan. 

Salih, sâliha: Elverişli, uygun, iyi; dînen 
makbul, iyi, yararlı. 

Sâlihîn: Sâlihler. 

Sâlik: Mürşidinin irşâdıyla manevî 
tekâmülünü elde etmek için Allah yo- 
lunda yürüyen kimse. 

Sâlis: Üçüncü. 

Sâlisen: Üçüncü olarak. 

Salsâl: Yapışkan, özlü çamur; slikatîi 
çamur. 

SAMED: Hiç bir şeye muhtaç olmayan; 
bütün yaratıklarının ihtiyâcını karşıla- 
yan; her türlü istekte kendisine baş vu- 
rulan, kendisinden üstün bir kimse bu- 
lunmayan; kendisi olmadan hüküm 
verilemeyen; mafevki olma-yan. 



FUSÛSUL-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



353 



Sâmia: İşitme duyusu. 

Sami': İşiten, dinleyen. 

Sâmi'în: Dinleyenler, işitenler. 

Sâmit, sâmite: Susan, sessiz, cansız. 

Sanem: Put. 

Sanemiyyet: Put olma, putluk. 

Sanevberî: Çam fıstığı kozalağı şeklinde. 

Sânı': Yapan, yapıcı; yaratan. 

Sânî: İkinci. 

Saniyen: İkinci olarak. 

Sârî, sâriyye: Sereyân eden, sirayet eden; 
yayılan, yayılmış, nüfuz eden. 

Sarîh: Açık. 

Sath, satıh: Yüz, yüzey. 

Satir: Setr edici, örtücü. 

Satvet: Ezici kuvvet; zorluluk. 

Savâb: Doğru, isabetli. 

Savt: Ses. 

Sa'y: Çalışma, gayret, emek; koşma. 

Sayd: Av 

Saye: Göige. 

Sâzic: Bk. Sâdic. 

Seb'a:Yedi. . 

Sebk etmek: Önüne, ilerisine geçmek. 

Sedâd: Doğruluk. 

Sedd: Kapama, engel olma; mania, perde. 

Sefk-i dimâ': Kan dökme. 

Sehâb: Bulut. 

Sehâbe: Tek bulut. 

Sekerât: Duruşlar. 

Sekene: Bir yerde sakin olanlar, oturan- 
lar. 

SELÂM: Emân, sulh, selâmet; her türlü 
eksiklikten salim olan; başkalarına 
sulh ve selâmet veren; selâmete ulaştı- 
ran. 

Selâse: Üç. 

Selâsiyye: "Üç"e âit, üç. 

Selâtîn: Sultanlar. 

Selb: Kaldırma, giderme; nefy etme, yok 
hâle getirme; menfîleştirme, menfî ke- 
lime; negation. 

Selbî: "Selb"e âit, selb ile alâkalı. 

Sem': İşitme, kulak verme, dinleme; işit- 
me duyusu. 

Semâvât: Semâlar. 

Semavî, semâviyye: Semâya mensûb, 
semâya âit. 

Semere: Mey va. 

SEMÎ': İşitici, işiten, işitme gücü veren. 



Sem'iyyet: İşiticilik. 

Sena: Övme; takdir etme, beğenme. 

Sened: Hadîs-i şeriflerin Hz. Peygam- 
berden nakleden şahısların isimlerini 
belirten kısmı. 

Seneden: "Sened" bakımından. 

Senî, seniyy, seniyye: Yüksek, yüce. 

Serâir: Gizli şeyler, gizlilikler. 

Serâpâ: Baştan başa, tamâmiyle. 

Sereyân: Sârî olma; yayılma, nafiz olma. 

Ser-fürû: Baş eğme; itaat etme. 

Ser-gerdân: Şaşkın, sersem. 

Server: Başkan, önder, reis. 

Setr: Örtme. 

Seyr: Yürüme, yolculuk. 

Seyr-i fîllah: Allah'da seyr. 

Seyyâl: Akıcı, akan; mayi. 

Seyyârât: Seyyareler; gezegenler. 

Seyyi*, seyyie: Kötü; kötü iş, fena amel. 

Seyyid: Efendi, sâhib; Hz. Hüseyn'in so- 
yundan gelen. 

Sıfat: Sıfatlar. 

Sırâfet: Sırf olma, hâlislik. 

Sırf: Hâlis, sâde; başka şeyle karışık ol- 
mamak. 

Sillûrî: (fr. Silurien) Eski kırmızı tebeşir 
tabakasının altında bulunan arz taba- 
kası, sillûrî arazî. 

Simsime: İbare ve beyâna sığmayan 
ma'rifet, bilgi. 

Sinin: Seneler. 

Sitte: Altı. 

Sivâ: Gayr, başka; Hak'tan gayri şeyler. 

Siyâdet: Seyyidlik; efendilik, reislik. 

Siyyânen: Eşit olarak, müsâvî surette. 

Sû 1 : Kötülük, kötü, fena. 

Sû'-i hulk: Kötü huy, huy kötülüğü. 

Suâl: İsteme, dileme, taleb etme, duâ. 

Suâl-i mukadder: Sorulması muhtemel 
olan suâl. 

Sudur: Sâdır olma; çıkma, meydana 
çıkma. 

Sûfiyye: Tasavvuf ehli, sûfîler; sûfîlere 
âit. 

Suğrâ: Küçük. 

Suhuf: Sahîfeler. Dört ilâhî kitaptan 
başka bâzı peygamberlere gönderilen 
emirleri ihtiva eden kitaplara verilen 
isim. 

Sukut: Düşme. 

Sulb: Zürriyet, sülâle. 



354 



LÜGATÇE 



Sulb: Katı. 

Sulbî, sulbiyye: Katı. 

Sulehâ: Sâlihler. 

Sunûf: Sınıflar. 

Sûreten: Suret bakımından. 

Sûret-i umûmiyyede: Umumî olarak, 

umûmî şekilde. 
Suret-pezîr: Suret kabul edici. 
Sûrî, sûriyye: Surete âit; görünüşe âit, 

zahirî. 
Suûbet: Zorluk. 
Su ver: Suretler. 
Sübbûh: Pekçok tesbîh eden, ya'nî Allah'ı 

imkân âlemine âit hükümlerden tenzih 

eden, O'nu noksan sıfatlardan ârî 

bilen. 
SÜBBUH: Teşbihe en lâyık olan, en çok 

tesbîh edilen. 
Sübût: Sabit olma; meydana çıkma, var 

olma. 
Sübûtî: Sübût ile alâkalı. 
Süadâ: Saîdler; kutlu kimseler. 
Sübühât-ı vech-i vahdet: Vahdet vechi- 

nin yücelikleri, nurları. 
Süflî: Aşağı. 
Sülâle: Soy, döl döş. 
Sülüsiyyet: Üçte bir olma. 
Ş 

Şâdî: Memnunluk, gönül ferahlığı. 

Şâfi': Şefaat eden, şefaat edici. 

Şâfiin: Şefâatçılar. 

ŞÂFÎ: Şifâ veren, şifâ verici. 

Cevâb-ı şâfî: Yeterli cevap. 

Şâh-râh: Büyük yol, ana yol, cadde. 

Şahsî, şahsiyye: Şahsa âit. 

Şaibe: Leke, kusur, noksan. 

Şaki: "Saîd"in zıddı, bedbaht, Allah in- 
dinde makbul olmayan; ebedî kurtu- 
luştan mahrum olan. 

Şâkird: Talebe, çırak. 

Şâkk, şâkka: Zahmetli, eziyetli, güç. 

Şanı olmak: İşi olmak, ona yakışır 
olmak. 

Şâmil: Şümulüne alan; içine alan, kapla- 
yan. 

Şân (şe'n): Keyfiyet, azamet, kadr, merte- 
be. 

"Şatane ve şutûnen": Uzak oldu ve uzak 
olma. 



Şebeke: Ağ. 

Şebîh: Benzer. 

Şecere: Ağaç. 

Şecere-i menhiyye: Yasaklanmış ağaç. 

Şedîd, şedide: Şiddetli; sıkı. 

Şefekaten: Şefkat eseri olarak. 

Şefekaten li'I-ibâd: Kullarına şefkat eseri 
olarak. 

Şehâdet: Görme, görülme. 

Şehâdî, şehâdiyye: Şehâdetle ilgili. 

Şeheyât: Şehvetler, nefsin istekleri. 

ŞEHÎD: Herşeye şâhid olan; hakkıyla 
gören. 

Şekavet: Şakîiik, "saâdet"in zıddı; Allah 
indinde makbul olmama; ebedî kurtu- 
luştan mahrûmluk. 

ŞekfoTereddüd, zan, şübhe. 

ŞEKÛR: Çok şükreden; çok şükre lâyık 
olan; şükredenlere fazlasıyla karşılığı- 
nı veren. 

Şemail: Huylar, ahlâk, tabîatlar; tavır ve 
davranışlar. 

Şems: Güneş. 

Şemsü'l-hakîka: Hakikat güneşi. 

Şe'n: İş, fiil, yeni olarak ortaya çıkan iş 
hâdise, vakıa, keyfiyet, durum, hâl. 

Şe'niyyet: Şe'n olma; gerçeklik. 

Şer': Şeriat. 

Şerâfet: Şerefli olma. 

Şerâi', şerâyi': Şerîatler, şeriat hükümle- 
ri. 

Şerait: Şartlar. 

Şerâyi*: Şerîatler. 

Şerif: Şerefli. 

Şeref-vârid olmak: Şerefle gelmek. 

Şerik: Ortak. 

Şerrü'n-nâs: Nâsm şerlisi. 

Şey âtin: Şeytanlar. 

Şeytanet: Şeytanlık; uzaklık, uzak olma. 

Şibh-i beşer: İnsana benzeyen. 

Şiddet: Fazlalık, sık sık olma, peşpeşe 
olma, sür' at. 

Şikeste ve beste: Kınk dökük, şöyle 
böyle. 

Şimal: Sol el, sol taraf; kuzey. 

Şirâr: Şerliler, kötüler. 

Şirk: Ortağı olma, ortaklık; ortak koşma. 

Şirket-i müşâ'a: Hisseleri ayrılmamış 
olan ortaklık. 

Şuâ': Bir ışık kaynağından uzanan tel tel 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



355 



ışıklar; ışın. 
Şuhûd: Görme, müşahede, şâhid olma. 
Şurû': Başlama. 
Şurrâh: Sarihler. 
Şurûr: Serler, kötülükler. 
Şurût: Şartlar. 

Şuûn: Şe'nler; fiiller, işler, hâdiseler. 
Şuûnât: Şuûnlar, şe'nler. 
Şürb: İçme. 
Şürefâ: Şerifler; Hz. Peygamberin torunu 

Hz. Hasan soyundan gelenler. 



Taaddüdât: Taaddüdler. 

Taakkul: Akl etme; hatırlama. 

Taalluk: Alâkası olma; ilgi, ilişik. 

Taaşşuk: Âşık olma; muhabbet etme, 
sevme. 

Taayyün: Zahir olma, belirme, meydana 
çıkma. 

Taayyünât: Taayyünler. 

Tab': Tabiat, huy. 

Tabakâtü'1-arz ilmi: Jeoloji. 

Tabâyi': Tab'lar, tabiatlar. 

Tabîb-i hazık: Usta, işinin ehli doktor; 
hakîkî mürşid. 

Tabiî, tabîiyye: Tabiata mensûb. 

Tabîiyyîn, tabîiyyûn: Tabiata mensûb 
olanlar; tabiatçılar, natüralistler, 

Melâike-i tabîiyyûn: Tabiata mensûb 
melekler. 

Ta'cîl: Acele ettirme. 

Ta'dâd: Sayma. 

Ta'dîd: Sayma, sayısını artırma, çoğalt- 
ma. 

Tafdîl: Üstün tutma, üstünlük verme. 

Tafsil: Uzun uzun anlatma, açıklama. 

Tafsîlen: Tafsil i'tîbâriyle, tafsili olarak, 
mufassal olarak, teferruatlı olarak. 

Tafazzul: Faziletli olma; üstünlük. 

Tağayyürât: Tağayyürler; başkalaşm- 
alar. 

Tahakkuk: Gerçekleşme; tahkik suretiy- 
le elde etme. 

Tahalluk: Ahlâklanma. 

Taharet: Temizlik. 

Tahassül: Hâsıl olma, netîce olarak orta- 
ya çıkma. 



Tahavvül: Hâli değişme; bir halden bir 
başka hâle girme, değişme. 

Tahayyüz: Yer tutma; mekân işgal etme. 

Tahdîd: Hudûd tayîn etme, sınırlama. 

Tahdîs: Söyleme, bahsetme. 

Tahfif: Hafifletme; yükünü, güçlüğünü 
azaltma. 

Tâhir: Temiz ve pâk olan; ayıplardan berî 
olan. 

Tahkik: Gerçekleştirme; gerçeğini, haki- 
katini araştırma; hakikatini ele geçir- 
me, hakikat ve aslına erme. 

Tahkîkan: Muhakkak, gerçekten. 

Tahkiki, tahkîkiyye: Tahkik ile ilgili. 

Tahmîd: Hamd etme. 

Tahrîr: Yazma. 

Tahvîf: Korkutma. 

Taife: Birtakım (mutasavvıflar), bir grup, 
topluluk. 

Takallus: Kasılma, büzülme, sertleşme. 

Takarrüb: Yaklaşma. 

Takaza, tekâzâ: Taleb, istek. 

Takbih: Kabîh görme; çirkin görme, kö- 
tüleme. 

Takdir: Kıymet biçme; bir değer tayîn 
etme. 

Takdis: Mukaddes kılma; temiz ve ârî 
kılma; Hakk'ı kendisine lâyık olma- 
yan şeylerden tenzih etme. 

Taklîb: Kalb etme; başka bir şeye çevir- 
me, başka bir şekle koyma. 

Taksim: Bölme, kısımlara ayırma. 

Takyîd: Kayıt ve şarta bağlama, mukay- 
yed kılma; "ıtlâk"ın zıddı. 

Taleb: İsteme, dileme. 

Taleben: Taleb ederek, isteyerek. 

Tâlib: İsteyen, isteyici; talebe. 

Talibin: Tâlibler. 

Tâlin, tâlıha: Yaramaz, faydasız, kötü. 

Ta'lîk: İliştirme, asma, bağlama, takma. 

Tâ'lîm: Öğretme, ilim verme. 

Taam: Yemek. 

Ta' m: Yeme; tad, lezzet, zevk. 

Tama': Doymazlık, çok isteme. 

Ta'mîm: Umûmîleştirme. 

Tâmm, tâmme: Tam, noksansız, mükem- 
mel. 

Tâmmü'l-hilka: Hilkati tam; yaratılışı 
tam, mükemmel olan. 

Ta'n: Ayıplama. 



356 



LÜGATÇE 



Tarafeyn: İki taraf. 

Tarattub: Rutubetlenme. 

Taravet: Tazelik. 

Tard: Kovma, uzaklaştırma. 

Tarfetü'1-ayn: Göz kapayıp açma ânı; bir 
an. 

Târî olmak: Ânz olmak; ansızın ortaya 
çıkmak. . 

Ta*rîf: Öğretme, bildirme, tanıtma; ta'rîf. 

Ta'rîfât: Ta'rîfler; bilgi vermeler. 

Tarîk: Yol. 

Tarz: Şekil, yol, suret. 

Tarziyye: Radıyallâhü anh, anhüm... 
(Allah ondan, ondan, onlardan razı 
olsun) duasını söyleme. 

Tasaddî: Girişme, başlama. 

Tasallüb: Katılaşma, sertleşme. 

Tasarruf: İdare etme, kullanma; sâhib ve 
mâlik olma. 

Tasfiye: Saflaştırma, temizleme, arındır- 
ma. 

Tasnî': Yapma, düzme. 

Tasrif: Tasarruf etme, idare etme; bir fiili 
çekme. 

Tatahhur: Temizlenme. 

Ta'tîl: Durdurma, faaliyetten alıkoyma; 
muattal kılma, nefy etme, yok sayma; 
Allah 'm sıfatlarını nefy etme. 

Tav' an: İsteyerek, kendi isteğiyle. 

Tavassut: Aracılık etme; ortada olma. 

Tavazzuh: Vuzuh kazanma, vazıh olma; 
açıklanma. 

Tavr: Hal; durum. Fr. Modalite. 

Tavran-ba'de-tavr: Bir tavırdan sonra 
diğer bir tavra; bir tavırdan bir tavra. 

Tayarân: Uçma. 

Ta'yîn: Belirli kılma, belirtme. 

Tayyib, tayyibe: Güzel, iyi, hoş. 

Tayyib: İyi, fazilet sahibi, güzelliği, iyili- 
ği çok olup noksanı olmayan. 

Tayyibât: Tayyibler; güzel şeyler, helâl 
şeyler. 

Teârîf: Ta'rîfler. 

Teârüf: Birbirini tanıma; tanışma, biliş- 
me. 

Tebaiyyet: Tâbi' olma, uyma. 

Tebâr: Helak olma, harap olma. 

Tebâud: Uzaklaşma. 

Tebahhur: Buharlaşma. 

Tebahhurât: Buharlaşmalar. 



Tebean: Tâbi' olarak; uyarak. 

Teberrüd: Soğuma. 

Teb'îd: Uzaklaştırma. 

Teb'îz: Ba'zlara ayırma; kısım kısım ayır- 
ma; parçalara bölme. 

Tebşir: Müjdeleme. 

Tecâvüz: Ötesine geçme, aşma, ileri 
gitme. 

Teceddüd: Yenilenme, yeniden olma, 
tazelenme. 

Tecellî: Görünme, zahir olma, zuhur. 

Tecelliyât: Tecellîler. 

Tecerrüd: Mücerred olma, tecrîd edilmiş 
olma; karışık ve katışık olmama. 

Tecezzi: Cüz' cüz' olma, cüz'lere ayrılma, 
bölünme. 

Techîl: Cahilliğini meydana çıkarma. 

Tecrîd: Soyma, mücerred kılma. 

Tecrîh: Cerh etme; yaralama; çürütme, 
redd etme, kabul etmeme. 

Tecviz: Caiz görme, mümkün görme. 

Teczie: Cüz'lere ayırma, kısım kısım 
bölme. 

Tedâbîr: Tedbirler; çâreler. 

Tedbîr: İdare etme; tasarruf etme, kullan- 
ma. 

Tedbîrât: Tedbîrler. 

Te'dîb: Edeblendirme, terbiye etme. 

Te'dîb-i nüfûs: Nefisleri terbiye etme. 

Tedkîkât: Tedkikler; incelemeler, araştır- 
malar. 

Tedricî, tedrîciyye: Derece derece, yavaş 
yavaş. 

Teemmül: Etraflıca düşünme. 

Teessür: Te'sirlenme, te'sîr kabul etme. 

Tefâsîl: Tafsiller, ayrıntılar. 

Tefâvüt: İki şey arasındaki farklılık. 

Tefazzul: Faziletli olma, üstün olma. 

Teferruk: Farklı olma, farklılaşma, ayrıl- 
ma. 

Teferrüd: Yalnız kalma, tek olma; ben- 
zersiz olma. 

Teferrüs: Firâsetle anlama; dikkat ede- 
rek, düşünerek doğru bir şekilde anla- 
ma, sezme. 

Tefessüd: Fesada uğrama; mahv olma, 
yok olma, bozulma. 

Tefhim: Fehm ettirme; anlatma. 

Tefrîd: Ferd kılma; tek yapma. 

Tefrik: Ayırma, seçme; farklı kılma, 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



357 



olma. 

Tefrika: Ayrılma, ayrılık, farklı olma, 
fark, ikilik, çokluk; "Cem"' mukabili. 

Tefviz: Havale etme, uhdesine verme; 
Allah'a havale etme. 

Tehallüf: Muhalif olma; uymazlık etme. 

Te'hîr: Geciktirme. 

Tehiyye: Hazırlama. 

Tekâlif: Teklifler, mükellefiyetler. 

Tekâmülât: Tekâmüller. 

Tekasüf: Kesifleşme. 

Tekâzâ, takaza: Taleb, istek. 

Tekellüm: Konuşma. 

Tekevvün: Olma, oluşma, var olma. 

Teklif: Yapılmasını emr etme; yapılması- 
nı isteme. 

Teklîf-i ilâhî: Allah'ın kuldan bir şeyi 
yapmasını istemesi, emr etmesi. 

Tekvin: Vücûda getirme, yaratma. 

Telakki: Alma, kabul etme. 

Telattuf: Latîfleşme, latîf olma. 

Telbîs: Aldatma, hîle yapma, şüpheye sü- 
rükleme, karıştırma, bir şeyi olduğun- 
dan başka gösterme. 

Telezzüz: Lezzet alma. 

Telhis: Hulâsa etme; hulâsa. 

Telkih: Aşılama, aşı yapma. 

Telvîn: Renk verme, boyama, sâlikin bir 
halden bir hâle girmesi, değişmesi; 
zıddı: Temkin. 

Temâşâ-gâh: Temâşâ yeri. 

Temeddün: Kendi kendini medh etme, 
öğünme. 

Temekkün: Mekân tutma, yerleşme. 

Temessül: Bir şekil ve surete girme. 

Temevvüc: Dalgalanma, dalga dalga 
olma. 

Temeyyüz: Farklı olma, farklılaşma, fark- 
lılık, ayrılma. 

Temlik: Mülk olarak verme. 

Temsil: Bir suret ve şekle büründürme; 
benzetme; örnek verme, sembolle söy- 
leme, sembol. 

Temyiz: Ayırma, ayrılma. 

Tenakus: Noksanlaşma. 

Tenâkür: Birbirine yabancı olma. 

Tenasüh: Ruhun bir bedenden diğer bir 
bedene geçmesi. 

Tenasül: Üreme, türeme. 

Tena'um: Nîmet içinde bulunarak rahat 



etme. 

Tenezzül: İnme, alçalma. 

Tenezzülât: Tenezüller. 

Tenfîs: Nefes verme, nefesi dışarı verme, 
nefeslenme, nefesini teneffüs etme. 

Tenzih: Çirkinlikler ve noksanlardan berî 
kılma; Allah'ın her türlü noksanlardan 
ve yaratılmışların vasıflarından berî 
olduğuna inanıp ikrar etme. 

Tenzil: Tedricî olarak indirme, parça 
parça indirme. 

Terâcim: Tercümeler. 

Terakkıyât: Terakkîler; ilerlemeler. 

Terekküb: Mürekkeb olma; karışıp bir- 
leşme, meydana gelme. 

Terettüb etmek: Ait olmak; alâkadar 
etmek. 

Tersim: Resm etme, tasvir etme, şekil 
verme. 

Tesâmüm: Sağırmış gibi davranma, duy- 
mamazlıktan gelme. 

Teşbih: Allah'ı imkân âlemine âit 
hususlardan tenzîh ve takdîs etme; 
"Sübhânallah" deme. 

Teseffül: Aşağı inme. 

Teselsül: Zincirleme, zincirleme gitme. 

Teselsülen: Teselsül hâlinde; zincirleme 
olarak, peşpeşe. 

Tesettür: Örtünme, gizlenme. 

Te'sîrât: Te'sîrler. 

Teskin: Sakin kılma, yatıştırma. 

Teslim: Selâm verme, selâmet isteyerek 
duâ etme. 

Tesmiye: İki kılma, iki, ikilik. 

Tesviye: Düz etme; düzgün yapma. 

Teşbih: Benzetme, kıyâs etme; Allah'ı ya- 
ratılmışlara benzetme. 

Teşebbüs: Yapışma, girişme. 

Teşekkülât: Teşekküller; meydana geliş- 
ler, şekillenmeler. 

Teşmil: Şâmil kılma, şümulüne alma, 
yayma; içine aldırma. 

Teşmîlen: Teşmil ederek; yayarak, içine 
dâhil ederek. 

Teşne: Susamış, arzu eden, istekli. 

Teşne-gân: İstekliler. 

Teşri*: Şeriat vaz' etme. 

Teşrif: Şereflendirme. 

Teşrîken: Ortak ederek. 

Tevabi': Tâbi' olanlar; bir merkeze bağlı 



358 



LÜGATÇE 



olanlar; peykler, uydular. 

Tevâlî: Birbiri arkasından gelme, 

Tevâlî-i zaman ile: Zamanla, zamanın 
geçmesiyle. 

Teva'ud: Va'îd etme; ceza ile korkutma, 
tehdîd etme. 

Tevazzu': Vaz' edilme, konulma. 

Tevazzu'-i hâss: Husûsî şekilde konul- 
ma, tesbît edilme. 

Teveddüd: Sevgi, dostluk. 

Tevcih: Yöneltme. 

Teveccühen: Teveccüh suretiyle. 

Tevehhüm etmek: Var zannetmek. 

Tevellüd: Doğma. 

Tevellüdât: Tevellüdler; doğmalar, do- 
ğumlar. 

Tevessü': Genişleme. 

Tevessük etmek: Vesika ile isbatlanmak. 

Tevfîk: Muvafık ve mutabık hâle getirme, 
uydurma; Allah'ın muvaffak kılması, 
ilâhî yardım ve hidâyet. 

Tevfîkât: Tevfîkler; Allah'ın muvaffak 
kılması, yardımlar. 

Tevhîd: Birleştirme, bir kılma, birleme. 

et-Tevhîdü fekâtü'l-izâfât: "Tevhîd, iza- 
fetleri iskât etmektir." 

Te'vîl: Bir âyeti zahir ve açık 
ma'nâsından başka bir ma'nâ ile tefsir 
etme. 

Tevlîd: Doğurma; meydana getirme. 

Tevsi': Genişletme. 

Tevsîm: İsimlendirme, ad koyma. 

TEVVÂB: Tövbeleri çok kabul eden; 
kullarına tövbe imkânı veren; tövbe 
edenleri bağışlayan. 

Teyakkuz: Uyanıklık, dikkatlilîk. 

Te'yîd: Kuvvetlendirme, sağlamlaştır- 
ma, destekleme. 

Tezahür: Zuhura gelme, zahire çıkma, 
meydana çıkma. 

Tezâyüd: Ziyâde olma, artma. 

Tezebzüb: Kararsızlık, tereddüd. 

Tezellül: Zelîl olma, kendini hor ve hakîr 
gösterme. 

Tezyif: Alay etme. 

Tıbâat: Kitap basma. 

Tıyn: Çamur, balçık. 

Tıyn-i İâzib: Yapışkan çamur. 

Tıynet: Tıynet; yaratılış. 

Tıyneten: Tıynet bakımından; yaratılış ve 



maya olarak. 

Tıynî, tıyniyye: Tıynete âit; yaratılışla 
alâkalı. 

Timsâl: Suret, resim, heykel. 

Tufûliyyet: Çocukluk. 

Tuğyan: Azgınlık, itaatsizlik. 

Tûl: Uzunluk, boy; boylam. 

Tûlen: Uzunluğuna, boyca; boylam bakı- 
mından. 

Tulü': Doğma. 

Tu'm: Yiyecek, azık; tad, çeşni. 

Turuk: Tarîklar, yollar. 

Tuyûr: Kuşlar. 

Türâb: Toprak. 



U 



Ubûdiyyet: Kulluk. 

Ubûdiyyeten: Ubûdiyyet olarak; kulluk 
gereği olarak. 

Ufkî: Bir satha paralel olan; yatay. 

Ufkıyyen: Ufkî olarak; yatay olarak, yere 
paralel olarak. 

Uhrâ: Başka, diğer. 

Ukubet: Ceza, cezalandırma, azâb. 

Ukül: Akıllar. 

Ukûs: Akisler. 

Ûlâ: İlk, evvel. 

Ulemâ-i billâh: Allah'ı bilen âlimler; 
Allah'la bilen âlimler. 

Ulûhiyyet: "Allah"lık, ilâhlık. 

UlüT-azm: Bk. Ülü'1-azm. 

Ulûm: İlimler. 

Ulvî, ulviyye: Yüksek, yüce. 

Ulüvv: Yükseklik, yücelik. 

Umur: Emrler; işler, hususlar. 

Umk: Derinlik. 

Unsur: Mürekkeb cisimleri meydana geti- 
ren basit cisimlerin her biri; element, 
madde. 

Unsurî, unsuriyye: Unsura mensûb, un- 
surla ilgili. 

Unsuriyyûn: Unsura mensûb, unsurla 
alâkası olanlar; unsurcular. 

Urefâ: Arifler. 

Urûc: Yukarı çıkma, yükselme, mî'râc. 

Usât: Âsîler; Cenâb-ı Hakk'a âsî olanlar, 
itaat etmeyenler. 

Usûl: Asıllar. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



359 



Utarid: Merkür. 

Uyiin: "Ayn"lar; gözler, pınarlar. 

Ü 

Üdebâ: Edîbler; edeb sahipleri. 

Ülü'1-azm: Nübüvvet ve risâlet 
vazifelerini büyük bir azim ve kuv- 
vetle yerine getiren peygamberler için 
söylenir. Bunlar: Nûh, İbrâhîm, 
Mûsâ, îsâ ve Hz. Muhammed'dir. 

Ülü'1-emr: Emr sahibi; âmirler. 

Ümem: Ümmetler. 

Ümem-i sabıka: Geçmiş ümmetler. 

Ümenâ: Eminler, emânete ehil olanlar. 

Üram: Anne; asıl, esas, prensip. 

Ümmehât-ı esma: İsimlerin anası; ana 
isimler, asıl isimler. 

Ümmet-i merhume: Rahmetle müjde- 
lenmiş ümmet. 

Ümmü'l-Kitâb: Kitâb'm anası, esâsı, aslı. 

Ümniyye: Temenni, ümit, istek, niyet. 

Üns: Ünsiyet: alışıklık, yakınlık. 

Ünûset: Müenneslik, dişilik. 

Ürcûfe: Yalan, uydurma söz. 

Üşnîyye: Su yosunlan. 

Üzn: Kulak. 



Vabeste: ...e bağlı. 

Vâcib: Zarurî olan; olmaması düşünü- 
lemeyen. 

Vâcib bi'1-gayr: Gayr ile vâcib olan; baş- 
kasıyla vâcib olan. 

Vâcib bi'z-zât: Zâtıyla vâcib olan. 

Vâcibü'l-vücûd: Vücûdu vâcib olan, var- 
lığı zarurî olan; varlığı kendi zâtından 
a olup başkasına muhtaç olmayan. 

VÂCİD: Var olan, her şeyi var eden, îcâd 
eden, varlığı kendinden olan; dilediği- 
ni istediği anda yaratan. Kendisinden 
hiç bir şey gizlenemeyen. 

Vahdânî: Birliğe âit. 

Vahdâniyyet: Birlik. 

Vâhib: Hibe eden; bağışlayan, bağışlayı- 
cı. 

Vâhid, vahide: Bir. 



VÂHİD: Bir olan, zâtında, sıfatlarında ve 
işlerinde ortağı, dengi ve benzeri ol- 
mayan, vahdet kendisiyle kâim olan. 

Vâhidiyyet: Vâhidlik, birlik. 

Vâhidü'1-ayn: "Ayn'ıbir. 

Vahime: "Vehim" hassesi. 

Vakıa: Rüya. 

Vakten-mîne'l-evkat: Vakitlerden bir 
vakit; her hangi bir vakit. 

Vakt-i merhûn: Müddeti bilinmeyen 
a fakat belirlenmiş bir zaman. 

VÂLÎ: Mahlûkâtı idare eden, yöneten. 

Vâlid: Baba. 

Vâlideyn: Vâlid ve valide: ana ve baba. 

Vârid: Gelen; içe doğuş, içe doğan; 
Hak'tan kula gelen feyz, ilham, hâl. 

Vârid olmak: Gelmek, erişmek. 

VÂRİS: Varlıkların gerçek sahibi ve 
vârisi olan. 

Varta: Çukur, uçurum, tehlike. 

VÂSİ': Genişlik veren; geniş olan; bağış- 
laması ve rahmeti çok olan. 

Vassâf : Vasf edici, öğücü. 

Vaz', vazı': Koyma, konulma, konuluş. 

Vazî': Alçak, bayağı. 

Veca': Ağrı, acı. 

Vech, vecih: Cephe, yön, taraf, bakım, 
yüz, suret şekil. 

Vech-i hâss: Husûsî vecih, cephe, yön, 
taraf. 

Vech-i meşru': Meşru' suret. 

Veche-hû: Onun vech i. 

VEDÛD: Çok muhabbetli; çok seven; 
çok şefkatli, çok sevilen. 

Vehbî, vehbiyye: İlâhî bağış, vergi ile 
alâkalı; AUahdan olan. 

VEHHÂB: Çok hibe eden; herhangi bir 
hakka sahip olmayana bol bol ihsan 
eden, bağışlayan. 

Vehle-i ûlâ: ilk anda. 

Vehm, vehim: İhtimâle dayanan zayıf 
bilgi; hisse dayanan cüz'î bilgileri 
elde eden güç. 

Vehmî, vehmiyye: Vehimle ilgili, vehme 
âit; zannî, sağlam bilgiye dayanma- 
yan. 

"Ve hüm yüs'elûn: "Onlardan hesap so- 
rulur; onlar mes'ûldür" (Enbiyâ, 21/ 
23). 

VEKİL: Vekâlet eden; kendine sığınanla- 



360 



LÜGATÇE 



- rı idare eden; idaresinde hiçbir kayda 
ve şarta bağlı olmayan. 

Velâyât: Velayetler. 

Veled: Çocuk, oğul. 

VELÎ, Veliyy: Emir sahibi, mü'minlerin 
dostu, yardım edip dostlarının işlerini 
yöneten. 

Verâ: Öte, geri, arka. 

Verese: Vârisler. 

Vesâit: Vâsıtalar. 

Vesâvis: Vesveseler. 

Vezn etmek: Tartmak. 

Veznen: Tartı olarak, ağırlık bakımından. 

Vicdan: Bulma; iç duygu, derûnî idrâk. 

Vefir, vefire: Pek çok. 

Velâdet, vilâdet: Doğma, doğum. 

Vikaye: Himaye, muhafaza, koruma, esir- 
geme; siper. 

Vilâdet, velâdet: Doğma, doğum. 

Vukuat: Vak'alar. 

Vusul: Vâsıl olma, erişme, ulaşma. 

Vücûb: Vâcib olma, zarurî olma, gerekli- 
lik. 

Vücûd: Bulma, bulunma, var olma; var- 
lık, cisim; beden. 

Vücûd-ı zıllî: Gölge vücûd. 

Vücûdât: Vücûdlar; varlıklar. 

Vücûh: Vecihler, cihetler; bakımlar. 

Vüs': Vüs'at; takat, güç. 

Vüs'at: Genişlik; takat. 

Vüsûl: Vâsi olma, ulaşma. 



Yakaza: Uyanıklık. 

Yakın: Kat'î, kesin bilgi; kat'iyyet. 

Yakînî, yakîniyye: Yakîne âit; kat'î bilgi- 
ye âit. 

Yed: EL 

Yed-i beyzâ: Hz. Mûsanın mucize olarak 
gösterdiği parlak el. 

Yed-i faile: işleyen, yapan el. 

Yed-i kabile: Kabul eden el. 

Yedeyn: İki el. 

Yekdîğer: Birbirini. 

Yemin: Sağ el, sağ taraf. 

Yesâr: Varlık, zenginlik; sol el, sol taraf. 

Yetîm: Yalnız, tek, eşsiz; yetîm. 

Yevm: Gün; an. 



Yubûset: Kuruluk. 



Zabt: Tutma, yakalama. 

Za'f: Zayıflık, acizlik. 

Za'ferân: Safran. 

Zâhib: Bir fikre uyan, kapılan; bir fikri 

benimseyen. 
Zâhife: Sürüngen. 
Zahir, zahire: Görünen, açık, belli, 

aşikâr; dış, yüz. 
ZÂHIR: Görünen, varlığında hiçbir 

şüphe olmayan; varlığı herşeyden 

aşikâr olan. 
Zahirî, zâhiriyye: Zahirle alâkalı, zahire 

âit. 
Zâhiriyyet: Zahir olma, zahire çıkış, 

zahire âit olma. 
Zahr: Sırt, arka; dış; Kur'ân'ın "zahr"ı: 

Zahir ma'nâsı. 
Zâif, zaîfe: Zayıf, güçsüz. 
Zâid, zaide: Ziyâde olan; eklenen, ilâve 

edilen, artan, lüzumsuz, fazla; ma'nâsı 

olmayan (harf v. s.). 
Zâilât: Zail olanlar; sona erenler, yok 

olup gidenler. 
Zâkire-i mütefekkire: İnsanın düşünme 

gücü aklın hükmüne tâbi' olursa bu 

güce "zâkire-i mütefekkire" denir. 
Zâkire-i mütehayyile: İnsanın düşünme 

gücü "vehm"in hükmüne tâbi olursa, 

bu güce "zâkire-i mütehayyile" denir. 
Zâlim: Zulm eden; karanlık olan. 
Zâlimân: Zâlimler, zulm edenler. 
Zamâir: Zamirler; gizli olan 
yüzler, sırlar. 
Zamir: İnsanın gizli düşüncesi, sakladığı 

sır. 
Zât-ı hüve hüve: Kendi kendinden ibaret 

olan zât. 
Zât ul lan: Allah'ın zâtı; zât-ı ilâhî. 
Zeban: Dil, lisân. 
Zebûn: Zayıf, güçsüz, âciz. 
Zehâb: Bir fikre zâhib olma, kapılma. 
Zekâvet: Zeyreklik, çabuk anlama. 
Zekiyy: Zekî. 
Zelle: Küçük günah. 
Zemnı: Kötüleme. 



1 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



361 



Zenb: Günah. 

Zendeka: Zındıklık; dinsizlik, kâfirlik. 

Zerrât: Zerreler. 

Zevâhif: Sürüngenler. 

Zeval: Sona erme, yok olma. 

Zevat: Zatlar, kişiler. 

Zevât-ı kiram: Muhterem kimseler. 

Zevk: Tadma; ma' nevî idrâk anlayış. 

Zevkan: "Zevk" yoluyla ma'nen tadarak, 

yaşayarak. 
Zevkî, zevkiyye: "Zevk" ile alâkalı; 

ma'nevî idrâkle alâkalı. 
Zıddân: İki ztd. 
ez-Zıddânî lâ-yectemiân: İki zıd biraraya 

gelmez. 
Zılâl: Gölgeler. 
Zili: Gölge. 

Zıll-i memdûd: Meddolunmuş gölge. 
Zıllî, zılliyye: Gölgeye âit, gölge ile ilgili. 
Zındık: Ulûhiyet ve âhirete inanmayan; 

münkir, mülhid, dinsiz. 
ZÎ-: Sâhib. 
Zî-hakk: Hak sahibi. 
Zî-rûh: Ruh sahibi. 
Zî-şân: Şeref sahibi; şerefli. 
Zîbâ: Güzel. 
Zînet: Süs. 



Ziya: Işık. 

Ziyadar: Ziyâlı, ışıklı, aydın. 

Ziyâ-pâş: Ziya saçan. 

Zuhur: Zahir olma, zahir oluş; görünme, 

ortaya çıkma. 
Zulmet: Karanlık. 
Zulumât: Zulmetler, karanlıklar. 
Zulüm: Bir şeyi konulması gereken yere 

koymayıp, başka yere koyma. 
Zu'm: Zan, zannetme; yanlış zan, kanâat. 
Zunûn: Zanlar. 
Zû-: Sâhib. 
ZÜ'1-CELÂLÎ ve'1-İKRAM: Celâl ve 

ikram sahibi. 
Zû-fünûn: Fenler sahibi. 
Zü'1-fıkarât: Omurgalılar. a 
ZÜ'L-KUVVETI'L-METIN: Pek çetin 

kuvvet sahibi. 
Zü'1-ma'işeteyn: Hem karada, hem suda 

yaşayabilen hayvanlar. 
Zü'1-vücûd: Vücûd sahibi. 
Zübde: Hulâsa, öz, en seçkin. 
Zühal: Satürn. 
Zükûr: Erkekler. 
Zükûret: Müzekkerlik, erkeklik. 
Zürriyyât: Zürriyetler; nesiller. 
Züûfıyet: (?). 



ÂYET-İ KERÎMELER İNDEKSİ* 



Ahkâf, 46/16 -72. 

Ahzâb, 33/43 -89. 

Ahzâb, 33/56 -89, 94. 

Ahzâb, 33/57 - 153. 

Ahzâb, 33/62 -289. 

Ahzâb, 33/72 -62, 161. 

Âl-iİmran,3/64-92. 

Âl-iİmrân,3/49-63. 

Âl-iİmrân, 3/54 -153. 

Âl-iİmrân,3/64-92. 

Âl-i İmrân, 3/199 - 76. 

AnkebÛt, 29/6 - 13, 64, 171, 202. 

Ankebût, 29/20 - 58. 

A'râf, 7/12 -30. 

A'râf, 7/13-31. 

A'râf, 7/23-175. 

A'râf, 7/32-226. 

A'râf, 7/143-53. 

A'râf, 7/156-289. 

A'râf, 7/172-25. 

A'râf, 7/179-247. 

Bakara, 2/15-153. 

Bakara, 2/26-4, 

Bakara, 2/30-134, 136, 138, 141. 

Bakara, 2/31-257. 

Bakara, 2/32-136. 

Bakara, 2/33-136. 

Bakara, 2/35-32. 

Bakara, 2/36-32. 

Bakara, 2/38-32,56. 

Bakara, 2/105 - 179. 

Bakara, 2/115-3,294,298. 

Bakara, 2/2/181 - 153. 

Bakara, 2/185-280. 



Bakara, 2/216-2, 

Bakara, 2/255 - 160. 

Bakara, 2/285-92. 

Câsiye, 45/23 - 86. 

Câsiye, 45/24 -86, 285. 

En'âm, 6/59-29. 

En'âm, 6/91 -310, 311. 

En'âm, 6/103-61,158. 

En'âm, 6/112-85. 

En'âm, 6/121-85. 

En'âm, 6/149-69,231. 

En'âm, 6/152-68. 

Enbiyâ, 21/1 - 160. 

Enbiyâ, 21/17 -82, 153. 

Enbiyâ, 21/23 -231. 

Enbiyâ, 21/30 - 47, 49, 50, 157, 302. 

Enbiyâ, 21/37 -44. 

Enbiyâ, 21/91 -25. 

Enbiyâ, 21/107 -225. 

Enfâl, 8/17 -153. 

Enfâl, 8/22 -133. 

Enfâl, 8/55 - 133, 158. 

Enfâl, 8/67-68 -216. ' 

Fatiha, 1/1-271,272. 

Fâtır,35/l-28. 

Fâtır, 35/32 -298. 

Fecr, 89/29 - 80. 

Fecr, 89/30 -80. 

Felak, 113/4-181. 

Furkân, 25/19 -72. 

Fussılet,41/6-64. 

Fussılet, 41/9 - 50 

Fussılet, 41/10 -50. 

Fussılet, 41/1 1-45, 157. 



* İlk numaralar sûre sıra numarasını, ikinciler âyet numaralarını, tire işaretinden sonraki nu- 
maralar âyetlerin kitapta geçtikleri sahîfe numaralarını gösterir. 



FUSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



363 



Fussılet, 41/12 -50. 

Fussılet, 41/53 -153, 267. 

Hac, 22/7 -77. 

Hac, 22/34 -296. 

Hac, 22/52 -84. 

Hadîd, 57/3 - 64, 161. 

Hadîd, 57/4 -287. 

Hadîd, 57/7 -104, 285. 

Hadîd, 57/18 -153. 

Haşr, 59/21 -161. 

Hicr, 15/21-24,70,90, 134. 

Hicr, 15/27-51. 

Hicr, 15/28-51. 

Hicr, 15/29-25, 117, 

Hicr, 15/42-101. 

HÛd, 11/7-51,52. 

HÛd, 11/107-81. 

İsrâ, 17/2-285. 

İsrâ, 17/23 - 293. 

İsrâ, 17/44-30,89, 174,271. 

İsrâ, 17/55-72. 

İsrâ, 17/60-32,33. 

İsrâ, 17/70-60. 

İsrâ, 17/79-212. 

İsrâ, 17/84-25. 

İsrâ, 17/110-226,292. 

Kâf, 50/16 -262. 

Kâf, 50/21 - 76. 

Kâf, 50/37 -102. 

Kamer, 54/50 -40. 

Kasas, 28/88 -167, 313. 

Kehf, 18/28-87. 

Kehf, 18/65-84. 

Kehf, 18/104-3, 

Kehf, 18/109-91. 

Lokman, 31/13-68. 

Lokman, 31/28 -153. 

Lokman, 31/34- 185. 

Mâide,5/119-72. 

Meryem, 19/85-288,291. 

Muhammed, 47/31 - 20, 69, 200, 201, 

203. 



Mülk, 67/2 -69. 

Mülk, 67/3 -49. 

Mülk, 67/14 -61, 158. 

Mü'min, 40/46-96. 

Mü'min, 40/60 - 103, 186, 188, 254. 

Mü'minûn, 23114-44. 

Mü'minûn, 23117 -157. 

Mü'minûn, 231115 -82. 

Müzzemmil, 7319 - 286. 

Nahl, 16/8-54. 

Nahl, 16/40-95. 

Nahl, 16/83-61. 

Nahl, 16/84-69. 

Nâziât, 79/5 -121. 

Nebe,' 78/23 - 80. 

Necm,53/3-85. 

Necm, 53/10 -85, 

Necm, 53130 -27. 

Nemi, 27/25 -52, 158. 

Nisa, 4/1 -31-32, 172, 173,174. 

Nisa, 4/41 -69. 

Nisa, 4/56 -80-81. 

Nisa, 4/59 -99. 

Nisa, 4/79 - 175. 

Nisa, 4/80 -153. 

Nisa, 4/145 -163. 

Nisa, 4/164 -95. 

Nisa, 4/171 -91. 

Nûh, 71/6 -276. 

Nûh, 7/7 - 278. 

Nûh, 7/10 -276. 

Nûh, 7/1 1-283. 

Nûh, 7/12 -283. 

NÛh, 7/17 -56. 

NÛh, 7/21 -283. 

Nûh, 7/22 -287. 

NÛh, 7/23 -293. 

NÛh, 7/24 -299 

Nûh, 7/25 -301. 

NÛh, 7/26 - 257, 278, 304, 307. 

Nûh, 7/27 -308. 

Nûh, 7/28 -310, 31 1,313. 



364 



FÜSÛSU'L-HİKEM TERCÜME VE ŞERHİ 



Nuh, 7/39 -83, 285. 

Ra'd, 13/33-295. 

Ra'd, 13/42- 153. 

Rahman, 55/10-158. 

Rahman, 55/15 -51. 

Rahman, 55/29-39, 132, 197, 

Rahman, 55/34 -54. 

Rahman, 55/78-162. 

Sâd, 38/75 -162, 188. 

Saffât, 37/1 1-51. 

Secde, 32/4 -50. 

Secde, 32/7 -57. 

Secde, 32/21-189-190. 

Şûra, 42/7 -4, 69, 166. 

ŞÛrâ, 42/1 1-275, 279, 281. 

Şûra, 42/27- 191. 

Şûra, 42/28 -212. 

Şûra, 42/29 -9, 52, 133, 158. 

Tahâ,20/5-49. 

Tâhâ, 20/15 -77. 

Tâhâ, 20/46- 153. 

Tâhâ, 20/50 -72. 

Tâhâ, 20/55 -305. 

Tahrîm,66/6-27. 



Talâk, 65/12 -62. 
Târik, 86/9-10 -35. 
Târik, 86/16- 153. 
Tekvîr, 81/5 -135. 
Tekvîr, 81/6-301,302. 
234. Tevbe, 9/6 -96. 

Tevbe,9/49-78. 
Tevbe, 9/104- 166. 
Tevbe, 9/128 -71. 
Tın, 95/4-5 -114. 
Vakıa, 56/28-62. 
Vakıa, 56/41 - 162. 
Yâsîn, 36/82-83 -119. 
Yûnus, 10/36-27. 
Yûsuf, 12/39-292. 
Yûsuf, 12/76-83. 
Yûsuf, 12/100-100, 
Yûsuf, 12/108-287. 
Zuhruf, 43/84 -128. 
Zümer, 39/3 - 296. 
Zümer, 39/7 - 68. 
Zümer, 39/53 -251. 
Zümer, 39/75 - 89. 



ŞAHIS, MELEK VE YER İSİMLERİ İNDEKSİ 



Âdem (a.s.) 13, 26, 31, 27, 33, 56-58, 60- 
63,71, 107-109, 112, 114, 115, 119- 
121, 125, 130, 131, 136, 137-142, 
144, 158-160, 163, 165-168, 171-175, 
176, 181, 210, 220, 221, 236, 244, 
249, 257. 

Ali İbnEbi Talibi 14, 213. 

Ahmed er-Rifâî (Ebu'l-Alemeyn, Seyyid) 
53. 

Abdülkâdir Geylânî (Gilânî), (Hz. Gavs-i 
A'zam) 23, 43, 48, n. 1. 

Ali Fakîrî Efendi (Şeyh) 87. 

Asya kıt' ası 248. 

Attâr, Bk. Feridüddin Attâr 

Avrupa 280. 

Azrail 28, 29. 

Bâlî Efendi 287. 

Bedir 215. 

Bedreddin Simâvî 58, 159. 

Benî Âdem 26, 56, 57, 60. 

BÖhner 84. 

Bosnevî, Abdullah 48 n. 1, 100, 287. 

Bursalı Tâhir Bey 4. 

Cafer Sâdık 261. 

Câmî, Mevlânâ 287. 

Cava 60. 

Camille Flammarion 60. 

Cebrail, Cibril 28, 29, 34, 85, 164, 165, 
219,220. 

CelâleddinDevvânî78, 178. 

Çin 246, 248. 

Darwin 84. 

Dâvûd-ı Kayserî 100, 287. 

Dekükî, 133. 

Dihye-i Kelbî 34. 

Dimişk 97. 

EbûAlîSînal24. 

Ebû Bekr, Hz.; Sıddîk-ı A'zam, Ebû 
Bekri's-Sıddîk74,210,216. 

Ebul-Hasan Harka nî 163. 

Ebu'l-Hasan Gûrî 45, 156. 

Ebû Rezin el-Ukaylî 45. 

Ebû Yezîd 262. 



Eş'ariyye 243. 

Eyyûb, Hz. 186, 188, 225. 

Fahruddîn Irâkî 2. 

Ferîdüddîn Attâr, 305. 

Fir'avn 96. 

Hâbil 181, 236. 

Hafız Şîrâzî(Hâce) 170. 

HakîmSenâîl77,267. 

Hâlid b. Sinan 220. 

Hallâc-ıMansûr210. 

Hasan Sencerî 294. 

Havva 26, 31-33, 56, 58, 173. 

Hayyâm (Ömer) 121, 127, 268. 

Hızır (a.s.) 34. 

İblis 30, 31, 56, 83, 162, 165-167, 175. 

İbn Arabî (Bk. Şeyh-i Ekber). 

İbn Sînâ, Bk. Ebû Alî Sînâ 

İdrîs Hz. 159, 160. 

îsâ (a.s.); îsâİbn Meryem 63, 71, 91, 213, 
223, 279, 296. 

İspanya 178. 

İspanyol generali 178. 

îsrâffl 28, 29, 30, 137. 

Kâşânî, Abdürrezzâk 100, 237. 

Layt 60. 

LÛt (a.s.) 28. 

Maarrî 54. 

Mehdî (Muhammed) 213. 

Mekke-i Mükerreme 178, 218. 

Meryem Hz. 28, 296. 

Mevlânâ Hz., Celâleddîn Rûmî 53, 85, 86, 
113,130,133,135,137,139,163, 
189, 192, 215, 222, 225, 307, 312. 

Mısrî-i Niyâzî 104, 227. 

Mikâîl (a.s.) 28, 29. 

Muhammed Hz., Mustafâ, (S.a.v.), Efen- 
dimiz, Resûlullah, 1, 6, 28, 30, 31, 
34, 45, 52, 63, 68, 74, 77, 78, 83, 86; 
91; 93-104, 107, 163, 175-177,210- 
217, 219, 220, 222-225, 249, 261, 
266, 267, 269, 276, 279-283, 287, 
288,298-300,311,313. 

MÛsâ (a.s.) 53, 223, 251, 279. 



366 



İNDEKSLER 



Musul 178, 314. 

Mu'tezile 15. 

Nâblusî, Abdülganî 287. 

Ni'metullâh 56. 

Niyâzî Mısrî, Bk. Mısrî-i Niyâzî 

Nûh (a.s.) 257, 258, 276-285, 287, 288, 

293, 296, 297, 300, 303-305, 307, 

310-314. 
Orhan Şemseddîn Bey 87. 
Ömer Hz. 215, 216. 
Paul ve Firiç Sarasen 60. 
Sa'd b. Muâz 216. 
Sa'dî 229. 
Salih (a.s.) 64. 
Selmân (r.a.) 96, 97. 
Seylân 60. 
Sıddîk-ı A'zam Bk. Ebû Bekr Hz. Şafiî 

(İmâm-ı) 121. 
Şekispir 84. 



Şeyh-i Ekber Hz. (Cenâb-ı Şeyh, Hz. 
Şeyh) Muhyiddîn İbn Arabî 1-4, 45, 
54, 55, 80, 84, 86, 89, 90, 91, 95, 98- 
102; 107, 127, 129, 133, 137, 143, 
144, 151, 154, 157, 159, 177-179, 
181,183,187,190,192,194,204, 
205,207,211,213,218,219,222, 
226, 242, 260, 271, 284, 286, 291, 
299, 301, 302, 304, 305, 307, 310, 
311,314. 

Şeyhzâde 52. 

Şîs (a.s.) 181, 234-236, 246, 257. 

Şît (a.s.) Bk. Şîs. 

Tirmizî, Şeyh Ebû Abdullah Muhammed 
b.AlîHakîm285,286. 

TÛr53. 

TurÛt312. 

Volter84. 

Ya'küb (a.s.) 225. 

Ya'küb Han 287. 

Yûsuf (a.s.) 100., 223. 



HADİSLER İNDEKSİ 

85 Al j>4 >* -oU ^*>l i-.j> ly;l 
99 Li->- I-Lp ûlfjJj a^-LÜ 1^,1 ^ ISI 

79 yL, ^iî J^>>- Vj c~«~ Oiî Y> oîj ü^VU üıJ-UJI ^iLÜ oj.a*I 
103 jijl Ji*»i JW oii-l j** ,0*11 IjSjj Iclj Ljbjj \, jLo I^jjL *uVl 

224 i*lAJÜI *->l yi ^T jjj o,*, Ul 

216(^*^^1-^,0^1^ 

3 1 1 t^-JJİ <* cî Jb-U j*\ ±f jj\4- Al Ol 

162 JL4-I v*^ J**^ İ Ol 

169 tfjj*» Jp fjT jU İ 01 

125 JU <fU^ iiV öjji ^jföj^» J[mj 41i -o-j^*» Jp ^ jT jl>. illi Ol 

OUo 14i- J^J \Jü I^Jl^j »L. L^ jU»j *L>- cJü yij J^U-l>â ^U* »j-s jU- JU: Al Ol 

46 *IİI J^ *J^p Ol& Ujbj ^jVlj OUo ^ ol^-JI ji>ü 

^ i|ir jUij *4-ı j^ i*j u, ^Sfij oij*- Jij j^ı* ı*^ j^uî ^jî ^î «l. ^ jlj Ai oi 

52 JU- İ VI J^bül J U Jb-I (JLo. V, Jb-lj J< oâ 

190 </Xp vlLJ A J^ij -u, ^m İSI jl*JI 01 
101 J^JI lLÜİ OjTI 01 ^-jlj Jb~l_, J^J Mi ^U; V SJb-lj Â^p 14-1 ^ Ol 

163 <*JLIij jy ^ ı_;l>*>- tjJl ^v*w» aÎI Ol 

261 UU**j İJb-j Ljajj I^J* OÎ^îJÜ 01 

283,300 f&\ gAy? £^j\ 

31 Lr iJI J JiJlAjii.UJ J l 

31 ^jjjlpJUJlİlljii.Ujjl 

129 <^j> Al Jİ^U Jjî 

71,83 UmCU; 

49,107 ^Jl^yiül 



368 HADİSLER İNDEKSİ 



175,221 illö^U^iUj 
213 y^^JSjii^ûyMî^jUfüMjLl 

32 ^UljJuTüJI 
97 oj^Ul c-A ÎjJ\ c-jbi 
210,299 l^iLi^j^ 

164 oi/^VUliil 

80,189 ^J*^;^ 

97 U-ûUL. 

249,308 ^^Up İ.LÜI ^ ^ ^Ul^i 

313 i-Ut^oUb^l 
49 OU^I^a^JI 

1 03 , u^ı ^ jSjj j ,uVı t ui^j ^Vı ^u. *ulji 

103 ttj^ı y^ pUUJi 

80 j^lî^l^c^i 

78 ^I^^S^jlÂ^I^L^^^I 

91 ^uV^^^JI^UI^ûs^I^^i 

6 ^^^^Jjioır 

45 ^«^Uj^AjyUfrUJlyiûir 
43,61 «J/lf jÜ-l cUUi Jy>| j| c^ ü u^ ^ ^ 

11.220 0&Ulj»Ulüa f iT J L î ; v -r 

89 ^'^^'cr-JlAr-V^^Jb^^jr 

6, 1 09,269 -İl ol i ^i I j^cîV 

249 ^UIjI^.JpVI^U»^ 

249 ^A^VİJJU.^^UI^V 

128 "^^^VlJIJ^,^ 



FUSÛSUL-HÎKEM HADİSLER İNDEKSİ 



369 



62,130 d^lcJl^UiNpiNjl 

216 o J tf , u J r J ?y (H j»jnu 

217j > - J \, gj-U, ^ * M» dJüb W cu& SJL^Ij *J ^ aUK UdU.^J^jJur^^l^^ 

153 ^**^ (hÜ <^-«rj ^io*J jji C-*»,- 
302 -o.i UU «ii ,^p ^j 4£i> ^ dbî ^j dbi Uli ^iL^I ^ 

153 Al £lÜ jüü ^lU ^a 

230 -dî-^^LM vLJU-^^ 

64 jW tfî, ^i J\j ja 

98 ^JJ^Nûli^sJlıiU^îjJüûyîîj^ 

153,267 <ij <->/■ JÜü 4— Ü (J»jp ^ 

77,158 ai-Lî c-U Jüü oU ^ 

74,308 tj3yûîJJV> 

32 I^U^UİİlifLi^LJi 

130 djLU\ 0j>Vl ^ 

261 ^I^JLpûT^IJjİ 

64 Al X IJU 

298 İ^I^^jSJ^Ij^^.Vja 



KİTAP VE FASS İSİMLERİ İNDEKSİ 



Esrârnâme 395. 

Envâru'r-Rahmân 2 1 3 . 

Fass-ı Ademî 101. 

Fass-ı Dâvûdî 110. 

Fass-ı Eyyûbî 101. 

Fass-ıHûdî 95, 174,248. 

Fass-ı İbrâhîmî 90. 

Fass-ı tdrîsî 123, 124, 125, 157. 

Fass-ıîsevî45, 125, 157. 

Fass-ı İshâkî 98. 

Fass-ı İsmâîlî 95. 

Fass-ı Lokmam 1 10. 

Fass-ı Lûtî 95. 

Fass-ı Süleymânî 89. 

Fass-ı Şîsî 90, 95, 99, 1 19, 178. 

Fass-ı Uzeyrî 185, 291. 

Fass-ı Yûnusî, 174. 

Fass-ı Ya'kübî 92, 291. 

Fass-ı Yûsufî 98, 100. 

FîhiMâ-fîh 139, 141,312. 

Fusûsu'l-Hikem 1-4, 86, 89, 97, 99, 104, 

107,178,179,187,197,211. 
Fusûs Şerhî, Bk. Şerh-i Bosnevî 
Fütûhât-ı Mekkiyye 54, 80, 91, 95, 129, 

133, 151, 157, 159, 178, 206, 207, 



213,218,271,286. 
Gülşen-i Râz 34, 75, 168, 258. 
İnşâüd'd-Devâir(Kitâbü) 178-179. 
Lemeât (Kitâb-ı) 2. 
Mesnevî-i Şerîf 19, 21, 23, 25, 53, 57, 70, 

85, 87, 125, 130, 133, 135, 137, 142, 

188, 192, 199, 234, 238, 250-254, 

262,273. 
Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Ahmed Avnî 

Konuk) 133. 
Misbâhul-Hidâye 25. 
Risâle-i Ahadiyye 219. 
Risâle-i Gavsiyye 48 n. 1. 
Şerh-i Bosnevî, Fusûs Şerhi (Abdullah 

Bosnevî) 48 n. 1,213. 
Tecelliyât-ı Mevsıliyye 178. 
Tenezzülât-ı Mevsıliyye 313, 314. 
Tefsîr-i Fatiha Haşiyesi 52. 
Tenezzülât-ı Mevsıliyye 313, 314. 
Tefsîr-i Fatiha Haşiyesi 52. 
Tercüme-i Hâl ve Fazâil-i Şeyh-i Ekber 

Muhyiddîn Arabî 4. 
Te'vîl-i Muhkem 287. 
Varidat (Kitâb-ı) 58, 159. 
Zevrâ Haşiyesi 78. 



ISTILAHLAR VE BAZI KELİMELER İNDEKSİ 



âbid-i ednâ 296. 

acele 44, 49. 

acem 154. 

acz21, 124, 136, 141,205,208-211. 

açlık 153, 154. 

a'dâdll. 

adalet 120. 

a'del 95. 

adem 7-9, 15, 42, 115, 151, 155, 170, 200, 

201,245. 
adem-i hakîkî 8. 
adem-i ihata 265. 
adem-i i'tibârî 8. 
adem-i izafî 8, 115, 234. 
adem-i mahz 8, 9, 42, 151, 208, 209, 244. 
adem-i mukayyed 8. 
adem-i mutlak 8. 
adem-i sırf 8. 
adem-i tekerrür 234. 
ademü'1-adem 6, 8. 
ademü'l-vücûd 8. 
ademden ihraç 227. 
adem-âbâd 209. 
ademiyyet 8, 38, 39, 209. 
ademiyyet-i asliyye 15. 
âdem-i kebîr 25. 
Âdem-ihakîkîl3,31,32. 
ademiyyet 13. 

Âdemoğullannın efendisi 223. 
âdet 72, 73, 253, 254. 
Adi 231, 290. 

âfâk 153, 262, 266-268, 285. 
âfitâb (Bk. güneş) 53. 
afv 72, 73, 94. 
ağaç 8, 32, 44, 130, 172, 193, 237, 240, 

266, 295, 303. 
ağrâz-ı nefsâniyye, nefsiyye 92, 100-102. 
ağyar 80, 239. 
Ahadl38,294. 
ahadî211. 
ahâdîs (Bk. hadîs-i şerîf) 3, 56, 79, 86, 87, 

153. 
ahâdîs-i kudsiyye (Bk. hadîs-i kudsî) 153. 
ahâdîs-inefs312. 



ahadiyyet 12, 67, 89, 92, 110, 264, 295, 

300. 
ahadiyyet-i esmâiyye 17. 
ahadiyyet-i kesret 15. 
ahadiyyet-i mutlak 6. 
ahadiyyet-i sırf 6. 
ahadiyyet-i zât 6. 
ahadiyyet-i zâtiyye 92, 125, 265, 266, 

269, 278. 
ahadiyyetü'1-cem' 12. 
Âhir 155, 156, 160, 234, 235. 
âhir-i lâ-bidâyet 6. 
âhir zaman 213. 
âhirler 130. 

âhiret 36, 134-136, 190, 227, 255. 
âhiriyyet 10, 159, 160. 
ahkâb80. 
ahkâm 17, 36, 41, 62, 68, 69, 71, 78, 79; 

83, 84, 111, 115, 123, 138, 154, 166, 

181; 195, 197, 214, 219, 223-226, 

257,281. 
ahkâm-ı imkân 131, 257, 281. 
ahkâm-ı rabbâniyye 120. 
ahkâm-ı şeriat, şer'iyye 214, 215, 218, 

223. 
ahkâm-ı vücûb 131. 
ahkâm-ı vücûdiyye ve imkâniyye 267. 
ahlâk 34, 76, 78, 125, 167, 187, 247. 
ahlâk-ı hamîde 78, 167. 
ahlâk-ı hasene 125, 230. 
ahlâk-ı ilâhiyye 79, 90, 175, 220, 221. 
ahlâk-ı nâ-marzıyye 78. 
ahlâk-ı zemîme 125. 
ahmak 86. 

ahsen-i takvîm 32, 57, 173. 
ahvâl-î âlem 140. 
ahvâl-i berzah 78, 79. 
ahvâl-i mevtaya ıttıla' 35. 
akârib 125. 
akbelll9. 
akdesll8. 
akıbet 103. 
akîde 93. 



372 



İNDEKSLER 



akl (akıl) Bk. ukul) 4, 6, 10, 14, 16, 30, 
38, 53, 55, 70, 78, 82, 83, 86, 93, 97, 
114,115,121,123-125,127,139, 
143, 144, 157, 160, 198, 203, 204, 
239, 243, 244, 248, 251, 252, 260, 
262,285,310,311. 

akl-ıevveil2,31,46, 129. 

akl-ı fıtrî 26. 

akl-ı halkî ve miidbir 26. 

akl-ı kesîf 164. 

akl-ı küll 13, 30-32, 46, 83. 

akl-ı maâd 83. 

akl-ı maaş 83. 

akl-ı mahz 137, 139. 

akl-ı nazarî 100, 244. 

akl-ı selim 7. 

aklın hükmü 14. 

aklın verâsı 219. 

akılsız 133. 

aktâb 35. 

aktâr-ı semâvât 54. 

akvam 93. 

akvem 95. 

âl 1,96. 

alâ-yı illiyyîn 14. 

alâmât-ı vücûd 9. 

alâmet-i nifak 290. 

alan el 166. 

âlem (Bk. avalim) 2, 10, 29, 34, 36, 39, 
53-55, 59-63, 76-79, 81, 107-111, 
114,117-120,123,124,126,128, 
130-134, 151, 158-166, 168, 169, 
171, 172, 175-177, 198, 130-134, 
151,158-166,168,169,171,172, 
175-177, 198, 202, 205, 212, 244, 
260, 262-265, 269, 271-273, 278, 
288, 293, 306. 

âlem-i âhiret 135. 

âlem-i amâ' 50. 

âlem-i anâsır (ve tabâyi') 28, 30, 126, 189. 

âlem-i bâtın 15. 

âlem-i berzah 33, 35, 76, 111, 125, 210, 
306, 307, 308. 

âlem-i cânn 35. 

âlem-i cismânî-i unsun 122, 255. 

âlem-i dünyâ 182, 195, 196, 207, 210. 

âlem-i ecsâd 114, 115. 

âlem-i ecsâm 12, 24, 33, 34, 1 1 1, 1 12, 
125,126,314. 

âlem-i ekber 114. 



âlem-i eksef 122. 

âlem-i emr 15, 281. 

âlem-i ervah 33, 34, 67, 101, 102, 111, 

112,114,259,263,306. 
âlem-i esbâb 254. 
âlem-i esma 15. 
âlem-i gayb 28, 53, 77, 85, 1 10, 160, 161, 

163,281. 
âlem-i hakikat, 38. 
âlem-i halk, hilkat 25, 26, 249. 
âlem-i hâs 35. 
âlem-i haşr 210. 
âlem-i hayâl 27, 28, 78, 111. 
âlem-i his 27, 35, 98-100, 103, 112, 145, 

203, 204, 206, 207, 253, 272. 
âlem-i ibda' 281. 
âlem-i icmal 13. 
âlem-i insanî 78, 115, 121. 
âlem-i kebîr 266. 
âlem-i kelâm 4. 

âlem-i kesafet 32, 141, 183, 290. 
âlem-i kesîf-i dünyâ 134, 144. 
âlem-i kesret 102, 237. 
âlem-i kevn (ve fesâd) 36, 111, 166, 183, 

221,250,311. 
âlem-i maddiyyât 123. 
âlem-i ma'nâ 12, 164,281, 
âlem-i melekût 15,33,110,111. 
âlem-i misâl 33-36, 67, 77, 78, 11 1, 238, 

259, 263, 306. 
âle